19 Ekim 2025 Pazar

Artan Sömürü, Derinleşen Yoksulluk, Büyüyen Açlık, İşgal ve İlhak Savaşları: "TÜRKİYE YÜZYILI"

AKP yirmi iki yıldır kesintisiz olarak ülkeyi yönetmektedir. Hükümet olmanın ötesinde bir iktidar partisi olan AKP, 7 Haziran 2014 ve Mart 2024 yerel seçimleri dışında hiçbir seçimi kaybetmedi. Türkiye genelinde oyların ortalama % 35'ini alarak her seçimde tek başına yeniden iş başına geldi.

 

Abdullah Gül, R.T. Erdoğan ve ekibi "Milli Görüş gömleğini çıkardıkları"nı söyleyerek 14 Ağustos 2001'de AKP'yi kurduklarını ilan ettiler. 1999'da baş gösteren ekonomik kriz, Türkiye'de yeni bir dönemin kapararak, bugünkü düzenin kurulmasının kapısını araladı. Dönemin koalisyon hükümeti ekonomik krizi aşamadığı için yönetme kabiliyetini de bir ölçüde kaybetti. Koalisyon hükümetinin ortağı MHP'nin erken seçim istemesi ile 3 Kasım 2022 tarihinde yapılan erken genel seçimde AKP, oyların % 34.28'ini alarak tek başına hükümete gelmiş oldu.

 

AKP'nin ABD emperyalizminin bir "projesi" olduğu çok geçmeden anlaşıldı. AKP kurulmadan önce ABD'den çağrılan R.T. Erdoğan, ABD ile oturduğu pazarlıkta tüm şartları kabul ederek önünün açılmasını sağladı. ABD, "AKP'yi hükümete taşıyacağını", bunun karşılığında ise Türkiye'nin Ortadoğu'da ABD'nin bekçiliğini yapması ve en önemlisi de ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nde görev üstlenmesini istedi. Erdoğan ve ekibi, hükümet olma karşılığında önlerine konan tüm görevleri, eksiksiz olarak kabul ettiler. AKP'nin ilk seçimde tek başına hükümet olmasından sonra R.T. Erdoğan'ın BOP'un başına getirilmesi de sürecin bir adımı idi. AKP'nin hükümete gelmesiyle aralanan perdeyle Türkiye'ye biçilen görev, daha görünür ortaya çıktı.

 

Partizan / 10

 

AKP'nin 3 Kasım 2022'den 2024 tarihine kadar süren tüm seçimleri kazanmasında dile getirdiği “3Y” (Yoksullukla, Yasaklarla ve Yolsuzlukla) ile mücadelenin edeceğinin belli bir etkisi olmakla birlikte AKP'nin üst üste seçimi kazanmasında kökleri 1969 yılına kadar giden hareketin günümüzde kadar devam etmesinin etkilerini hesaba katmadan, AKP'nin sadece ekonomik krizi kullanarak iş başına geldiğini anlatmak eksik olacaktır.

 

İbrahim Kaypakkaya'nın Kemalist Hareketi değerlendirirken, iki esaslı kampa bölündüğünü ifade ettiği Türk hakim sınıflarının ikinci kampında yer alan ve "Öte yanda, henüz tamamen tasfiye edilemeyen komprador burjuvazinin diğer kısmı, ağaların ve büyük toprak ağalarının başka kesimi, feodalizmin ve sultanlığın ideolojik dayanakları olan din adamları, eski "ulama sınıfı” olarak tanımladığı bu sınıfın temsilcileri, önceleri CHP'den sonra Demokrat Parti içinde temsil edildiler. Bu çizgi kendisini 1969 yılında N. Erbakan tarafından kurulan "Bağımsız Hareketi" ya da "Milli Görüş" olarak tanımladı. Milli Nizam Partisi ve devamı olarak kurulan Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi ile devam etti. İsmi değişse de görüş ve ideolojisi değişmeyen bu partiler, 1974'ten 1997 yılına kadar hükümet ortağı olarak devleti ve kimi belediyeleri yönetmiş, önemli tecrübe edinmiş, bu oluşumun tabanı 2001'den sonra "gömlek değiştirdiğini" açıklayan AKP'nin yanında yer almıştır.

