AKP yirmi iki yıldır kesintisiz olarak ülkeyi yönetmektedir.
Hükümet olmanın ötesinde bir iktidar partisi olan AKP, 7 Haziran 2014 ve Mart
2024 yerel seçimleri dışında hiçbir seçimi kaybetmedi. Türkiye genelinde
oyların ortalama % 35'ini alarak her seçimde tek başına yeniden iş başına
geldi.
Abdullah Gül, R.T. Erdoğan ve ekibi "Milli Görüş
gömleğini çıkardıkları"nı söyleyerek 14 Ağustos 2001'de AKP'yi
kurduklarını ilan ettiler. 1999'da baş gösteren ekonomik kriz, Türkiye'de yeni
bir dönemin kapararak, bugünkü düzenin kurulmasının kapısını araladı. Dönemin
koalisyon hükümeti ekonomik krizi aşamadığı için yönetme kabiliyetini de bir
ölçüde kaybetti. Koalisyon hükümetinin ortağı MHP'nin erken seçim istemesi ile
3 Kasım 2022 tarihinde yapılan erken genel seçimde AKP, oyların % 34.28'ini
alarak tek başına hükümete gelmiş oldu.
AKP'nin ABD emperyalizminin bir "projesi" olduğu
çok geçmeden anlaşıldı. AKP kurulmadan önce ABD'den çağrılan R.T. Erdoğan, ABD
ile oturduğu pazarlıkta tüm şartları kabul ederek önünün açılmasını sağladı.
ABD, "AKP'yi hükümete taşıyacağını", bunun karşılığında ise
Türkiye'nin Ortadoğu'da ABD'nin bekçiliğini yapması ve en önemlisi de ABD'nin
Büyük Ortadoğu Projesi'nde görev üstlenmesini istedi. Erdoğan ve ekibi, hükümet
olma karşılığında önlerine konan tüm görevleri, eksiksiz olarak kabul ettiler.
AKP'nin ilk seçimde tek başına hükümet olmasından sonra R.T. Erdoğan'ın BOP'un
başına getirilmesi de sürecin bir adımı idi. AKP'nin hükümete gelmesiyle
aralanan perdeyle Türkiye'ye biçilen görev, daha görünür ortaya çıktı.
Partizan
/ 10
AKP'nin 3 Kasım 2022'den 2024 tarihine kadar süren tüm
seçimleri kazanmasında dile getirdiği “3Y” (Yoksullukla, Yasaklarla ve
Yolsuzlukla) ile mücadelenin edeceğinin belli bir etkisi olmakla birlikte
AKP'nin üst üste seçimi kazanmasında kökleri 1969 yılına kadar giden hareketin
günümüzde kadar devam etmesinin etkilerini hesaba katmadan, AKP'nin sadece
ekonomik krizi kullanarak iş başına geldiğini anlatmak eksik olacaktır.
İbrahim Kaypakkaya'nın Kemalist Hareketi değerlendirirken,
iki esaslı kampa bölündüğünü ifade ettiği Türk hakim sınıflarının ikinci
kampında yer alan ve "Öte yanda, henüz tamamen tasfiye edilemeyen
komprador burjuvazinin diğer kısmı, ağaların ve büyük toprak ağalarının başka
kesimi, feodalizmin ve sultanlığın ideolojik dayanakları olan din adamları,
eski "ulama sınıfı” olarak tanımladığı bu sınıfın temsilcileri, önceleri
CHP'den sonra Demokrat Parti içinde temsil edildiler. Bu çizgi kendisini 1969
yılında N. Erbakan tarafından kurulan "Bağımsız Hareketi" ya da
"Milli Görüş" olarak tanımladı. Milli Nizam Partisi ve devamı olarak
kurulan Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi ile devam etti.
İsmi değişse de görüş ve ideolojisi değişmeyen bu partiler, 1974'ten 1997
yılına kadar hükümet ortağı olarak devleti ve kimi belediyeleri yönetmiş,
önemli tecrübe edinmiş, bu oluşumun tabanı 2001'den sonra "gömlek
değiştirdiğini" açıklayan AKP'nin yanında yer almıştır.
