Öyle anlaşılıyor ki dinci-ırkçı iktidar bloğunun yeni bir
“açılım” hamlesine daha ihtiyacı var. Malûm olduğu üzere ilki, esasen bölgesel
gelişmelerden hareketle, bir devlet projesi olarak geliştirilen “Kürt açılımı”
idi. İkincisiyse, esasen iç siyasi dengeler üzerinden ihtiyaç
duyulan, bir iktidar projesi olarak geliştirilen “Alevi açılımı”dır.
Olgular
ve yaşana gelen tarihi gerçekler merceğinde sorgulandığında, bu her iki
açılımın da iç siyasette, farklı toplumsal kesimler üzerinden geliştirilecek
yeni ittifaklar ile iktidara toplumsal dayanak oluşturarak ömrünü uzatma amaçlı
olduğu rahatlıkla görülebilir. Yani iktidarın derdi, tıpkı önceki iktidarlarda
olduğu gibi, ezilen ulusa, ezilen inanç gruplarına ve ezilen cinse karşı ta
yedi ceddince uygulana gelen baskı, zulüm ve sömürüye son vererek onlara en
temel demokratik haklarını tanımak değildir. Onların tek derdi hep şu
olmuştur: Bu kesimleri hâkim ulus, cins ve inanç lehine baskı altında tutarak
ezip sömürmek ve egemenin saltanatını sürdürebilmesinin elverişli aparatı
olarak kullanmak.
Alevi sorunu
İddia edildiğinin
aksine, tüm diğer dinler gibi İslam dini de istilacı, işgalci ve hegemonik bir
dindir. Kendinden önceki tüm inançlara karşı cihat açmış ve onları kılıç
zoruyla “hak dini” dedikleri Muhammed’in dini öğretisi olan İslam’ı kabul
etmeye zorlamıştır. Yola gelmeyenleri ya yok etmiş ya da “sapkın” ilan edip,
her fırsatta katli vacip saymıştır. Bu tekçi ve tahakkümcü zihniyet öylesine
katı ve gaddardır ki süreç içerisinde yorum farkıyla merkeze ters düşen farklı
İslami akım ve fraksiyonları da aynı şekilde sapkın ve katli vacip olarak ilan
etmiştir. Nitekim Muhammed’in damadı ve baş silahşörü de olan Hazireti Ali’in
çocukları ve yakınları Kerbela denilen yerde susuzluğa mahkûm edilerek
katledilebilmişlerdir. Bu süreçle birlikte Ortodoks İslam ile yollarını ayıran
Ali taraftarı Şiiler arasında yüz yılları bulan düşmanlık bugün bile hâlâ aynı
kindarlıkla devam ediyor.
İslam öncesi
kadim inanç gruplarından biri olan Alevi inancı da “sapkın” ilan edilmiştir.
İslam dininin kurucu önderi Muhammet ve onun baş komutanı Ali’yi kutsalları
arasına almaları da Alevileri bu “katli vacip sapkınlar” kategorisinden
çıkarmaya yetmemiştir. Aleviler siyasal İslam sisteminin özellikle halifeliğin
Osmanlı padişahlarına geçmesi süreciyle birlikte, sürekli bir şekilde kıyım ve
toplu katliamlara maruz bırakılmışlardır. Bu kitlesel toplu katliamların tarihe
geçen en büyüğü ise padişah Yavuz Sultan Selim emriyle gerçekleşmiştir. (Hani
bugün ki iktidarın, Alevi kurumlarının onca itirazlarına rağmen adını gurur ve
nispet yaparcasına bir inatla İstanbul Boğaz Köprülerinden birine verdiği şu
Kızılbaş düşmanı, eli kanlı Yavuz Sultan Selim.)
TC’nin kuruluş
sürecinde halifelik ve şeriat sistemine son verilmesi, başta Aleviler olmak
üzere diğer pek çok azınlık inanç gruplarının yeni sistemi bir kurtarıcı olarak
görüp sahiplenmeleri sonucunu doğurmuştur. Öyle ki Atatürk, Dersim katliamının
baş mimar ve sorumlusu olmasına rağmen, Aleviler yine de Atatürk “kara
sevdasından” vaz geçmeyerek, ona tutunmaya, onun gölgesine sığınmaya devam edegelmişlerse;
bunun temel nedeni Atatürk’ün o yarım yamalakta olsa cumhuriyet sisteminin
temel ilkelerinden biri olarak anayasaya yazdırmış olduğu laiklikle özdeş
görülmesinden ötürüdür.
Evet, her ne
kadar da görünüşte halifelik ve şeriat kaldırılmış olsa da ama hem şeriat
isteyen oldukça güçlü bir toplumsal kesim mevcudiyetini korumakta ve hem de
Sünnî İslam, bir devlet dini olarak hükümranlığını Diyanet İşleri Başkanlığı
resmi kimliği altında sürdürmeye devam etmekte. Dolayısıyla da temel bir demokrasi
ilkesi olarak anayasada yer alıyor olsa da ama bütün bunlardan ötürü laisizm,
özellikle de Alevi toplumu algısında asla düşünce ve inanç özgürlüğünün bir
teminatı olarak yer edinmemekte. Laisizmin bu dramatik durumu karşısında,
“denize düşen yılana sarılır” çaresizliğiyle, Aleviler nazarında Atatürk yine
de ehveni şer bir “koruyucu” otorite olarak yer edinir.
Atatürk’ün kişi
olarak laisizmi benimseyip savunması başka bir durum, ama gerek Kürt ve gerekse
Türk toplumunun sosyolojik realitesi başka bir durum. Nitekim bu her iki
kesimin ve ama özellikle de Kürtlerin bağnazlık derecesindeki şeriat istemcisi
pozisyonunda olması, Atatürk ve yakın kurmaylarına geri adım attıran
belirleyici etmendir. Yani yarı veya çarpık laisizm garabeti de işte tamamen bu
sosyolojik durumun eseridir.
Buradan da
anlaşılacağı gibi cumhuriyet sistemi görünüşte şeriatı kaldırmışsa da ama
laisizmi hâkim kılamadığından; sunni İslam, toplumun farklı din ve inanç
grupları üzerindeki o baskıcı ve yok edici hükümranlığını sürdürmeye devam
etmiştir. Nitekim Aleviler, yine yok edilmesi gereken “sapkınlar” olarak
muamele görmüşlerdir. İnançsal kimliklerinden ötürü defalarca kez teker teker
ve toplu kıyımlara maruz bırakılmışlardır. İbadet haneleri hâlâ da yasaklıdır
örneğin. Keza devletin resmi dini olan sunni İslam nazarında Alevilik hâlâ ve
ısrarla ayrı bir inanç olarak görülmeyip, ilk okullara kadar indirilen “zorunlu
din dersi” vb. bir yığın uygulama ve fetvalar yoluyla asimile edilmeye ve “hak
dinine” eklemlenmeye çalışılmaktadır vs. vs.
Alevi sorununu cemevi kıskacına alma oyunu
Siyasal İslam’ın iktidarda olduğu ve toplumsal yaşamın şeri hukuka göre düzenlenebilmesi için dört koldan hummalı bir gayretle çalışıldığı bu süreçte, eli yüzlerce Alevi kanına da bulaşmış ırkçı-faşist MHP lideri Bahçeli’nin “cemevi resmi olarak ibadet hane sayılmalıdır” çağrısı ve keza cemevi yapılması koşuluyla kendi özel mülkü bir arsayı bağışlaması (Tabii bu bağışın kabul edilmesinin Aleviler adına ne kadar utanç verici bir onursuzluk örneği olduğunun da altını çizmek gerek) manidar olduğu kadar, son derece iki yüzlücedir de.
Çünkü her şeyden önce dertleri asla Alevi sorununun çözümünü sağlamak değildir. Zaten “çözüm” olarak öngördükleri “cemevinin ibadet hane olarak kabul edilmesi” ile Alevi sorunu çözülmüş olmayacaktır.
Çünkü bu sorun her şeyden önce katışıksız bir demokrasi sorunudur. Yani bir başka ifadeyle düşünce ve inanç özgürlüğü sorunudur. Yaşamın bu kesitinin, şiddet tekelini elinde bulunduran devletin dini tarafından dizayn edilmekte olduğu, keza siyasal İslam’ın, dini bir yönetim enstrümanı olarak kullandığı, Diyanet İşleri ve Milli Eğitim Bakanlığı gibi kurumlarca yaşamın her kesitinin sunni İslamcı değer yargılarına göre şekillendirilmek istendiği koşullarda zaten diğer inançlara ve ama özellikle de Alevi inancına her hangi bir yaşam alanı kalmayacaktır.
Dolayısıyla da
cemevinin resmi ibadet hane olarak kabul edilmesi, Alevilere düşünce ve inanç
özgürlüğü sağlamayacağı gibi, sunni İslamcı tahakküme son vererek, onları eşit
statülü de kılmayacaktır. Bu statünün nasıl olacağını Bahçeli’nin: “Cumhurbaşkanının
iki yardımcısından biri Kürt, diğeri de Alevi olsun” şeklindeki bu sözleri
gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor da. Yani kısacası bu ırkçı-faşist
zihniyet, Kürt ve Alevi’ye ancak ki ağanın marabalığını layık görüyor. Tamamen
statüsüz bir durumla mukayese edildiğinde, elbette marabalık da bir statüdür,
değil mi?
Bir kez daha
anlaşılıyor ki söke söke almadıkça, hâkim ulus ve dinin devleti sana işte ancak
ki kendisinin marabalığını layık görür. Ve bunu da büyüklüğünün ve de ulu
hakkaniyetinin nişanesi olarak taktim ederek, karşılığında da şükran ve biat
bekler. Nitekim bekledikleri, üstenci kibirleriyle sabittir de.
İktidarın güncel maksadı
İktidar bloğunun
Alevi sorunun yukarıda altı çizilen özünü maharetle es geçip sorunu,
cemevlerine ibadethane statüsü kazandırılması parantezine alması ve bunu da
topluma sorunun çözümü olarak sunmasının güncel arka planını oluşturan gerçek
neden ise aslında tam olarak şudur: Alevileri de bununla tavlayıp, mümkünse en
azından bir kesiminin siyasi desteğini almak ve keza hiç olmazsa bir kısmını da
CHP’den uzaklaştırarak, dolaylı bir seçim desteğine dönüştürmek… Yani
anlayacağınız sorun işte böylesine de tipik bir esnaf zihniyetiyle ele
alınmakta.
Gerçek çözüm talep edilmeli
Başta Alevi
kurumları olmak üzere, tüm devrimci demokrasi güçleri ve kendisini sosyal
demokrat olarak tanımlayan kesimler, Alevi sorunun gerçek çözümünün
sağlanabilmesi için, sahte ve yapay aldatmaca çözüm vaatleriyle de olsa,
sorunun bizzat iktidar tarafından öncelikli gündemler arasına sokulmuş olma
durumunu da “fırsat” sayarak, iktidar bloğunun bu “açılım” taktiğine, organize
toplumsal bir hareket olarak yanıt vermenin tam zamanı şimdi değilse, ne zaman?
Öyle ahım şahım, dört başı mahmur manifestosal taleplere de gerek yok. Basit ve ama sorunun omurgasını oluşturmaya şu talepler fazlasıyla yeterli gelecektir:
*Dinin bir siyasal enstrüman olarak kullanılmasına son verilmeli
*Din, amasız
fakatsız olarak kesin bir şekilde kamusal alan dışına çıkarılmalı.
*Diyanet İşleri
Başkanlığı derhal kapatılmalı. Devlet, bir yönetme enstrümanı olarak dini
siyasallaştırmaya derhal son vermeli.
*Zorunlu din
dersi uygulamasına ve dindar ve kindar nesiller yetiştirme projesine derhal son
verilmeli
*Eğitim-öğretim
müfredatında dini değerler değil, bilim rehber alınmalıdır.
*Devlet, her
bireyin kendi inancını özgürce yaşamasının teminatını sağlamakla mükelleftir.
İşte bu ve
benzeri sorunların giderilmesi durumunda Alevi sorunu da siyasal İslam ve
şeriat sorunu da doğal mecrasına çekilerek, sorun olmaktan çıkacaklardır.
