13 Ekim 2025 Pazartesi

İdeolojik Sorunlar, Devrimcilik-Reformizm ve Kaypakkaya

Reformizm çizgisi hakim düzenin manyetik alanında yer alır. Sisteme yönelik eleştirileri olsa da sorunun çözümünü egemen sistemden isterler. Devrimi ve sistemin köklü değişimini reddeden düzen içi hareketlerdir. Bunun sonucu altyapısı ve üstyapısıyla egemen sistemi pratik olarak hedef almazlar. Partizan-sayı-Eylül -2023-sayı-98 / 52

 İçinde bulunduğumuz konjonktür komünist hareketin mevcut durumunu ve öne çıkan sorunların değerlendirilmesini ve ideolojik-politik konumunun daha da güçlendirilmesini gerekli kılıyor. Sistemi değiştirmek ve sömüren egemen sınıfları alt etmek ve yerine üstlendiği alternatif sistemi getirmek misyonu üstlenen öncü gücün, aynı zamanda kendi içinde ideolojik olarak uyanık, donanımlı ve kararlı olması zorunluluktur.

Böyle bir görev parti var olduğu müddetçe asli bir görevdir. Öncü güç hakim sisteme ve egemen sınıflara karşı kendisini donattığı Marksist-Leninist-Maoist (MLM) ideoloji ile mücadele veriyorsa; yeri geldiğinde kendi sorunlarını da ideolojik kökenleriyle ele almalı ve üzerine gitmelidir.

Geleceğin sınıfsız toplumuna ulaşmayı önüne koyan bir parti yer aldığı hatta bu minvalde mücadele edecektir. Aynı zamanda köhnemiş, çürümüş ve miadı dolmuş eskinin yerine yeniyi getirmelidir. Ancak bu yöntemle, Marx’ın deyimiyle “Dünyayı sadece anlamak ve açıklamakla değil, aynı zamanda dünyayı değiştirmek” rolü üstlenenlerin saflarında yer alınabilir. Tarihin ekonomik ve sosyal gelişiminin felsefenin diyalektik tahlili olan tarihsel materyalizmin bu yasası ancak o zaman pratikte yol gösterici olabilir. Komünist partisi topluma sirayet etmiş ve yansıtılmış gerici ideolojiye karşı, önce kendisini, geleceği temsil eden komünist ideolojiyle donatmalıdır.

Ancak o zaman somut strateji, taktik, politik belirlemeler yapılabilecek ve pratik adımlar ancak o zaman atabilecektir. Kaypakkaya’nın temellerini attığı hareket bu minvalde oluşmuş ve günümüze değin varlığını devam ettirmiştir. Küçük burjuvaziye tekabül eden partilerin önemli kısmı bugün ya mücadele alanından çekilmiş ya da reformist yapılara bürünmüşlerdir. Elbette ki devrimci saflarda yer alan küçük burjuva hareketler ve Kürt Ulusal Hareketi vardır. Bu hareketler devrimci yapıları gereği mücadele içerisinde yer alıyorlar. Her türlü baskı ve yaptırıma karşı devrimci minvalde mücadele ve direniş vardır.

Ancak reformist hareketler ve reformizm geçmişe kıyasla etkin durumdadır. Devrimci kisveyle kendisini lanse eden, ama gerçekte düzen içine konumlanan ve o minvalde hareket eden reformist yapılar günümüzde daha öne çıkmış durumdadırlar. İllegaliteyi, radikal örgütlenmeyi, gerici sistemi alt etmeyi, iktidar mücadelesi vermeyi, kısacası devrimi reddeden ve sistem içi reformlarla yetinen reformizme karşı devrimci hareketin politik mücadelesi daha önem arz etmektedir.

 Partizan / 53

Günümüz şartları ideolojik arenada komünist harekete ve devrimci yapılara böylesi bir görev de koymaktadır. Devrimin nesnel koşullarıyla beraber ileride öznel koşullarının daha elverişli olduğu şartlarda yeni devrimci hareketler tekrar öne çıkacaktır. Günümüzün politik konjonktürü, alt ve üstyapısıyla uluslararası emperyalizme ve güdümündeki tüm gericiliğe, onların manyetik alanındaki reformizme karşı ideolojik mücadeleyi de daha zorunlu kılmaktadır. Özellikle proleter devrimci hareket için politik mücadeleyle beraber tutarlı ideolojik mücadele de zorunluluk arz etmektedir. Proletarya hareketinin karşı devrime karşı verdiği mücadelede hareket ettiği güzergâh Marksizm-Leninizm-Maoizm (MLM) hattıyla donanmıştır.

 Bunun temelleri İbrahim Kaypakkaya yoldaş tarafından atılmıştır. Bilindiği gibi İbrahim yoldaş, önce TİİKP saflarında yer almıştır. Giderek MLM’i kavramış ve daha sonra TİİKP’nin revizyonist ve reformist çizgisine karşı kararlı ve tutarlı tavır almış ve ideolojik, politik ve örgütsel kopuşla Proletarya Partisi’nin temellerini atmıştır. Kaypakkaya yoldaş, Türkiye tarihinde uzun bir dönemden beri var olan komünist hareketin tarihsel yokluğuna da son vermiştir. Sınıf bilinçli proletaryanın öncü müfrezesinin oluşumunda ideolojik, politik ve başkomutan rolü oynamıştır. İdeolojik Durum ve İdeolojik Sorunlar Marx’ın belirleme ve tanımlamasına göre ideoloji ve bilinç tarihsel olarak insanlığın toplumsal yapıda yer almasından beri hep var olmuştur. İnsana has bir olgudur.

