İşçi sınıfı partisinin işçi sınıfının dünya görüşünü belirtmesi anlamında isim önemli olmasına karşın, isimden öte içeriğinin önemli olduğu, yani partinin savunduğu görüşlerin önem taşıdığı tartışılmayacak kadar açıktır.
Nasıl ki, kendini KP olarak adlandıran her parti gerçek bir
komünist partisi olamıyorsa –bunun yığınca örneği var–, kendini ML ya da MLM
olarak adlandıran her parti de gerçek komünist partisi olamayabilir.
PARTİ
İSMİ ÜZERİNE
İşçi sınıfı partilerinin isimleri, kendi savundukları dünya
görüşlerini ve daha açıkçası nihai hedeflerini net olarak ifade etmelidir.
Doğru olanı da budur. İlk olarak sosyal-demokrat adıyla ortaya çıkan işçi
sınıfı partileri, süreç içinde birçok değişikliğe uğramış ve nihai hedefini
belirtme bağlamında da nihayetinde Komünist Partisi olarak genel bir kabul
görmüştür. İşçi sınıfının nihai hedefini belirtme bağlamında KP ismi en doğrusu
olmasına karşın, Kruşçev modern revizyonizminin SSCB’de iktidarı ele geçirmesinden
sonra, UKH içindeki ayrışımla beraber, eski KP’lerin önemli bir bölümü modern
revizyonist çizgide kalınca, yeni kurulan işçi sınıfı partileri revizyonist
partilerin kullandıkları isimlerle karşıtırılmaması için en uygun isimler
altında ortaya çıktılar.
Kimileri KP’nin yanına “ML”
eklerken, kimileri daha değişik adlandırmalarla kendilerini ifade ettiler. Kaypakkaya’nın bu konudaki
anlayışı doğrudur. O, daha TİİKP içindeyken “TİİKP Program Taslağının Eleştirisi” adlı makalesinde bu soruna
doğru bir yanıt vermiş ve açıklama getirerek şöyle demiştir:
“Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao
Zedung’un yaptığı gibi kendimize komünist partisi adını vermeliyiz.”
(İ.K. Seçme Yazılar, sf.60, Umut Ya-yımcılık, aç İK)
Ancak, Türki-ye’de modern revizyonist TKP olduğundan, bu partiden kendini ayırt etmek için TKP’nin yanına “ML” eklemiştir.
İşçi sınıfı partisinin işçi sınıfının dünya görüşünü belirtmesi
anlamında isim önemli olmasına karşın, isimden öte içeriğinin önemli olduğu,
yani partinin savunduğu görüşlerin önem taşıdığı tartışılmayacak kadar açıktır.
Nasıl ki, kendini KP olarak adlandıran her parti gerçek bir komünist partisi
olamıyorsa –bunun yığınca örneği var–, kendini ML ya da MLM olarak adlandıran
her parti de gerçek komünist partisi olama-yabilir.
Hindistan’da ve Nepal’de kendine “Maoist” diyen ve parlamentarizmi savunan birlikçi bir partinin
olduğu gibi. Önemli olan partinin içeriği, yani savunduğu görüşleri ve
teori-pratik uyumluluğu tartışılmayacak kadar önemlidir.
İşçi sınıfı partilerinin en-düzgün olanıdır. Ancak, Nepal ve
Hindistan’da kendine “Maoist” diyen ve parlamentarizmi savunan partilerin de
olduğu gibi, kendini “MLM” olarak adlandıran her parti gerçek komünist partisi
olamayabilir.
Diyorlar
ki:
“Hiç kimsenin kendi yanlış çizgileri temelinde kullanmaya müsait
olmayan bir partiyiz.”
(İdeolojik Marksizm,
Leninizm, Maoizm, sf. 20, MKP 1. Kongre Belgeleri I)
Yani, yeni kendi deyimleri ile ne “Türk” ne de “Kürt”
şöven ve ezilen ulus milliyetçisi eğilimleri “isimle okşama” niyetinde olmadıkları için de isimlerini
değiştirmişler. Ne var ki bunları söyleyen MKP, aynı paragraf içinde, “Kaypakkaya da olmadı” diyerek,
Kaypakkaya’nın da “uyuşmacılığını”
ileri sürüyorlar. Ama, Kaypakkaya’nın kullandığı partinin ismi TKP/ML idi.
Ve başında ülkenin ismi var. Kürdistan ya da “Kuzey Kürdistan” kelimesi yok.
MKP’nin anlayışına göre Kaypakkaya “şovenizme düşmüş”.
Ama buna açıklıkla yer verilmiyor. Bu nedenle MKP’nin hangi
ülkenin partisi olduğunu belirtmiyorlar. Ama, Kaypakkaya’yı açıktan
eleştirmekten de geri durmuyorlar.
“TKP(ML)’nin ismini aştık. Hem bu
temel gerçek, hem de başka nedenlerden ötürü gerekir.
(a.g.h, sf.20)
İsim değiştirmekle, bir önceki örgütün aşılamayacağını gösteriyor.
Bir önceki örgütün aşılması, ya eski örgütün genel görüşlerinin ya da
yanlışlarının aşılmasıdır. Eğer programın “yanlış” görüyorsanız ve yeni bir programa sahipseniz o zaman eski
örgüt aşılmış olur. Yoksa, salt bir isim değişikliğiyle eski örgüt aşılmış
olamaz.
İsim değişikliğinin “başka
nedenlerle gerekliydi” söylemi ise havada kalmış olur. Bu nedenle MKP,
daha sonra kuruldu ve “yarı-anarşist”,
“yarı-lümpen”
(bak: TKP(ML)’den MKP’ne Bu
Ta-rihi Bizim, MKP 1. Kongre Bel-geleri-3)
Ve
“kirlenmiş” bir örgütten kurtulmak için değil, kafa karışıklığını
gidermek için “ML” eklediklerini
de iddia etmektedirler.
“Kültür Devrimi’yle ideolojimizin
SSCB’de iktidarı ele geçiren modern revizyonizmden ayrıldığı, revizyonist
çizgide kalınca, yeni kurulan işçi sınıfı partileri revizyonist partilerin
kullandıkları isimlerle karşıtırılmaması için en uygun isimler altında ortaya
çıktılar.
(a.g.h, sf. 21)
Bu sav da bir başka yalan!
Lenin, RSDİP’nin isminin değiştirilmesinin nedeninin,
anarşistlerle, sosyal-demokrat adıyla anılan partilerin burjuvazinin örgütü
haline geldiğinden ve işçi sınıfının nihai hedefini belirtmediğinden, KP
isminin alınmasının en doğru olduğunu ileri sürmüştür. Yoksa, Marksizm’e yeni
katkı yaparak, onu ileri taşıyanların isimlerinin yanına “ML” gibi eklemiyorlar.
Yine, MKP’nin anlayışına
göre, Stalin’in Lenin öldükten sonra SSCBKP(B)’in ismini değiştirip yanına “ML” eklemesi gerekiyor. Ne var ki
Stalin ve o dönemin Bolşevikleri böyle bir gereksinim görmedikleri gibi, işçi
sınıfının nihai hedefini belirtmesi açısından KP ismi en doğru isim olarak
kalmıştır.
Bir KP’ne “Maoist”
isminin eklenmesi yanlış mıdır?
Hayır!
Ancak, biz eklemeye değil, eklemenin yanlış gerekçelendirilmesini
eleştiriyoruz.
“Komünizm” kavramı kirlenmiş midir?
Hayır!
Biz, TKP’ye “ML”
ekini alırken, sahte bir TKP ile partimizin karıştırılmaması için bu eki aldık.
Eğer ülkede o dönem TKP isminde bir başka parti olmasaydı,
partimizin ismi TKP olacaktı.
Bunu, Kaypakkaya
açıklamıştır.
KP ismini koymak ne **“MLM”**yi dıştalamak ne de TKP/ML’nin “Kültür Devrimi’nin ürünü” olduğunu
yadsımak anlamına gelir.
MKP, ülke adı belirtmekten ve denli korkar hale gelmiş ki,
yazılarında sık sık “siyasal coğrafyamız”
ismi kullanılmaktadır. Her
yer Türkiye’ ve Kuzey Kürdistan’ deseler de, en çok kullanılan “siyasal coğrafya”dır.
Bu da onların bir tarafı “ürkütmeyeceğim” anlamına, belirsizlik
ortamı yaratmaya götürüyor. Bu manevra, oportünizmin var olan gerekçelerinden
kaçınmasından baş-ka bir şey değildir.
MLM
açısından durum çok açıktır.
Türkiye
denen bir ülke var ve bu ülkenin içinde birden fazla ulus ve azınlık uluslar
yaşamaktadır. Yani çok uluslu bir ülkedir. Bu ülke sınırları, ne bu ülkede
yaşayan çeşitli uluslardan halkların gönül rızasıyla belirlenmiş ne de
komünistler tarafından, tersine, güce göre belirlenmiş tarihi haksızlıkları
içeriyor.
Bu tarihi
haksızlıklara karşın, komünistler bir ülkeyi esas alıp, o ülkede mücadele
edecektir.
Bu nedenle isim belirtmekten neden geri
duruyorlar:
“siyasal
coğrafya” ya da “coğrafyamız” adı, esasta “Kürdistan” adının da belirtilmesinden çekinmek
yatmaktadır. Egemen sınıflar “Türkiye”
diye adlandırıyor. Bu Türk egemen sınıfların adlandırması ve uluslara-rası
alanda da böyle biliniyor. Bulunulan ülke adını kullanmak, egemen sınıflar
gibi düşünmek anlamına gelmez.
Mevcut ülkelerin hangi sınıfların egemenliği altında olduğu belli;
bu ülkelerde hangilerinin tek uluslu, hangilerinin çok uluslu olduğu da ayrı
bir saptamadır. Çok uluslu bir ülkede yaşadığımız ve bir ulusun ezilen, diğer
ulus (“Kürtler” ve azınlık
ulusların ezilen durumda olduğu) zaten ortaya konuluyor.
Bu durumda abdestinden emin olmayanlar gibi
paniklemek, kendinden korkmak niye?
İlk
dönemlerde, uzun yıllar Marks ve Engels her ülkede ayrı parti kurma ve ülke
adlarıyla adlandırmadan yana değillerdi.
Marks,
Komünist Birlik’te çalışmaya karşıydı. Kendisi, Komünist Birlik içinde kalarak,
onun gerçekten proleter bir parti olarak gelişmesine yardımcı oldu.
İlk
dönemlerde, uzun yıllar Marks ve Engels her ülkede ayrı parti kurma ve ülke
adlarıyla adlandırmaları yoktu. Marksist dünya görüşünün yeni ortaya çıkışı,
oturtulması ve yayılma dönemiydi. Akım olarak henüz zayıftı. Koşullar onu
gerektiriyordu.
Bolşevik Partisi’nde Kongre tutanakları dahi parti
üyelerine dağıtılıyordu. MKP teorisyenleri neyin tartışıldığını dahi
anlamamışlar. Oysa, tartışılan “sosyal-demokrat” ismi yerine, “KP” isminin
konulması sorunudur. Tartışılan “Ülke ismi”nin kullanılıp kullanılmaması değil.
MKP
teorisyenleri Lenin’i açıkça çarpıtmaktan da geri durmuyorlar:
“Yoldaş Lenin, 1918’deki parti isminin
değiştirilmesi önerisinde dahi, Rusya ekini söylememiş, KP’si demişti.” (a.g.h,
sf. 20)
“Lenin’in önerisine rağmen, isim RKP
olarak kararlaştırılmıştır.” (MKP 1. Kongre Belge-leri-I, sf. 19 –
20)
MKP
teorisyenleri bunu nereden çıkarıyorlar?
Hangi verilere dayanıyorlar belli değil. Lenin’in bu konudaki
önerileri net ve açıktır. Lenin’in önerisi öncesinde Rusya’nın “geniş bir alana yayılmış” bir ülke
olmasından hareketle “Rusya”
ismini eklemesidir. Lenin bunu açıkça dile getirdi. Lenin’in siyasal konular
ile ilgili hiçbir eleştirisi gizli kalmamış ve bütünü yayınlanmıştır.
Ayrıca biliniyor ki,
MKP teorisyenleri, Lenin’in “örgüt
birliği ve demokrasi” anlayışını da çarpıtmaktadırlar.
Yani,
Lenin sadece KP olmasını istemiş, ama buna rağmen Rusya ismi de
eklenerek RKP olmuş. Bu bayat, ya okuduklarını anlamıyorlar ya da kendi
sübjektif dünyalarına göre var olan gerçekleri de çarpıtmaktan çekinmiyorlar.
Lenin şöyle diyor:
“Yoldaşlar,
bildiğiniz gibi, Partinin adının değiştirilmesi sorunu üzerine Nisan
1917’deki Parti İçi Tartışma sırasında çok geniş bir tartışma gelişmiştir ve o
nedenle Merkez Komitesi büyük bir anlaşmazlığa yol
açmayacak, hatta neredeyse hiçbir anlaşmazlığa yol açmayacak bir
karar alabilmiştir: Merkez Ko-mitesi size, partimizin adını Rusya Komünist Partisi olarak, tam
ifadeyle, Bolşevikler olarak
değiştirmeyi önerir.
(Lenin, SE, C. 8, sf. 327,
İnter Ya-yınları.)”
Bu alıntıda da görüleceği
gibi, Lenin hiçbir anlaşmazlığın olmadığını söylediği gibi, kendisinin de
önerisi RKP(B)’dir.
MKP teorisyenleri ise, Lenin’in sadece “KP” olarak önerdiğini, yazabilecek denli ileri gidebiliyorlar.
Ayrıca MKP’nin ileri sürdüğü gibi RSDİP’in ismi 1919 değil, önce 1917 Nisan’ında yazdığı
“Devrimimizde Proleteryanın Görevleri.
Proletarya Partisinin Bir Platform Taslağı” makalesinde değişiklik ismini önermiş
ve 6-8 Mart 1918 tarihinde
yapılan RKP(B)’in 7. Kongresi’nde
değiştirilmiştir.
Bazı partililer tarafından “RKP
isminin anarşistler ile karıştırılabileceği” ileri sürülmüş, buna ise MK
karşı çıkmıştır. Kısacası, RKP ismi Lenin tarafından önerilmiş ve önce RKP MK
tarafından onaylanmış ve 7. Kongre’de (1918) ise kabul edilmiştir.
Tarihli yanlış yazmaları çok
önemli, değil, ama, bütün bunlar bir gerçeği
ortaya koymaktadir. MKP teorisyenleri araştırma zahmetine girmek yerine derme
çatma bilgilerle yola çıktıkları kesin gibi... Buna benzer yanlışları ve
çarpıtmaları yazının devamında yeri geldikçe ele alacağız.
MKP, neden MKP ismini aldığı değil
önemli, değil, ama, bütün bunlar bir gerçeği ortaya koymaktadir. MKP
teorisyenleri araştırma zahmetine girmek yerine devirme çatına bilgilerle yola
çıktıkları kesin gibi... Buna benzer yanlışları ve çarpıtmaları yazının
devamında yeri geldikçe ele alacağız.
MKP, neden MKP ismini aldığını uzun
uzun anlatmasına karşın, göklere çıkardığı DEH içinde ve özellikle de
ideolojisinden en çok etkilendiği Amerika Birleşik Devletleri / Devrimci
Komünist Partisi'nin (USA/RCP) isminde kendi ülkesinin ismi var. Yine DEH
içinde yer alan partilerden Peru Komünist Partisi (PKP), "Maoizm"i
ilk kullanan ve bunun teorisini yapan bir parti olmasına karşın kendi partisine
Maoizm'i eklemedi. Nepal Komünist Partisi (Maoist) ise, ülkesinin ismini
kullanmakta her hangi bir sakınca görmüyor. Bunun dışında şu anda DEH içinde
yer alan irili ufaklı partilerin birçoğu partilerinin başına ya da sonuna
"Maoist" kelimesini eklemedikleri gibi, buna karşın kendi ülkelerinin
isimlerini alan partiler de var.
Bütün bunlar da gösteriyor ki, salt isim değişikliği ile kendi
eski örgütleri TKP(ML)'yi aşamamışlar, onun oportünist çizgisini bir başka
oportünist çizgiyle örtmeye çalışmışlardır. Sadece kendilerini keskin Mao'cu
gösterebilmenin yanında yazı içinde belirttiğimiz nedenlerle eski isimlerini
terk etmişlerdir.
Burada bizi ilgilendiren yan, MKP'nin eski ismini neden terk
ettiği değil, terk etmesine getirdiği ideolojik siyasal gerekçeleridir. İsim
değiştirip değiştirme-mesi bizi ilgilendiren bir yan değildir. İstediği, hoşuna
giden her ismi alabilir. Nasıl ki, KP ismini almakla bir partinin komünist nitelikli
olamayacağı gibi, darbeci küçük burjuva oportünistleri de kendilerine
"Mao'cu" demekle Maoist olamamışlardır. Her ne kadar yemin billah
"Mao'cu olduklarını", "bugüne kadar başlarına ne bela geldiyse,
Mao'yu kavramadıklarından" geldiğini ileri sürseler de, her cümlede bir
"Mao'cuyuz" demekle de yine "Mao'cu" olamamışlar ve onu
kavrayamamışlardır.
dır. Tersine, Mao'yu putlaştırma havasına giriyorlar. Bir zamanlar
E. Hocacılar, bütün hataların kaynaklarını "Maoculuktan
kurtulamadığımız", "Mao'cu etkilerden kaynaklanıyor" vb. gibi
laflarla kendi oportünistliklerini gizlemeye çalışırlarken, günümüzde MKP'si de
tersi bir açıdan söyleyerek, kendini "temize" çıkardığını sanıyor.
Sonradan dönmelerin, yeni durumları kabullendirmek için geçmişleri ne küfür
etmekten çekinmedikleri ve yeni oportünist kılıfı gizleme pahasına, iyice
oportünizmin batağına saplandıkları da bilinmez bir durum değildir.
MKP'NİN M. SUPHİ TKP'Sİ ELEŞTİRİSİ ÜZERİNE
TKP/ML tarihini “entrikalar tarihi” olarak göstermek için büyük
gayretler içine giren MKP'nin sonradan görmüş teorisyenleri, M. Suphi TKP'sini
de içinde bulunduğu koşullardan kopararak ve daha önemlisi de hiçbir araştırma
zahmetine girmeden, olmayan dağarcıktaki randımanlı bilgileri “bilgi” gibi
sunmaya çalışmışlar.
İşte bir kaç örnek:
“Yanı 50 yıllık sosyal şovenizm ve Kemalizm hayranlığının da, M.
Suphi TKP'sinin payı olduğunu görmezden geliyorlar. En azından şunu
söyleyebiliriz:
Eğer 1920 TKP'nin programında UKKTH'nin yanısıra Kürt Ulusunun
Kendi Kaderini Tayin Hakkı diye bir ayrım yer almış olsaydı, Yoldaş
Kaypakkaya'nın doğru bir şekilde mahkum ettiği sosyal şoven düşüşün (çıkışın)
50 yıl boyu vermezdi.” (TKP/ML'den Maoist Komünist Partisi'ne, Bu Tarih Bizim,
sf. 13)
Ve
devam ediyor:
“Örneğin bir Ermenilerden
söz edilirken Kürtlerden söz edilmemesi, görülmesi ve eleştirilmesi gereken
politik bir hatadır.” (agb, sf. 13)
“Sadece Ermenilerden söz edildiğini”, “Kürtlerden ise söz
edilmediğini” ileri süren MKP teorisyenleri, ya hiç araştırmamışlar ya da
görmezden gelerek, alışkın oldukları gibi, kulaktan dolma bilgilerle doğruyu
yakaladıklarını sanıyorlar. Oysa, daha TKP'nin kuruluş aşamasında Türkiye'de
yaşayan bütün uluslardan sıkça söz edildiği gibi, Kürtlerden de söz
edilmektedir.
Belirtmek gerekiyor ki:
TKP'nin o dönemde Ermenilerden daha “sık” söz etmesi ise, o günün
koşullarına özgü bir durumdur. Çünkü 1915-18 Ermeni katliamı yeni olmuş,
Türkiye ve uluslararası alanda en çok konuşulan ve tartışılan bir sorundur.
Bugün nasıl ulusal sorunda Kürt sorunu daha çok tartışılıyorsa, TKP'nin
kurulduğu dönemde ise Ermeni sorunu öne çıkmıştı ve o tartışılıyordu. Ayrıca, unutmamak gerekir ki,
“Kurtuluş Savaşı” sırasında Kürtlerin önemli bir kesimi Kemalistler ile
birlikte hareket etmiştir.
1925'e kadar bu destek
sürmüştür. O günün özgül koşullarını gözardı ederek eleştirmek, MLM bir
yaklaşım olmaz. Bütün bunlara karşın TKP'nin 1. Kongresi'nde kabul edilen
program, her konuda ML bir programdı ve ayrıca parti programında ulusal soruna,
yani UKKTH'na özel bir yer verilmiştir.
Mete Tuncay'ın “Türkiye'de Sol Akımlar-
1- (1908-1925)” ve (1925-1936) -2 - adlı araştırmalarında
belgelerle ortaya konmaktadır. Bu konuda bugüne kadar en ciddi araştırma olduğu
için de biz bu araştırmadan alıntılarla, MKP teorisyenlerinin yanıldığını ve bilinçli bir çaba ile olayı
çarpıttıklarını ortaya koyacağız.
TKP'nin 10 Eylül 1920 yılında kuruluş kongresinde M. Suphi bir
konuşma yapar ve programa on maddelik bir ek daha yapılmasını önerir ve bu
öneri kabul edilir.
İşte, M. Suphi'nin 1. Kongre'nin “Dördüncü, Beşinci, Altıncı”
oturumunda M. Suphi'nin
yaptığı uzun bir konuşmadan kısa bir alıntı:
“Türkiye'de yaşayan Rum, Ermeni, Kürt milletlerinin mağdur
sınıflarını da Etnik Eterya, Taşnak veya Bedirhan teşkilatlarından ayırarak,
menfaat ve maksadı müttehid bir sınıf halinde hem dahili tüfeylilerer, hem de
istilacı harici kuvvetlere karşı birleştirip ayaklandırmak vazifesiyle mahmüldur.”
(M. Tuncay, Türkiye'de Sol
Akımlar-1, (1908-1925) sf. 296, BDS yayınları, 1991)
TKP, programında “Federal Cumhuriyetler” koymuş ve bunu itiraz
edenler olunca M. Suphi, bu itirazlara yanıt vermiştir ve peşinden ise Ahmet
Cevat Yoldaş, aynen şunları söylemiştir:
“Her millet gibi Araplar,
Kürtler, Bulgarlar da ne suretle yaşayacaklarını kendileri takdir
ve tayin edeceklerdir. Federasyon Rusya kabul ettiği gibi biz de kabul etmeliyiz.
Bu prensibi, yalnız biz değil, bütün milletler kabul etmelidir. Ancak bu
prensip sayesindeidir ki beşeriyet vası bir aile halini alabilecektir. (Madde aynen kabul
edilmiş-tir)”. (agf, sf. 302)
Bu konuşmaların ve TKP'nin programına konan UKKTH'nin ne anlama
geldiği-ni anlamayan MKP teorisyenleri, bunları da yeterli görmüyorlarsa, bizim
söyleyeceğimiz bir şey olamaz.
Yine de bize TKP'nin 1. Kongresinde
yapılan bazı konuşmalardan buraya aktarmaya devam edelim:
“Nazmi Yoldaş, Kürt, Arap vesair
mazlumların emperyalizm siyasetine kurban olduğunu ve yerli mütegallip şahıslar
ve reisler elinde mazlum ve mağdur yaşadığını tasvir ettikten sonra, diyor ki;
'işte arkadaşlar, alem-i siyasette meşhur Şark Meselesi budur.
'' Ve devamla:
“Nazmi Yoldaş Şark meselesini burjuvazinin halledemeyeceğini, ve
halletmek istemediğini ve ancak Şarkı parçalayarak fakir halkı kendisine esir
etmekten başka bir maksat takip etmediğini ...” “Bunun ancak bir suret-i i hali
vardır.
Bu meseleyi meydana çıkaran burjuvazinin yıkılması, sınıfı ve siyasi
tahakkümün mahfı ve Türkiye'de içtimai
inkılabın inkişafı ve şura hükümetinin kurulması!
Yaşasın Türkiye Sosyalist Şuralar Hükümeti”
(Alkışlar)” (age, sf. 291)
Bir
partinin değerlendirilmesi, o partinin programında yer alan görüşlerle ele
alınır.
Programda yer almayan
görüşlerin programda var gibi sayarak eleştirmeye çalışmak, bilimsel bir tutum
olmaması bir yana, devrimci dürüstlük ilkesi ile de bir ilişkisi yoktur.
MKP teorisyenlerinin M. Suphi TKP'sine yaklaşımı da dürüstçe bir
tavır olmamıştır. Onlar, kendi kafalarında bir şato oluşturmuşlar ve ona
saldırıyorlar. Oysa, TKP'nin 1. Kongre programı ML bir programdır ve ulusal
ve sömürgeler sorununa yaklaşımı, ları da Bolşevik anlayış ve ilkelerden farklı
değildi.
Küçük burjuva oportünist MKP, kendi geçmişine duyduğu pişmanlıktan
hareketle, M. Suphi TKP'si ve TKP/ML tarihine yaklaşımlarında inkarcılık ve
tahrifatçı-lıkta sınır tanımamışlardır.
TKP 1. Kongre'sinde kabul
edilen Programın “Din ve Milliyet”ler bölümünden bir alıntı daha alalım:
“7. -T.K.F. muhtelif milletlere mensup inkılapçı amele ve rençber
sınıfları arasındaki eski düşmanlıkları kaldırmak için aşağıdaki en kat'i
çarelere girişir.
(elif) Dil ve hars nokta-i nazarından her milletin tam hürriyetini
temin ve bu itibarla bir veya diğer millete mahsusu olan her türlü imtiyazları
ilga eder.
(be) T.K.F. hükümet teşkilatında muhtelif milletlere mensup amele,
rençber şuralar cumhuriyeti teşkilin kabul ve ‘hür milletlerin hür ittihadı'
esasında olmak üzere federasyon usulü nü tercih eder.
(pe) Furka, amele ve rençber sınıfları da tamamen ayrı ve müstakil
yaşamak cereyanlarına kapılmış olan milletlerin arasında kanlı nizalar
çıkmasına yer vermemek için bu gibi meselelerin “plebisit” usulüyle; Umumî reye
müracaatla halline delalet eder.” (agı, sf. 316)
TKP,
daha birinci Kongre öncesi Haziran 1920 yılında Ankara'da yayınladığı TKP-MK
imzalı 25 maddelik “TKP Umumî Nizamnamesi”nde şuna yer vermektedir:
“15- Türkiye Komünist
milletlerin serbest-i inkişafını tanır ve her milletin mukadderatını tayin
meselesini o millete tevdi eder”. (ag, sf. 252)
Görüldüğü gibi,
belgeler, M. Suphi TKP'si konusunda MKP'yi yalanlıyor.
Burada söylenmesi gerekenler söylenmiştir. Bunları anlamayanlara
ve Kürt sorununa değinilmemiş” diyenlere, bizim diyeceğimiz; Leninist ulusal
sorun-dan haberi olmayan ya da onun yerine ulusal burjuva çözümleri programda
görmek isteyenlerin, bunu da göremeyince ulusal burjuva etiketi eleştirilere
getirenlerin “itirazları” olarak kabul etmektir.
Maalesef,
MKP
teorisyenlerinin TKP'nin 1. Kongresi'ne bakışları da böyle olmuştur.
Yani, Kürt ulusal burjuvazisinin bakış açısını
MLM bakış açısı olarak kitlelere sunmaya çalışmıştır.
Yeni kurulmuş bir KP'den her şeyi dört dörtlük ve her konuda
düşüncelerinin yazılı olarak sunmasını beklemek, mükemmeliyetçilikten öte,
koşulları gözardı eden burjuva eleştiriciliğidir.
1920'de kurulan TKP
kurallar kurulmaz ML bir programa sahip olmuştur ve ona komünist niteliğini
veren de o programıdır.
TKP'nin Kemalistleri “yanlış” değerlendirmesi anlayışı da
yanlıştır. O günün koşulları dikkate alındığında Kemalistlerin
44 —devamı var
gerçek niteliği daha net olarak ortaya çıkardığı gibi, Kemalizmin
çeşitli taktikleri de, gerçek yüzlerinin kısa zamanda görülmesini de
engellemiştir. Sahte TKP'yi kuran, 1. enternasyonalin 2. Kongresi'ne (1921)
katılmaya çalışan, "bolşeviklik" "dost" göründüğünü
söyleyen ve M. Suphi ve arkadaşlarını davet eden Kemalistler, TKP'lilerin ilk
Kongre'sinde net olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca, Türkiye içinde (o günkü
koşullarda Türkiye'nin net bir sınır da yoktu) mücadele eden ve kendine
komünist diyen ya da Bolşeviklerin programına ve devrimine sahip çıkan birçok
grup vardı ve "Yeşil Ordu" gibi "toprak devrimi"ni savunan
çevreler vardı. Ve aynı zamanda Kemalistler, iktidarlarını
daha pekiştirmedikleri gibi, ülkenin
birçok yeri işgal altındaydı.
TKP'nin yeni bir parti olmasını ve ülke içinde güçlü örgütlülük
ağına sahip olmaması, işçi sınıfının ağırlıkta olduğu bölgelerin işgal altında
olması, TKP'nin kısa zamanda güçlenmesinin de önündeki engeller olarak belirmişti.
TKP'nin kurulduğu koşullarda "Türkiye'nin durumu
ile Kaypakkaya'nın TKP/ML'yi kurduğu koşullarda Türkiye'nin durumunda büyük
farklılıklar var. Bunları dikkate almadan her iki partiyi kıyaslamak yanlış
olacağı gibi, Kaypakkaya'nın Kemalistleri değerlendirmesini M. Suphi TKP'sinden
beklemek sapla samanı birbirine karıştırmak olur.
Sübjektif MKP teorisyenleri "görmeliydi" diyor. Çünkü
Kendileri o günün koşullarında yaşamadıkları için, şimdi çok rahat
konuşuyorlar.
-----------------------------------------------
Bunlar, "ayıp" kaçmasa, 1895 yılında ölen Engels için de
serbest rekabetçi kapitalizmin "emperyalizm" aşamasına dönüştüğünü
görmeliydi diyecekler.
MKP teorisyenleri, her fırsatta Komüntern'i de eleştirmekten geri
durmuyorlar. Ve "hataların" kaynağını şöyle dile getiriyorlar:
"Bu temel hatalar, partinin (kast edilen TKP bn.-)
programatik çerçevesinin, genel stratejik siyasal çizgisinin sakatlanmasına,
önemli zayıflıklar içermesine yol açıyordu. Ki bu hatalar sadece, M. Suphi ve
önderliğindeki TKP ile sınırlı değildi.
Komüntern, SBKP ve
önderleri Lenin ve Stalin yoldaşların da hatalarıydı." (İdeoloji,
Marksizm, Leninizm, Maoizm, MKP 1. Kongre Belgeleri -I, sf. 10)Tartışılan TKP,
M. Suphi TKP'si ise, bu partinin 1. Kongre programında hangi "yanlış"
varmış, o ortaya konulmalıdır. "Kürt ulusal sorunun'da 'yanlış var"
diyorlardı, bunun öyle olmadığına yine yukarıda TKP'nin 1. Kongre raporlarından
alıntılarla gösterdik
Bu tür eleştiriler ucuz eleştirilerdir. TKP'nin programı -12 Fasıl
ve 49 maddedir- oluşuyordu. Bu programın nere-sinde "yanlış" varmış,
bunlar alıntı olarak ortaya konulur. Ayrıca, TKP'nin programındaki
"hatalar" Lenin ve Stalin'e de mal edilemez. Eğer "hatalı"
görülen anlayışlar Lenin ve Stalin'de varsa tabi. Ne var ki, bu
"hataların" ne olduğunu MKP teorisyenleri alıntılar ile gösterme yerine, söyleyip geçmekle yetinmişler.
Bu teorisyenler her halde, "Biz hata var diyorsak, hata
vardır" demek istiyorlar ve fazla "kurcalamamızı" istemiyorlar,
anlaşılan. Bunlar da, Mülteci ABD/RCP'nin çok büyük teorisyen önderinin
Komüntern'e getirdiği Troçkizm kırması eleştirileri aynen kabullenmiş olmalılar
ki, alıntı bile göstermeye gereksinim duymamışlar.
Aynı belgede ve yukarıdaki
alıntının devamında, MKP şunları söylüyor:
"Kaypakkaya yoldaş, komüntern ve Lenin-Stalin yoldaşların ne
bu hatalarına ne de örneğin; yoldaş Mao'nun Stalin'e yönelttiği diğer
eleştirilerdeki Stalin'in hatalarıyla bir hesaplaşma açık eleştirilerle idolojik
meydan okuma durumunda olmadı.
Kimi eserlerin o dönemler
henüz çevrilmemiş olması gibi gerekçelerden bahsedebiliriz, ama bu yeterli
değildir. Zira, Doğu Perinçek komüntern'in ve Lenin-Stalin yoldaşların ölümsüz,
bilimsel öğretilerine değil, tali düzeyindeki hatalarına dayanarak, Kemalist
sosyal şoven çizgisini aklamaya çalışıyordu. Önder Kaypakkaya-ya
Kaypakkaya'nın
TKP/ML'yi kurduğu koşullarda Türkiye'nin durumunda büyük farklılıklar var.
Bunları dikkate almadan her iki partiyi kıyaslamak yanlış olacağı gibi,
Kaypakkaya'nın kemalistleri değerlendirmesini M. Suphi TKP'sinden beklemekle
sapla samanı birbirine karıştırmak olur.
46
komüntern ve önderlerinin hatalarını o dönem de görebilir di,
eleştirebilirlerdi. Kanımızca ya otoriteye karşı gelmeme, ya da hataları görüp
anlayamama durumu söz konusuyladu."
(agb-1, sf. 10-11)
Böylesi bir yaklaşım, D. Perinçek'in etkisi altında kalarak, onun
yaklaşımını doğru görerek, Lenin, Stalin ve Komüntern'i mal ederek eleştiriye
kalkışmaktır.
MKP teorisyenleri için her
şey kesin ve net! "Kaypakkaya görmeliydi", "eleştirmeliydi"
vb. Ne yazık ki, Kaypakkaya "görememiş", "anlayamamış", ama
MKP'nin kül yutmaz, hata kabul etmez önderleri onca hataları görmüşler ve
eleştirmişler. Bunların gözünden ne Lenin'in, ne Stalin'in hataları kaçmayacağı
gibi, bunlarda "otoriteye" tapma diye bir şey de yok "muş".
Haksızlık etmemek için söyleyelim,
MKP teorisyenlerinin Komüntern
teorisyenlerinden tek tanığı otorite,
ABD/RCP'nin önderi Bob Avakian.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, MKP teorisyenlerinin
"bilimsel" dağarcıklarında mekan ve koşul yok. Düz bir mantık
silsilesi içinde hareket ettikleri için, "görmeliydi",
"bilmeliydi" kesin belirlemelerle gidebiliyorlar. Yeni kurulmuş bir
Parti'den ve o partinin önderi ya da önderlerinden her konuya anında
değinmelerini bekliyorlar. TKP/ML tarihine yaklaşımları olsun diğer sorunlara
karşı yaklaşımları olsun, her şeyi kendi koşulları içinde ele alma yerine,
sonuçtan hareket ederek, doğru ya varmaya çalışıldığını sanıyorlar ve bu da
onları bilinçli bir çarpıtmaya kadar götürüyor. Fakat, bunlar, kendilerine
karşı bu kadar "acımasız" ve "ilkeli" değiller.
"Kendilerini aştıklarını",
"geçmiş hatalarından arındıklarını" söylemelerine karşın, bazı
konularda geçmişlerinden daha da geriye gittikleri gibi, darbecilikten, "Maoizm"e
daha sıkı sarılma" kisvesi altında yarı-Troçkizme bir evrilişin olduğunu
da maalesef görememişlerdir.
MKP'den bir başka inci
daha:
"Kaypakkaya ve kurucu
önderi olduğu TKP(ML), M. Suphi önderliğindeki TKP'nin komünist mirasının
savunucusu ve onun yeni nitel
bir aşamaya ulaştırılarak yeniden yaratılmasıdır." (agb-1, sf. 11, abç)
MKP teorisyenleri o denli
sübjektif ve abartılı ki, nerede duracaklarını ve kullandıkları kavramların ne
anlama geldiğini dahi bilmiyorlar. Bir şeyin "nitel" olarak bir başka
şeyden farklı olması, o iki şeyin aynı anlamı taşıdığını ve aynı içerikte
olduğunu göstermeyeceği gibi, ortada nitel olarak ya da öz olarak iki farklı
şeyin olduğunu gösterir.
Önce bir noktayı tekrar belirtelim:
MKP her ne kadar darbeci TKP(ML)'yi
Kaypakkaya'nın kurduğu parti olarak görse de, bu partinin Kaypakkaya'nın
kurduğu TKP/ML ile bir ilişkisi yoktur.
Ve eleştirimize başlamadım:
Kaypakkaya'nın kurduğu TKP/ML ile M. Suphi TKP'si arasında nitel
bir fark yok. Her şeyden
önce komünizmin savunma açısından, işçi sınıfı önderliğindeki devrimi,
sınıfları ve sınıf mücadelelerini, asgari ve azami programı savunma açısından
oluşan fark yoktur. İkisi de ML normlar temelinde ve o normların kendilerine
rehber edinmişlerdir.
Kısacası TKP'nin programı, komünist program olduğu gibi TKP'den 52
yıl sonra kurulan TKP/ML'nin programa tekabül eden programatik görüşler de
komünist bir niteliğe sahiptir. Elbette, her iki parti de bire bir aynı değildi
ve olamaz dı da. TKP/ML, kendini TKP'nin programıyla sınırlı tutmayıp, onu
geliştirmiş ve kurulduğu koşulların özgüllüğünü, kendi dünya görüşüne yansıtan
bir partidir.
Bu
her iki parti arasında "nitel" bir fark koymak, bir halde, "Biz
hata var diyorsak, hata vardır" demek istiyorlar ve fazla
"kurcalamamızı" istemiyorlar, anlaşılan. Bunlar da, Mülteci
ABD/RCP'nin çok büyük teorisyen önderinin Komüntern'e getirdiği Troçkizm
kırması eleştirileri aynen kabullenmiş olmalılar ki, alıntı bile göstermeye
gereksinim duymamışlar.
MARKSİZMİN
GETİRDİĞİ “AVRUPA MERKEZCİLİK” SUÇLAMASI ÜZERİNE KISA BİR DEĞİNİ
İşçi sınıfı bilimi Marksizm; felsefe,
ekonomi politik ve ütopik sosyalizmin geliştiği ve birleştiği alanda ve bu alanlardaki
düşüncelerin eleştirileri üzerine yeşerip bir bilim haline gelebilirdi. Bu
temel olguların olmadığı, yerde işçi sınıfının bilimi de bir bilim olarak
geliştirilemezdi. Bu bağlamda, Alman felsefesi, İngiliz ekonomi politiği ve
Fransız ütopik sosyalizminin geliştiği yer olan Avrupa'da gelişti ve ondan
bütün dünyaya yayıldı.
Marksizm'in
çıktığı kaynağa bakarak Marksizm'i de, "Avrupa Merkezci bir
düşünce akımı" saymak, Marksizm'in evrensel bir düşünce olmadığını,
evrensel bir düşünce olarak çıkmadığını itiraf etmektir. Gerçekleri ters yüz
etmek ya da Avrupa Burjuvazisinin vahşiliğine saldırırken, "Avrupa'dan
çıkan bütün dünyaya yayılan işçi sınıfının evrensel düşüncesini de
basitleştirerek, eleştirilmesi gereken ideolojiyi eleştirmek yerine, işçi
sınıfının bilimsel dünya
47
görüşüne olan düşmanlığı--dışa vurmaktadır. Marksizm'i "Avrupa Merkezci" bir düşünce tarzı
olarak göstermeye çalışanlar, Troçkistler, sol Marksizmi devrimci etmeye
çalışan MKP gibi küçük-burjuva oportünist akımlardır.
Marksizm'in ortaya çıkışı, proletarya ile burjuvazinin, ezenler
ile ezilenler, arasındaki antagonist çelişmenin ve kapitalist üretimdeki
anarşinin bir sonucu olarak olmuştur. Toplum sistemindeki olguların ortaya
çıkışından sonra bilimsel sosyolojinin, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki
sınıf savaşımının kaçınılmaz bir sonucu oldu. İşçi sınıfının biliminin yaratıcısı olan Marks ve Engels,
bir başka zamanda değil, böylesi koşullarda ortaya çıkabildiler. Onlarda
burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın, yani sınıf
mücadelesinin bir ürünü olarak ortaya çıktılar. Engels'in de belirttiği gibi,
böyle bir bilimin ortaya çıkışı bir "deha" sorunu olmaktan öte,
burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz sınıf mücadelesinin bir
sonucudur.
Burada, bir anımsatma da yarar var.
Marksizm'in "Avrupa Merkezci" anlayışı, ABD tekeli
burjuvazisinin bilinçli olarak yaymaya çalıştığı bir propaganda olarak ortaya
çıkmış ve bu düşünce bazı aydınlar tarafından geliştirilerek "Marksizm'de,
Avrupa'dan çıktığı için, o da kötüdür" biçimine bürünmüş ve bunun teorisi
yapılmaya çalışılmıştır.
ABD kaynaklı ücretli teorisyenlerden yarı-sömürge ülkelerdeki az
ücretli ya da kapitalizmin bunalttığı ve bohem aydınlarının bunalımlı
düşüncelerinin "imdadına" yetişmiştir.
"Avrupa Merkezcilik" denince ne anlaşıldığı, ya da ne
anlam yüklendiği ise, bunu ileri sürenler tarafındannet olarak ortaya koymamıştır…
Eğer bu adlandırma Batı
burjuvazisinin anlayışı olarak ele alınıyor ve dünyanın medeniyet merkezinin
burası ilan ediliyorsa, bu burjuvazinin sınıfsal karakteristiği gereği kendine
biçtiği ve diğer halkları küçümsediğinin bir sonucudur.
Kapitalizmin ilk geliştiği,
burjuva devriminin ilk gerçekleştiği yer olarak ele alınıyorsa, bu bir
gerçekliğin onaylanmasıdır. Ancak, MLM'ler hiçbir zaman burjuva medeniyetini
denilen sömürü ve egemenlik medeniyeti kabul etmedi ve onun gerçek içeriğini
ortaya koyduğu gibi, sorun sınıfsal açıdan yaklaştı. Marks ve Engels o günkü
koşullarda, Batı'dan bir devrim beklerken, devrim Rusya'da gerçekleşti. Lenin
ve Stalin, devrimin merkezinin "Doğuya-Asya'ya" kaymıştı diyorlardı.
Yine Mao, "Doğu Rüzgarı Batı Rüzgarını alt edecektir" derken,
devrim fırtınasının hangi yönden geliştiğine işaret etmiştir. Yani Yarı-sömürge
ülkelerde gelişen sınıf mücadeleleri emperyalist burjuvaziye yeniceğini haklı
olarak söylemiştir.
Marksizm'i "Avrupa Merkezci" diye göstermeye, yani onu
Avrupa Burjuvazisi ile eşitlemeye çalışanlar, işçi sınıfının dünya görüşünü
bilinçli olarak manipüle etmektedirler. Kendine, "Maoist" diyen MKP'adındaki küçük
burjuvazinin temsilcisi örgüt de hiç geçinmeden Lenin, Stalin ve Komüntern'i,
"Avrupa merkezcilikle" suçlayanların kervanına katılmıştır.
Bunlar, "İdeoloji: Marksizm, Leninizm, Maoizm" adlı
ideolojiler ortaklığı yazılarında şunları söylüyorlar:
"Lenin Ekim devriminden
sonra bile, Avrupa işçi sınıfının ve oradan gelecek devrime inanmaya devam
ediyordu. Sosyalizm ve savaş eserinde "onlar mutlak yardımlarımıza
gelecekler" diyordu. 3.Enternasyonel bu dönemlerde
oluştu."
(MKP 1. Kongre Belgeleri-1,
sf. 129)
O günün koşullarında Lenin'in ve diğer Bolşeviklerin Avrupa'dan
devrim beklemesinin yanlış tarafı nerede? Biliniyor ki, Almanya'da devrim
kapının eşiğindeydi.
Bunların söylemek istediği,
Lenin de dahil Komüntern'in yarı-sömürge ülkelerdeki işçi sınıfını ciddiye
almadıkları, umutlarını emperyalist ülkelerdeki işçilere bağladıkları, ama
yanıldıklarıdır.
Bu görüşler yeni değil. Özellikle
Troçkist ve anti-MLM akımların sıkça gündeme getirdikleri burjuva tarih
analizlerinin bir yansımalarıdır.Ve bu
47
görüşler,kendini "Maoist" kılıfı adı altında gizleyerek
Troçkist akımın temsilcisi ve ABD işçi sınıfıyla hiçbir organik bağı olmayan USA-RCP (ABD Devrimci KP'nin
görüşleri olduğu) komünistler açısından saklı değildir. Ne var ki,
Lenin'in Ekim Devrimi sırasında Avrupa işçi sınıfının güvenmesini ve devrim
beklemesi sübjektif değil, nesneldi.
Almanya işçi sınıfı bütün ihanete karşın ayaklanmış ve büyük bir
katliam ile bastırılmıştı. Küçük burjuva "Avrupa Merkezciliği"ne karşı küçük burjuva
doğu oryantalizmini öne çıkaranlar, o günün özgül koşullarını görmezden gelerek,teori
yapmaya çalışıyorlar.-- Her- şey kendi koşulları içinde değerlendirilmesi gereken MLM abc -sidir.
Teorisyenlerimiz kendilerini "temize" çıkarmak için bu en yalın
bilimsel gerçeği görmezden geliyorlar.
Marks ve Engels de İngiltere ve diğer Batı'nın kapitalist gelişmiş
ülkelerinden devrim bekliyorlardı.
Yanılmışlarmıydı?
Hayır!
O günün koşullarında böyle
bir yaklaşım doğruydu. İşçi sınıfının yok denecek kadar az olduğu sömürge ya da
yarı-sömürge ülkelerinden devrim beklemezlerdi.
Çin ve diğer ülkelerdeki devrimci mücadelelerin gelişmesi de Rus
Ekim Devrimi'nden sonra gelişmiştir.
Ekim Devrimi'nin "Doğu Halkları" üzerinedeki etkiyi ve
oralarda mücade- leyi geliştirici -ideolojik- siyasal bağlamında- görmezden
gelenlerin varacağı yer
inkarcılık, subjektivizm ve nihayetinde
küçük burjuvazinin anti-MLM görüşlerinin güzergahıdır.
TKP/ML gibi bir örgütün saygın mücadele tarihini
lekelemeye çalışanların, inkârcılıkla nerede duracakları belirsizdir.
Bir kere pandoranın kutusunun kapağı açılmıştır. MKP açısından
ideolojik erozyonun getirdiği inkarcılığın durağı- da bir belirsizdir. Ve
bundan hareketle, şunları:
- Kafkasya'da
"Türk-İslam dünyası birliği" motifleriyle batı emperyalizmine
tutum alıp, milliyetci çizgiyi Sovyetleri doğal olarak kaygılandırdı.
- Sovyetlerin
devletler arası antlaşmaları bu kaygılardan muaf değil." (agb, sf. 136)
MKP'li
revizyonistlerin referans aldığı yer "Roy" ve Roy'un anılarına
dayanarak "Sırlar"ı, yazan "Gazi Mustafa Kemal'in Yalçın Küçük
"ü olmasın
- Troçkistlerin ve kimi küçük
burjuva düşüncelerin Lenin ve Stalin'e getirdikleri eleştirileri,
"MLM" bakış açısı olarak piyasaya sürmeye çalışan küçük burjuva
MKP teorisyenleri, devrim sırasında Bolşeviklerin emperyalist kuşatmaya
karşı izlediği taktiğin yanlış olduğu ileri sürerek, emperyalizmin ve
gericilerin devrimi boğma uğraşlarını gözardı etmekte bir sakınca görmüyorlar.
- "Avrupa merkezci görüşü açısı,
başından beri dünya komü- nist hareketinin önemli bir problemiydi." (agb, sf. 127)
- "Başından
beri" dedikleri, Marksizmin ilk ortaya çıkışından beri, anlamından
başka bir anlama gelmeyen bu cümlede ortaya konulan çok açık.
- Marksizmi "Avrupa Merkezci"
olarak suçlamaktır. Ülkemizde Çetin Altan'dan tutun da Atilla İlhan ve
"Özgür Üniversite Forumu" dergisinde yazan bazı yazarlar kadar
olan kesimin Marksizme yönelttikleri eleştiriler de böyledir. Ayrıca,
uluslararası alanda da bu görüşü burjuva eleştiriler eksik değildir.
İşte bir burjuva demokrat aydının benzer
görüşleri:
- Enternasyonal Marşı’ndaki 'Esirler Dünyası', XX. Yy'da 'ayağa
kalkıştı'; yüz yılın temel çelişkisi, her ne kadar liberalizm-le
Sosyalizm, Batı Bloku ile Doğu Bloku arasında görünüyorsa-da, aslında Mazlumlar-la (Sömürge Halkları)-- Zalimler - Kapitalizm
(Emperyalizm) arasındaydı; başat çelişki buydu!
- Eğer Karl Marks ve Friedrich Engels, -
Modern Sosyalizmin bu iki 'babası'- bunu görememiş; o yüzden, İşçi sınıfı
ile burjuvazi arasında çelişkinin ağır basacağını söylemişse, bu onların
dünyayı Avrupa'dan ibaret sayan, "Avrupa/merkezci görüşlerindendi!"
(Atilla
İlhan, Cumhuriyet Gazetesi, 4. Nisan 2003, Avrupa Basını, a.ç. 4.İ)
- MKP
teorisyenleri ile A. İlhan'ı bu konuda aynı güzergahta buluşturan şey,
İkincisinin Marksizme inanmaması, birincisinin ise ikincilerden
etkilenmesi ve, ekletizme düşmesidir.
Ve bu yaklaşım onları, Marksizmi, küçük
burjuva aydınları gibi "Avrupa Merkezci" olarak suçlama kadar götürmüştür.
Bunların, "Marks-Engels'in teorisi bilimseldi" demeleri ise,
kendilerine oportünist manevra alanı
açmak içindir.
İşte ispatı:
- "Komintern'in ilk kuruluş yıllarına
kadar, Avrupa merkezli devrim beklentisi devam etmişti. Sömürge ve
yarı-sömürge ülkelerin dünya devrimi için stratejik önemi yeterince
görülmemişti.
Beklenen
devrim gelmeyince önemsenmişti.Fakat bu, Mao gibi bilinçli bir önemseme, nitel bir ilerleme değildi." (agb, sf. -135, abç.-)
Marks ve
Engels Avrupa'dan neden devrim beklediyse, Lenin'de 1905 'lerden sonra adım----
48
----adım gerekçelerle bekledi. O
süreçte bir başka yerden devrim beklemenin bir emaresi olmadığı gibi, devrimin
koşulları da henüz olgunlaşmamıştı. Esas olarak, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra
sömürge ve yarı-sömürgelerde işçi partileri doğdu ve devrimci mücadeleler gelişmeye
başladı. Lenin bunu net olarak belirtir. Bu yaklaşım “Avrupa merkezci” bir
yaklaşım değil, o günün nesnel koşullarının bir ürünüdür.
MKP teorisyenlerinin “Mao bilincini
bir önemseme, nitel bir ilerleme değildi” demeleri ise, hem Lenin yoldaşın görüşleri
ve Ekim Devrimi’nden doğurduğu uluslararası rolü inkâr etmek ve üzerinde
atlamak, hem de yerellik koşullardan hareket etmeyen ve Lenin ile Mao’nun karşı
karşıya getiren sol oportünist, inkârcı bir yaklaşımıdır. Bunlar, “en sık sık
Mao’ya, ‘yeni yani nitel’ yakıştırmasında bulunması, sonradan dönmelerin
marifetleri olduğunu belirtmiştik.
Oysa,
Mao 1926’lardan itibaren Marksizmle ilgili yazılar yazmaya başlamıştır. Ya da bu
tarihçiler sonra yazdıkları Mao’nun eserlerinde yer alacak niteliklerdir. Lenin’in
ulusal sorun ve sömürgeler sorununa yaklaşımı açık olduğu gibi, Mao’da ondan
esinlenmesi de açıktır.
Yine bu “büyük teorisyenlerden” bir inci daha:
“Marks, Engels, görece refahı İşçi sınıfı hareketindeki etkisi,
proletaryanın saf, yalnız, sömürge tabiîi olmasından, Lenin bu fikri
derinleştirdi. Mao nitel olarak
daha da ileriye gitti. (agb,
sf. 134 -abc-)
Nedense,
Lenin, Marksizme “katkı” yapıyor
ya da “ilerletiyor”, ama Mao, “nitel” olarak ileri götürüyor.
Sonradan dönmelerin marifetleridir bunlar.
Marksizmin bilimsel ustalarını karşı karşıya getirme, birini
diğerinden daha üstün gösterme çabaları. Bunların söz konusu “belgeleri”nde, Lenin’e “katkı” yaptırıyor, Mao ise onu “nitel olarak ileriye” götürüyorlar. Mao, hep “nitel” katkı yapıyor, diğerleri ise
sadece “katkı” yapıyor.
Lenin’in bu tür sonradan dönmeler -Plehanov- için
aktardığı bir Rus atasözünü bizde buraya aktaralım:
“Tanrıya dua etmeye zorladıklarında,
yere o kadar gayretli eğilirler insan ki, vardır ki alınlarını parçalarlar.”
Bu sonradan görme ve dönme
“teorisyenler”, böyle yapmakla Mao’yu yücelttiklerini sanıyorlar. Tersine onu
küçültmeye çalışıyorlar. Aynı Lin
Biao’nun Mao’ya yaptıkları gibi. Ve Mao, Lin Biao’nun kendisiyle ilgili abartılı yazılara
karşı şunları söylemişti:
“Çabuk
göğe çıkarılanlar, çabuk yere düşerler.” Bunların Mao’ya karşı yaptıkları da
Lin Biao’ya verilebilecek bir şey değil.
İşçi sınıfı hareketiyle ilgili Lenin’in Marksizme katkıları
bilinçli bir gerçek. İşçi sınıfı arasındaki ile ilgili Mao Lenin’i
tekrarlamıştır. Bu konuda Marksizm çok özel ve kesin bir katkısı olmamıştır.
Maoizm derken, her şeyi yerli yerinden kullanmak en doğrusudur. Tersin bu
durum, Mao’yu ML normlardan uzaklaştırmak olur. MKP teorisyenleri de, Mao’yu ML ilkelerden uzaklaştırmaya
çalışıyorlar.
Sübjektivizmin
abartı dünyasında dolaşan MKP’nin çok bilgili teorisyenleri “nitel aşma” sözünü
çok sevmiş gözüküyorlar. Lenin ve Stalin’de ise bu konularla ilgili “nitel”
yok, katkı ve daha ileriye taşıma var.
Stalin,
Leninizm konusunda şunları söylüyor:
“Tam gerçek şudur ki, Leninin yalnız Marksizmi canlandırmakla
kalmadı, Marksizmi, kapitalizmin ve proletaryanın sınıf mücadelesinin yeni
koşullarına göre geliştirerek, ileriye bir adım attı.
“Öyleyse Leninizm nedir?”
sorusunu sorduktan sonra,
Lenin’izm'i şöyle
tanımlıyor:
“Leninizm, emperyalizm ve proletarya devrimi çağının Marksizmidir.
Daha tam söylemek gerekirse, Leninizm, genel olarak proleter devrimin teori ve
taktiği, özel olarak proletarya diktatörlüğünün teori ve taktiğidir.
... "İşte bundan dolayı Leninizm, Marksizmin yeni koşullarda
gelişmesidir”
(Stalin, Leninizm’in
sorunları, sf. 10-11, Sol yayınları)
İşte, soruna ve Marksizm’e **“katkı”**ya Stalin gibi yaklaşmak gerekiyor.
Çok abartılı şeyler, abartılanı yüceltmez, onu işçi sınıfı ve ezilen halkların
gözünde küçük düşürür.
Yukarıda da söylemiştik, ideolojik erozyonun son
durağı neresi olacak, belli değil. Doğmatik, düz bir mantıkla hareket
edenlerin, o günün somut koşullarını bilince çıkararak hareket etmeleri de söz
konusu olamıyor. “MLM” ideolojisine
sahip çıktığını söyleyen küçük-burjuva MKP’de her türlü anti-MLM akımın MLM
getirdiği eleştirilerden etkilenmekten kendini kurtaramıyor.
Ayrıca bu konuda, Lenin, SE, C.6 sf. 127'de «İnter yayınlar» bakabilir.
Eğer
bunlar da yetmez ve çevirilerde yanlışlıklar var deniyorsa,
Almanca Cilt 27, Sf. 113 ve Cilt 24, Sf. 70’den de
bakılabilir.
Kaypakkaya’nın parti ismiyle ilgili Lenin’den aktardığı alıntı ise, SE,
C. 6, Sf. 127, İnter yayınlarıdır.
49 -Bitti