AKP, kurulduğunda önemli bir kadroya sahipti. Milli Görüş
geleneğinden gelen bu kadrolar, eldeki birikimlerini yeni kurulan AKP'ye
taşıdılar. AKP, aynı zamanda Milli Görüş tabanına hitap etti. Bu tabanın önemli
bir kesimini ikna ederek kendisinde toplanmasını sağladı. 1999 genel
seçimlerinde oyların % 15.41'ini alan FP'nin oylarının önemli bir bölümü 3
Kasım 2002 erken genel seçiminde AKP'ye kaydı. AKP, diğer sağ partilerden de
önemli ölçüde oy aldı.
AKP hükümete geldiğinde işsizlik oranlarında belli bir
gerileme oldu. Ekonomi geçici olarak toparlandı. Bunun iki nedeni vardı:
*Birincisi, belli bir yabancı sermaye girişinin yaşanması ve
**ikincisi*,
özelleştirmelerle birlikte, inşaat sektörünün alabildiğine canlanarak ekonomide
bir hareketlenme yaratmasıdır.
1986 yılından günümüze, toplam özelleştirme tutarı 71
milyardır. AKP bu özelleştirmelerden toplam 63 milyar dolar elde etti. AKP'nin
buradan
Partizan
/ 11
elde ettiği bu gelirin önemli bir bölümü IMF'den alınan borç
ve faizlere verildi. R.T. Erdoğan'ın "bizim dönemimizde IMF'ye borcumuz
kalmadı" söyleminin arkasında özelleştirmelerden elde edilen gelirle
borçların ka- patılmaya çalışması vardır.
2008 yılına gelindiğinde dünyadaki ekonomik kriz Türkiye'yi
de vur- du. AKP, "kriz bizi teğet geçti" dese de 2009 yılından
itibaren hissedilen ekonomik kriz, Türkiye ekonomisinde % 4.7 oranında
küçülmeye yol açtı. Türkiye gibi yarı-sömürge ülke ekonomileri, emperyalist
sermayeye bağımlı olmalarından kaynaklı, bu ülkelerde ekonomik krizler diğer
gelişmiş ülkelere oranla daha sık görülmektedir. Türkiye'de yakın tarih olarak
1989 yılından bu yana 1994, 2000, 2001, 2008, 2009, 2018, 2022 ekonomik kriz-
leri böyle okunmalıdır.
Ekonomik krizlerin her biri farklı nedenlerden ortaya çıksa
da bu krizlerin ortak paydası, sermayenin kendisini güvencede hissetmemesi,
yerli paranın önemli ölçüde değer yitirmesi, bankalarda nakit sıkıntısı, iç
talepte daralma, sermayenin ülkeden kaçması, işsizliğin artması, alım gü- cünün
düşmesidir.
Önceki krizleri bir yana bırakarak ifade edecek olursak,
2008'de ABD'de başlayan ekonomik kriz, tüm dünyayı etkisi altına aldı. AKP'nin
"bizi teğet geçti" demesinin asıl nedeni, 2008 krizi sonrası
emperyalist te- kellerin daha yüksek gelir getiren ülkelere yönelmesi ve
sermaye girişinin görece Türkiye'ye belli düzeyde akması ve tüm bunların krizin
etkilerini azaltmış olmasıdır.
AKP, 2018 yılına gelindiğinde övündüğü bu dönemin sonuna gelmiş
ve bugünkü ekonomik krizden kurtulamamıştır. 2018 krizi, dünyadaki eko- nomik
krizden bağımsız değildir. 2020 yılında dünya çapında başlayan Covid-19
pandemisi de eklenenince kriz daha da boyutlanarak devam etmiştir. AKP
iktidarı, krizi zamlarla, Türk lirasını dolar karşısında aşağıya çekerek, işçi
ve emekçilere zam yapmayarak vb. atlatmaya çalışsa da ar- tık ekonomi dikiş
tutmamaktadır. Ülkede yolsuzluk, rüşvet, mala-mülke çökme vb. öyle bir hal
almıştır ki, bu duruma en ufak bir müdahale dahi, zincirleme sistemin çöküşünü
doğuracağı için mümkün değildir. AKP, ka- çan sermayenin yerini doldurmak için
kapı kapı dolaşarak para dilense de ekonomiyi düzeltmesi mümkün değildir.
AKP-MHP iktidarı, ekonomik kriz sonrası batmakta olan birçok yandaş şirkete büyük
mali destekler vererek
Partizan
/ 12
onları kurtarmaya çalışmaktadır. Küçük esnafın büyük bir
bölümü ise ya iflas etmekte ya da iflasın eşiğinde hayatta kalmaya
çalışmaktadır.
AKP'nin uyguladığı ekonomi politika, köylülüğü iflasın
eşiğine getirmiş bulunuyor. Çiftçi ürettiğini satamamakta, ürünleri daha
tarladayken çürümektedir. Üretim maliyetleri öylesine yüksek durumdadır ki,
köylülerin önemli bir kısmı giderek üretimden vazgeçmiş, sadece kendi
tüketimine yönelik üretmeye başlamıştır. AKP, kendi yandaşı tekellere büyük
paralar aktarırken, çiftçiye tarım yardımlarını kestiği için üretim en alt
seviyeye düşmüştür; bu da halkın gıdaya ulaşımını engellemektedir. Türkiye,
ekonomik krizin yanında önümüzdeki yıllarda bir tarım kriziyle karşı karşıya
kalma riski taşımaktadır.
AKP'nin 22 yıllık iktidarında sürekli olarak havuç ve sopa
politikası at başı ilerledi. Sıkıştığı her dönemeçte demokrasi havarisi kesilen
AKP, amacına ulaştıktan sonra özüne dönerek baskıcı ve yasakçı politikalarını
hayata geçirmekten geri kalmadı.
2002 seçimlerini kazanan AKP, Avrupa Birliği'ne (AB) üye
olmak için istekli olduğunu ileri sürerek "Batı"nın desteğini aldı.
AB emperyalistlerinin ilerleme raporlarında Türkiye'nin önüne konan
"demokratikleşme" adımı atılmasını benimsemedi. Zira, demokrasi bir
devrim sorunudur ve AB'nin ülkemize getireceği bir "demokrasinin"
gerçek bir demokrasi olmayacağı ortadadır. AB'nin kendi ülkelerindeki, baskıcı,
yasakçı uygulamalarıyla yaptıkları ortada dururken, vaat ettikleri demokrasinin
ne olduğu bilinmektedir.
AKP, İslamcı söylem ve pratiklerle, Türk komprador
burjuvazisinin ihtiyaç duyduğu kitle desteğini sağlayabilmiştir. Kemalist
faşizmin halk kitleleri üzerindeki baskı ve şiddetinin kimi yönlerine itiraz
ederek halk kitlelerinin demokrasi özlem ve taleplerini kendi çıkarları
arkasında yedekleyebilmiştir. 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası'nın
"Türk-İslam Sentezi" üzerinden yükselerek hakim inanç olan
"Sünni İslamı", toplumun her hücresine sirayet ettirdi. Diyanet;
İçişleri, Dışişleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Kültür ve Turizm, Sanayi ve
Teknoloji ile Ticaret bakanlıklarının bütçesinden daha fazla bir bütçeye
sahiptir.
AKP, iktidarda olduğu 22 yıllık sürede, karşı devrimin bir
diğer cephesini oluşturan ve Kemalist ideolojinin kuruluşundan bu yana temsilciliğini
Partizan
/ 13
yapan klikle bir hesaplaşmaya girdiğini söylemek sübjektif
bir değerlendirme değildir. "Kurtuluş Savaşı"na din görevlilerinin
katılması, savaşa maddi ve insani katılım sağladıklarını, savaş bittikten ve
Cumhuriyet ilan edildikten sonra, tekke ve zaviyelerin kapatıldığını, saltanata
son verildiğini ileri sürerek Kemalistlerin verdikleri sözü tutmadıklarını
ileri sürerek sürekli bir hesaplaşma içinde oldular. Kemalist burjuva
muhalefetin, zaman zaman "Cumhuriyet'in kuruluş ilkelerine dönülmelidir"
söyleminin altında bu yatmaktadır.
AKP, laiklikten rahatsız olduğunu ileri sürse de Türkiye,
kuruluşundan günümüze kadar hiçbir dönem gerçek laik bir ülke olmamıştır. Din
her zaman hakim sınıfların kullandığı bir argüman olmuştur. Ülkenin her köyüne
okuldan önce cami açılması, imam atanması, imamların maaşlarının devletçe
ödenmesi, Sünni İslam dışındaki tüm dinlere ve inançlara yasak getirilmesi, tüm
bunlar ve daha fazlası, TC devletinin laik bir devlet olmadığını fazlasıyla
kanıtlamaktadır.
Toplumda milliyetçiliği canı tutarak sözde
"anti-emperyalist" görünmesi, AKP'nin kuruluşundan beri uyguladığı
ikiyüzlü politikanın doğrudan sonucudur. AKP, doğrudan bir ABD projesi olarak
kuruldu ve iş başına getirildi. ABD'nin çıkarları doğrultusunda R.T. Erdoğan,
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eşbaşkanlığına getirildi.
Türkiye, ABD'nin ve AB'nin yarı sömürgesidir. Siyasal ve
ekonomik olarak Türkiye hem ABD'ye hem de AB'ye bağımlıdır. Suriye iç
savaşından sonra Türkiye'nin Rus emperyalizmiyle girdiği ilişki, ABD ve AB'den
vazgeçtiği, ekonomik ve siyasi olarak bu emperyalist güçlerle ilişkilerini
kopardığı anlamına gelmiyor. Rusya'dan S-400 füzeleri alması, ABD'ye karşı
blöften öte bir anlam ifade etmemektedir.
AKP'nin dış politikası; sahte tehdit, şantaj ve ikiyüzlü bir
stratejiye dayanmaktadır. Bunu en tipik şekilde İsrail'in 7 Ekim 2023
tarihinden bu yana Filistin'e yaptığı saldırılara karşı takındığı politik
tutumda görüyoruz. 50 bine yakın Filistinlinin katledildiği, bir milyon insanın
yerinden edildiği saldırılarda, AKP iktidarı bir yandan en azılı İsrail düşmanı
kesilirken diğer yandan İsrail'le ticarete devam etmektedir. AKP,
"Filistin'e Dua İsrail'e Gemi" politikasıyla katledilen
Filistinlilere "ağlarken" Filistinlileri katleden İsrail ordusuna jet
yakıtı satmakta, her ihtiyacını karşılamaktadır.
Partizan
/ 14
AKP, adım adım ülkeyi açık bir hapishaneye çevirmiş
durumdadır. Yasaklar, iktidarın vazgeçilmez uygulamaları olarak hiçbir zaman
gündemden düşmemiştir. AKP, her seçim öncesi yumuşama sinyalleri vererek
yasakların kaldırılacağı mesajı vermesine karşın, seçimi kazandıktan hemen
sonra bir önceki uygulamaları aratan yeni baskı ve yasakları gündeme getirdi.
Bir önceki uygulamaları aşan baskıcılığıyla sözde 12 Eylül anayasasındaki
anti-demokratik maddeleri yürürlükten kaldıracağını vaat etmesine karşın
istediği "reform" yasalarını geçirdikten sonra daha baskıcı
uygulamaları içeren yeni yasal düzenlemeler getirildi.
AKP iktidarının 22 yıllık süresinde insan hakları, işçi ve
kadın hakları-na tümden son verildi denilebilir. AKP döneminde her talep baskı
ve şiddetle bastırıldı. Sendikalar işlevsiz hale getirildi. Kendi yandaşı
sendikalar bile dönem dönem yapılanları kamuoyuna taşımak zorunda kaldı. 22
yıllık iktidarı döneminde işçileri açlıkla başbaşa bıraktı. İşçilerin grev
yapması neredeyse yasaklandı. 22 işçi grevi, AKP iktidarı tarafından
yasaklanmış ve binlerce işçinin işine son verilmiştir. AKP-MHP iktidarı,
işçilerin sendikaya üye olmalarını onları işten çıkartarak ya da işten çıkartma
tehdidiyle patronların istekleri doğrultusunda sürekli yasal değişiklikler yapmıştır.
Türkiye'de de 16 milyon işçiden sadece 2 milyon işçinin sendika üyesi olması,
AKP politikalarını yeterince anlatmaktadır. AKP iktidarı, patronlara ek yük
getirmesin diye işçilerin çalışma güvenliğine önem vermemiştir. AKP iktidarı
döneminde en az 30 bin işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiştir. Bunların
yüze yakını ise çocuk işçiler oluşturmaktadır.
AKP, 22 yıllık iktidarı boyunca basın ve fikir özgürlüğüne
sürekli yasaklar getirdi. 150'ye yakın gazeteci sadece haber yaptıkları için
tutuklanmış, yargılanmış ve yüzlerce yıl ceza verilmiştir. Sırf R.T. Erdoğan'ı
sosyal medyadan eleştirdikleri için 3 bine yakın insana dava açılmış, onlarcası
tutuklanmış ve hapis cezaları almıştır. AKP, Kürt halkına karşı güttüğü
düşmanlığı basın alanında da göstermiştir. Birçok Kürt gazetecinin evlerinin
kapıları kırılarak, büroları basıp dağıtılarak gözaltına alınmış, işkence
edilip tutuklanmışlardır.
AKP, devrimcilere, komünistlere ve Kürt halkına karşı özel
politikalar geliştirdi. "Terörle mücadele" adı altında yapılan
değişikliklerle ağır cezalar getirildi. Adaletin olmadığı bir ülkede
mahkemelerin de iktidarın dümen
Partizan
/ 15
suyunda yürüyeceği açıktır. Böyle de olmuş ve yargılanan
binlerce devrimci ve yurtsever, en ağır cezalara çarptırılmışlardır. En fazla
hapishanenin yapıldığı ülkeler arasında Türkiye gelmektedir. Toplam 403
hapishanenin bulunduğu Türkiye'de, AKP, yeni hapishane yapmakla övünmektedir.
Türkiye'de hapishaneler birer işkence merkezi durumundadır. Binlerce devrimci
ve yurtsever tutuklu ve hükümlü en ağır koşullarda yaşam mücadelesi
vermektedir. Tek kişilik tecrit hücrelerinde kalan devrimciler, yaptırımlara
uymadıkları için keyfi uygulama ve cezalarla karşı karşıya kalıyorlar. Aile ve
avukat görüş yasağı, kitap yasağı ve bugün giderek yaygınlaşan bir şekilde
"infaz yakma" en tipik cezalar olarak uygulanmaktadır. Sağlık
koşullarının oldukça kötü olduğu hapishanelerde altı yüzün üzerinde devrimci ve
yurtsever tutuklu, ölüm sınırına geldikleri halde ne tedavileri yapılmakta ne
serbest bırakılmaktadır. AKP'nin 22 yıllık iktidarı boyunca hapishanelerde dört
binin üzerinde insan hayatını kaybetmiş bulunuyor. Bu rakam, bizzat Adalet
Bakanlığı'nın açıkladığı resmi rakamlardır. Onlarca devrimci ve yurtsever
tutsak, cezaları bittiği halde "iyi hal" göstermedikleri gerekçesiyle
infazları yakılıp içeride tutulmaktadır.
AKP-MHP iktidarı boyunca gösterdiği en büyük düşmanlıklardan
biri de kadınlara ve LGBTİ+lara karşı oldu. AKP-MHP iktidarı döneminde toplam 7
bin 600 kadın, erkekler tarafından katledilmiştir.
Burada parantez açarak İstanbul Sözleşmesi'ne değinmek
gerekmektedir. Türkiye, 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi'ni imzalamıştır.
AKP-MHP iktidarı, sözleşmeye imzacı olarak yer aldı ve bazı adımlar atmak
zorunda kaldı. İktidar İstanbul Sözleşmesi'ne imza atmasına rağmen yasanın
onaylandığı 2012 yılında 128 kadın katledilmiştir. Devamında iktidar, 20 Mart
2021'de İstanbul Sözleşmesi'nden çekildiğini duyurdu. Bu tarihten sonra kadın
cinayetleri daha da arttı. İmzanın çekildiği tarihten günümüze 600 kadın
katledilmiştir. AKP-MHP iktidarı döneminde ayrıca nefret suçları kapsamında 125
LGBTİ+ birey öldürülmüş, faşist iktidar bu cinayetlere adeta kutsamıştır.
Tüm bu gelişmelere karşı burjuva muhalefet, AKP'nin
yaptıkları karşısında adeta sessiz kalmıştır. CHP başta olmak üzere topluma
sürekli seçim sandığı kurtuluş olarak gösterilmiştir. Kitlelerin sokağa
çıkmasını, hakkını sokakta aramasını, AKP'den sokakta hesap sormasını
engellemiştir. Burjuva
Partizan / 16
ve muhalefetin bu tutumu, AKP'ye yaramıştır. Burjuva
muhalefetin, topluma vereceği fazla bir şey olmadığı son 22 yıllık AKP iktidarı
döneminde fazlasıyla anlaşılmıştır. Burjuva muhalefet içinde diğer burjuva
partilerin-den daha fazla gücü olan CHP de bu süre içinde bir başarı
göstermediği gibi diğer burjuva partileri gibi ülkenin sözde "beka"
sorununa gelip dayandığında her zaman AKP'nin yanında oldu. Sınır ötesi
operasyonla-rın onaylanması, dokunulmazlıkların kaldırılmasında CHP ve diğer
burjuva partiler her defasında AKP'ye onay vermişlerdir.
Burjuva muhalefet, bu kadar yoksulluk varken, işsizlik bu
kadar artmış-ken, insan hakları ihlalleri ayyuka çıkmışken, kendi anayasalarını
tanımadıklarını açıkça söyleyen AKP karşısında sessizliklerini korumaya devam
ediyorlar. Mart 2024 yerel seçimlerinde AKP yenilgisi almasına rağmen, CHP'nin
genel başkanının "yumuşama" adı altında ilk yaptığı işin Saray'a
koşmak olması dahi tek başına burjuva muhalefetin niteliğini göstermektedir.
Hiçbir burjuva muhalefet partisi halkı bu düzende refaha
kavuşturamaz. Bu faşist devlet tüm burjuva partilerinin ortak paydasıdır.
Aralarında sadece nüanslar vardır. Her burjuva partisinin muhalefetteyken
demokrasi yanlısı kesilmesi, iş başına geldiğinde ise diktatörlük uygulaması
burjuva partilerinin özünü oluşturmaktadır. Yüz yıllık Türkiye tarihi buna hep
tanık oldu.
Bu gelişmelerin bir yanını da devrimci durum
oluşturmaktadır. Genel olarak denilebilir ki, devrimci durum, ülkemizde son
yirmi yılın en yüksek seviyesindedir. İktidar bir yönteme karar verdiği için
krizdedir. Zor uygulamadan hiçbir adım atamamaktadır. En küçük bir hak arama ve
eylem şiddetle bastırılmaktadır. 2022 yılından bu yana giderek daha da
derinleşen ekonomik kriz, toplumda büyük bir öfke birikime yol açmıştır.
Yaygın işçi direnişleri, eylemler yaşanmakta ancak
kendiliğinden bir seyir izlemektedir. Sendikaların uzlaşmacı tutumu, sınıfı
kendi hakları için sokağa taşıma, grev yaparak haklarını almada geri ve pasif
bir durumdadır. Devrimci ve komünist hareketin ise sınıf içinde örgütlenmesi
oldukça cılız-dır. Bu durum sınıf mücadelesini olumsuz etkilemektedir.
Önümüzdeki dönem açısından komünistlerin en fazla üzerinde
durması gereken konuların başında işçi sınıfı içinde örgütlenme gelmektedir.
İşçi sınıfı örgütlenmeden toplumsal mücadelenin ilerlemesi mümkün değildir.