Yaşadığı toplumların niteliğine göre insana hükmeden, yönlendiren, idame ettiren düşünce, inanç, din, bilinç düzeyi, siyaset vb. yargılardan oluşan ideoloji her toplumun kendi yapısına göre farklı özler ve içerikler oluşturmuştur. Ancak diyalektik ve tarihsel materyalizmin belirlemesine kadar felsefi olarak idealizmde birleşmiştir. Toplumun ve insanın oluşması özdeştir. Tarihsel olarak birbirini tamamlayan unsurlardır. Dünyanın evrimi ve doğanın geçirdiği değişimler insanın oluşmasının koşullarını ne zamanki yaratmış, insan da o zaman oluşmaya başlamıştır. Ne zamanki insanoğlu üretimde yer almaya başladı diğer canlılardan ayrıştı. Bu ayrışma insanın -o tarihsel dönemde bugüne kıyasla çok geri de olsa- sarfettiği emekle ve kullandığı üretim aletleriyle oluştu. İnsanın oluşumunda “Böylece maymundan insana geçişte kesin adım atılmış oldu.”

 (Engels, Seçme Yapıtlar 3, sf.83)

İnsanın oluşumu “Doğa üzerindeki egemenlik, elin gelişmesiyle, emek ile başladı ve her yeni ilerleme de insanoğlunun ufkunu genişletti. İnsan, doğal nesnelerde, sürekli olarak, yeni, o güne kadar bilinmeyen özellikler keşfediyordu.” (Engels, age, sf.83) “Önce emek, sonra onunla birlikte dil – bir maymunun, beynini etkileyen en önemli iki dürtü bunlardır ve bu etki altında maymun beyni, bütün benzerliğine karşın çok daha büyük ve çok daha yetkin bir insan beynine doğru gelişmiştir.

Ama beynin gelişmesiyle, onun en yakın araçlarının, duyu organlarının gelişmesi yan yana gitmiştir. Dilin sürekli gelişmesi içinde işitme organlarının aynı ölçüde incelmesi zorunlu olarak nasıl yan yana gitmişse, bir bütün olarak beynin gelişmesine paralel olarak da bütün duyular gelişmiştir.” (age, sf.84)

İlk defa emek sarf eden yapıya bürünen ve doğaya müdahale eden maymunun evrimiyle oluşan insan böylece toplumsal bir yapı da oluşturdu. Marx ve Engels’in belirttiği gibi girdikleri üretim ile oluşan insan yapısında, diğer organların oluşumu birbirini tamamlamıştır. Yer aldıkları emek süreci ile, birbirine bağlı olarak dil, beyin, duyu, işitme vb. organların oluşması, diğer canlılardan farklı bir canlıyı, insanın oluşumunu beraberinde getirmiştir. İnsan üretimde yer alan, üreten, tüketen, düşünen, konuşan, sosyal yaşamı oluşturan, toplumsal yapıya müdahale eden bir varlık halini almıştır.

Bu canlı oluşumundan günümüze devamlı tarihsel bir evrim geçirmiştir. Bu evrim kendi içinde nicel gelişme ve nitel değişimler ve sıçramalar içeren toplumsal gelişmeler içermiştir. Ancak proletaryanın tarih sahnesine çıkana kadar oluşan önceki toplumların felsefesi doğanın, toplumun, insanın ve tüm varlıkların oluşumunu, varlığını maddi yaşamdan kopuk düşüncede, zihinde, algıda arayan idealizme tekabül etmiştir. Engels ve Marx tüm diğer filozofların aksine düşünceyi sosyal yaşamdan kopuk alan ideolojiyi idealizm olarak değerlendirmiş ve mahkûm etmişlerdir:

 “Toplumun hızlı gelişmesinin bütün kazançları zihne, beynin gelişmesine ve etkinliğine dayandırıldı; insanlar, faaliyetlerini, gereksinmeleriyle açıklamak (gene de bunlar zihinde yansır ve bilinçleşir) yerine, düşünceleriyle açıklamaya alıştılar.

Böylece, zamanla, özellikle antik dünyanın batışından bu yana zihinleri etkilemiş olan idealist dünya görüşü meydana geldi. Bu idealist dünya görüşü, insanlara hala o kadar egemendir ki, Darwinci okulun en materyalist doğa bilimcileri bile insanın kökeni konusunda hâlâ herhangi bir duru görüş oluşturmaktan acizdirler, çünkü bu ideolojik etki altında, bu konuda emeğin oynadığı rolü kavramıyorlar.”

(Engels, age. sf.88) Partizan / 55

Kapitalizme kadar idealizm ve metafizik hakim olmuştur. Günümüzde doğa ötesi metafizik felsefeye karşı diyalektikten kopuk kaba materyalizm kısmen öne çıksa da hala idealizmin damgasını vurduğu dünya görüşü hakimdir.

Antik Çağ’dan kapitalizm öncesine kadar oluşan toplumların, üretim tarzı ve üretim ilişkileri daha geri ve daha ilkel olduğu için doğaya müdahale etmede, değiştirme ve dönüştürmede daha geride kalınmıştır. Değişim ve dönüşümde emeğin rolü görülememiş, doğanın ve toplumun varlığı hep güçlüde ve doğa dışında olağanüstü güçlerde aranmıştır. Bunun sonucu insanlığın ilk yer aldığı toplumlarda güçlü hayvanlar, putlar, güneş vb. fetişizme tekabül eden inançlar ile sonraki toplumlarda gökyüzünde olağanüstü güç olan Tanrı fetişizmi öne çıkmıştır.

Varlığını güçlüye adayan, tapan ve ona emanet eden ruh hali hakim olmuştur. İlkel komünal toplumdan sonraki toplumlarda oluşan sınıflar, sınıflar arası çelişkiler ve sınıf mücadeleleri, her toplumsal yapıda farklı üretim tarzlarıyla günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir. Lakin bu mücadele idealizme denk düşen ve içine girdikleri yabancılaşma ve yanılsama ile sosyal farklılaşmayı ve sınıf çelişkilerini objektif tahlil etmekten ve tarihsel materyalizme bakış açısından yoksun kılmıştır, sınıf mücadelesinde objektif yer almaktan men etmiştir. Kapitalizm, önceki toplumlara kıyasla epey ileridir.

Geçmiş çağların birtakım bilinmeyenleri, kapitalizmin serbest rekabet ve emperyalist çağlarında öğrenilmiştir.

Marx ve Engels, Alman ideologlarının tezlerinden bir taraftan yararlanmışlardır. Diğer taraftan onların burjuva bakış açılarına karşı tavır almışlardır. Feuerbach’ın materyalizmini değerlendirirken diyalektikten kopuk olduğunu ve toplumların nesnel yapısını tahlil etmekten uzak olduğunu belirlemişlerdir. Alman filozofu Hegel’in de diyalektik yasasını değerlendirirken, materyalizmden kopuk idealist zeminde yer aldığını görmüş ve eleştirmişlerdir.

Takipçileri genç Hegelcilerin tarihsel idealizmlerini de mahkûm etmişlerdir. Sonuçta diyalektiği ve materyalizmi birleştirmiş, doğada geçerli olan diyalektik materyalizmi toplumlara da indirgemişlerdir. Toplumun ve sınıfların varlığı ve sınıf çıkarları uğruna verilen mücadeleyle birlikte ele almışlardır. Burjuvazide ve onların ideologlarında hâkim olan ideoloji toplumların gelişmesinde emeğin oynadığı rolü görmekten uzaktır.

Burjuvazinin ideolojisine karşın, Marx ve Engels’in karşıt hatta doğanın yapısında, çelişkilerinde, gelişmesinde gördükleri diyalektik materyalizmi, toplumların tarihsel yapısına ve Partizan / 56 tarihsel gelişimine indirgemeleri bilimsel sosyalizmin teorik temelini oluşturan tarihsel materyalizmdir. Marx ve Engels, tarihin dönemlerini oluşturan toplumların ekonomik ve sosyal gelişiminin diyalektik yasaya göre gerçekleştiğini belirlemiş ve bunda da emeğin oynadığı rolü vurgulamışlardır. İdealizme karşı tavır ve eleştirilerini getirirken tarihsel materyalizmi, toplumsal gelişmenin maddi temelini fikirlerin oluşturduğu, varoluşu olağanüstü Tin’in, yaradanın, hükmedenin gizem ve kurguları içinde arayan ideolojiden ayırmış ve idealizmi mahkûm etmişlerdir.

 Daha açık bir deyimle proletarya tarih sahnesinde kendi ideolojisiyle yer almıştır. Burjuvazi ve proletaryanın oluşturduğu karşıt sınıfların varlığı ve sınıf mücadelesi, onların karşıtlığını yansıtan ideolojilerin varlığını ve mücadelesini de beraberinde getirmektedir. Elbette ki kapitalizmde hala egemen olan idealizmdir. Çünkü iktidarda olan ve topluma egemen olan burjuvazidir. Marx’ın tahliliyle topluma egemen olan sınıf, zihinsel olarak da topluma egemendir: “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadır ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.”

(Karl Marx, Alman İdeolojisi, sf.72)

Burjuva ideolojisiyle beraber, emperyalizme bağımlı, burjuva demokratik devrimini tamamlayamayan ülkelerde dini kökenli feodal ideoloji iç içe geçmiş durumdadır. Gerici ideolojilerin oynadıkları ortak rol toplumların zihinsel gelişimine engel teşkil etmektir.

Bunun sonucu sömürülen, baskı ve tahakküm altında tutulan sınıflar ideolojik olarak da kendilerini özgürce yansıtmaktan yoksundurlar. Zaten sınıfsal baskı bir taraftan zor unsuru ile uygulanırken, diğer taraftan zihinlere angaje edilen gerici ideolojik araçlar üzerinden uygulanmaktadır. Böylece ezilen sınıflar devamlı yanılsama ve yabancılaşma altında tutulmuşlardır. Ayrıca kapitalizm öncesinin ezilen sınıfları, topraksız, az topraklı köylüler, küçük üreticiler, esnaf ve zanaatkarlar sömürüldükleri ve ezildikleri topluma alternatif sınıf olmamışlardır. Sömürülen ve ezilen bu sınıflar burjuvazinin tarih sahnesine çıkışıyla beraber giderek mülksüzleştirilmiş, farklılaşmış ve işçi sınıfına dönüşmüşlerdir. Tarihsel materyalizmin bu yasası ile yer aldıkları kapitalizmin alternatif sınıfı durumuna gelmişlerdir. İşçi sınıfı egemen sınıf olmadığından zihinsel ve ideolojik olarak da henüz egemen değildir.

Bunun sonucu yukarıda Marx’ın belirttiği gibi üretim araçlarının mülkiyet biçimi ve üretim tarzı henüz onların sınıf çıkarlarına uygun değildir. Üretim araçlarını elinde bulunduran iktidardaki burjuvazi zihinsel, kültürel ideolojik alanda da iktidardadır. Ne zaman ki, işçi sınıfı kapitalizmle birlikte ortaya çıktı, tarihsel materyalizme tekabül eden ideolojik doktrin de oluştu. İşçi sınıfının sınıf yapısı, zihni ve ideolojisi özel mülkiyeti yadsır ve toplumsal mülkiyeti savunur. İşçi sınıfı için mücadele üretim araçlarının toplumsal mülkiyet biçimi ve emeğin özgürlüğüdür. Tarihsel olarak eski toplumun yerini yeni toplumun alması ve üretim araçları üzerindeki sosyalist mülkiyet kavgasıdır. Bu saflaşmada yer alan karşıt sınıfların ve karşıt zihinlerin çatışmasıdır.

Marx ve Engels ile sonraki ustalar, komünistler, proletaryanın bu sınıf bilinciyle kendilerini donatarak, bilimsel sosyalizmin teorik temelini, tarihsel materyalizmin oluşturduğunu görürler ve hep o minvalde hareket ederler. Maddi üretim ve maddi ilişkiler değişince insanların ideolojilerinde değişimler de olur. Marx eski bilinç biçimlerinin yerini artık yaşamın bilinci belirlediği tespitini yapar:

 “Bu bakımdan ahlak, din, metafizik ve ideolojinin tüm geri kalan kısmı ve bunlara tekabül eden bilinç biçimleri, artık o özerk görünümlerini yitirirler. Bunların tarihi yoktur; tersine, maddi üretimlerini ve karşılıklı maddi ilişkilerini (verkehr) geliştiren insanlar, kendilerine özgü olan bu gerçek ile birlikte hem düşüncelerini hem de düşüncelerinin ürünlerini değiştirirler.

Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır.” (Marx, age. sf.45)

19. yüzyılda belirlenen ve temelleri atılan bu doktrin, aynı zamanda sınıf mücadelesinde proletaryaya önderlik eden ideolojik hattın ve bilimsel sosyalizmin temellerini oluşturmuştur. Proletarya önderliğinde verilen sınıf mücadelesine kumanda eden bilimsel sosyalizm, Leninizm ve Maoizm’in nitel katkılarıyla daha gelişmiştir.

20. yüzyılda zafere ulaşan iktidar kavgasının ideolojik önderlik rolünü oynamıştır. Nitekim Rusya ve Çin başta olmak üzere birtakım ülkelerde egemen sınıfları devirip iktidarı ele alan proletarya, devrim sırasında ve devrim sonrasında ideolojik araçları kendi emrinde ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanır. Partizan / 58 Devrimin olduğu ülkelerde demokratik halk iktidarı ve proletarya diktatörlüğü uygulanmıştır. Bu diktatörlük karşı-devrimci sınıflaradır. Devrimde yer alan proletarya ve müttefik emekçi sınıflar için demokrasidir. Rusya, Çin ve diğer ülkelerde yapılan devrim sonrası diktatörlük ile demokrasi iç içedir. Sosyalizmin sağlam temeller üzerinde inşa edilmesi, proletarya diktatörlüğünü zorunlu kılmıştır. Devralınan eskiyi yeniye dönüştürmek için de bu zorunludur.

Devrimin ve proletarya diktatörlüğünün oynadığı rol, Marx’ın deyimiyle eski sistemden yeni sisteme bulaşan pislikleri süpürmek ve inşa edilecek sistemin yerini alacak yeni sistemi daha sağlam temeller üzerine inşa etmektir. Eski sistemin ideolojik kalıntılarına karşı mücadele etmektir. Marx ve Engels kapitalizmin tarihsel sonucu olarak bu durumu belirtirler: “4. Yığın içinde bu komünist bilincin yaratılması için ve gene bu işin kendisinin de iyi bir sonuca götürülebilmesi için insanların yığınsal bir değişikliğe uğraması zorunlu olarak kendini ortaya koyar, böyle bir biçim değişikliği ise ancak pratikteki bir hareketle, bir devrimle yapılabilir; bu devrim demek ki, yalnızca egemen sınıfı devirmenin tek yolu olduğu için zorunlu kılınmamıştır, ötekini deviren sınıfa, eski sistemin kendisine bulaştırdığı pislikleri süpürmek ve toplumu yeni temeller üzerine kurmaya elverişli bir hale gelmek olanağını ancak bir devrim vereceği için de zorunlu olmuştur.”

 (Marx, age. sf. 65)

 Geçen yüzyıl ML’in önderliğinde devrimlerin gerçekleştirildiği bir yüz yıldı. Gerici iktidarlara ve uluslararası kapitalizme karşı yapılan devrimler sonucu kurulan demokratik halk iktidarları ve sosyalist iktidarlar, sömürülen ve ezilen sınıflar açısından bir başarıydı. Devrimler ile Marksizm daha gelişmiş ve sonrasında Lenin’in katkıları ile Marksizm-Leninizm aşamasına ulaşmıştır. Lenin, Marx’ın ve Engels’in temellerini attığı ideolojik-politik güzergahta yer alan, çok uluslu Rusya proletaryasına ve halkına kumanda eden partinin temellerini atmıştı. Rus burjuvazisi ve çarlık devleti yıkılmış, yerine SSCB kurulmuştu. Aynı zamanda Marx ve Engels’in doktrinini daha geliştirmiş nitel katkılar yapmıştır. Beraberinde Marksizm’i revize eden, çarpıtan, inkâr eden görüşlere karşı da kararla mücadele etmiş ve savunmuştur.

Böylece Lenin Marksizm’i çağımıza uyarlamış, yaptığı nitel katkılarla ideolojik ve teorik sınırlarını geliştirmiştir. Yaptığı katkılar sonucu Marksizm’i daha üst aşamaya çıkarması ile bilimsel öğreti Marksizm-Leninizm olarak tanımlanmıştır.

Partizan / 59

Çin Devrimi’nin önderi Mao yoldaş da azami ve asgari alanda ML’e nitel katkılar yapmıştır. Yaptığı katkılar Çin Devrimi ile sınırlı kalmamıştır. Devrim sonrası ÇKP’de, Çin’de ve uluslararası arenada sosyalizme ve ML’e yönelik baş gösteren yanlış ve saldırılara karşı, verdiği kararlı mücadeleler ile göğüs germiştir. Bir taraftan Stalin’in ölümü sonrası Sovyetler Birliği’nde partiyi ve iktidarı ele geçiren modern revizyonizme karşı, diğer taraftan Çin’de ortaya çıkan yeni burjuvaziye karşı verilen Kültür Devrimi’ne önderlik etmiş ve onları alt etmiştir. Böylece önceki ustaların sosyalizmde sınıflar ve sınıf mücadelesine karşı mücadele verilmesini içeren uyarılarına, bizzat pratikte verdiği mücadeleler ile daha nitel katkılar yapmıştır.

 Bu tarihsel gelişmeler Lenin’in tahliliyle artık kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm çağında meydana gelmişti. Böylece sınıf mücadelesi daha ileri bir sürece tırmanmıştı. Marx ve Engels’in belirlediği tarihsel materyalizm ve proletaryanın ideolojik hattı, pratikte gerçekleşen bilimsel sosyalizmin temellerini oluşturmuştur. Nitekim burjuvazi-proletarya çelişkisi ve mücadelesi farklı ideolojik hatların karşıt kutuplarda yer alması ve çatışmasıdır. Bu durum kendi çıkarlarına uygun sınıf bilinçli proletaryanın ideolojik güzergâhında ve öncü müfreze komutasında örgütlenmesini emreder. Ancak o zaman proletarya amacına ulaşır. Ancak o zaman iktidarını devam ettirir. Türkiye’nin Öncü Müfrezesi Proleter Kültür Devrimi’nin Ürünüdür Bugünkü mevcut duruma baktığımızda geçen yüzyıl proletaryanın iktidarda olduğu ülkelerde geriye dönüşler olmuştur.

 Önce Sovyetler Birliği’nde Stalin’in ölümü sonrası 1956 yılında yapılan 20. Kongre ile geriye dönüş yaşanmıştır. Modern revizyonizmin iktidarı ele geçirmesi ile oluşan bürokrat devlet kapitalizmi, dünya çapında olumsuz etki yaratmıştır. Modern revizyonistler sosyalizm kılıfıyla geriye dönüşü gerçekleştirdiler. 17 Ekim Devrimi’ni ve SSCB otoritesini kendi emelleri doğrultusunda kullandılar. Sosyalizm kılıfıyla uluslararası alanda Çin dışında diğer sosyalist ülkeleri ve Komünist partilerinin önemli bölümünü de etkilediler. Bir dönemin kazanılan sosyalist mevzilerinin çoğunluğu yitirildi. Mao’nun önderliğinde modern revizyonizme karşı ideolojik mücadele verildi.

Partizan / 60

Yukarıda belirttiğimiz gibi geriye dönüşler sonucu verilen kayıplara karşı, ideolojik ve siyasi olarak tavır alındı. Verilen keskin ve tutarlı mücadele ve Çin’deki Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin uluslararası siyasi arenada gösterdiği etki -kayıplara karşın- yeni mevziler ve kazanımları da beraberinde getirdi. Bunun sonucu birçok ülkede yeni komünist partiler de oluştu. Kültür Devriminin etkisi sonucu oluşan bu partiler kendi ülkelerinde Maoist çizgide radikal mücadeleler verdiler. Modern revizyonizme karşı tutarlı tavırlar aldılar.

Nitekim İbrahim Kaypakkaya yoldaşın belirttiği gibi Türkiye’nin öncü müfrezesi de Proleter Kültür Devrimi’nin ürünüdür.

 Büyük Proleter Kültür Devrimi pratiğinden çıkarılan dersler MLM’ye azami boyutlarda katkılar yapmıştır. Özellikle geriye dönüşler ve sonrası ardından, 1989-1991 döneminde modern revizyonizmin sosyalizm maskesini atması ve açık klasik kapitalizme dönüşmesi, uluslararası alanda sosyalizm aleyhinde bir atmosfer yaratmıştır. Hem bu ülkelerin burjuvazisi hem de uluslararası burjuvazinin birlikte yürüttüğü “anti-sosyalist”, “anti-komünist” kampanyalar uluslararası politik arenada kitleler nezdinde sosyalizme olan inancı zayıflatmıştır. “Neoliberalizm” “küreselleşme”, “yeni dünya düzeni” yaftasıyla yapılan kapitalizmin propagandası birtakım kesimleri etkilemiştir. Bu kampanyadan Maoist partiler küçük burjuva partiler kadar etkilenmemiştir.

Maoist partiler genelde MLM doktrinlerini korumuşlar, anti-komünist, anti-sosyalist yapıya dönüşmemişlerdir. Ya da iyice öne çıkan reformizmin hattında yer alan Maoist parti pek olmamıştır. Dünyadaki Maoist partilerin birçoğu MLM’ye inançlarını ve ideoloji-politik yapılarını korumuşlardır. Ancak kabul etmek gerekir ki, Maoist partiler uluslararası burjuvazinin ideolojik ve siyasi arenada yürüttüğü anti-komünist kampanyalara ve saldırılara karşı gereken aktif tavrı da almamışlardır.

 

Başını ABD’nin ve modern revizyonistlerin çektiği, tüm burjuva güruhların sosyalizmin “iflası” ve kapitalizmin “süresiz devam edeceği” iddialarıyla yürüttükleri anti-komünist kampanyalara karşı, uluslararası MLM partiler birlikte ve topyekûn enternasyonal tavır göstermemişlerdir.

 

 Uluslararası ideolojik alanda onların yürüttükleri saldırılara karşı, gereken enternasyonal örgütlenmelere gidilmemiştir. MLM partiler ve hareketler birbirlerinden kopuk ve bekle-gör tavrı içine girmişlerdir. Oysa uluslararası koşullar böylesi bir enternasyonal birlikteliği dayatmıştır. Nasıl ki, uluslararası alanda geçmişte duyulan ihtiyaç sonucu enternasyonal örgütlenmelere gidilmişse, böylesi bir konjontürde de gidilmeliydi. Onların saldırılarına daha güçlü tavır alınmalı ve yanıt verilmeliydi! Partizan / 61

Komünist partiler kendi sorunlarına karşı duyarlı olmalıdır. Bunun için kendi içindeki sorunları, hataları ve eksikleri görmezden gelmemelidir. Elbette ki bu mücadele partinin işleyişine ve demokratik merkeziyetçilik ilkesine uygun olarak verilmelidir. Parti içindeki sorunlara karşı mücadele parti dışına yansıtmadan içte yürütülmelidir. Sorunların çözümü zaman aşımına uğratılmadan yapılmalıdır. Aksi takdirde sorunlar yapı içinde külfet oluşturacaktır. Sorunlara ve yanlışlara karşı tavır iki çizgi mücadelesi normlarına uygun olmalıdır.

Diyalektiğin yasası gereği iki çizgi mücadelesi objektif bir olgudur. Proletarya partisi bu perspektifle donanmıştır.

 

Onun rolü ve görevi hem üstlendiği devrime önderlik etmek hem de kendi sorunlarının üstesinden gelmektir. Ülkemizdeki öncü müfreze üstlendiği mücadeleyi bu mantaliteyle, bu ideolojik yapıyla, bu işlerlikle hareket ederek yürütmektedir. Ülkemizde ve tüm dünyada mevcut koşullar sınıf mücadelesini ve çelişkileri iyice keskin bir döneme sokmuştur. Dünyada emperyalist ülkeler girdikleri krizler girdabından çıkamadıkları gibi iyice sarmal bir dönem içine girmişlerdir.

Nitekim en gelişmiş kapitalist ülke ABD başta olmak üzere bu ülkelerde sorunlar ve çelişkiler giderek derinleşmektedir. Bankalar ve tekellerin içinde bulunduğu durum iflasları beraberinde getirmektedir. Marx’ın deyimiyle kapitalizm bu girdaptan çıkamazsa girdiği aşamada “artık üretici güçler olmaktan çıkıp yıkıcı güçler haline gelen (makineler ve para) üretici güçler ve karşılıklı ilişki araçları doğar.”

(Marx, age. sf. 64)

 Nitekim bağımlı ülkelerde durum daha kötüdür. İşsizlik, yoksulluk, sömürü, baskı, zulüm giderek artmaktadır. Türkiye tarihinde işçi sınıfı ve tüm emekçi kesimler, hiç bu denli muzdarip duruma düşmemişlerdi. Son deprem ile ülke daha kötü bir duruma düşmüştür. Yapılan çürük binalar ve deprem için gerekli önlemlerin olmaması ülke tarihinin en büyük deprem katliamına neden olmuştur. Tabiri caizse depremin olduğu şehirler yerle bir olmuştur. Depremde ölenlerin sayısı resmi rakamlardan katbekat fazladır. Öyle ki ölenlerin çoğu yıkıntılar altındadır. Tüm bunlar sınıf çelişkilerinin, siyasal baskıların, Kürtlere ve Alevilere yapılan baskının had safhaya vardığı bir dönem yaşanmaktadır. Daha açık bir deyimle ülkemizde sömürü ve faşizm mekanizması doruğa tırmandırılmıştır.

Ezilen ve sömürülen sınıflar ile sömüren sınıflar arasındaki çelişki daha gelişecektir. Sorun ezilen kitlelere önderlik sorunudur. Kitlelerde ekonomik ve siyasi yapıya tepki vardır. Ancak bu tepki bilinçaltı, topyekûn ve güçlü bir önderlikten yoksundur. Elbette ki bu mücadele uzun vadeli mücadeledir. Bu mücadeleye önderlik edecek en ileri güç Proletarya Partisidir. Proletarya Partisi böylesi bir mücadelede ezilen sınıflara önderlik etmekle yükümlüdür. Parti, ideolojik, siyasi, örgütsel yapısını daha geliştirerek ve devrim programına bağlı olarak, daha ileriye doğru attığı adımlarla devrime önderlik rolünü oynayacaktır!

Devrimcilik ve Reformizm Uluslararası kapitalizmin halklara reva gördüğü hegemonya her geçen gün artmaktadır. Bu durum ülkemiz açısından da geçerlidir. Emperyalizme peşkeş çekilen ülkede faşist diktatörlük de en katmerli bir şekilde uygulanmaktadır. Faşizm üzerinden korku ve kaos yaratılarak toplum etkisiz kılınmak isteniyor. Bu diktatörlüğün tahakkümü Kürtler, Aleviler, emekçi kadınlar üzerinde de aynı mertebeye tırmanmıştır. Bu objektif durum örgütlü mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Mücadele ile kitlelerin haklı ve meşru tepkisi ve hoşnutsuzluğu daha ileriye taşınmalıdır. İşçi sınıfına, kafa emekçilerine, yoksul ve az topraklı köylülüğe, küçük üreticiye ve tüm halk katmanlarına, sınıf bilinçli proletaryanın perspektifiyle önderlik edilmelidir. Elbette ki bu mücadele içerisinde demokratik ve haklı talepler için de mücadele verilmelidir. Ancak bu mücadele devrime bağlı kılınmalıdır. Devrim uğruna verilen mücadelenin bir biçimi, bir parçası olmalıdır. Bu mücadele ve pratik devrimci örgütlenmeyle birleştirilmelidir. Örgütlenme ve pratiğe de devrimci teori önderlik etmelidir: “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket de olamaz. (abç) Moda haline gelmiş olan oportünizm vaazının, pratik faaliyetin en dar biçimlerine duyulan hayranlıkla birleştiği bir zamanda, bu düşünce ne kadar uygulansa azdır.”

(Lenin, Seçme Eserler, cilt 2, sf.55)

 Devrimci teorinin kumandasından yoksun hareket belli haklar elde etse de, alt yapısı ve üst yapısıyla egemen sistem varlığını devam ettirecektir. Ezen ve sömüren yapının varlığı ve tahakkümü devam eder. Kendilerini sömüren ve ezen yapıya karşı verecekleri mücadele örgütsel bir önderlikten yoksun olduğunda hedefine ulaşamazlar. Aksi takdirde mücadele düzen sınırları içinde kalacaktır. Oluşan örgütlenmenin amacına ulaşması için hedef aldığı sistemi iyi analiz etmeli, baskının, sömürünün, çelişkilerin ve emekçi sınıfların mevcut yapısını objektif gerçekliğe uygun tarzda belirlemelidir.   

Lenin’in deyimiyle devrimci teori oluşturulmalı ve bu teori öncü müfrezeye kılavuzluk etmelidir: “Şimdi sadece, öncü savaşçı rolünü ancak bir öncü teorinin kılavuzluk ettiği bir partinin yerine getirebileceğine işaret etmek istiyoruz.”

(Lenin, age, sf.56)

Görüldüğü gibi Lenin yoldaşın kendi ülkelerinde, ekonomizme ve reformizme karşı yürüttüğü ideolojik mücadelede, öncü teoriye sahip parti zorunluluğu değerlendirmesi tüm ülkeler için geçerlidir. Bu mücadele her farklı ülke özgülünde farklı boyutlar alsa da, öncü teoriye sahip parti önderliği uluslararası alanda evrensel bir zorunluluktur. Lenin’in ve tüm komünistlerin getirdiği devrimci teori, devrimci parti ve ekonomik ve demokratik mücadele tüm ülkeler için geçerlidir. Ülkemizde geçmişe baktığımızda, 12 Eylül öncesi dönem devrimci hareketler daha öne çıkmış durumdaydı.

 Karşı-devrimin resmi ve sivil güçlerine karşı devrimci mücadele günümüze kıyasla hayli ilerideydi. Önemli bir kitle içinde etkinlik de sağlanmıştır. Elbette ki yasal partiler ve yasal hareketler de vardı. Ancak devrimci hareketler o dönem kitle içinde daha etkindi ve politik atmosfere devrimci dalga damgasını vurmaktaydı. Ancak içinde bulunduğumuz konjonktürde reformizm nispeten öne çıkmış durumdadır. Yeni reformist hareketler oluşmuş ve geçmişten kalma yapıların önemli bölümü devrimci yapıdan reformist yapıya bürünmüşlerdir. Bu yapılar illegal örgütlenmeyi reddeden ve legal faaliyeti esas alan, mevcut sistemin sınırları içinde hareket eden yapılardır. Bu hareketler devrimi de reddeden ve yadsıyan hareketlerdir.

 Reformizm çizgisi hakim düzenin manyetik alanında yer alır. Sisteme yönelik eleştirileri olsa da sorunun çözümünü egemen sistemden isterler. Devrimi ve sistemin köklü değişimini reddeden düzen içi hareketlerdir. Bunun sonucu altyapısı ve üstyapısıyla egemen sistemi pratik olarak hedef almazlar. Reformistler için belirleyici olan reformlardır. Reformlar esas hedefleri ve merkezi görevleridir. Bunun sonucu kitlelere iktidarı ve düzeni hedef göstermezler.

Tersine kitlelerin devrime yönelmesi önünde engel teşkil ederler. Emperyalistlerin uluslararası alanda yürüttüğü anti-sosyalist kampanyaları günümüz konjonktüründe reformizme güçlü bir zemin oluşturmuştur. Yürüttükleri sivil toplum örgütleri kampanyaları ile kitlelerin düzene yönelik   tepkilerini düzen içinde ve kendi denetimlerinde, yönetimlerinde tutmak istemişlerdir. Reformizm böylesi bir ortamda öne çıkmıştır. Reformizm her koşulda ve her kulvarda burjuvazinin denetiminde yer alan akımdır.

Stalin’in deyimiyle devrimi çökertmenin aracıdır:

 “Reformist için reform herşeydir; devrimci çalışma ise ikincil bir şey, lafı edilecek bir konudur, göz boyamaya yarar. Bundan dolayı burjuva iktidarının varlığı koşullarında reformist bir taktikle reform, kaçınılmaz olarak bu iktidarın sağlamlaştırılmasının bir aracına, devrimi çökertmenin bir aracına dönüşür.”

(Stalin, Leninizm Temelleri Üzerine, sf. 90)

Devrimci hareketler elbette ki reformları ve demokratik haklar için mücadeleyi reddetmezler. Reformlar, demokratik haklar için mücadele yadsınamaz. Ancak reformlar için mücadele devrim mücadelesine tabi olarak ele alınır. Stalin’in deyimiyle devrimin yan ürünü olarak ele alınır: “Oysa devrimci için tersine, esas olan reform değil, devrimci çalışmadır, devrimci için reform, devrimin bir yan ürünüdür. Bundan dolayı burjuva iktidarının varlığı koşullarında devrimci bir taktikle reform, doğası gereği, bu iktidarı çökertmenin bir aracına, devrimi sağlamlaştırmanın bir aracına, devrimci hareketin daha da geliştirilmesi için bir üs noktasına dönüşür.”

 (Stalin, age. sf. 90)

Görüldüğü gibi devrimcilik ve reformizm birbirlerini yadsıyan hareketlerdir. İbrahim Kaypakkaya yoldaşın belirttiği gibi acil talepler için mücadele verilmelidir. Ama bu mücadele devrim programından kopuk değildir. Tersine devrimci sloganlar esastır, demokratik ve acil talepler talidir: “Birinci olarak, ‘acil talep’ler genel politik taleplerimize ve devrimci ajitasyonumuza aykırı düşmemelidir. Yani kitleler, daha ileri hedefler için mücadele ederken, onlar ‘kısmi düzeltmeler’ uğruna geriye itilmemelidir. İkinci olarak da, acil talepler için mücadele daima tali kalmalıdır, devrimci sloganların yerine bunlar geçmemelidir. Reformistlerle, devrimcileri birbirinden ayıran kıstaslar bunlardır. (abç) Bu ilkelere uygun üşmek şartıyla, komünistler, ‘genel olarak halkın ve özel olarak işçi sınıfının şartlarını iyi hale getirmeye yarayan talepleri’ elbette savunurlar ve desteklerler.”

(İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf.406)

 Ve Kaypakkaya... İbrahim Kaypakkaya yoldaşın mücadeleye atıldığı yıllar dünyada ve Türkiye’de devrimci mücadelenin giderek geliştiği, ivme kazandığı döneme denk düşmüştür. Devlete, hükümete ve resmî kurumlara karşı toplumun emekçi kesimlerinde ve gençlik kesimlerinde öfke ve tepki oluşmuştur. Bu tepki sonucu 1967’de DİSK üzerinden ilk kez sendikalaşmaya gidilmiş, gençlikte ise DEV-GENÇ örgütlenmesine gidilmiştir. Türkiye ve Kürdistan’ın çeşitli yerlerinde köylü eylemleri olmuştur. Ülke ve dünya çapındaki gelişmeler aydın kesiminde de etki oluşturmuştur. Henüz o dönemler devrimci örgütlenmeler oluşmamıştır. O minvalde görüşler, fikirler oluşsa da sendikalar, legal örgütlenmeler ve TİP ötesinde devrim perspektifiyle radikal örgütlenmelere hemen gidilmemiştir. Çin’de başlayan ve dünyaya hızla yayılan Kültür Devrimi’nin komünist ve devrimci örgütlerin oluşmasında önemli payı olmuştur.

 Bu ülkemize de yansımıştır. Bunun sonucu Büyük Proleter Kültür Devrimi, ülkemizde 71 silahlı devrimci çıkışında ve Kaypakkaya yoldaş tarafından Proletarya Partisinin temellerinin atılmasında belirleyici rol oynamıştır: “Kahraman işçi sınıfımızın, fedakâr köylülerimizin ve yiğit gençliğin çığ gibi yükselen mücadelesi, hızla yayılan Marksist-Leninist eserler, Çin’de Başkan Mao’nun önderliğinde yer alan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin dünyayı sarsan etkileri, bütün bunlar, ülkemizin toprağında yığınların mücadelesine önderlik edecek genç bir komünist hareketin fışkırmasına elverişli ortamı hazırlıyordu.”

(İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf. 224)

Oluşan nesnel ve öznel gelişmeler İbrahim yoldaşın bilincinde sıçrama yaratmıştır. Ülkemizdeki sınıf çelişkilerini ve Türkiye Devrimini dünya proleter devriminin bir parçası olarak gördüğünde artık o güzergahta yer almıştır. Türkiye devriminin nihai zaferinin ancak, MLM teorinin kumanda ettiği parti önderliğiyle mümkün olacağının bilincine varmıştır. O’nda bu bilincin oluşmasında Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin belirleyici rolünü, “Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin Ürünüyüz” (BPKD) diyerek açıkça belirtmiştir. Kaypakkaya yoldaşın savunduğu ve üstlendiği Türkiye devrimi, egemen sınıfların iktidarını hedef alan bir devrim iken; diğer taraftan, devrime önderlik edecek partinin BPKD’nin ürünü olması devrimin taşıdığı enternasyonal muhtevanın da göstergesidir. İbrahim Kaypakkaya yaptığı tahliller ile içinden çıktığı hareketin revizyonist çizgisini yarmış ve donandığı MLM çizgiyle onlardan nitel olarak ayrışmıştır. Böylece “Hesaplaşma, Kopuş ve Yeni Bir Yol”a girmiştir.

Azami ve asgari düzeyde tüm yanlış çizgilere aktif tavır almıştır. Önce ilk yer aldığı saflarda hesaplaşmıştır. 71 devrimci çıkışıyla revizyonizme, Kemalizm’e, pasifizme, sosyal şovenizme, sosyalizmin inkarcılığına kadar ideolojik-politik güzergahta kararlıca ve azimle mücadele vermiştir.

Kendisini donattığı MLM bilimiyle yanlışları mahkûm etmiştir. Devamında artık kalma, yer alma şartları kalmayan saflardan kopmuştur. Yanlışları çürütmüş ve getirdiği MLM çizgisiyle etraflarındaki ablukayı yarmıştır. Ve 72’de örgütsel olarak da yeni bir yolun önünü de açmıştır. Tahlilleriyle modern revizyonizme karşı MLM’yi savunmuş, ülkenin mevcut durumunu, devrimin niteliğini, nasıl bir rota izleneceğini, TC’nin ideolojik temellerini oluşturan Kemalizm’i, Kürt Ulusal Sorununu vb. noktalarda can alıcı tahliller yapmıştır. Böylece yeni bir yola girmiştir. İdeolojik-politik temelleri sağlam bir zemin üzerinde atmıştır.

Nitekim o şehit olduktan bu yana 50 yıl geçmesine karşın O’nun attığı temeller hala tüm sağlamlığıyla yerli yerinde durmaktadır. O’nun görüşleri ve tahlilleri, mücadeleyi ondan devralan öncü müfreze tarafından hedefine ulaşıncaya dek devam ettirilecektir. O’ndan devralınan mevzi daha ileriye taşınacaktır. Hiç kuşkusuz ki Kaypakkaya tam da bu nedenle; sınıf mücadelesi, işçi sınıfı ve ezilen halklar var oldukça, enternasyonal proletaryanın bilimi yaşadıkça ileri sürdüğü tezleri hakim sınıflar açısından tehlikeli olmaya, işçi sınıfı ve ezilen halklar açısından ise yol göstermeye devam edecektir.

Özel mülkiyet dünyası ve sınıflar mücadelesi var oldukça Kaypakkaya yaşayacak ve savaşacaktır. Kitleler, sınıf mücadelesi ve parti var olduğu sürece bu üstü yırtık ve yamalı kahve renkli kasketli genç komünist önder yaşamaya ve savaşmaya devam edecektir! İbrahim Kaypakkaya, faşizmi en güçlü olduğu mevzilerde, kendisini donattığı ideoloji ve inançla yenilgiye uğratmıştır. Ser verip, sır vermeyen şiarıyla tarihe mal olmuştur! Anısı O’ndan mücadeleyi devralanlara rehber olacaktır!

Partizan / 67----bitti

 

Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA