18 Eylül 2025 Perşembe

Mao’da Felsefenin Temel Sorusu-1/2

İnsanlığın bilgi düzeyinin gelişim aşamalarının tarihi de olan felsefede kapitalizmin ortaya çıkışından itibaren, materyalistler ile idealistler arasındaki tartışmada; idealistlerin düşünceyi öne çıkaran anlayışlarına karşı materyalistlerin maddeyi öne çıkarmalarının anlaşılır bir yanı vardı.

Çünkü, idealistler, önce düşünce, sonra madde diyorlardı. Maddeyi yaratanın düşünce (ide), yani tanrı diye adlandırdıkları “doğaüstü bir gücün” olduğunu ileri sürüyorlardı. Her şeyi o “ulu varlığın” yarattığını ileri sürüyorlardı. Marksizm’in kurucuları Marx ve Engels ise binlerce yıl insan bilincine egemen olan idealizme (düşüncecilik) karşı; “hareket maddenin varoluş biçimi ve düşüncede bu hareketin en yüksek yansımasıdır” önermesini, bilimsel olarak kanıtlamak için uzun ve yorucu mücadele vermek durumunda kaldılar.

Tartışmanın odağı, felsefenin temel sorunu; madde mi düşünce mi öncel ya da bir başka söylemle “varlıkla bilincin ilişkisi” olunca, maddenin hareketinin yansıması olan düşünce üzerinde durma yerine, onun çıkış noktası olan madde üzerinde durma ve onu öne çıkarmak gerekiyordu. Marx ve Engels de bunu yaptı.

Yine Lenin, “Materyalizm ve Ampriokritisizm” adlı ünlü eserinde Rus idealistlerine karşı maddi yaşamın belirleyiciliğini öne çıkardı. Yine Mao, Çin’de, özellikle de o zaman ÇKP içinde egemen olan ve idealist felsefeden beslenen dogmatizme ve öznelciliğe karşı savaşmak zorunda kaldı.

 Ülkemizde E. Hoca’cı akımlar, felsefenin temel sorununa Mao’nun idealistçe yanıt verdiğini çok “iddialı” bir şekilde ileri sürerler. Mao’nun, bu soruya verdiği yanıt ile Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in verdiği yanıtlar arasında bir ayrım var mı?

Bu soruların yanıtını, bu kısa makalede vermeye çalışacağız.

Troçkistler ile Hocacı akımlar arsında bu “iddia”da bir ortaklığın olduğu söylenebilir. Troçkistlerin, Mao düşmanlığının kaynağının Mao’nun anti-Troçkist olmasından kaynaklı oluşunun kolayca anlaşılabilir bir yanı vardır.

“Marksist-Leninist” olduklarını ileri süren Hocacıların, Troçkistler ile olan bu yakınlıklarının kaynağı ise onların, felsefi olarak, mekanik materyalist olmalarından kaynaklı olduğu da bir o kadar aşikardır.

Hocacılar, Mao’yu sonradan inkar etmişlerdir ve Mao karşıtlıkları inkarcılık şeklinde sürdürülmektedir.

Troçkizm’in de en önemli özelliklerinden birinin inkarcılık olduğunu anımsatarak, felsefenin temel sorusu konusunda Mao’nun görüşlerini inceleyebiliriz.

 Maddi yaşamın belirleyiciliği, Marx, Engels, Lenin, Stalin’de de vardır. Onlar bunun temel alarak bunun üzerinden diğer sorunları çözmeye çalışırken, yorumlama ve değiştirmeyi de bu çerçevede ele almışlardır. “Maddi hayatın –der Marx- üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen şey, toplumsal varlıklarıdır.” Marx’ın bu önermesi; diyalektik materyalist felsefenin açıklanması ve temel teorik formülüdür.

Marksizm’in diğer klasikleri gibi Mao da görüşlerini, Marx’ın bu önermesi temelinde temellendiriyor ve geliştiriyor. Madde madde sıralayalım ki, Mao’yu çarpıtanların ve soruna mekanikçe yaklaşanların yanlışları daha iyi görülebilsin.

 a) “Marksistler, her şeyden önce insanın üretimdeki faaliyetini en temel pratik faaliyet olarak, insanın bütün diğer faaliyetlerinin belirleyicisi olarak görürler.” Yine Mao’dan:

 b) “Bütün sınıflı toplumlarda farklı toplumsal sınıfların bireyleri de farklı biçimlerde belirli üretim ilişkilerine girerler ve maddi ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretimde bulunurlar. İnsan bilgisinin serpilip boy attığı ana kaynak budur.” Sadece yukarıdaki iki alıntı, Mao’nun, felsefenin temel sorusuna nasıl yaklaştığının yazılı belgesini oluşturmaya yetmektedir.

 Filozofların dünyayı yorumlamaya başlamasından bu yana tartışılagelen “madde-düşünce” ilişkisi ve hangisinin öncel olduğuna yanıt, diyalektik materyalist felsefeyle son nokta Marx ve Engels tarafından konmuştur. Mao da burada bu felsefenin açılımını yapmaktadır.

Mao’ya “idealist” ya da “eklektik” diyenlerin, Mao’nun bu belirlemelerini yok saymaları gerekiyor. Mao, “gerçeğin olgularda aranmasını” söyler. Aynı zamanda, Lenin ve Stalin’den örnekler vererek “devrimci teori olmadan devrimci pratiğin olmayacağını” alıntılar ve bunun açıklamasını yapar.

Gerçeğin olgularda (maddi yaşamda) aranması, düşüncenin pratikten üretilmesi materyalist diyalektiğin kendi nesnelliğidir. Burada maddenin, onun hareket yasalarından, üretim mücadelesi, sınıf mücadelesi, bilimsel tecrübe pratiğinden özümsenen sınıf teorisinin önemi vurgulanır.

 Bu dolaylı bilginin reddi değil, (kaldı ki o da pratikten geliyor) esas olanın, pratikten gelen bilginin öncelliğinin vurgulanmasıdır.

  “Marksistler, insanın dış dünyaya ilişkin bilgisinin doğruluğunun biricik ölçütünün, insanın toplumsal pratiği olduğunu savunurlar. Aslında insan bilgisinin doğruluğu ancak, önceden beklenen sonuçlara toplumsal pratik süreci (maddi üretim, sınıf mücadelesi ya da bilimsel deney) içinde varıldığı zaman kanıtlanmış olur.”

Mao, insan bilgisinin ana kaynağının maddi üretim ilişkileri içinde olduğunu, Pratik Üzerine adlı klasikleşmiş felsefi makalesinde defalarca örnekler vererek vurgularken nasıl oluyor da “idealist” oluyor, açıklaması, ikna edici olmayan bir zorlama olarak sırıtmaya devam ediyor.

 Ayrıca Mao’nun bu makalesi, Marx, Engels ve Lenin’de olan bilgi teorisinin geniş bir açıklamasına yer verir. Bilginin diyalektik gelişim serüvenini açıklar.

 a) “Dış dünyada maddenin bağımsız ve bilinçten ayrı olarak varlığının kabul edilmesi materyalizmin temelidir.” Mao, “ben böyle düşünüyorum” diyor, bir başkaları da kalkıp; “hayır sen öyle düşünmüyorsun”, “düşünceyi birinci veri, maddeyi de onun yansıması olarak ele alıyorsun” dercesine Mao’yu, Mao’ya rağmen yalanlamaya çalışıyorlar.

(Devam edecek)

1-Enver Hocacı akımlar, Hoca’nın adını kullanmaktan vazgeçmelerine karşın, onun dönekliğinden sonra oluşturduğu revizyonist-mekanik düşüncelerini devam ettiriyorlar.

2- K. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 25, Dördüncü Baskı, Sol Yayınları

3- Mao Zedung, Seçme Eserler C 1, s. 376, Pratik Üzerine, Kaynak Yayınları, İkinci Baskı, 1979 4- Mao, age, s. 377 5- Mao, age, s. 378 6- Mao Zedung, Teori ve Pratik, s. 31, Sol Yayınları

 

 

 

 

Mao’da Felsefenin Temel Sorusu-2/2

 

Felsefenin bilgi sınırı, insanın toplumsal faaliyetinin toplamı kadardır. Ancak, çarpıtma yoluna gidenlerin ya da anlamayanların felsefesi; insanın toplumsal pratiğinin bilgi sınırını geriye çekerek ya idealizmin çukuruna gömüyorlar ya da mekanik materyalizmin dar sınırları içine sıkıştırıyorlar.

 

 Mao’nun yukarıdaki açıklaması, Marx’ın, Kapital 1. Cildin “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz”ünde söyledikleriyle örtüşür:

 

“Benim için ise, tersine, fikir maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.” Mao, materyalist bilgi teorisini açıklarken, algısal bilgiden ussal bilgiye nasıl ulaşıldığını ve materyalist bilgi teorisinin nesnel gelişimini, Pratik Üzerine adlı makalesinde örnekler vererek açıklar ve bu konuda Marksizm’in hazinesine önemli katkılar yapar. Bunlar, Marksistler için önemli açıklamalar olmasına karşın, Mao’da “idealizm” arayanlar için hiçbir şey ifade etmez.

 

Çünkü onlar,

 

 diyalektik materyalist felsefeyi dar kalıplar içine sokarak mekanik materyalistlerin kapısından içeri bakarak yorum yaparlar.

 Mao’dan;

 

b) “Ussal bilgi algısal bilgiye dayanır, ama algısal bilginin de ussal bilgiye vardırılması gerekir; diyalektik materyalist bilgi teorisi budur. .... “Eğer diyalektik materyalist bilgi hareketi ussal bilgide duracak olsaydı, sorunun yalnızca yarısı çözülmüş olurdu. Üstelik Marksist felsefeye göre bu, sorunun daha az önemli olan yarısıdır. Marksist felsefe, işin en önemli yanının, nesnel dünyanın yasalarını kavramak ve böylece nesnel dünyayı açıklayabilir duruma gelmek değil, bu yasalara ilişkin bilgiyi dünyayı değiştirmek üzere etkin bir biçimde uygulamak olduğunu savunur.”

 

Bu görüşler Mao’ya ait. Ancak, bu görüşler inkarcı mekanik dogmatikler tarafından yok sayılıyor ve Mao’da var olana “yok”, kendilerinde “yok” olana ise “var” dememizi bizden bekliyorlar.

 

Her ne kadar Hegel, “yok” “var”ın “karşıtı”dır dese de, mekanikler; “nasıl olur da olmayan bir şey varın karşıtı olabilir” diyerek, materyalist felsefeyi güdükleştirme, düşüncenin diyalektiğini ise “hareket”siz bırakmayı ve bu hareketsizliği ise materyalist diyalektik olarak yansıtmaya çalışıyorlar.

 

 Oysa, diyalektik;

 

madde ve düşünce hareketinin bilimidir. Nesnelerin ve onların yansımalarının hareketinin sıradanlaştırılması, daha baştan, nesnel dünyanın yasalarının kavranmasının önünün tıkanılmasının yöntemini seçmek demektir. Beş şık olarak, yukarıda sıralanan görüşler, aynı zamanda Mao’nun, düşüncenin diyalektiğinin açıklamasıdır. Mao, düşünceyi gerçeğin biricik yaratıcısı olarak ele almaz, tersine, gerçeğin açıklaması olarak ele alır. Çıplak gerçeğin kendisi, yani maddenin hareketi nesnel diyalektikse, onun beyine yansıması ve düşünce olarak ortaya çıkması ise öznel diyalektiktir.

 

İşçi sınıfına, sınıf bilincinin dışarıdan götürülmesi, emek-sermaye çelişmesinin nesnel olmadığı anlamına gelmez. Bu, kapitalist toplumun nesnelliğinden kaynaklanırken, bu nesnelliğin diyalektiğidir. İşçi sınıfına dışarıdan bilinç verilmese de, emek-sermaye çelişmesi vardır ve bu çelişme burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf savaşımını anlatır. Bu çelişkiyi kapitalist üretim ilişkileri yaratır.

 

İşçi sınıfının bu savaşımı daha ileri götürmesi ve bu çelişmeyi, tam yerine, siyasal iktidarı alma mücadelesine dönüştürmesi için ona dışarıdan sınıf bilinci taşınması gerekir. İşte, bilinç götürme işi ise diyalektiğin öznelliği ile ilgilidir. Engels’in felsefenin temel sorunu; “varlıkla düşünce ilişkisi” dediği şey de budur. Mekanik materyalistlerin bilince çıkaramadıkları ve varlık-düşünce ilişkisinde eksik bıraktıkları noktalar bunlardır. Ve onlarda, düşüncenin diyalektiği kaybolmuş ve bilgi, algısallık düzeyi ile sınırlı kalarak, ussal bir aşamaya ulaşamamıştır.

 

Mao’nun belirttiği gibi ussal bilgiye ulaşan bilginin hareketi, pratiği değiştirmek için uygulanmazsa çelişki çözümlenemeyecektir. Ya da maddenin yansıması olan düşünce, bir yansıma olarak kalır ve tekrar pratiğe geri dönmez. İşte, mekaniklerin kavrayış biçimleri!

 

 Bu nedenle de Mao’nun Pratik Üzerine adlı makalesindeki derinliği ve açıklamayı bilince çıkarmaktan uzaklar. Oysa, bir basit meta üretiminin açıklamasından yola çıkan Marx, onun basit hareketiyle yetinmedi, bilgiyi derinleştirdi, soyuttan somuta gitti, düşüncenin hareket alanını genişletti ve ortaya kapitalist toplumun bütünsellikli bir analizini, işçi sınıfının bilimini ve daha genel anlamda söylenirse; insanlığın, kapitalizmin köleliğinden kurtulup kendini özgürleştirmesinin bilimini ortaya çıkardı.

 

 Bu bakış açılarının ortaya koyduğu gerçek; herkesin (ve tabi ki her sınıfın) aynı soruna nereden baktığıyla yakından ilgilidir. Baktığı sınıfsal pencereye göre de şeylerin çözümlemelerine gidiyorlar. Yani, tek yanlı. Bir şeye çok yönlü bakma kapasitelerinin sınırını oldukça daraltıyorlar. Birinci eleştiri, mekanikçi-dogmatik orta yolculardan geliyor, ikinci eleştiri ise Hocacılardan. Bu ortaklaşa bakış açısı, onları, Mao felsefesi karşısında; madde ve düşünce arasındaki ilişkiyi mekanik materyalist bakış açısıyla ele almalarında buluşturuyor.

 

Daha en başta Marx’ın ünlü belirlemesinden kısaca aktardığımız; “İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen şey, toplumsal varlıklarıdır” bu belirlemeler ile gözardı ediliyor.

 

Bunu kendileri tekrarlayınca Marksist oluyorlar, Mao tekrarlayınca “hatalı”, “eklektik” ya da “idealist” oluveriyor.

 

Bir kere de olsa aynaya bakmak da yarar var.

 

 Çünkü aynı anda aynaya bakan kendinizle kendinizin olmadığınızı görebilirsiniz. Ya da Hegel’in deyimiyle söylersek, aynı anda hem kendin hem de bir başka kendiniz olabilirsiniz.

 

 Ya da bu tür görüş sahipleri Mao’dan, Marx, Engels, Lenin’in bire bir yazı olarak da kopya etmesini bekliyorlar. Mekanik materyalist ve dogmatikler kitabi hareket ederler. Bu nedenle de onlara, Mao’nun açıklamaları, verdiği örneklemeler ve Marksizm’i geliştirici yönleri, kendi sığ düşünsel kapasitelerine ağır geliyor, kabul edemiyorlar. Ellerine birer cetvel almışlar, ölçüp biçiyorlar. Düşünceleri kısa gelince, kendi düşüncelerini dar kalıplardan kurtarmak ve diyalektik materyalist temelde daha geliştirme yerine, algısal bilginin ussal bilgiye ulaşmasının önüne engeller koyuyorlar.

 

İnsan bilincini algısal bilgiyle teorisi olarak önümüze konuyor. “Maddenin hareketini (ve elbette, toplumsal varlığın hareketini) yarıda kesiyorlar” derken, bundan söz ediyoruz. Anti-Maocu akımların ya da kendilerine ML diye adlandırıp, Mao’yu ML dışında görenler ve de göstermek için özel çaba harcayanlar, Mao’nun “Pratik Üzerine” ve “Çelişmeler Üzerine” adlı makalesi üzerinde de epey gereksiz gümbürtü kopardılar.

 

Bu gürültüyü neden kopardıklarını kendilerinin de anlamadığı açıktır. Bu çiğ revizyonist gümbürtünün kaynağı Enver Hoca’nın Marksizm’den sapmasıydı.

 

Daha doğru bir tanımlamayla;

 

döneklikti!

 

 Ancak,

 

 Marksizm’in ortaya çıkışından beri, materyalist diyalektiğe karşı direnen ve onu idealizmle yakınlaştırmaya çalışan akımların varlığı da hiç eksik olmadı. Bu da yine, toplumsal varlığın toplumsal düşünceye ve toplumsal varlık içindeki sınıfların toplumsal düşünce içindeki sınıfsal yansıması olarak görülmelidir.

 

Mao’nun diyalektik tanımlaması: “Şeylerdeki çelişme yasası, yani karşıtların birliği yasası, materyalist diyalektiğin temel yasasıdır.

 

Lenin,

 

‘gerçek anlamda diyalektik, nesnelerin özündeki çelişmelerin incelenmesidir’ demişti.

 

” Ve yine Lenin, “Kısaca diyalektik, karşıtların birliği ilkesi olarak tanımlanabilir ve bu ilke, diyalektiğin çekirdeğidir” demişti. Ve aynı Mao, karşıtların birliğinin göreceli, mücadelenin de esas olduğunu vurgular.

 

Mao’yu, idealist düşünce tarzına sahip ya da maddeyi esas almıyor diyenlere karşı şunu söyler:

 

 “Çünkü bu dünyada hareket halindeki madde dışında hiçbir şey yoktur ve bu hareket belli biçimler almak zorundadır.”  

 

 Mao’yu idealizmle suçlamaya çalışanlara, yine Mao’dan bir alıntı daha aktaralım ki, kendilerinde var olan, tersten idealizmin kaba yansımalarının ne olduğunu görebilsinler:

 

“…Doğru bilgiye; olgudan bilince, sonra tekrar olguya, yani uygulamadan bilgiye, sonra yine uygulamaya gidiş süreci birçok kez tekrarlanarak varılabilir.

 

Bu, Marksist bilgi teorisidir…”

 

Mao, ÇKP içindeki küçük burjuva görüşleri eleştirirken;

 

 “...Doğru düşüncelerin sosyal pratikten, ama yalnızca pratikten; üç çeşit pratikten, üretim için mücadeleden, sınıf mücadelesinden ve bilimsel tecrübeden geldiğini” vurgular.  “Kavramlarımızdaki her farklılığın nesnel bir çelişmeyi yansıttığı kabul edilmelidir. Nesnel çelişmeler öznel düşüncede yansırlar ve bu süreç, kavramların çelişmeli hareketini oluşturur, düşüncenin gelişmesini sağlar ve insan düşüncesindeki sorunları durmadan çözer.”

 

Bu alıntılarda Mao’nun maddeyi yadsıdığı ve düşünceye öncelik verdiğine ilişkin bir yaklaşım var mı?

Elbette yok.

 

“Bu dünyada hareket halindeki madde dışında hiçbir şey yoktur” diyen birine “idealist” damgasını vurmak ya düşünce zavallılığı ya da kendi idealistliklerini gizlemek amaçlı olabilir.

 

Art niyet ise düşünceden ayrı olmayacağı için, sorun niyet değil, ideolojik duruş ve ondan ayrı olmayan sınıfsal bakış açısıyla ile ilgili olanıdır. Mao, Çin toplumunu tahlil ederken, öznel düşüncelerden değil, verili koşulların nesnelliğinden hareket etmiştir.

 

 Buradan Çin devriminin strateji ve taktiklerini ve her aşamada ve her anda ise siyasal taktikleri yeniden ve yeniden belirlemiştir. Yani, diyalektiği çok iyi kullanmıştır. Ayrıca, Çin Devrimi’nden sonra da düşünceleri ön plana çıkarıp nesnelliği ikinci plana atsaydı ya da bazılarının dediği gibi, “düşünce belirleyici” mantığından hareket etseydi, önce “demokratik devrim” ve peşinden “sosyalist devrim”e geçilmesini değil, sosyalizmi de atlayıp “komünist toplumu kuralım” derdi. “Nesnel koşulları her zaman belirleyen düşüncedir”, “alt yapı üst yapının üzerinde şekillenir” biçiminde bir düşünce sahibi olan kişi bunu yapardı ya da böyle bir yöntem izlerdi.

 

Mao’yu “idealizm”le itham edenlerin böyle bir kurgu içinde olmaları da gerekirdi. Ama nedense, Mao, Çin’in somut, yani ekonomik ve siyasal koşullarına göre hareket etmeye özel bir önem verdi. Hem, nesnel koşulları küçümseyen sol dogmatiklerle, hem de nesnel koşulları olduğundan büyüten, özneyi, yani proletaryanın ve köylülüğün gücünü küçümseyen sağcılarla mücadele etti.

 

Mao’nun bilimselliği, diyalektik materyalist yöntemi ve bu yöntemle ele aldığı sorunları derinlemesine analiz etmesi, açımlaması, bazı dogmatiklerin kaba materyalistlerin hafızasının içine sığmadı. Bunlar hep mekanik materyalist olarak kaldılar. Oysa, Mao, özneyi ve düşünceyi nesnenin önüne çıkarmadı. Çin’in sosyo-ekonomik koşulların somut analizinden, proletaryanın önüne çözebileceği görevleri koydu. Marx’ın dediği gibi; “insanlık, kendi önüne çözüme bağlayabileceği sorunları koyar”, daha fazlasını değil ve buna eklenebilecek olan şey; insanlık kendi yaşadığı maddi sürecin düşünceleriyle sorunlarını çözebilir.

 

 Bu bağlamda, Mao’nun felsefesi, nesnel dünyanın yansıması olmayan düşüncenin değil, tersine, işçi sınıfıyla burjuva sınıfı arasındaki sınıf mücadelesi pratiğinin okulundan çıkmıştır. 17 Ekim Rus Devrimi’nden sonra, burjuva toplumuna yönelik devrimci eleştiri ve pratik değişim, Mao önderliğinde gerçekleşen Çin Devrimi’yle gelmiştir. Lenin’in Marksist felsefesi nasıl ki, Rus Devrimi’ni yaratmışsa, Mao’nun ML felsefesi de Çin Devrimi’ni yaratmıştır. Birinci devrim, Marksizm’in Leninist ilerlemesini sağlarken, ikinci devrim Marksizm-Leninizm’in Maoist ilerlemesini sağlamıştır.

 

Burjuva toplumunun temeline yönelmiş bu radikal devrimci gelişmelerin reddi mümkün değildir. Yani, Lenin önderliğinde 17 Ekim Devrimi’nin burjuva toplumuna temel eleştirisi neyse, Mao önderliğindeki Çin Devrimi’nin temel eleştirisi de odur.

 

Mao’nun tüm açıklamaları ve çözümlemeleri diyalektik materyalist ve tarihsel materyalist teoriye göre olmuştur. Bu nedenle Mao; “pratiği fikirlere göre değil, fikirlerin oluşumunu maddi pratiğe göre”açıklamıştır.

 

 Ve Mao’yu “idealist sapma” içinde görenlerin, Mao’nun bu önermenin dışında hareket ettiğini göstermeleri gerekirdi. Böyle bir yaklaşım onlarda yoktur. Oysa, ortada hem teorik hem de devasa pratik gerçeklik vardır.

 

Enver Hocacı akımlar, Hoca’nın adını kullanmaktan vazgeçmelerine karşın, onun dönekliğinden sonra oluşturduğu revizyonist-mekanik düşüncelerini devam ettiriyorlar. (Bitti)

 7- Karl Marx, Kapital 1, s. 26, “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz “den, Birinci Baskı, Sol Yayınları

8- Mao, age, s. 38, aç Y.K.

9- Mao, age, s. 396

10- Pekin Review No 27, 1971, İki Uç Teorisi adlı makaleden

11- Mao, age, s. 404 12- Mao’nun, Doğru Düşünceler Nereden Kaynaklanır adlı makalesi, 1963

 12. Sayı, Felsefe Üzerine 4 Yazı, s. 53

13- Hongq dergisi, 1973,

14- Mao, age, s. 402

KAYNAK::::ÖZGÜR GELECEK::2021::SAYI-251::ARALIK—20212-SAYI-252::OCAK::2022

 

Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA