Reformizm çizgisi hakim düzenin manyetik alanında yer alır.
Sisteme yönelik eleştirileri olsa da sorunun çözümünü egemen sistemden
isterler. Devrimi ve sistemin köklü değişimini reddeden düzen içi
hareketlerdir. Bunun sonucu altyapısı ve üstyapısıyla egemen sistemi pratik
olarak hedef almazlar. Partizan-sayı-Eylül
-2023-sayı-98 / 52
İçinde bulunduğumuz
konjonktür komünist hareketin mevcut durumunu ve öne çıkan sorunların
değerlendirilmesini ve ideolojik-politik konumunun daha da güçlendirilmesini
gerekli kılıyor. Sistemi değiştirmek ve sömüren egemen sınıfları alt etmek ve
yerine üstlendiği alternatif sistemi getirmek misyonu üstlenen öncü gücün, aynı
zamanda kendi içinde ideolojik olarak uyanık, donanımlı ve kararlı olması
zorunluluktur.
Böyle bir görev parti var olduğu müddetçe asli bir görevdir.
Öncü güç hakim sisteme ve egemen sınıflara karşı kendisini donattığı
Marksist-Leninist-Maoist (MLM) ideoloji ile mücadele veriyorsa; yeri geldiğinde
kendi sorunlarını da ideolojik kökenleriyle ele almalı ve üzerine gitmelidir.
Geleceğin sınıfsız toplumuna ulaşmayı önüne koyan bir parti
yer aldığı hatta bu minvalde mücadele edecektir. Aynı zamanda köhnemiş, çürümüş
ve miadı dolmuş eskinin yerine yeniyi getirmelidir. Ancak bu yöntemle, Marx’ın
deyimiyle “Dünyayı sadece anlamak ve açıklamakla değil, aynı zamanda dünyayı
değiştirmek” rolü üstlenenlerin saflarında yer alınabilir. Tarihin ekonomik ve
sosyal gelişiminin felsefenin diyalektik tahlili olan tarihsel materyalizmin bu
yasası ancak o zaman pratikte yol gösterici olabilir. Komünist partisi topluma
sirayet etmiş ve yansıtılmış gerici ideolojiye karşı, önce kendisini, geleceği
temsil eden komünist ideolojiyle donatmalıdır.
Ancak o zaman somut strateji, taktik, politik belirlemeler
yapılabilecek ve pratik adımlar ancak o zaman atabilecektir. Kaypakkaya’nın
temellerini attığı hareket bu minvalde oluşmuş ve günümüze değin varlığını
devam ettirmiştir. Küçük burjuvaziye tekabül eden partilerin önemli kısmı bugün
ya mücadele alanından çekilmiş ya da reformist yapılara bürünmüşlerdir. Elbette
ki devrimci saflarda yer alan küçük burjuva hareketler ve Kürt Ulusal Hareketi
vardır. Bu hareketler devrimci yapıları gereği mücadele içerisinde yer
alıyorlar. Her türlü baskı ve yaptırıma karşı devrimci minvalde mücadele ve
direniş vardır.
Ancak reformist hareketler ve reformizm geçmişe kıyasla
etkin durumdadır. Devrimci kisveyle kendisini lanse eden, ama gerçekte düzen
içine konumlanan ve o minvalde hareket eden reformist yapılar günümüzde daha
öne çıkmış durumdadırlar. İllegaliteyi, radikal örgütlenmeyi, gerici sistemi
alt etmeyi, iktidar mücadelesi vermeyi, kısacası devrimi reddeden ve sistem içi
reformlarla yetinen reformizme karşı devrimci hareketin politik mücadelesi daha
önem arz etmektedir.
Partizan / 53
Günümüz şartları ideolojik arenada komünist harekete ve
devrimci yapılara böylesi bir görev de koymaktadır. Devrimin nesnel
koşullarıyla beraber ileride öznel koşullarının daha elverişli olduğu şartlarda
yeni devrimci hareketler tekrar öne çıkacaktır. Günümüzün politik konjonktürü,
alt ve üstyapısıyla uluslararası emperyalizme ve güdümündeki tüm gericiliğe,
onların manyetik alanındaki reformizme karşı ideolojik mücadeleyi de daha
zorunlu kılmaktadır. Özellikle proleter devrimci hareket için politik
mücadeleyle beraber tutarlı ideolojik mücadele de zorunluluk arz etmektedir.
Proletarya hareketinin karşı devrime karşı verdiği mücadelede hareket ettiği
güzergâh Marksizm-Leninizm-Maoizm (MLM) hattıyla donanmıştır.
Bunun temelleri
İbrahim Kaypakkaya yoldaş tarafından atılmıştır. Bilindiği gibi İbrahim yoldaş,
önce TİİKP saflarında yer almıştır. Giderek MLM’i kavramış ve daha sonra
TİİKP’nin revizyonist ve reformist çizgisine karşı kararlı ve tutarlı tavır
almış ve ideolojik, politik ve örgütsel kopuşla Proletarya Partisi’nin temellerini
atmıştır. Kaypakkaya yoldaş, Türkiye tarihinde uzun bir dönemden beri var olan
komünist hareketin tarihsel yokluğuna da son vermiştir. Sınıf bilinçli
proletaryanın öncü müfrezesinin oluşumunda ideolojik, politik ve başkomutan
rolü oynamıştır. İdeolojik Durum ve İdeolojik Sorunlar Marx’ın belirleme ve
tanımlamasına göre ideoloji ve bilinç tarihsel olarak insanlığın toplumsal
yapıda yer almasından beri hep var olmuştur. İnsana has bir olgudur.
Yaşadığı toplumların niteliğine göre insana hükmeden, yönlendiren,
idame ettiren düşünce, inanç, din, bilinç düzeyi, siyaset vb. yargılardan
oluşan ideoloji her toplumun kendi yapısına göre farklı özler ve içerikler
oluşturmuştur. Ancak diyalektik ve tarihsel materyalizmin belirlemesine kadar
felsefi olarak idealizmde birleşmiştir. Toplumun ve insanın oluşması özdeştir.
Tarihsel olarak birbirini tamamlayan unsurlardır. Dünyanın evrimi ve doğanın
geçirdiği değişimler insanın oluşmasının koşullarını ne zamanki yaratmış, insan
da o zaman oluşmaya başlamıştır. Ne zamanki insanoğlu üretimde yer almaya
başladı diğer canlılardan ayrıştı. Bu ayrışma insanın -o tarihsel dönemde
bugüne kıyasla çok geri de olsa- sarfettiği emekle ve kullandığı üretim
aletleriyle oluştu. İnsanın oluşumunda “Böylece maymundan insana geçişte kesin
adım atılmış oldu.”
(Engels, Seçme Yapıtlar 3,
sf.83)
İnsanın oluşumu “Doğa üzerindeki egemenlik, elin
gelişmesiyle, emek ile başladı ve her yeni ilerleme de insanoğlunun ufkunu
genişletti. İnsan, doğal nesnelerde, sürekli olarak, yeni, o güne kadar bilinmeyen
özellikler keşfediyordu.” (Engels, age, sf.83) “Önce emek, sonra onunla
birlikte dil – bir maymunun, beynini etkileyen en önemli iki dürtü bunlardır ve
bu etki altında maymun beyni, bütün benzerliğine karşın çok daha büyük ve çok
daha yetkin bir insan beynine doğru gelişmiştir.
Ama beynin gelişmesiyle, onun en yakın araçlarının, duyu
organlarının gelişmesi yan yana gitmiştir. Dilin sürekli gelişmesi içinde
işitme organlarının aynı ölçüde incelmesi zorunlu olarak nasıl yan yana
gitmişse, bir bütün olarak beynin gelişmesine paralel olarak da bütün duyular
gelişmiştir.” (age, sf.84)
İlk defa emek sarf eden yapıya bürünen ve doğaya müdahale
eden maymunun evrimiyle oluşan insan böylece toplumsal bir yapı da oluşturdu.
Marx ve Engels’in belirttiği gibi girdikleri üretim ile oluşan insan yapısında,
diğer organların oluşumu birbirini tamamlamıştır. Yer aldıkları emek süreci
ile, birbirine bağlı olarak dil, beyin, duyu, işitme vb. organların oluşması,
diğer canlılardan farklı bir canlıyı, insanın oluşumunu beraberinde
getirmiştir. İnsan üretimde yer alan, üreten, tüketen, düşünen, konuşan, sosyal
yaşamı oluşturan, toplumsal yapıya müdahale eden bir varlık halini almıştır.
Bu canlı oluşumundan günümüze devamlı tarihsel bir evrim
geçirmiştir. Bu evrim kendi içinde nicel gelişme ve nitel değişimler ve
sıçramalar içeren toplumsal gelişmeler içermiştir. Ancak proletaryanın tarih
sahnesine çıkana kadar oluşan önceki toplumların felsefesi doğanın, toplumun,
insanın ve tüm varlıkların oluşumunu, varlığını maddi yaşamdan kopuk düşüncede,
zihinde, algıda arayan idealizme tekabül etmiştir. Engels ve Marx tüm diğer
filozofların aksine düşünceyi sosyal yaşamdan kopuk alan ideolojiyi idealizm
olarak değerlendirmiş ve mahkûm etmişlerdir:
“Toplumun hızlı
gelişmesinin bütün kazançları zihne, beynin gelişmesine ve etkinliğine
dayandırıldı; insanlar, faaliyetlerini, gereksinmeleriyle açıklamak (gene de
bunlar zihinde yansır ve bilinçleşir) yerine, düşünceleriyle açıklamaya
alıştılar.
Böylece, zamanla, özellikle antik dünyanın batışından bu
yana zihinleri etkilemiş olan idealist dünya görüşü meydana geldi. Bu idealist
dünya görüşü, insanlara hala o kadar egemendir ki, Darwinci okulun en
materyalist doğa bilimcileri bile insanın kökeni konusunda hâlâ herhangi bir
duru görüş oluşturmaktan acizdirler, çünkü bu ideolojik etki altında, bu konuda
emeğin oynadığı rolü kavramıyorlar.”
(Engels,
age. sf.88) Partizan / 55
Kapitalizme kadar idealizm ve metafizik hakim olmuştur.
Günümüzde doğa ötesi metafizik felsefeye karşı diyalektikten kopuk kaba
materyalizm kısmen öne çıksa da hala idealizmin damgasını vurduğu dünya görüşü
hakimdir.
Antik Çağ’dan kapitalizm öncesine kadar oluşan toplumların,
üretim tarzı ve üretim ilişkileri daha geri ve daha ilkel olduğu için doğaya
müdahale etmede, değiştirme ve dönüştürmede daha geride kalınmıştır. Değişim ve
dönüşümde emeğin rolü görülememiş, doğanın ve toplumun varlığı hep güçlüde ve
doğa dışında olağanüstü güçlerde aranmıştır. Bunun sonucu insanlığın ilk yer
aldığı toplumlarda güçlü hayvanlar, putlar, güneş vb. fetişizme tekabül eden
inançlar ile sonraki toplumlarda gökyüzünde olağanüstü güç olan Tanrı fetişizmi
öne çıkmıştır.
Varlığını güçlüye adayan, tapan ve ona emanet eden ruh hali
hakim olmuştur. İlkel komünal toplumdan sonraki toplumlarda oluşan sınıflar,
sınıflar arası çelişkiler ve sınıf mücadeleleri, her toplumsal yapıda farklı
üretim tarzlarıyla günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir. Lakin bu
mücadele idealizme denk düşen ve içine girdikleri yabancılaşma ve yanılsama ile
sosyal farklılaşmayı ve sınıf çelişkilerini objektif tahlil etmekten ve
tarihsel materyalizme bakış açısından yoksun kılmıştır, sınıf mücadelesinde
objektif yer almaktan men etmiştir. Kapitalizm, önceki toplumlara kıyasla epey
ileridir.
Geçmiş çağların birtakım bilinmeyenleri,
kapitalizmin serbest rekabet ve emperyalist çağlarında öğrenilmiştir.
Marx ve Engels, Alman ideologlarının tezlerinden bir
taraftan yararlanmışlardır. Diğer taraftan onların burjuva bakış açılarına
karşı tavır almışlardır. Feuerbach’ın materyalizmini değerlendirirken
diyalektikten kopuk olduğunu ve toplumların nesnel yapısını tahlil etmekten
uzak olduğunu belirlemişlerdir. Alman filozofu Hegel’in de diyalektik yasasını
değerlendirirken, materyalizmden kopuk idealist zeminde yer aldığını görmüş ve
eleştirmişlerdir.
Takipçileri genç Hegelcilerin tarihsel idealizmlerini de
mahkûm etmişlerdir. Sonuçta diyalektiği ve materyalizmi birleştirmiş, doğada
geçerli olan diyalektik materyalizmi toplumlara da indirgemişlerdir. Toplumun
ve sınıfların varlığı ve sınıf çıkarları uğruna verilen mücadeleyle birlikte
ele almışlardır. Burjuvazide ve onların ideologlarında hâkim olan ideoloji
toplumların gelişmesinde emeğin oynadığı rolü görmekten uzaktır.
Burjuvazinin ideolojisine karşın, Marx ve Engels’in karşıt
hatta doğanın yapısında, çelişkilerinde, gelişmesinde gördükleri diyalektik
materyalizmi, toplumların tarihsel yapısına ve Partizan / 56 tarihsel
gelişimine indirgemeleri bilimsel sosyalizmin teorik temelini oluşturan
tarihsel materyalizmdir. Marx ve Engels, tarihin dönemlerini oluşturan
toplumların ekonomik ve sosyal gelişiminin diyalektik yasaya göre
gerçekleştiğini belirlemiş ve bunda da emeğin oynadığı rolü vurgulamışlardır.
İdealizme karşı tavır ve eleştirilerini getirirken tarihsel materyalizmi, toplumsal
gelişmenin maddi temelini fikirlerin oluşturduğu, varoluşu olağanüstü Tin’in,
yaradanın, hükmedenin gizem ve kurguları içinde arayan ideolojiden ayırmış ve
idealizmi mahkûm etmişlerdir.
Daha açık bir deyimle
proletarya tarih sahnesinde kendi ideolojisiyle yer almıştır. Burjuvazi ve
proletaryanın oluşturduğu karşıt sınıfların varlığı ve sınıf mücadelesi,
onların karşıtlığını yansıtan ideolojilerin varlığını ve mücadelesini de
beraberinde getirmektedir. Elbette ki kapitalizmde hala egemen olan idealizmdir.
Çünkü iktidarda olan ve topluma egemen olan burjuvazidir. Marx’ın tahliliyle
topluma egemen olan sınıf, zihinsel olarak da topluma egemendir: “Egemen
sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle,
toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür.
Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel
üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine
girmiş durumdadır ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin
düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.”
(Karl
Marx, Alman İdeolojisi, sf.72)
Burjuva ideolojisiyle beraber, emperyalizme bağımlı, burjuva
demokratik devrimini tamamlayamayan ülkelerde dini kökenli feodal ideoloji iç
içe geçmiş durumdadır. Gerici ideolojilerin oynadıkları ortak rol toplumların
zihinsel gelişimine engel teşkil etmektir.
Bunun sonucu sömürülen, baskı ve tahakküm altında tutulan
sınıflar ideolojik olarak da kendilerini özgürce yansıtmaktan yoksundurlar.
Zaten sınıfsal baskı bir taraftan zor unsuru ile uygulanırken, diğer taraftan
zihinlere angaje edilen gerici ideolojik araçlar üzerinden uygulanmaktadır.
Böylece ezilen sınıflar devamlı yanılsama ve yabancılaşma altında
tutulmuşlardır. Ayrıca kapitalizm öncesinin ezilen sınıfları, topraksız, az
topraklı köylüler, küçük üreticiler, esnaf ve zanaatkarlar sömürüldükleri ve
ezildikleri topluma alternatif sınıf olmamışlardır. Sömürülen ve ezilen bu
sınıflar burjuvazinin tarih sahnesine çıkışıyla beraber giderek
mülksüzleştirilmiş, farklılaşmış ve işçi sınıfına dönüşmüşlerdir. Tarihsel
materyalizmin bu yasası ile yer aldıkları kapitalizmin alternatif sınıfı
durumuna gelmişlerdir. İşçi sınıfı egemen sınıf olmadığından zihinsel ve
ideolojik olarak da henüz egemen değildir.
Bunun sonucu yukarıda Marx’ın belirttiği gibi üretim
araçlarının mülkiyet biçimi ve üretim tarzı henüz onların sınıf çıkarlarına
uygun değildir. Üretim araçlarını elinde bulunduran iktidardaki burjuvazi
zihinsel, kültürel ideolojik alanda da iktidardadır. Ne zaman ki, işçi sınıfı
kapitalizmle birlikte ortaya çıktı, tarihsel materyalizme tekabül eden ideolojik
doktrin de oluştu. İşçi sınıfının sınıf yapısı, zihni ve ideolojisi özel
mülkiyeti yadsır ve toplumsal mülkiyeti savunur. İşçi sınıfı için mücadele
üretim araçlarının toplumsal mülkiyet biçimi ve emeğin özgürlüğüdür. Tarihsel
olarak eski toplumun yerini yeni toplumun alması ve üretim araçları üzerindeki
sosyalist mülkiyet kavgasıdır. Bu saflaşmada yer alan karşıt sınıfların ve
karşıt zihinlerin çatışmasıdır.
Marx ve Engels ile sonraki
ustalar, komünistler, proletaryanın bu sınıf bilinciyle kendilerini donatarak,
bilimsel sosyalizmin teorik temelini, tarihsel materyalizmin oluşturduğunu
görürler ve hep o minvalde hareket ederler. Maddi üretim ve maddi ilişkiler
değişince insanların ideolojilerinde değişimler de olur. Marx eski bilinç
biçimlerinin yerini artık yaşamın bilinci belirlediği tespitini yapar:
“Bu bakımdan ahlak,
din, metafizik ve ideolojinin tüm geri kalan kısmı ve bunlara tekabül eden
bilinç biçimleri, artık o özerk görünümlerini yitirirler. Bunların tarihi
yoktur; tersine, maddi üretimlerini ve karşılıklı maddi ilişkilerini (verkehr)
geliştiren insanlar, kendilerine özgü olan bu gerçek ile birlikte hem
düşüncelerini hem de düşüncelerinin ürünlerini değiştirirler.
Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen
yaşamdır.” (Marx, age.
sf.45)
19. yüzyılda belirlenen ve temelleri atılan bu doktrin, aynı
zamanda sınıf mücadelesinde proletaryaya önderlik eden ideolojik hattın ve
bilimsel sosyalizmin temellerini oluşturmuştur. Proletarya önderliğinde verilen
sınıf mücadelesine kumanda eden bilimsel sosyalizm, Leninizm ve Maoizm’in nitel
katkılarıyla daha gelişmiştir.
20. yüzyılda zafere ulaşan iktidar kavgasının ideolojik
önderlik rolünü oynamıştır. Nitekim Rusya ve Çin başta olmak üzere birtakım
ülkelerde egemen sınıfları devirip iktidarı ele alan proletarya, devrim
sırasında ve devrim sonrasında ideolojik araçları kendi emrinde ve kendi
çıkarları doğrultusunda kullanır. Partizan / 58 Devrimin olduğu ülkelerde
demokratik halk iktidarı ve proletarya diktatörlüğü uygulanmıştır. Bu diktatörlük
karşı-devrimci sınıflaradır. Devrimde yer alan proletarya ve müttefik emekçi
sınıflar için demokrasidir. Rusya, Çin ve diğer ülkelerde yapılan devrim
sonrası diktatörlük ile demokrasi iç içedir. Sosyalizmin sağlam temeller
üzerinde inşa edilmesi, proletarya diktatörlüğünü zorunlu kılmıştır. Devralınan
eskiyi yeniye dönüştürmek için de bu zorunludur.
Devrimin ve proletarya diktatörlüğünün oynadığı rol, Marx’ın
deyimiyle eski sistemden yeni sisteme bulaşan pislikleri süpürmek ve inşa
edilecek sistemin yerini alacak yeni sistemi daha sağlam temeller üzerine inşa
etmektir. Eski sistemin ideolojik kalıntılarına karşı mücadele etmektir. Marx
ve Engels kapitalizmin tarihsel sonucu olarak bu durumu belirtirler: “4. Yığın
içinde bu komünist bilincin yaratılması için ve gene bu işin kendisinin de iyi
bir sonuca götürülebilmesi için insanların yığınsal bir değişikliğe uğraması
zorunlu olarak kendini ortaya koyar, böyle bir biçim değişikliği ise ancak
pratikteki bir hareketle, bir devrimle yapılabilir; bu devrim demek ki,
yalnızca egemen sınıfı devirmenin tek yolu olduğu için zorunlu kılınmamıştır,
ötekini deviren sınıfa, eski sistemin kendisine bulaştırdığı pislikleri
süpürmek ve toplumu yeni temeller üzerine kurmaya elverişli bir hale gelmek
olanağını ancak bir devrim vereceği için de zorunlu olmuştur.”
(Marx, age. sf. 65)
Geçen yüzyıl ML’in
önderliğinde devrimlerin gerçekleştirildiği bir yüz yıldı. Gerici iktidarlara
ve uluslararası kapitalizme karşı yapılan devrimler sonucu kurulan demokratik
halk iktidarları ve sosyalist iktidarlar, sömürülen ve ezilen sınıflar
açısından bir başarıydı. Devrimler ile Marksizm daha gelişmiş ve sonrasında
Lenin’in katkıları ile Marksizm-Leninizm aşamasına ulaşmıştır. Lenin, Marx’ın
ve Engels’in temellerini attığı ideolojik-politik güzergahta yer alan, çok
uluslu Rusya proletaryasına ve halkına kumanda eden partinin temellerini
atmıştı. Rus burjuvazisi ve çarlık devleti yıkılmış, yerine SSCB kurulmuştu.
Aynı zamanda Marx ve Engels’in doktrinini daha geliştirmiş nitel katkılar yapmıştır.
Beraberinde Marksizm’i revize eden, çarpıtan, inkâr eden görüşlere karşı da
kararla mücadele etmiş ve savunmuştur.
Böylece Lenin Marksizm’i çağımıza uyarlamış, yaptığı nitel
katkılarla ideolojik ve teorik sınırlarını geliştirmiştir. Yaptığı katkılar
sonucu Marksizm’i daha üst aşamaya çıkarması ile bilimsel öğreti
Marksizm-Leninizm olarak tanımlanmıştır.
Partizan
/ 59
Çin Devrimi’nin önderi Mao yoldaş da azami ve asgari alanda
ML’e nitel katkılar yapmıştır. Yaptığı katkılar Çin Devrimi ile sınırlı kalmamıştır.
Devrim sonrası ÇKP’de, Çin’de ve uluslararası arenada sosyalizme ve ML’e
yönelik baş gösteren yanlış ve saldırılara karşı, verdiği kararlı mücadeleler
ile göğüs germiştir. Bir taraftan Stalin’in ölümü sonrası Sovyetler Birliği’nde
partiyi ve iktidarı ele geçiren modern revizyonizme karşı, diğer taraftan
Çin’de ortaya çıkan yeni burjuvaziye karşı verilen Kültür Devrimi’ne önderlik
etmiş ve onları alt etmiştir. Böylece önceki ustaların sosyalizmde sınıflar ve
sınıf mücadelesine karşı mücadele verilmesini içeren uyarılarına, bizzat
pratikte verdiği mücadeleler ile daha nitel katkılar yapmıştır.
Bu tarihsel
gelişmeler Lenin’in tahliliyle artık kapitalizmin en yüksek aşaması olan
emperyalizm çağında meydana gelmişti. Böylece sınıf mücadelesi daha ileri bir
sürece tırmanmıştı. Marx ve Engels’in belirlediği tarihsel materyalizm ve
proletaryanın ideolojik hattı, pratikte gerçekleşen bilimsel sosyalizmin
temellerini oluşturmuştur. Nitekim burjuvazi-proletarya çelişkisi ve mücadelesi
farklı ideolojik hatların karşıt kutuplarda yer alması ve çatışmasıdır. Bu
durum kendi çıkarlarına uygun sınıf bilinçli proletaryanın ideolojik
güzergâhında ve öncü müfreze komutasında örgütlenmesini emreder. Ancak o zaman
proletarya amacına ulaşır. Ancak o zaman iktidarını devam ettirir. Türkiye’nin
Öncü Müfrezesi Proleter Kültür Devrimi’nin Ürünüdür Bugünkü mevcut duruma
baktığımızda geçen yüzyıl proletaryanın iktidarda olduğu ülkelerde geriye
dönüşler olmuştur.
Önce Sovyetler
Birliği’nde Stalin’in ölümü sonrası 1956 yılında yapılan 20. Kongre ile geriye
dönüş yaşanmıştır. Modern revizyonizmin iktidarı ele geçirmesi ile oluşan
bürokrat devlet kapitalizmi, dünya çapında olumsuz etki yaratmıştır. Modern
revizyonistler sosyalizm kılıfıyla geriye dönüşü gerçekleştirdiler. 17 Ekim
Devrimi’ni ve SSCB otoritesini kendi emelleri doğrultusunda kullandılar.
Sosyalizm kılıfıyla uluslararası alanda Çin dışında diğer sosyalist ülkeleri ve
Komünist partilerinin önemli bölümünü de etkilediler. Bir dönemin kazanılan
sosyalist mevzilerinin çoğunluğu yitirildi. Mao’nun önderliğinde modern
revizyonizme karşı ideolojik mücadele verildi.
Partizan
/ 60
Yukarıda belirttiğimiz gibi geriye dönüşler sonucu verilen
kayıplara karşı, ideolojik ve siyasi olarak tavır alındı. Verilen keskin ve
tutarlı mücadele ve Çin’deki Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin uluslararası
siyasi arenada gösterdiği etki -kayıplara karşın- yeni mevziler ve kazanımları
da beraberinde getirdi. Bunun sonucu birçok ülkede yeni komünist partiler de
oluştu. Kültür Devriminin etkisi sonucu oluşan bu partiler kendi ülkelerinde
Maoist çizgide radikal mücadeleler verdiler. Modern revizyonizme karşı tutarlı
tavırlar aldılar.
Nitekim İbrahim
Kaypakkaya yoldaşın belirttiği gibi Türkiye’nin öncü müfrezesi de Proleter
Kültür Devrimi’nin ürünüdür.
Büyük Proleter Kültür
Devrimi pratiğinden çıkarılan dersler MLM’ye azami boyutlarda katkılar
yapmıştır. Özellikle geriye dönüşler ve sonrası ardından, 1989-1991 döneminde
modern revizyonizmin sosyalizm maskesini atması ve açık klasik kapitalizme
dönüşmesi, uluslararası alanda sosyalizm aleyhinde bir atmosfer yaratmıştır.
Hem bu ülkelerin burjuvazisi hem de uluslararası burjuvazinin birlikte
yürüttüğü “anti-sosyalist”, “anti-komünist” kampanyalar uluslararası politik
arenada kitleler nezdinde sosyalizme olan inancı zayıflatmıştır.
“Neoliberalizm” “küreselleşme”, “yeni dünya düzeni” yaftasıyla yapılan
kapitalizmin propagandası birtakım kesimleri etkilemiştir. Bu kampanyadan
Maoist partiler küçük burjuva partiler kadar etkilenmemiştir.
Maoist partiler
genelde MLM doktrinlerini korumuşlar, anti-komünist, anti-sosyalist yapıya
dönüşmemişlerdir. Ya da iyice öne çıkan reformizmin hattında yer alan Maoist
parti pek olmamıştır. Dünyadaki Maoist partilerin birçoğu MLM’ye inançlarını ve
ideoloji-politik yapılarını korumuşlardır. Ancak kabul etmek gerekir ki, Maoist
partiler uluslararası burjuvazinin ideolojik ve siyasi arenada yürüttüğü
anti-komünist kampanyalara ve saldırılara karşı gereken aktif tavrı da
almamışlardır.
Başını ABD’nin ve
modern revizyonistlerin çektiği, tüm burjuva güruhların sosyalizmin “iflası” ve
kapitalizmin “süresiz devam edeceği” iddialarıyla yürüttükleri anti-komünist
kampanyalara karşı, uluslararası MLM partiler birlikte ve topyekûn
enternasyonal tavır göstermemişlerdir.
Uluslararası ideolojik alanda onların
yürüttükleri saldırılara karşı, gereken enternasyonal örgütlenmelere
gidilmemiştir. MLM partiler ve hareketler birbirlerinden kopuk ve bekle-gör
tavrı içine girmişlerdir. Oysa uluslararası koşullar böylesi bir enternasyonal
birlikteliği dayatmıştır. Nasıl ki, uluslararası alanda geçmişte duyulan
ihtiyaç sonucu enternasyonal örgütlenmelere gidilmişse, böylesi bir konjontürde
de gidilmeliydi. Onların saldırılarına daha güçlü tavır alınmalı ve yanıt
verilmeliydi! Partizan / 61
Komünist partiler kendi sorunlarına karşı duyarlı olmalıdır.
Bunun için kendi içindeki sorunları, hataları ve eksikleri görmezden
gelmemelidir. Elbette ki bu mücadele partinin işleyişine ve demokratik
merkeziyetçilik ilkesine uygun olarak verilmelidir. Parti içindeki sorunlara
karşı mücadele parti dışına yansıtmadan içte yürütülmelidir. Sorunların çözümü
zaman aşımına uğratılmadan yapılmalıdır. Aksi takdirde sorunlar yapı içinde
külfet oluşturacaktır. Sorunlara ve yanlışlara karşı tavır iki çizgi mücadelesi
normlarına uygun olmalıdır.
Diyalektiğin yasası gereği iki
çizgi mücadelesi objektif bir olgudur. Proletarya partisi bu perspektifle
donanmıştır.
Onun rolü ve görevi hem üstlendiği devrime önderlik etmek
hem de kendi sorunlarının üstesinden gelmektir. Ülkemizdeki öncü müfreze
üstlendiği mücadeleyi bu mantaliteyle, bu ideolojik yapıyla, bu işlerlikle
hareket ederek yürütmektedir. Ülkemizde ve tüm dünyada mevcut koşullar sınıf
mücadelesini ve çelişkileri iyice keskin bir döneme sokmuştur. Dünyada
emperyalist ülkeler girdikleri krizler girdabından çıkamadıkları gibi iyice
sarmal bir dönem içine girmişlerdir.
Nitekim en gelişmiş kapitalist ülke ABD başta olmak üzere bu
ülkelerde sorunlar ve çelişkiler giderek derinleşmektedir. Bankalar ve
tekellerin içinde bulunduğu durum iflasları beraberinde getirmektedir. Marx’ın
deyimiyle kapitalizm bu girdaptan çıkamazsa girdiği aşamada “artık üretici
güçler olmaktan çıkıp yıkıcı güçler haline gelen (makineler ve para) üretici
güçler ve karşılıklı ilişki araçları doğar.”
(Marx,
age. sf. 64)
Nitekim bağımlı
ülkelerde durum daha kötüdür. İşsizlik, yoksulluk, sömürü, baskı, zulüm giderek
artmaktadır. Türkiye tarihinde işçi sınıfı ve tüm emekçi kesimler, hiç bu denli
muzdarip duruma düşmemişlerdi. Son deprem ile ülke daha kötü bir duruma
düşmüştür. Yapılan çürük binalar ve deprem için gerekli önlemlerin olmaması
ülke tarihinin en büyük deprem katliamına neden olmuştur. Tabiri caizse
depremin olduğu şehirler yerle bir olmuştur. Depremde ölenlerin sayısı resmi
rakamlardan katbekat fazladır. Öyle ki ölenlerin çoğu yıkıntılar altındadır.
Tüm bunlar sınıf çelişkilerinin, siyasal baskıların, Kürtlere ve Alevilere
yapılan baskının had safhaya vardığı bir dönem yaşanmaktadır. Daha açık bir
deyimle ülkemizde sömürü ve faşizm mekanizması doruğa tırmandırılmıştır.
Ezilen ve sömürülen sınıflar ile sömüren sınıflar arasındaki
çelişki daha gelişecektir. Sorun ezilen kitlelere önderlik sorunudur.
Kitlelerde ekonomik ve siyasi yapıya tepki vardır. Ancak bu tepki bilinçaltı,
topyekûn ve güçlü bir önderlikten yoksundur. Elbette ki bu mücadele uzun vadeli
mücadeledir. Bu mücadeleye önderlik edecek en ileri güç Proletarya Partisidir.
Proletarya Partisi böylesi bir mücadelede ezilen sınıflara önderlik etmekle
yükümlüdür. Parti, ideolojik, siyasi, örgütsel yapısını daha geliştirerek ve
devrim programına bağlı olarak, daha ileriye doğru attığı adımlarla devrime
önderlik rolünü oynayacaktır!
Devrimcilik ve Reformizm Uluslararası kapitalizmin halklara
reva gördüğü hegemonya her geçen gün artmaktadır. Bu durum ülkemiz açısından da
geçerlidir. Emperyalizme peşkeş çekilen ülkede faşist diktatörlük de en
katmerli bir şekilde uygulanmaktadır. Faşizm üzerinden korku ve kaos
yaratılarak toplum etkisiz kılınmak isteniyor. Bu diktatörlüğün tahakkümü
Kürtler, Aleviler, emekçi kadınlar üzerinde de aynı mertebeye tırmanmıştır. Bu
objektif durum örgütlü mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Mücadele ile kitlelerin haklı
ve meşru tepkisi ve hoşnutsuzluğu daha ileriye taşınmalıdır. İşçi sınıfına,
kafa emekçilerine, yoksul ve az topraklı köylülüğe, küçük üreticiye ve tüm halk
katmanlarına, sınıf bilinçli proletaryanın perspektifiyle önderlik edilmelidir.
Elbette ki bu mücadele içerisinde demokratik ve haklı talepler için de mücadele
verilmelidir. Ancak bu mücadele devrime bağlı kılınmalıdır. Devrim uğruna
verilen mücadelenin bir biçimi, bir parçası olmalıdır. Bu mücadele ve pratik
devrimci örgütlenmeyle birleştirilmelidir. Örgütlenme ve pratiğe de devrimci
teori önderlik etmelidir: “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket de olamaz.
(abç) Moda haline gelmiş olan oportünizm vaazının, pratik faaliyetin en dar
biçimlerine duyulan hayranlıkla birleştiği bir zamanda, bu düşünce ne kadar
uygulansa azdır.”
(Lenin,
Seçme Eserler, cilt 2, sf.55)
Devrimci teorinin
kumandasından yoksun hareket belli haklar elde etse de, alt yapısı ve üst
yapısıyla egemen sistem varlığını devam ettirecektir. Ezen ve sömüren yapının
varlığı ve tahakkümü devam eder. Kendilerini sömüren ve ezen yapıya karşı
verecekleri mücadele örgütsel bir önderlikten yoksun olduğunda hedefine
ulaşamazlar. Aksi takdirde mücadele düzen sınırları içinde kalacaktır. Oluşan
örgütlenmenin amacına ulaşması için hedef aldığı sistemi iyi analiz etmeli,
baskının, sömürünün, çelişkilerin ve emekçi sınıfların mevcut yapısını objektif
gerçekliğe uygun tarzda belirlemelidir.
Lenin’in deyimiyle devrimci teori oluşturulmalı ve bu teori
öncü müfrezeye kılavuzluk etmelidir: “Şimdi sadece, öncü savaşçı rolünü ancak
bir öncü teorinin kılavuzluk ettiği bir partinin yerine getirebileceğine işaret
etmek istiyoruz.”
(Lenin,
age, sf.56)
Görüldüğü gibi Lenin yoldaşın kendi ülkelerinde, ekonomizme
ve reformizme karşı yürüttüğü ideolojik mücadelede, öncü teoriye sahip parti
zorunluluğu değerlendirmesi tüm ülkeler için geçerlidir. Bu mücadele her farklı
ülke özgülünde farklı boyutlar alsa da, öncü teoriye sahip parti önderliği
uluslararası alanda evrensel bir zorunluluktur. Lenin’in ve tüm komünistlerin
getirdiği devrimci teori, devrimci parti ve ekonomik ve demokratik mücadele tüm
ülkeler için geçerlidir. Ülkemizde geçmişe baktığımızda, 12 Eylül öncesi dönem
devrimci hareketler daha öne çıkmış durumdaydı.
Karşı-devrimin resmi
ve sivil güçlerine karşı devrimci mücadele günümüze kıyasla hayli ilerideydi.
Önemli bir kitle içinde etkinlik de sağlanmıştır. Elbette ki yasal partiler ve
yasal hareketler de vardı. Ancak devrimci hareketler o dönem kitle içinde daha
etkindi ve politik atmosfere devrimci dalga damgasını vurmaktaydı. Ancak içinde
bulunduğumuz konjonktürde reformizm nispeten öne çıkmış durumdadır. Yeni
reformist hareketler oluşmuş ve geçmişten kalma yapıların önemli bölümü
devrimci yapıdan reformist yapıya bürünmüşlerdir. Bu yapılar illegal örgütlenmeyi
reddeden ve legal faaliyeti esas alan, mevcut sistemin sınırları içinde hareket
eden yapılardır. Bu hareketler devrimi de reddeden ve yadsıyan hareketlerdir.
Reformizm çizgisi
hakim düzenin manyetik alanında yer alır. Sisteme yönelik eleştirileri olsa da
sorunun çözümünü egemen sistemden isterler. Devrimi ve sistemin köklü
değişimini reddeden düzen içi hareketlerdir. Bunun sonucu altyapısı ve
üstyapısıyla egemen sistemi pratik olarak hedef almazlar. Reformistler için
belirleyici olan reformlardır. Reformlar esas hedefleri ve merkezi
görevleridir. Bunun sonucu kitlelere iktidarı ve düzeni hedef göstermezler.
Tersine kitlelerin devrime yönelmesi önünde engel teşkil
ederler. Emperyalistlerin uluslararası alanda yürüttüğü anti-sosyalist
kampanyaları günümüz konjonktüründe reformizme güçlü bir zemin oluşturmuştur.
Yürüttükleri sivil toplum örgütleri kampanyaları ile kitlelerin düzene yönelik tepkilerini düzen içinde ve kendi
denetimlerinde, yönetimlerinde tutmak istemişlerdir. Reformizm böylesi bir
ortamda öne çıkmıştır. Reformizm her koşulda ve her kulvarda burjuvazinin
denetiminde yer alan akımdır.
Stalin’in deyimiyle devrimi çökertmenin aracıdır:
“Reformist için
reform herşeydir; devrimci çalışma ise ikincil bir şey, lafı edilecek bir
konudur, göz boyamaya yarar. Bundan dolayı burjuva iktidarının varlığı
koşullarında reformist bir taktikle reform, kaçınılmaz olarak bu iktidarın
sağlamlaştırılmasının bir aracına, devrimi çökertmenin bir aracına dönüşür.”
(Stalin,
Leninizm Temelleri Üzerine, sf. 90)
Devrimci hareketler elbette ki reformları ve demokratik
haklar için mücadeleyi reddetmezler. Reformlar, demokratik haklar için mücadele
yadsınamaz. Ancak reformlar için mücadele devrim mücadelesine tabi olarak ele
alınır. Stalin’in deyimiyle devrimin yan ürünü olarak ele alınır: “Oysa
devrimci için tersine, esas olan reform değil, devrimci çalışmadır, devrimci
için reform, devrimin bir yan ürünüdür. Bundan dolayı burjuva iktidarının
varlığı koşullarında devrimci bir taktikle reform, doğası gereği, bu iktidarı
çökertmenin bir aracına, devrimi sağlamlaştırmanın bir aracına, devrimci
hareketin daha da geliştirilmesi için bir üs noktasına dönüşür.”
(Stalin, age. sf. 90)
Görüldüğü gibi devrimcilik ve reformizm birbirlerini
yadsıyan hareketlerdir. İbrahim Kaypakkaya yoldaşın belirttiği gibi acil
talepler için mücadele verilmelidir. Ama bu mücadele devrim programından kopuk
değildir. Tersine devrimci sloganlar esastır, demokratik ve acil talepler
talidir: “Birinci olarak, ‘acil talep’ler genel politik taleplerimize ve
devrimci ajitasyonumuza aykırı düşmemelidir. Yani kitleler, daha ileri hedefler
için mücadele ederken, onlar ‘kısmi düzeltmeler’ uğruna geriye itilmemelidir.
İkinci olarak da, acil talepler için mücadele daima tali kalmalıdır, devrimci
sloganların yerine bunlar geçmemelidir. Reformistlerle, devrimcileri
birbirinden ayıran kıstaslar bunlardır. (abç) Bu ilkelere uygun üşmek şartıyla,
komünistler, ‘genel olarak halkın ve özel olarak işçi sınıfının şartlarını iyi
hale getirmeye yarayan talepleri’ elbette savunurlar ve desteklerler.”
(İbrahim
Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf.406)
Ve Kaypakkaya...
İbrahim Kaypakkaya yoldaşın mücadeleye atıldığı yıllar dünyada ve Türkiye’de
devrimci mücadelenin giderek geliştiği, ivme kazandığı döneme denk düşmüştür. Devlete,
hükümete ve resmî kurumlara karşı toplumun emekçi kesimlerinde ve gençlik
kesimlerinde öfke ve tepki oluşmuştur. Bu tepki sonucu 1967’de DİSK üzerinden
ilk kez sendikalaşmaya gidilmiş, gençlikte ise DEV-GENÇ örgütlenmesine
gidilmiştir. Türkiye ve Kürdistan’ın çeşitli yerlerinde köylü eylemleri
olmuştur. Ülke ve dünya çapındaki gelişmeler aydın kesiminde de etki
oluşturmuştur. Henüz o dönemler devrimci örgütlenmeler oluşmamıştır. O minvalde
görüşler, fikirler oluşsa da sendikalar, legal örgütlenmeler ve TİP ötesinde
devrim perspektifiyle radikal örgütlenmelere hemen gidilmemiştir. Çin’de
başlayan ve dünyaya hızla yayılan Kültür Devrimi’nin komünist ve devrimci
örgütlerin oluşmasında önemli payı olmuştur.
Bu ülkemize de
yansımıştır. Bunun sonucu Büyük Proleter Kültür Devrimi, ülkemizde 71 silahlı
devrimci çıkışında ve Kaypakkaya yoldaş tarafından Proletarya Partisinin
temellerinin atılmasında belirleyici rol oynamıştır: “Kahraman işçi
sınıfımızın, fedakâr köylülerimizin ve yiğit gençliğin çığ gibi yükselen
mücadelesi, hızla yayılan Marksist-Leninist eserler, Çin’de Başkan Mao’nun
önderliğinde yer alan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin dünyayı sarsan
etkileri, bütün bunlar, ülkemizin toprağında yığınların mücadelesine önderlik
edecek genç bir komünist hareketin fışkırmasına elverişli ortamı hazırlıyordu.”
(İ.
Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf. 224)
Oluşan nesnel ve öznel gelişmeler İbrahim yoldaşın
bilincinde sıçrama yaratmıştır. Ülkemizdeki sınıf çelişkilerini ve Türkiye
Devrimini dünya proleter devriminin bir parçası olarak gördüğünde artık o
güzergahta yer almıştır. Türkiye devriminin nihai zaferinin ancak, MLM teorinin
kumanda ettiği parti önderliğiyle mümkün olacağının bilincine varmıştır. O’nda
bu bilincin oluşmasında Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin belirleyici rolünü,
“Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin Ürünüyüz” (BPKD) diyerek açıkça belirtmiştir.
Kaypakkaya yoldaşın savunduğu ve üstlendiği Türkiye devrimi, egemen sınıfların
iktidarını hedef alan bir devrim iken; diğer taraftan, devrime önderlik edecek
partinin BPKD’nin ürünü olması devrimin taşıdığı enternasyonal muhtevanın da
göstergesidir. İbrahim Kaypakkaya yaptığı tahliller ile içinden çıktığı
hareketin revizyonist çizgisini yarmış ve donandığı MLM çizgiyle onlardan nitel
olarak ayrışmıştır. Böylece “Hesaplaşma, Kopuş ve Yeni Bir Yol”a girmiştir.
Azami
ve asgari düzeyde tüm yanlış çizgilere aktif tavır almıştır. Önce ilk yer
aldığı saflarda hesaplaşmıştır. 71 devrimci çıkışıyla revizyonizme, Kemalizm’e,
pasifizme, sosyal şovenizme, sosyalizmin inkarcılığına kadar ideolojik-politik
güzergahta kararlıca ve azimle mücadele vermiştir.
Kendisini donattığı MLM bilimiyle yanlışları mahkûm
etmiştir. Devamında artık kalma, yer alma şartları kalmayan saflardan
kopmuştur. Yanlışları çürütmüş ve getirdiği MLM çizgisiyle etraflarındaki
ablukayı yarmıştır. Ve 72’de örgütsel olarak da yeni bir yolun önünü de
açmıştır. Tahlilleriyle modern revizyonizme karşı MLM’yi savunmuş, ülkenin
mevcut durumunu, devrimin niteliğini, nasıl bir rota izleneceğini, TC’nin
ideolojik temellerini oluşturan Kemalizm’i, Kürt Ulusal Sorununu vb. noktalarda
can alıcı tahliller yapmıştır. Böylece yeni bir yola girmiştir.
İdeolojik-politik temelleri sağlam bir zemin üzerinde atmıştır.
Nitekim o şehit olduktan bu yana 50 yıl geçmesine karşın
O’nun attığı temeller hala tüm sağlamlığıyla yerli yerinde durmaktadır. O’nun
görüşleri ve tahlilleri, mücadeleyi ondan devralan öncü müfreze tarafından
hedefine ulaşıncaya dek devam ettirilecektir. O’ndan devralınan mevzi daha
ileriye taşınacaktır. Hiç kuşkusuz ki Kaypakkaya tam da bu nedenle; sınıf
mücadelesi, işçi sınıfı ve ezilen halklar var oldukça, enternasyonal
proletaryanın bilimi yaşadıkça ileri sürdüğü tezleri hakim sınıflar açısından
tehlikeli olmaya, işçi sınıfı ve ezilen halklar açısından ise yol göstermeye
devam edecektir.
Özel mülkiyet dünyası ve sınıflar mücadelesi var oldukça
Kaypakkaya yaşayacak ve savaşacaktır. Kitleler, sınıf mücadelesi ve parti var
olduğu sürece bu üstü yırtık ve yamalı kahve renkli kasketli genç komünist
önder yaşamaya ve savaşmaya devam edecektir! İbrahim Kaypakkaya, faşizmi en
güçlü olduğu mevzilerde, kendisini donattığı ideoloji ve inançla yenilgiye
uğratmıştır. Ser verip, sır vermeyen şiarıyla tarihe mal olmuştur! Anısı O’ndan
mücadeleyi devralanlara rehber olacaktır!
Partizan
/ 67----bitti