 

AKP, kurulduğunda önemli bir kadroya sahipti. Milli Görüş geleneğinden gelen bu kadrolar, eldeki birikimlerini yeni kurulan AKP'ye taşıdılar. AKP, aynı zamanda Milli Görüş tabanına hitap etti. Bu tabanın önemli bir kesimini ikna ederek kendisinde toplanmasını sağladı. 1999 genel seçimlerinde oyların % 15.41'ini alan FP'nin oylarının önemli bir bölümü 3 Kasım 2002 erken genel seçiminde AKP'ye kaydı. AKP, diğer sağ partilerden de önemli ölçüde oy aldı.

 

AKP hükümete geldiğinde işsizlik oranlarında belli bir gerileme oldu. Ekonomi geçici olarak toparlandı. Bunun iki nedeni vardı:

*Birincisi, belli bir yabancı sermaye girişinin yaşanması ve

 **ikincisi*, özelleştirmelerle birlikte, inşaat sektörünün alabildiğine canlanarak ekonomide bir hareketlenme yaratmasıdır.

 

1986 yılından günümüze, toplam özelleştirme tutarı 71 milyardır. AKP bu özelleştirmelerden toplam 63 milyar dolar elde etti. AKP'nin buradan

Partizan / 11

elde ettiği bu gelirin önemli bir bölümü IMF'den alınan borç ve faizlere verildi. R.T. Erdoğan'ın "bizim dönemimizde IMF'ye borcumuz kalmadı" söyleminin arkasında özelleştirmelerden elde edilen gelirle borçların ka- patılmaya çalışması vardır.

 

2008 yılına gelindiğinde dünyadaki ekonomik kriz Türkiye'yi de vur- du. AKP, "kriz bizi teğet geçti" dese de 2009 yılından itibaren hissedilen ekonomik kriz, Türkiye ekonomisinde % 4.7 oranında küçülmeye yol açtı. Türkiye gibi yarı-sömürge ülke ekonomileri, emperyalist sermayeye bağımlı olmalarından kaynaklı, bu ülkelerde ekonomik krizler diğer gelişmiş ülkelere oranla daha sık görülmektedir. Türkiye'de yakın tarih olarak 1989 yılından bu yana 1994, 2000, 2001, 2008, 2009, 2018, 2022 ekonomik kriz- leri böyle okunmalıdır.

 

Ekonomik krizlerin her biri farklı nedenlerden ortaya çıksa da bu krizlerin ortak paydası, sermayenin kendisini güvencede hissetmemesi, yerli paranın önemli ölçüde değer yitirmesi, bankalarda nakit sıkıntısı, iç talepte daralma, sermayenin ülkeden kaçması, işsizliğin artması, alım gü- cünün düşmesidir.

 

Önceki krizleri bir yana bırakarak ifade edecek olursak, 2008'de ABD'de başlayan ekonomik kriz, tüm dünyayı etkisi altına aldı. AKP'nin "bizi teğet geçti" demesinin asıl nedeni, 2008 krizi sonrası emperyalist te- kellerin daha yüksek gelir getiren ülkelere yönelmesi ve sermaye girişinin görece Türkiye'ye belli düzeyde akması ve tüm bunların krizin etkilerini azaltmış olmasıdır.

 

AKP, 2018 yılına gelindiğinde övündüğü bu dönemin sonuna gelmiş ve bugünkü ekonomik krizden kurtulamamıştır. 2018 krizi, dünyadaki eko- nomik krizden bağımsız değildir. 2020 yılında dünya çapında başlayan Covid-19 pandemisi de eklenenince kriz daha da boyutlanarak devam etmiştir. AKP iktidarı, krizi zamlarla, Türk lirasını dolar karşısında aşağıya çekerek, işçi ve emekçilere zam yapmayarak vb. atlatmaya çalışsa da ar- tık ekonomi dikiş tutmamaktadır. Ülkede yolsuzluk, rüşvet, mala-mülke çökme vb. öyle bir hal almıştır ki, bu duruma en ufak bir müdahale dahi, zincirleme sistemin çöküşünü doğuracağı için mümkün değildir. AKP, ka- çan sermayenin yerini doldurmak için kapı kapı dolaşarak para dilense de ekonomiyi düzeltmesi mümkün değildir. AKP-MHP iktidarı, ekonomik kriz sonrası batmakta olan birçok yandaş şirkete büyük mali destekler vererek  

Partizan / 12

onları kurtarmaya çalışmaktadır. Küçük esnafın büyük bir bölümü ise ya iflas etmekte ya da iflasın eşiğinde hayatta kalmaya çalışmaktadır.

 

AKP'nin uyguladığı ekonomi politika, köylülüğü iflasın eşiğine getirmiş bulunuyor. Çiftçi ürettiğini satamamakta, ürünleri daha tarladayken çürümektedir. Üretim maliyetleri öylesine yüksek durumdadır ki, köylülerin önemli bir kısmı giderek üretimden vazgeçmiş, sadece kendi tüketimine yönelik üretmeye başlamıştır. AKP, kendi yandaşı tekellere büyük paralar aktarırken, çiftçiye tarım yardımlarını kestiği için üretim en alt seviyeye düşmüştür; bu da halkın gıdaya ulaşımını engellemektedir. Türkiye, ekonomik krizin yanında önümüzdeki yıllarda bir tarım kriziyle karşı karşıya kalma riski taşımaktadır.

 

AKP'nin 22 yıllık iktidarında sürekli olarak havuç ve sopa politikası at başı ilerledi. Sıkıştığı her dönemeçte demokrasi havarisi kesilen AKP, amacına ulaştıktan sonra özüne dönerek baskıcı ve yasakçı politikalarını hayata geçirmekten geri kalmadı.

 

2002 seçimlerini kazanan AKP, Avrupa Birliği'ne (AB) üye olmak için istekli olduğunu ileri sürerek "Batı"nın desteğini aldı. AB emperyalistlerinin ilerleme raporlarında Türkiye'nin önüne konan "demokratikleşme" adımı atılmasını benimsemedi. Zira, demokrasi bir devrim sorunudur ve AB'nin ülkemize getireceği bir "demokrasinin" gerçek bir demokrasi olmayacağı ortadadır. AB'nin kendi ülkelerindeki, baskıcı, yasakçı uygulamalarıyla yaptıkları ortada dururken, vaat ettikleri demokrasinin ne olduğu bilinmektedir.

 

AKP, İslamcı söylem ve pratiklerle, Türk komprador burjuvazisinin ihtiyaç duyduğu kitle desteğini sağlayabilmiştir. Kemalist faşizmin halk kitleleri üzerindeki baskı ve şiddetinin kimi yönlerine itiraz ederek halk kitlelerinin demokrasi özlem ve taleplerini kendi çıkarları arkasında yedekleyebilmiştir. 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası'nın "Türk-İslam Sentezi" üzerinden yükselerek hakim inanç olan "Sünni İslamı", toplumun her hücresine sirayet ettirdi. Diyanet; İçişleri, Dışişleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Kültür ve Turizm, Sanayi ve Teknoloji ile Ticaret bakanlıklarının bütçesinden daha fazla bir bütçeye sahiptir.

 

AKP, iktidarda olduğu 22 yıllık sürede, karşı devrimin bir diğer cephesini oluşturan ve Kemalist ideolojinin kuruluşundan bu yana temsilciliğini

Partizan / 13

yapan klikle bir hesaplaşmaya girdiğini söylemek sübjektif bir değerlendirme değildir. "Kurtuluş Savaşı"na din görevlilerinin katılması, savaşa maddi ve insani katılım sağladıklarını, savaş bittikten ve Cumhuriyet ilan edildikten sonra, tekke ve zaviyelerin kapatıldığını, saltanata son verildiğini ileri sürerek Kemalistlerin verdikleri sözü tutmadıklarını ileri sürerek sürekli bir hesaplaşma içinde oldular. Kemalist burjuva muhalefetin, zaman zaman "Cumhuriyet'in kuruluş ilkelerine dönülmelidir" söyleminin altında bu yatmaktadır.

 

AKP, laiklikten rahatsız olduğunu ileri sürse de Türkiye, kuruluşundan günümüze kadar hiçbir dönem gerçek laik bir ülke olmamıştır. Din her zaman hakim sınıfların kullandığı bir argüman olmuştur. Ülkenin her köyüne okuldan önce cami açılması, imam atanması, imamların maaşlarının devletçe ödenmesi, Sünni İslam dışındaki tüm dinlere ve inançlara yasak getirilmesi, tüm bunlar ve daha fazlası, TC devletinin laik bir devlet olmadığını fazlasıyla kanıtlamaktadır.

 

Toplumda milliyetçiliği canı tutarak sözde "anti-emperyalist" görünmesi, AKP'nin kuruluşundan beri uyguladığı ikiyüzlü politikanın doğrudan sonucudur. AKP, doğrudan bir ABD projesi olarak kuruldu ve iş başına getirildi. ABD'nin çıkarları doğrultusunda R.T. Erdoğan, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eşbaşkanlığına getirildi.

 

Türkiye, ABD'nin ve AB'nin yarı sömürgesidir. Siyasal ve ekonomik olarak Türkiye hem ABD'ye hem de AB'ye bağımlıdır. Suriye iç savaşından sonra Türkiye'nin Rus emperyalizmiyle girdiği ilişki, ABD ve AB'den vazgeçtiği, ekonomik ve siyasi olarak bu emperyalist güçlerle ilişkilerini kopardığı anlamına gelmiyor. Rusya'dan S-400 füzeleri alması, ABD'ye karşı blöften öte bir anlam ifade etmemektedir.

 

AKP'nin dış politikası; sahte tehdit, şantaj ve ikiyüzlü bir stratejiye dayanmaktadır. Bunu en tipik şekilde İsrail'in 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana Filistin'e yaptığı saldırılara karşı takındığı politik tutumda görüyoruz. 50 bine yakın Filistinlinin katledildiği, bir milyon insanın yerinden edildiği saldırılarda, AKP iktidarı bir yandan en azılı İsrail düşmanı kesilirken diğer yandan İsrail'le ticarete devam etmektedir. AKP, "Filistin'e Dua İsrail'e Gemi" politikasıyla katledilen Filistinlilere "ağlarken" Filistinlileri katleden İsrail ordusuna jet yakıtı satmakta, her ihtiyacını karşılamaktadır.

Partizan / 14

AKP, adım adım ülkeyi açık bir hapishaneye çevirmiş durumdadır. Yasaklar, iktidarın vazgeçilmez uygulamaları olarak hiçbir zaman gündemden düşmemiştir. AKP, her seçim öncesi yumuşama sinyalleri vererek yasakların kaldırılacağı mesajı vermesine karşın, seçimi kazandıktan hemen sonra bir önceki uygulamaları aratan yeni baskı ve yasakları gündeme getirdi. Bir önceki uygulamaları aşan baskıcılığıyla sözde 12 Eylül anayasasındaki anti-demokratik maddeleri yürürlükten kaldıracağını vaat etmesine karşın istediği "reform" yasalarını geçirdikten sonra daha baskıcı uygulamaları içeren yeni yasal düzenlemeler getirildi.

 

AKP iktidarının 22 yıllık süresinde insan hakları, işçi ve kadın hakları-na tümden son verildi denilebilir. AKP döneminde her talep baskı ve şiddetle bastırıldı. Sendikalar işlevsiz hale getirildi. Kendi yandaşı sendikalar bile dönem dönem yapılanları kamuoyuna taşımak zorunda kaldı. 22 yıllık iktidarı döneminde işçileri açlıkla başbaşa bıraktı. İşçilerin grev yapması neredeyse yasaklandı. 22 işçi grevi, AKP iktidarı tarafından yasaklanmış ve binlerce işçinin işine son verilmiştir. AKP-MHP iktidarı, işçilerin sendikaya üye olmalarını onları işten çıkartarak ya da işten çıkartma tehdidiyle patronların istekleri doğrultusunda sürekli yasal değişiklikler yapmıştır. Türkiye'de de 16 milyon işçiden sadece 2 milyon işçinin sendika üyesi olması, AKP politikalarını yeterince anlatmaktadır. AKP iktidarı, patronlara ek yük getirmesin diye işçilerin çalışma güvenliğine önem vermemiştir. AKP iktidarı döneminde en az 30 bin işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiştir. Bunların yüze yakını ise çocuk işçiler oluşturmaktadır.

 

AKP, 22 yıllık iktidarı boyunca basın ve fikir özgürlüğüne sürekli yasaklar getirdi. 150'ye yakın gazeteci sadece haber yaptıkları için tutuklanmış, yargılanmış ve yüzlerce yıl ceza verilmiştir. Sırf R.T. Erdoğan'ı sosyal medyadan eleştirdikleri için 3 bine yakın insana dava açılmış, onlarcası tutuklanmış ve hapis cezaları almıştır. AKP, Kürt halkına karşı güttüğü düşmanlığı basın alanında da göstermiştir. Birçok Kürt gazetecinin evlerinin kapıları kırılarak, büroları basıp dağıtılarak gözaltına alınmış, işkence edilip tutuklanmışlardır.

 

AKP, devrimcilere, komünistlere ve Kürt halkına karşı özel politikalar geliştirdi. "Terörle mücadele" adı altında yapılan değişikliklerle ağır cezalar getirildi. Adaletin olmadığı bir ülkede mahkemelerin de iktidarın dümen

Partizan / 15

suyunda yürüyeceği açıktır. Böyle de olmuş ve yargılanan binlerce devrimci ve yurtsever, en ağır cezalara çarptırılmışlardır. En fazla hapishanenin yapıldığı ülkeler arasında Türkiye gelmektedir. Toplam 403 hapishanenin bulunduğu Türkiye'de, AKP, yeni hapishane yapmakla övünmektedir. Türkiye'de hapishaneler birer işkence merkezi durumundadır. Binlerce devrimci ve yurtsever tutuklu ve hükümlü en ağır koşullarda yaşam mücadelesi vermektedir. Tek kişilik tecrit hücrelerinde kalan devrimciler, yaptırımlara uymadıkları için keyfi uygulama ve cezalarla karşı karşıya kalıyorlar. Aile ve avukat görüş yasağı, kitap yasağı ve bugün giderek yaygınlaşan bir şekilde "infaz yakma" en tipik cezalar olarak uygulanmaktadır. Sağlık koşullarının oldukça kötü olduğu hapishanelerde altı yüzün üzerinde devrimci ve yurtsever tutuklu, ölüm sınırına geldikleri halde ne tedavileri yapılmakta ne serbest bırakılmaktadır. AKP'nin 22 yıllık iktidarı boyunca hapishanelerde dört binin üzerinde insan hayatını kaybetmiş bulunuyor. Bu rakam, bizzat Adalet Bakanlığı'nın açıkladığı resmi rakamlardır. Onlarca devrimci ve yurtsever tutsak, cezaları bittiği halde "iyi hal" göstermedikleri gerekçesiyle infazları yakılıp içeride tutulmaktadır.

 

AKP-MHP iktidarı boyunca gösterdiği en büyük düşmanlıklardan biri de kadınlara ve LGBTİ+lara karşı oldu. AKP-MHP iktidarı döneminde toplam 7 bin 600 kadın, erkekler tarafından katledilmiştir.

 

Burada parantez açarak İstanbul Sözleşmesi'ne değinmek gerekmektedir. Türkiye, 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi'ni imzalamıştır. AKP-MHP iktidarı, sözleşmeye imzacı olarak yer aldı ve bazı adımlar atmak zorunda kaldı. İktidar İstanbul Sözleşmesi'ne imza atmasına rağmen yasanın onaylandığı 2012 yılında 128 kadın katledilmiştir. Devamında iktidar, 20 Mart 2021'de İstanbul Sözleşmesi'nden çekildiğini duyurdu. Bu tarihten sonra kadın cinayetleri daha da arttı. İmzanın çekildiği tarihten günümüze 600 kadın katledilmiştir. AKP-MHP iktidarı döneminde ayrıca nefret suçları kapsamında 125 LGBTİ+ birey öldürülmüş, faşist iktidar bu cinayetlere adeta kutsamıştır.

 

Tüm bu gelişmelere karşı burjuva muhalefet, AKP'nin yaptıkları karşısında adeta sessiz kalmıştır. CHP başta olmak üzere topluma sürekli seçim sandığı kurtuluş olarak gösterilmiştir. Kitlelerin sokağa çıkmasını, hakkını sokakta aramasını, AKP'den sokakta hesap sormasını engellemiştir. Burjuva

Partizan / 16

ve muhalefetin bu tutumu, AKP'ye yaramıştır. Burjuva muhalefetin, topluma vereceği fazla bir şey olmadığı son 22 yıllık AKP iktidarı döneminde fazlasıyla anlaşılmıştır. Burjuva muhalefet içinde diğer burjuva partilerin-den daha fazla gücü olan CHP de bu süre içinde bir başarı göstermediği gibi diğer burjuva partileri gibi ülkenin sözde "beka" sorununa gelip dayandığında her zaman AKP'nin yanında oldu. Sınır ötesi operasyonla-rın onaylanması, dokunulmazlıkların kaldırılmasında CHP ve diğer burjuva partiler her defasında AKP'ye onay vermişlerdir.

 

Burjuva muhalefet, bu kadar yoksulluk varken, işsizlik bu kadar artmış-ken, insan hakları ihlalleri ayyuka çıkmışken, kendi anayasalarını tanımadıklarını açıkça söyleyen AKP karşısında sessizliklerini korumaya devam ediyorlar. Mart 2024 yerel seçimlerinde AKP yenilgisi almasına rağmen, CHP'nin genel başkanının "yumuşama" adı altında ilk yaptığı işin Saray'a koşmak olması dahi tek başına burjuva muhalefetin niteliğini göstermektedir.

 

Hiçbir burjuva muhalefet partisi halkı bu düzende refaha kavuşturamaz. Bu faşist devlet tüm burjuva partilerinin ortak paydasıdır. Aralarında sadece nüanslar vardır. Her burjuva partisinin muhalefetteyken demokrasi yanlısı kesilmesi, iş başına geldiğinde ise diktatörlük uygulaması burjuva partilerinin özünü oluşturmaktadır. Yüz yıllık Türkiye tarihi buna hep tanık oldu.

 

Bu gelişmelerin bir yanını da devrimci durum oluşturmaktadır. Genel olarak denilebilir ki, devrimci durum, ülkemizde son yirmi yılın en yüksek seviyesindedir. İktidar bir yönteme karar verdiği için krizdedir. Zor uygulamadan hiçbir adım atamamaktadır. En küçük bir hak arama ve eylem şiddetle bastırılmaktadır. 2022 yılından bu yana giderek daha da derinleşen ekonomik kriz, toplumda büyük bir öfke birikime yol açmıştır.

 

Yaygın işçi direnişleri, eylemler yaşanmakta ancak kendiliğinden bir seyir izlemektedir. Sendikaların uzlaşmacı tutumu, sınıfı kendi hakları için sokağa taşıma, grev yaparak haklarını almada geri ve pasif bir durumdadır. Devrimci ve komünist hareketin ise sınıf içinde örgütlenmesi oldukça cılız-dır. Bu durum sınıf mücadelesini olumsuz etkilemektedir.

 

Önümüzdeki dönem açısından komünistlerin en fazla üzerinde durması gereken konuların başında işçi sınıfı içinde örgütlenme gelmektedir. İşçi sınıfı örgütlenmeden toplumsal mücadelenin ilerlemesi mümkün değildir.

 

 

Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA