Lenin yoldaşın
deyimiyle bunlar: “Bütün siyasi meselelerde olduğu gibi diller meselesinde de
[tabii milli meselenin her alanında] bir elini (açıkça) demokrasiye uzatan ve
öteki elini (arkalarında) gericilere ve polis ajanlarına uzatan ikiyüzlü
bezirgânlar gibi davranmaktadırlar.” Doğan Avcıoğlu’na, Ecevit’e ve bütün oportünistlerimize,
M. Belli’ye, H. Kıvılcımlı’ya bakın! Lenin’in bu tanımına nasıl da uyuyorlar.
Bunlar, bir yandan iktidarın elindeki feodal sopaya, bunun işe yaramayacağını
ilerisürerek karşı çıkarken, öte yandan milli baskının daha ince ve kibar
metotlarını tavsiye etmekten kendilerini alamıyorlar.
#D.
Avcıoğlu feodal sopayı sımsıkı kavramış, azgın ve fanatik Türk şovenistlerinin
dahi savunmaya cesaret edemediği komando zulümlerini, “Bir Komando Subayı
Anlatıyor” (Devrim Gazetesi) başlıklı iğrenç tefrikayla müdafaaya kalkıştı. Bu
zulmü şöyle savunuyor: “Kadınları askerler aramaktadır. Kadınların aranmasında
dedektör kullanılmaktadır. Ağaların dışında, köylülerin herkesin gözü önünde
dövüldükleri doğru değildir. Soyundurma ve toplu olarak halkı yerlerde süründürme
iddiaları asılsızdır. Ancak yat-kalk talimleri yaptırılmıştır. Ayrıca bazı
yerlerde silahlar ve kanun kaçakları teslim edilmeyince şüpheli kişilerin,
etkili bir yol olan karısının ve kendilerinin soyundurulup teşhir edileceği
tehdidiyle korkutulduğu doğrudur. Fakat tehdidin ötesinde bir şey
yapılmamıştır.” D. Avcıoğlu ve benzerlerinin bu kaba şovenizmine ve iğrenç suç
ortaklığına karşılık, M. Belli ve benzerleri daha gizli (ama yine de aşikâr)
bir Türk milliyetçiliğinin (Marksizm-Leninizm’le maskelenmeye çalışılan bir
milliyetçiliğin) bayrağını olanca gücüyle yüksek tutmakta ve bunu
“sosyalistlerin tarihi görevi” saymaktadır.
Türkeş’in
ırkçı-turancı faşizminde bile “olumlu” bir yön bulan M. Belli, Kürt meselesinde
şöyle diyor:
“Türkiye’de etkin topluluklariçin ve özellikle Kürtleriçin
ana dil ve kültür eğitimlerinin, merkezi, laik, devrimci bir cumhuriyet maarifi
yönetiminde olmasını gerekli gördüğümüzü belirttik... Tarihi köklere dayanan
Türklerle Kürtler arasındaki kardeşliğin, Türkiye’de ulusal birliğin,
Türkiye’nin toprak bütünlüğünün hangi biçimde olursa olsun baltalanması, hem
Türklerin, hem Kürtlerin gerçek çıkarlarına aykırı sonuçlara varır ve dünyanın
bu bölgesinde emperyalizmin durumunu güçlendirir.” (abç)
Bu,
hâkim millet şovenizminin ta kendisi değil midir?
Sözde milliyetlerin eşitliğinden yana görünüp, gerçekte
devlet kurma imtiyazını sadece Türklere tanıyarak, Kürtlerin devlet kurma
hakkını “ulusal birlik”, 227 “toprak bütünlüğü” gibi demagojik burjuva
sloganları ile ortadan kaldırmak en adi bir tarzda milliyetler arasındaki
eşitsizliğin ve Türk burjuvazisinin imtiyazlarının savunuculuğunu yapmak değil
midir?
Sosyalistler, herhangi bir ulus lehine en ufak bir imtiyaza,
bir eşitsizliğe dahi karşıdırlar. Oysa Türkiye’de ulusal devlet kurma bugüne
kadar bir ulusun, Türk ulusunun bir imtiyazı olagelmiştir ve durum halen de
böyledir.
Biz
komünistler,
hiçbir imtiyazı savunmadığımız gibi, bu imtiyazı da
savunmayız,savunmuyoruz. Kürt milletinin devlet kurma hakkını olanca gücümüzle
savunuruz ve savunuyoruz. Biz bu hakka sonuna kadar saygılıyız; biz, Türklerin
Kürtler üzerindeki (ve başka milliyetler üzerindeki) imtiyazlı durumlarını
desteklemeyiz, biz kitlelere bu hakkı tereddütsüz tanımayı öğretiriz, devlet
kurma hakkının herhangi bir ulusun tekelinde imtiyaz olmasını reddetmeyi
öğretiriz.
Lenin
yoldaş şunu diyor:
“Eğer ulusların ayrılma hakkı sloganını ileri sürmez ve onu
savunmazsak, o zaman ezen ulusun sadece burjuvazisinin değil, ama feodal
derebeylerinin ve despotizminin de oyununa gelmiş oluruz.”
Bizim milli
karakterdeki orta burjuvalarımız ve sosyal oportünistlerimiz, bir yandan
imtiyazlara karşıymış gibi bir poz takınırken, öte yandan ve sinsice Türk
burjuvazisi lehine mevcut imtiyazlara dört elle ve kıskançlıkla sarılıyorlar.
Bu ikiyüzlü
bezirgânlar, bir ellerini (açıkça) demokrasiye uzatırken, öteki ellerini
(arkalarında) gericilere ve polis ajanlarına, azgın ve fanatik Türkeş
milliyetçiliğine, feodal ırkçılığa uzatıyorlar, onlarla suç ortaklığı
yapıyorlar.
Milli baskının sadece Kürt halkına uygulandığı ne kadar
yanlışsa, milli baskıyı sadece komprador burjuva ve toprak ağaları iktidarının
uyguladığı da o kadar yanlıştır.
Milli karakterdeki Türk orta burjuvaları ve onların temsilcileri (Doğan
Avcıoğlular, İlhan Selçuklar, onların izinde yürüyen bilumum Türk
milliyetçileri), bunlardan en ufak bir farkı olmayan oportünistlerimiz (M.
Belli, H. Kıvılcımlı,Aren-Boran oportünistleri ve daha sinsi olan Şafak
revizyonistleri) milli baskının uygulanmasında Türk komprador burjuvazisinin ve
toprak ağalarının suç ortaklarıdır.
Bunların sinsi milliyetçiliğiyle de mücadele edilmeden,
Türk işçileri ve emekçileri üzerinde, bu milliyetçiliğin izleri de silinmeden
çeşitli milliyetlere mensup işçiler ve emekçiler arasında, karşılıklı güven,
birlik ve dayanışma sağlanamaz.
“Halk Hareketi” ve Milli Hareket
Milli baskının sadece Kürt halkına uygulandığını, milli
baskının amacının Kürt halkını yıldırmak olduğunu iddia eden Şafak
revizyonistleri, milli baskılara karşı gelişen Kürt milli hareketini de, halk
hareketi olarak görmektedir. “Kürt halkı, ağır milli baskı ve eritme
poltikasına karşı mücadele bayrağını kaldırmıştır”.
“Kürt halkının, demokratik haklar, milliyetlerin eşitliği ve
kendi kaderini tayin için giriştiği mücadele...”
Oysa
halk hareketiyle milli hareket bambaşka şeylerdir. Halk hareketi,
her tarihi dönemde, ezilen kitlelerin, kendilerini ezen yukardakisınıflara
karşı, hem kısmi talepler uğruna, hem de bizzat yöneticisınıfları devirmek için
giriştikleri mücadelenin adıdır. Halk hareketi, ezilen kitlelerin sınıf
hareketidir. Tarihin ilk dönemlerinden beri halk hareketleri vardır. Halk
hareketleri, emperyalizm çağında ve “emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin
bütün dünyada zafere ilerlediği” çağımızda proletaryanın bilinçli önderliğiyle
birleşmekte, kitlelerin sömürüden ve zulümden kesin kurtuluşuna doğru
ilerlemektedir.
Oysa milli hareket,
birinci olarak,
sınırları belli bir tarihi alana yerleşmiştir. Lenin yoldaşın işaret ettiği
gibi BatıAvrupa’da milli hareketler, aşağı yukarı 1789 ile 1871 arasında,
oldukça belli bir dönemi kapsar. “İşte bu dönem, milli hareketler ve milli
devletlerin kuruluş dönemidir”.
DoğuAvrupa’da ve Asya’da ise
milli hareketler, ancak 1905 yılında başlamıştır. İkinci olarak, milli
hareketlerin tabii eğilimi, milli devletlerin kurulması yönündedir. 1789-1871 döneminin sonuna doğru Batı
Avrupa, yerleşik bir burjuva devletler sistemine dönüşmüştür; ve bu devletler
(İrlanda hariç) kural olarak, milli bütünlüğü olan devletlerdir. (Lenin)
DoğuAvrupa’da veAsya’da 1905’lerde başlayan
milli hareketlerin tabii eğilimi de, yine milli devletlerin kurulması
yönündedir. “Rusya’da, İran’da, Türkiye’de, Çin’de devrimler, Balkan
savaşları... Doğu’da bizim dönemimizin dünya olayları zincirini bunlar teşkil
eder.
Ve bu olaylar zincirinde milli bağımsızlığa ve milli
bütünlüğe sahip devletler kurma yönünde (abç), koca bir dizi (altını çizen Lenin)
burjuva-demokratik milli hareketin belirdiğini görmemek için insan kör olmalıdır...”
(Lenin)
Niçin,
milli
hareketlerin tabii eğilimi milli devletlerin kurulması yönündedir?
Çünkü,
milli hareketler
kapitalizmin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Ve kapitalizmin
ihtiyaçlarını karşılamaya yönelmiştir.
“Bütün dünyada kapitalizmin feodal düzene karşı nihai zaferinin
sağlandığı dönem, milli hareketleri de birlikte getirmiştir. Meta üretiminin
tam bir zafer kazanabilmesi için, burjuvazi, iç pazarı ele geçirmek zorundadır.
Bundan başka, siyasi düzeyde birleşmiş, halkı tek dil konuşan topraklara
ihtiyaç vardır: bu topraklar üzerinde o dilin gelişip edebiyatta yer etmesini
önleyen bütün engeller ortadan kaldırılmış olmalıdır. Dil insanlar arasında en
önemli ilişki aracıdır. Dil birliği ve dilin hiçbir engelle karşılaşmadan gelişmesi,
çağdaş kapitalizmin gerektirdiği çapta gerçekten serbest ve yaygın bir ticaret
için; halkın ayrı sınıflarda serbestçe ve yaygın olarak gruplaşması için; ve
nihayet pazarla büyük ya da küçük her bir mülk sahibi arasında ve satıcıyla
alıcı arasında sıkı bir bağın kurulabilmesi için en önemli şartlardır.”
“Dolayısıyla her milli hareketin tabii eğilimi, milli devletlerin kurulması
yönündedir.
Çağdaş kapitalizmin ihtiyaçlarını en iyi bu devletler
karşılar. En köklü ekonomik etkenler bu yönde işler ve o yüzden bütün Batı
Avrupa için, hatta bütün medeni dünya için milli devlet, kapitalist dönemin
tipik ve normal devletidir.” “Karışık milletlerden meydana gelen devletler
(milli devletlerden ayrı olarak çok milletli devletler diye bilinen devletler),
‘her zaman’iç yapıları şu ya da bu nedenlerle anormal ya da az gelişmiş (geri)
devletlerdir.” (Lenin,
UKTH)
Üçüncü
olarak, milli hareket “özünde her zaman burjuvazisinin damgasını
taşımakta ve herşeyden önce burjuvazi için yararlı, onun tarafından özlenilir
bir hareket olmaktadır.” (Stalin)
Stalin yoldaş şöyle
demektedir:
“Her yandan sıkıştırılan ezilen ulusun burjuvazisi, tabii
harekete geçer. Kendi halkına hitap eder ve kendi özel davasını bütün halkın
davasıymış gibi göstererek bütün avazıyla ‘vatan’diye bağırmaya başlar. Kendi
‘vatandaşları’ arasında, ‘vatan’ için bir ordu toplar ve ‘halk’ bu çağrılara
her zaman kayıtsız kalmaz. Burjuvazinin bayrağı çevresinde toplanır. Yukarıdan
gelen baskı onu da ezer ve hoşnutsuzluğuna sebep olur.” 230
“Ve işte ulusal hareket
böyle başlar.
Ulusal hareketin gücü, bu harekete ulusun geniş
tabakalarının, proletarya ile köylülerin katılma derecesiyle orantılıdır.”
Stalin yoldaş, ulusal harekete, işçilerin ve köylülerin hangi şartlar altında
katıldıklarını tahlil ettikten ve “bilinçli proletaryanın denenmiş olan kendi
bayrağı vardır ve onun, burjuvazinin bayrağı altında safa girmesinin gereği
olmaz” dedikten sonra şöyle
devam ediyor:
“Yukardaki söylediklerimizden çıkan açık sonuç şudur ki,
yükselen kapitalizm şartlarında ulusal savaş, burjuva sınıflar arasındaki bir
savaştır. Bazen burjuvazi ulusal harekete proletaryayı da sürükleyebilmekte ve
o zaman ulusal hareket görünüşte [altını çizen Stalin], ama yalnız görünüşte, bir‘genel halk
hareketi’karakteri kazanmaktadır. Ama bu hareket özünde [altını çizen Stalin]
her zaman burjuvazinin damgasını taşımakta ve her şeyden önce burjuvazi için
yararlı ve onun tarafından özlenilir bir hareket olmaktadır.”
(Stalin, Marksizm ve Milli
Mesele, s. 24-25-26).
Stalin yoldaşın da hemen eklediği gibi “bundan, proletaryanın,
milliyetlerin ezilmesi politikasına karşısavaşmaması gerektiğisonucu asla
çıkarılmamalıdır.” Hayır, bundan çıkarılacak sonuç, halk hareketi ile milli
hareketin bir ve aynı şey olmadığıdır.
Özetlersek,
halk hareketi, ezilen
ve sömürülen yığınların sınıf hareketidir. Ve özünde, her zaman ezilen
kitlelerin damgasını taşımaktadır; her tarihi dönemde vardır ve bugün halk
hareketleri, sınıf bilinçli proletaryanın önderliğiyle birleşerek, demokratik
halk devrimleriyle ve sosyalist devrimlerle kitlelerin nihai kurtuluşlarını
gerçekleştirmeye yönelmiştir.
Milli hareketler,
yükselen kapitalizm şartlarında ortaya çıkmıştır. Batı’da 1789 ile 1871
arasında bir belli tarihi dönemi kapsar; Doğu Avrupa’da ve Asya’da 1905’lerden
sonra başlamıştır ve halen yer yer devam etmektedir; milli hareketler özünde
her zaman burjuvazinin damgasını taşımaktadır ve her milli hareketin tabii
eğilimi, kapitalizmin ihtiyaçlarına en iyi cevap veren milli bütünlüğü olan
devletlerin kurulması yönündedir.
Bugün
Türkiye Kürdistan’ında “hızla güçlenmekte” olan hareket, hem Kürt
burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının başını çektiği Kürt milli
hareketidir, hem de ezilen ve sömürülen Kürt işçi ve köylülerinin, gittikçe
komünist bir önderlikle birleşme istidadı gösteren sınıf hareketi yani, halk
hareketidir.
Birincisi,
sadece Türk hâkim sınıflarının milli baskılarını ortadan
kaldırmaya ve aynı zamanda Kürt burjuvazisinin ve toprak ağalarının “iç pazarı”
ele geçirmesi amacına yöneldiği halde;
ikincisi,
hem Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının sömürü ve
baskısına, hem de milli baskıya, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı
yönelmiştir. Şafak revizyonistleri, karakteri ve amaçları yönünden birbirinden
tamamen farklı bu iki hareketi, “halk hareketi” adı altında bir ve aynı şey gibi
göstermektedir.
7. Doğu Avrupa ve Asya’da Milli
Hareketlerin Gelişmesi
Doğu Avrupa’da ve
Asya’da milli hareketlerin, ancak 1905’lerde başlamış olduğunu ve bu
hareketlerin tabii eğiliminin de, milli devletlerin kurulması yönünde olduğunu
belirttik.
Doğu Avrupa’da ve Asya’da milli hareketlerin başladığı
dönem, emperyalizmin teşekkülü, ticaretin uluslararası bir nitelik
kazanmasıyla, milletlerarası sermayeyle, milletlerarası işçi sınıfı arasındaki
çelişkinin ön plana çıktığı dönemdir.
1905’lerden İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar geçen süre içinde,
Doğu Avrupa’da ve Asya’da milli devletler (bir kısmında çok milletli devletler)
teşekkül etmiş, sömürgeler, genel olarak sözde bağımsız hale gelmişlerdir.
Gerçekteyse, bağımlılığın yeni bir biçimi yaygınlık kazanmış,sömürge ülkelerin
yerini, yarı-sömürge ülkeler almıştır.
1917 Büyük Ekim Sosyalist
Devrimi,
bütün dünyada burjuva önderliğinde eski tip devrimler
dönemini kapamış, proletarya önderliğinde yenidemokratik devrimler dönemini
ve sosyalist devrimler dönemini açmış bulunuyordu.
Burjuvazi, bütün dünyada halk hareketlerinden korkar hale
gelmiştir. Bu yüzden, Doğu Avrupa’da ve Asya’da milli hareketler, sömürge
yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten ileri gidemediler; yarı-feodal
yapıyı ise olduğu gibi muhafaza ettiler.
Burjuvazi ve toprak
ağaları sınıfları ittifak kurarak emperyalizmle işbirliğine giriştiler. İkinci
Dünya Savaşı’nın sonunda Çin’de yeni-demokratik devrimin başarıya ulaşması,
DoğuAvrupa ülkelerinde proletarya önderliğinde antifaşist halk cephelerinin
iktidarı ele geçirmesi, bunların demokratik halk diktatörlüğünden, durmaksızın
proletarya diktatörlüğüne ve sosyalizmin inşasına geçmeleri, emperyalizmin gerilemesi,
bütün bunlar, geri ülkelerdeki burjuvaziyi devrimden daha çok korkar hale
getirmiştir.
Emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada
zafere ilerlediği bu yeni dönemde milli hareketlerin durumu şudur:
Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde milli ve demokratik devrimin tamamlanması
görevi, yani emperyalizmin ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi
görevi, artık proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Burjuvazi, artık
kendisinin tarihi görevleri olan bu görevleri başaracak güçte ve yetenekte
değildir. Sadece milli burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya
önderliğindeki birleşik halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir.
O da durmaksızın yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için
genel, yaygın ve tipik olan durum budur. Öte yandan, hâlâ devam eden az miktardaki
eski sömürgelerde ve çok milletli devletlerde ezilen, bağımlı ve uyruk
milletlerin burjuvaları ve bir kısım toprak ağaları, milli baskılara karşı ve
milli devletler kurma amacı ile milli hareketlere girişmektedirler.
Gerek sömürgelerdeki ve gerekse uyruk milletlerdeki bu milli
hareketler, eski dönemin çağımıza devrettiği, yaygın olmayan ve çağımızı
karakterize etmeyen ama yine de Marksist- Leninistlerin ele almak zorunda
oldukları birer vakıadırlar. Bu iki tip ulusta da milli hareketlerin doğal gelişme
eğilimi, milli devletlerin kurulması yönündedir.
Kesin bir şey
varsa, o da, bu milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir muhteva
taşıdığıdır. Ama öte yandan, kesin bir başka şey de, buralardaki milli
hareketlerin ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde
sonuçlansın, milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağıdır.
Bu uluslarda da
emperyalizmi ve feodalizmi silip süpürmek görevi, yine proletaryanın sınıf
hareketinin omuzlarındadır. Bu iki tip ulusta da proletarya hareketi, bir
yandan milli ve demokratik devrimi tamamlama görevinin kendi omuzlarında
olduğunu bilmeli, öte yandan da burjuva milli hareketinin ilerici ve demokratik
muhtevasını desteklemelidir. Türkiye bugün çok milletli devletlerden biridir.
Ve Türkiye’de sadece Kürtler bir ulus teşkil ederler. Bu bakımdan da, Türkiye
komünistleri açısından, milli meselenin esasını (tamamını değil) Kürt meselesi
teşkil eder. Şimdi, Kürt milli hareketinin gelişmesine göz atalım.
Kürt Milli Hareketi-devami-var
