17 Ekim 2025 Cuma

PARTİ İSMİ ÜZERİNE: MKP TEORİSYENLERİNİN İDEOLOJİK EROZYONUNUN SINIRSIZLIĞI

İşçi sınıfı partisinin işçi sınıfının dünya görüşünü belirtmesi anlamında isim önemli olmasına karşın, isimden öte içeriğinin önemli olduğu, yani partinin savunduğu görüşlerin önem taşıdığı tartışılmayacak kadar açıktır. 

Nasıl ki, kendini KP olarak adlandıran her parti gerçek bir komünist partisi olamıyorsa –bunun yığınca örneği var–, kendini ML ya da MLM olarak adlandıran her parti de gerçek komünist partisi olamayabilir.

PARTİ İSMİ ÜZERİNE

İşçi sınıfı partilerinin isimleri, kendi savundukları dünya görüşlerini ve daha açıkçası nihai hedeflerini net olarak ifade etmelidir. Doğru olanı da budur. İlk olarak sosyal-demokrat adıyla ortaya çıkan işçi sınıfı partileri, süreç içinde birçok değişikliğe uğramış ve nihai hedefini belirtme bağlamında da nihayetinde Komünist Partisi olarak genel bir kabul görmüştür. İşçi sınıfının nihai hedefini belirtme bağlamında KP ismi en doğrusu olmasına karşın, Kruşçev modern revizyonizminin SSCB’de iktidarı ele geçirmesinden sonra, UKH içindeki ayrışımla beraber, eski KP’lerin önemli bir bölümü modern revizyonist çizgide kalınca, yeni kurulan işçi sınıfı partileri revizyonist partilerin kullandıkları isimlerle karşıtırılmaması için en uygun isimler altında ortaya çıktılar.

Kimileri KP’nin yanına “ML” eklerken, kimileri daha değişik adlandırmalarla kendilerini ifade ettiler. Kaypakkaya’nın bu konudaki anlayışı doğrudur. O, daha TİİKP içindeyken “TİİKP Program Taslağının Eleştirisi” adlı makalesinde bu soruna doğru bir yanıt vermiş ve açıklama getirerek şöyle demiştir:

“Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung’un yaptığı gibi kendimize komünist partisi adını vermeliyiz.”

 (İ.K. Seçme Yazılar, sf.60, Umut Ya-yımcılık, aç İK)

Ancak, Türki-ye’de modern revizyonist TKP olduğundan, bu partiden kendini ayırt etmek için TKP’nin yanına “ML” eklemiştir.

İşçi sınıfı partisinin işçi sınıfının dünya görüşünü belirtmesi anlamında isim önemli olmasına karşın, isimden öte içeriğinin önemli olduğu, yani partinin savunduğu görüşlerin önem taşıdığı tartışılmayacak kadar açıktır. Nasıl ki, kendini KP olarak adlandıran her parti gerçek bir komünist partisi olamıyorsa –bunun yığınca örneği var–, kendini ML ya da MLM olarak adlandıran her parti de gerçek komünist partisi olama-yabilir.

Hindistan’da ve Nepal’de kendine “Maoist” diyen ve parlamentarizmi savunan birlikçi bir partinin olduğu gibi. Önemli olan partinin içeriği, yani savunduğu görüşleri ve teori-pratik uyumluluğu tartışılmayacak kadar önemlidir.

İşçi sınıfı partilerinin en-düzgün olanıdır. Ancak, Nepal ve Hindistan’da kendine “Maoist” diyen ve parlamentarizmi savunan partilerin de olduğu gibi, kendini “MLM” olarak adlandıran her parti gerçek komünist partisi olamayabilir.

Diyorlar ki:

“Hiç kimsenin kendi yanlış çizgileri temelinde kullanmaya müsait olmayan bir partiyiz.”

 (İdeolojik Marksizm, Leninizm, Maoizm, sf. 20, MKP 1. Kongre Belgeleri I)

Yani, yeni kendi deyimleri ile ne “Türk” ne de “Kürt” şöven ve ezilen ulus milliyetçisi eğilimleri “isimle okşama” niyetinde olmadıkları için de isimlerini değiştirmişler. Ne var ki bunları söyleyen MKP, aynı paragraf içinde, “Kaypakkaya da olmadı” diyerek, Kaypakkaya’nın da “uyuşmacılığını” ileri sürüyorlar. Ama, Kaypakkaya’nın kullandığı partinin ismi TKP/ML idi.

Ve başında ülkenin ismi var. Kürdistan ya da “Kuzey Kürdistan” kelimesi yok.

 MKP’nin anlayışına göre Kaypakkaya “şovenizme düşmüş”.

Ama buna açıklıkla yer verilmiyor. Bu nedenle MKP’nin hangi ülkenin partisi olduğunu belirtmiyorlar. Ama, Kaypakkaya’yı açıktan eleştirmekten de geri durmuyorlar.

“TKP(ML)’nin ismini aştık. Hem bu temel gerçek, hem de başka nedenlerden ötürü gerekir.

(a.g.h, sf.20)

İsim değiştirmekle, bir önceki örgütün aşılamayacağını gösteriyor. Bir önceki örgütün aşılması, ya eski örgütün genel görüşlerinin ya da yanlışlarının aşılmasıdır. Eğer programın “yanlış” görüyorsanız ve yeni bir programa sahipseniz o zaman eski örgüt aşılmış olur. Yoksa, salt bir isim değişikliğiyle eski örgüt aşılmış olamaz.

İsim değişikliğinin “başka nedenlerle gerekliydi” söylemi ise havada kalmış olur. Bu nedenle MKP, daha sonra kuruldu ve “yarı-anarşist”, “yarı-lümpen”

(bak: TKP(ML)’den MKP’ne Bu Ta-rihi Bizim, MKP 1. Kongre Bel-geleri-3)

Ve

 “kirlenmiş” bir örgütten kurtulmak için değil, kafa karışıklığını gidermek için “ML” eklediklerini de iddia etmektedirler.

“Kültür Devrimi’yle ideolojimizin SSCB’de iktidarı ele geçiren modern revizyonizmden ayrıldığı, revizyonist çizgide kalınca, yeni kurulan işçi sınıfı partileri revizyonist partilerin kullandıkları isimlerle karşıtırılmaması için en uygun isimler altında ortaya çıktılar.

(a.g.h, sf. 21)

Bu sav da bir başka yalan!

Lenin, RSDİP’nin isminin değiştirilmesinin nedeninin, anarşistlerle, sosyal-demokrat adıyla anılan partilerin burjuvazinin örgütü haline geldiğinden ve işçi sınıfının nihai hedefini belirtmediğinden, KP isminin alınmasının en doğru olduğunu ileri sürmüştür. Yoksa, Marksizm’e yeni katkı yaparak, onu ileri taşıyanların isimlerinin yanına “ML” gibi eklemiyorlar.

 Yine, MKP’nin anlayışına göre, Stalin’in Lenin öldükten sonra SSCBKP(B)’in ismini değiştirip yanına “ML” eklemesi gerekiyor. Ne var ki Stalin ve o dönemin Bolşevikleri böyle bir gereksinim görmedikleri gibi, işçi sınıfının nihai hedefini belirtmesi açısından KP ismi en doğru isim olarak kalmıştır.

Bir KP’ne “Maoist” isminin eklenmesi yanlış mıdır?

Hayır!

Ancak, biz eklemeye değil, eklemenin yanlış gerekçelendirilmesini eleştiriyoruz.

“Komünizm” kavramı kirlenmiş midir?

 Hayır!

Biz, TKP’ye “ML” ekini alırken, sahte bir TKP ile partimizin karıştırılmaması için bu eki aldık.

Eğer ülkede o dönem TKP isminde bir başka parti olmasaydı, partimizin ismi TKP olacaktı.

Bunu, Kaypakkaya açıklamıştır.

KP ismini koymak ne **“MLM”**yi dıştalamak ne de TKP/ML’nin “Kültür Devrimi’nin ürünü” olduğunu yadsımak anlamına gelir.

MKP, ülke adı belirtmekten ve denli korkar hale gelmiş ki, yazılarında sık sık “siyasal coğrafyamız” ismi kullanılmaktadır. Her yer Türkiye’ ve Kuzey Kürdistan’ deseler de, en çok kullanılan “siyasal coğrafya”dır.

Bu da onların bir tarafı “ürkütmeyeceğim” anlamına, belirsizlik ortamı yaratmaya götürüyor. Bu manevra, oportünizmin var olan gerekçelerinden kaçınmasından baş-ka bir şey değildir.

MLM açısından durum çok açıktır.

Türkiye denen bir ülke var ve bu ülkenin içinde birden fazla ulus ve azınlık uluslar yaşamaktadır. Yani çok uluslu bir ülkedir. Bu ülke sınırları, ne bu ülkede yaşayan çeşitli uluslardan halkların gönül rızasıyla belirlenmiş ne de komünistler tarafından, tersine, güce göre belirlenmiş tarihi haksızlıkları içeriyor.

Bu tarihi haksızlıklara karşın, komünistler bir ülkeyi esas alıp, o ülkede mücadele edecektir.

Bu nedenle isim belirtmekten neden geri duruyorlar:

“siyasal coğrafya” ya da “coğrafyamız” adı, esasta “Kürdistan” adının da belirtilmesinden çekinmek yatmaktadır. Egemen sınıflar “Türkiye” diye adlandırıyor. Bu Türk egemen sınıfların adlandırması ve uluslara-rası alanda da böyle biliniyor. Bulunulan ülke adını kullanmak, egemen sınıflar gibi düşünmek anlamına gelmez.

Mevcut ülkelerin hangi sınıfların egemenliği altında olduğu belli; bu ülkelerde hangilerinin tek uluslu, hangilerinin çok uluslu olduğu da ayrı bir saptamadır. Çok uluslu bir ülkede yaşadığımız ve bir ulusun ezilen, diğer ulus (“Kürtler” ve azınlık ulusların ezilen durumda olduğu) zaten ortaya konuluyor.

Bu durumda abdestinden emin olmayanlar gibi paniklemek, kendinden korkmak niye?

İlk dönemlerde, uzun yıllar Marks ve Engels her ülkede ayrı parti kurma ve ülke adlarıyla adlandırmadan yana değillerdi.

Marks, Komünist Birlik’te çalışmaya karşıydı. Kendisi, Komünist Birlik içinde kalarak, onun gerçekten proleter bir parti olarak gelişmesine yardımcı oldu.

İlk dönemlerde, uzun yıllar Marks ve Engels her ülkede ayrı parti kurma ve ülke adlarıyla adlandırmaları yoktu. Marksist dünya görüşünün yeni ortaya çıkışı, oturtulması ve yayılma dönemiydi. Akım olarak henüz zayıftı. Koşullar onu gerektiriyordu.

Bolşevik Partisi’nde Kongre tutanakları dahi parti üyelerine dağıtılıyordu. MKP teorisyenleri neyin tartışıldığını dahi anlamamışlar. Oysa, tartışılan “sosyal-demokrat” ismi yerine, “KP” isminin konulması sorunudur. Tartışılan “Ülke ismi”nin kullanılıp kullanılmaması değil.

MKP teorisyenleri Lenin’i açıkça çarpıtmaktan da geri durmuyorlar:

“Yoldaş Lenin, 1918’deki parti isminin değiştirilmesi önerisinde dahi, Rusya ekini söylememiş, KP’si demişti.” (a.g.h, sf. 20)

“Lenin’in önerisine rağmen, isim RKP olarak kararlaştırılmıştır.” (MKP 1. Kongre Belge-leri-I, sf. 19 – 20)

 

MKP teorisyenleri bunu nereden çıkarıyorlar?

Hangi verilere dayanıyorlar belli değil. Lenin’in bu konudaki önerileri net ve açıktır. Lenin’in önerisi öncesinde Rusya’nın “geniş bir alana yayılmış” bir ülke olmasından hareketle “Rusya” ismini eklemesidir. Lenin bunu açıkça dile getirdi. Lenin’in siyasal konular ile ilgili hiçbir eleştirisi gizli kalmamış ve bütünü yayınlanmıştır.

Ayrıca biliniyor ki,

MKP teorisyenleri, Lenin’in “örgüt birliği ve demokrasi” anlayışını da çarpıtmaktadırlar.

Yani,

Lenin sadece KP olmasını istemiş, ama buna rağmen Rusya ismi de eklenerek RKP olmuş. Bu bayat, ya okuduklarını anlamıyorlar ya da kendi sübjektif dünyalarına göre var olan gerçekleri de çarpıtmaktan çekinmiyorlar.

Lenin şöyle diyor:

“Yoldaşlar,

bildiğiniz gibi, Partinin adının değiştirilmesi sorunu üzerine Nisan 1917’deki Parti İçi Tartışma sırasında çok geniş bir tartışma gelişmiştir ve o nedenle Merkez Komitesi büyük bir anlaşmazlığa yol

açmayacak, hatta neredeyse hiçbir anlaşmazlığa yol açmayacak bir karar alabilmiştir: Merkez Ko-mitesi size, partimizin adını Rusya Komünist Partisi olarak, tam ifadeyle, Bolşevikler olarak değiştirmeyi önerir.

(Lenin, SE, C. 8, sf. 327, İnter Ya-yınları.)”

 

Bu alıntıda da görüleceği gibi, Lenin hiçbir anlaşmazlığın olmadığını söylediği gibi, kendisinin de önerisi RKP(B)’dir.

 

MKP teorisyenleri ise, Lenin’in sadece “KP” olarak önerdiğini, yazabilecek denli ileri gidebiliyorlar. Ayrıca MKP’nin ileri sürdüğü gibi RSDİP’in ismi 1919 değil, önce 1917 Nisan’ında yazdığı

“Devrimimizde Proleteryanın Görevleri. Proletarya Partisinin Bir Platform Taslağı” makalesinde değişiklik ismini önermiş ve 6-8 Mart 1918 tarihinde yapılan RKP(B)’in 7. Kongresi’nde değiştirilmiştir.

Bazı partililer tarafından “RKP isminin anarşistler ile karıştırılabileceği” ileri sürülmüş, buna ise MK karşı çıkmıştır. Kısacası, RKP ismi Lenin tarafından önerilmiş ve önce RKP MK tarafından onaylanmış ve 7. Kongre’de (1918) ise kabul edilmiştir.

Tarihli yanlış yazmaları çok

  önemli, değil, ama, bütün bunlar bir gerçeği ortaya koymaktadir. MKP teorisyenleri araştırma zahmetine girmek yerine derme çatma bilgilerle yola çıktıkları kesin gibi... Buna benzer yanlışları ve çarpıtmaları yazının devamında yeri geldikçe ele alacağız.

MKP, neden MKP ismini aldığı değil önemli, değil, ama, bütün bunlar bir gerçeği ortaya koymaktadir. MKP teorisyenleri araştırma zahmetine girmek yerine devirme çatına bilgilerle yola çıktıkları kesin gibi... Buna benzer yanlışları ve çarpıtmaları yazının devamında yeri geldikçe ele alacağız.

MKP, neden MKP ismini aldığını uzun uzun anlatmasına karşın, göklere çıkardığı DEH içinde ve özellikle de ideolojisinden en çok etkilendiği Amerika Birleşik Devletleri / Devrimci Komünist Partisi'nin (USA/RCP) isminde kendi ülkesinin ismi var. Yine DEH içinde yer alan partilerden Peru Komünist Partisi (PKP), "Maoizm"i ilk kullanan ve bunun teorisini yapan bir parti olmasına karşın kendi partisine Maoizm'i eklemedi. Nepal Komünist Partisi (Maoist) ise, ülkesinin ismini kullanmakta her hangi bir sakınca görmüyor. Bunun dışında şu anda DEH içinde yer alan irili ufaklı partilerin birçoğu partilerinin başına ya da sonuna "Maoist" kelimesini eklemedikleri gibi, buna karşın kendi ülkelerinin isimlerini alan partiler de var.

Bütün bunlar da gösteriyor ki, salt isim değişikliği ile kendi eski örgütleri TKP(ML)'yi aşamamışlar, onun oportünist çizgisini bir başka oportünist çizgiyle örtmeye çalışmışlardır. Sadece kendilerini keskin Mao'cu gösterebilmenin yanında yazı içinde belirttiğimiz nedenlerle eski isimlerini terk etmişlerdir.

Burada bizi ilgilendiren yan, MKP'nin eski ismini neden terk ettiği değil, terk etmesine getirdiği ideolojik siyasal gerekçeleridir. İsim değiştirip değiştirme-mesi bizi ilgilendiren bir yan değildir. İstediği, hoşuna giden her ismi alabilir. Nasıl ki, KP ismini almakla bir partinin komünist nitelikli olamayacağı gibi, darbeci küçük burjuva oportünistleri de kendilerine "Mao'cu" demekle Maoist olamamışlardır. Her ne kadar yemin billah "Mao'cu olduklarını", "bugüne kadar başlarına ne bela geldiyse, Mao'yu kavramadıklarından" geldiğini ileri sürseler de, her cümlede bir "Mao'cuyuz" demekle de yine "Mao'cu" olamamışlar ve onu kavrayamamışlardır.

dır. Tersine, Mao'yu putlaştırma havasına giriyorlar. Bir zamanlar E. Hocacılar, bütün hataların kaynaklarını "Maoculuktan kurtulamadığımız", "Mao'cu etkilerden kaynaklanıyor" vb. gibi laflarla kendi oportünistliklerini gizlemeye çalışırlarken, günümüzde MKP'si de tersi bir açıdan söyleyerek, kendini "temize" çıkardığını sanıyor. Sonradan dönmelerin, yeni durumları kabullendirmek için geçmişleri ne küfür etmekten çekinmedikleri ve yeni oportünist kılıfı gizleme pahasına, iyice oportünizmin batağına saplandıkları da bilinmez bir durum değildir.

MKP'NİN M. SUPHİ TKP'Sİ ELEŞTİRİSİ ÜZERİNE

 Mustafa Suphi TKP'sine yönelik bazı haksız eleştirileri getiren MKP, araştırma zahmetine dahi girmeden PKK ve Kürt ulusalcılarından aldığı “ulusal sorun” ile ilgili eleştirileri aynen kabul etmişe benziyor. Siyasî ukalalığı ve “büyük teorisyenliği” hiç kimseye kaptırmamaya niyeti olmadığını belli eden MKP teorisyenleri, neden se doğru olarak göstermeye çalışırken, Mao'nun; “araştırmayanın söz hakkı olamaz” önermesini ise kendileri için geçerli saymıyorlar.

TKP/ML tarihini “entrikalar tarihi” olarak göstermek için büyük gayretler içine giren MKP'nin sonradan görmüş teorisyenleri, M. Suphi TKP'sini de içinde bulunduğu koşullardan kopararak ve daha önemlisi de hiçbir araştırma zahmetine girmeden, olmayan dağarcıktaki randımanlı bilgileri “bilgi” gibi sunmaya çalışmışlar.

İşte bir kaç örnek:

“Yanı 50 yıllık sosyal şovenizm ve Kemalizm hayranlığının da, M. Suphi TKP'sinin payı olduğunu görmezden geliyorlar. En azından şunu söyleyebiliriz:

Eğer 1920 TKP'nin programında UKKTH'nin yanısıra Kürt Ulusunun Kendi Kaderini Tayin Hakkı diye bir ayrım yer almış olsaydı, Yoldaş Kaypakkaya'nın doğru bir şekilde mahkum ettiği sosyal şoven düşüşün (çıkışın) 50 yıl boyu vermezdi.” (TKP/ML'den Maoist Komünist Partisi'ne, Bu Tarih Bizim, sf. 13)

Ve devam ediyor:

 “Örneğin bir Ermenilerden söz edilirken Kürtlerden söz edilmemesi, görülmesi ve eleştirilmesi gereken politik bir hatadır.” (agb, sf. 13)

“Sadece Ermenilerden söz edildiğini”, “Kürtlerden ise söz edilmediğini” ileri süren MKP teorisyenleri, ya hiç araştırmamışlar ya da görmezden gelerek, alışkın oldukları gibi, kulaktan dolma bilgilerle doğruyu yakaladıklarını sanıyorlar. Oysa, daha TKP'nin kuruluş aşamasında Türkiye'de yaşayan bütün uluslardan sıkça söz edildiği gibi, Kürtlerden de söz edilmektedir.

Belirtmek gerekiyor ki:

TKP'nin o dönemde Ermenilerden daha “sık” söz etmesi ise, o günün koşullarına özgü bir durumdur. Çünkü 1915-18 Ermeni katliamı yeni olmuş, Türkiye ve uluslararası alanda en çok konuşulan ve tartışılan bir sorundur. Bugün nasıl ulusal sorunda Kürt sorunu daha çok tartışılıyorsa, TKP'nin kurulduğu dönemde ise Ermeni sorunu öne çıkmıştı ve o tartışılıyordu. Ayrıca, unutmamak gerekir ki, “Kurtuluş Savaşı” sırasında Kürtlerin önemli bir kesimi Kemalistler ile birlikte hareket etmiştir.

 1925'e kadar bu destek sürmüştür. O günün özgül koşullarını gözardı ederek eleştirmek, MLM bir yaklaşım olmaz. Bütün bunlara karşın TKP'nin 1. Kongresi'nde kabul edilen program, her konuda ML bir programdı ve ayrıca parti programında ulusal soruna, yani UKKTH'na özel bir yer verilmiştir.

Mete Tuncay'ın “Türkiye'de Sol Akımlar-

1- (1908-1925)” ve (1925-1936) -2 - adlı araştırmalarında belgelerle ortaya konmaktadır. Bu konuda bugüne kadar en ciddi araştırma olduğu için de biz bu araştırmadan alıntılarla, MKP teorisyenlerinin yanıldığını ve bilinçli bir çaba ile olayı çarpıttıklarını ortaya koyacağız.

TKP'nin 10 Eylül 1920 yılında kuruluş kongresinde M. Suphi bir konuşma yapar ve programa on maddelik bir ek daha yapılmasını önerir ve bu öneri kabul edilir.

İşte, M. Suphi'nin 1. Kongre'nin “Dördüncü, Beşinci, Altıncı” oturumunda M. Suphi'nin yaptığı uzun bir konuşmadan kısa bir alıntı:

“Türkiye'de yaşayan Rum, Ermeni, Kürt milletlerinin mağdur sınıflarını da Etnik Eterya, Taşnak veya Bedirhan teşkilatlarından ayırarak, menfaat ve maksadı müttehid bir sınıf halinde hem dahili tüfeylilerer, hem de istilacı harici kuvvetlere karşı birleştirip ayaklandırmak vazifesiyle mahmüldur.”

(M. Tuncay, Türkiye'de Sol Akımlar-1, (1908-1925) sf. 296, BDS yayınları, 1991)

TKP, programında “Federal Cumhuriyetler” koymuş ve bunu itiraz edenler olunca M. Suphi, bu itirazlara yanıt vermiştir ve peşinden ise Ahmet Cevat Yoldaş, aynen şunları söylemiştir:

“Her millet gibi Araplar, Kürtler, Bulgarlar da ne suretle yaşayacaklarını kendileri takdir ve tayin edeceklerdir. Federasyon Rusya kabul ettiği gibi biz de kabul etmeliyiz. Bu prensibi, yalnız biz değil, bütün milletler kabul etmelidir. Ancak bu prensip sayesindeidir ki beşeriyet vası bir aile halini alabilecektir. (Madde aynen kabul edilmiş-tir)”. (agf, sf. 302)

Bu konuşmaların ve TKP'nin programına konan UKKTH'nin ne anlama geldiği-ni anlamayan MKP teorisyenleri, bunları da yeterli görmüyorlarsa, bizim söyleyeceğimiz bir şey olamaz.

Yine de bize TKP'nin 1. Kongresinde yapılan bazı konuşmalardan buraya aktarmaya devam edelim:

“Nazmi Yoldaş, Kürt, Arap vesair mazlumların emperyalizm siyasetine kurban olduğunu ve yerli mütegallip şahıslar ve reisler elinde mazlum ve mağdur yaşadığını tasvir ettikten sonra, diyor ki; 'işte arkadaşlar, alem-i siyasette meşhur Şark Meselesi budur.

'' Ve devamla:

 

“Nazmi Yoldaş Şark meselesini burjuvazinin halledemeyeceğini, ve halletmek istemediğini ve ancak Şarkı parçalayarak fakir halkı kendisine esir etmekten başka bir maksat takip etmediğini ...” “Bunun ancak bir suret-i i hali vardır.

Bu meseleyi meydana çıkaran burjuvazinin yıkılması, sınıfı ve siyasi tahakkümün mahfı  ve Türkiye'de içtimai inkılabın inkişafı ve şura hükümetinin kurulması!

 Yaşasın Türkiye Sosyalist Şuralar Hükümeti” (Alkışlar)” (age, sf. 291)

Bir partinin değerlendirilmesi, o partinin programında yer alan görüşlerle ele alınır.

 Programda yer almayan görüşlerin programda var gibi sayarak eleştirmeye çalışmak, bilimsel bir tutum olmaması bir yana, devrimci dürüstlük ilkesi ile de bir ilişkisi yoktur.

MKP teorisyenlerinin M. Suphi TKP'sine yaklaşımı da dürüstçe bir tavır olmamıştır. Onlar, kendi kafalarında bir şato oluşturmuşlar ve ona saldırıyorlar. Oysa, TKP'nin 1. Kongre programı ML bir programdır ve ulusal ve sömürgeler sorununa yaklaşımı, ları da Bolşevik anlayış ve ilkelerden farklı değildi.

Küçük burjuva oportünist MKP, kendi geçmişine duyduğu pişmanlıktan hareketle, M. Suphi TKP'si ve TKP/ML tarihine yaklaşımlarında inkarcılık ve tahrifatçı-lıkta sınır tanımamışlardır.

TKP 1. Kongre'sinde kabul edilen Programın “Din ve Milliyet”ler bölümünden bir alıntı daha alalım:

“7. -T.K.F. muhtelif milletlere mensup inkılapçı amele ve rençber sınıfları arasındaki eski düşmanlıkları kaldırmak için aşağıdaki en kat'i çarelere girişir.

 

(elif) Dil ve hars nokta-i nazarından her milletin tam hürriyetini temin ve bu itibarla bir veya diğer millete mahsusu olan her türlü imtiyazları ilga eder.

(be) T.K.F. hükümet teşkilatında muhtelif milletlere mensup amele, rençber şuralar cumhuriyeti teşkilin kabul ve ‘hür milletlerin hür ittihadı' esasında olmak üzere federasyon usulü nü tercih eder.

(pe) Furka, amele ve rençber sınıfları da tamamen ayrı ve müstakil yaşamak cereyanlarına kapılmış olan milletlerin arasında kanlı nizalar çıkmasına yer vermemek için bu gibi meselelerin “plebisit” usulüyle; Umumî reye müracaatla halline delalet eder.” (agı, sf. 316)

TKP, daha birinci Kongre öncesi Haziran 1920 yılında Ankara'da yayınladığı TKP-MK imzalı 25 maddelik “TKP Umumî Nizamnamesi”nde şuna yer vermektedir:

“15- Türkiye Komünist milletlerin serbest-i inkişafını tanır ve her milletin mukadderatını tayin meselesini o millete tevdi eder”. (ag, sf. 252)

Görüldüğü gibi, belgeler, M. Suphi TKP'si konusunda MKP'yi yalanlıyor.

Burada söylenmesi gerekenler söylenmiştir. Bunları anlamayanlara ve Kürt sorununa değinilmemiş” diyenlere, bizim diyeceğimiz; Leninist ulusal sorun-dan haberi olmayan ya da onun yerine ulusal burjuva çözümleri programda görmek isteyenlerin, bunu da göremeyince ulusal burjuva etiketi eleştirilere getirenlerin “itirazları” olarak kabul etmektir.

Maalesef,

MKP teorisyenlerinin TKP'nin 1. Kongresi'ne bakışları da böyle olmuştur.

 Yani, Kürt ulusal burjuvazisinin bakış açısını MLM bakış açısı olarak kitlelere sunmaya çalışmıştır.

Yeni kurulmuş bir KP'den her şeyi dört dörtlük ve her konuda düşüncelerinin yazılı olarak sunmasını beklemek, mükemmeliyetçilikten öte, koşulları gözardı eden burjuva eleştiriciliğidir.

 1920'de kurulan TKP kurallar kurulmaz ML bir programa sahip olmuştur ve ona komünist niteliğini veren de o programıdır.

TKP'nin Kemalistleri “yanlış” değerlendirmesi anlayışı da yanlıştır. O günün koşulları dikkate alındığında Kemalistlerin

44 —devamı var

gerçek niteliği daha net olarak ortaya çıkardığı gibi, Kemalizmin çeşitli taktikleri de, gerçek yüzlerinin kısa zamanda görülmesini de engellemiştir. Sahte TKP'yi kuran, 1. enternasyonalin 2. Kongresi'ne (1921) katılmaya çalışan, "bolşeviklik" "dost" göründüğünü söyleyen ve M. Suphi ve arkadaşlarını davet eden Kemalistler, TKP'lilerin ilk Kongre'sinde net olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca, Türkiye içinde (o günkü koşullarda Türkiye'nin net bir sınır da yoktu) mücadele eden ve kendine komünist diyen ya da Bolşeviklerin programına ve devrimine sahip çıkan birçok grup vardı ve "Yeşil Ordu" gibi "toprak devrimi"ni savunan çevreler vardı. Ve aynı zamanda Kemalistler, iktidarlarını daha pekiştirmedikleri  gibi, ülkenin birçok yeri işgal altındaydı.

TKP'nin yeni bir parti olmasını ve ülke içinde güçlü örgütlülük ağına sahip olmaması, işçi sınıfının ağırlıkta olduğu bölgelerin işgal altında olması, TKP'nin kısa zamanda güçlenmesinin de önündeki   engeller olarak belirmişti.

TKP'nin kurulduğu koşullarda "Türkiye'nin durumu ile Kaypakkaya'nın TKP/ML'yi kurduğu koşullarda Türkiye'nin durumunda büyük farklılıklar var. Bunları dikkate almadan her iki partiyi kıyaslamak yanlış olacağı gibi, Kaypakkaya'nın Kemalistleri değerlendirmesini M. Suphi TKP'sinden beklemek sapla samanı birbirine karıştırmak olur.

Sübjektif MKP teorisyenleri "görmeliydi" diyor. Çünkü Kendileri o günün koşullarında yaşamadıkları için, şimdi çok rahat konuşuyorlar.

-----------------------------------------------

Bunlar, "ayıp" kaçmasa, 1895 yılında ölen Engels için de serbest rekabetçi kapitalizmin "emperyalizm" aşamasına dönüştüğünü görmeliydi diyecekler.

MKP teorisyenleri, her fırsatta Komüntern'i de eleştirmekten geri durmuyorlar. Ve "hataların" kaynağını şöyle dile getiriyorlar:

"Bu temel hatalar, partinin (kast edilen TKP bn.-) programatik çerçevesinin, genel stratejik siyasal çizgisinin sakatlanmasına, önemli zayıflıklar içermesine yol açıyordu. Ki bu hatalar sadece, M. Suphi ve önderliğindeki TKP ile sınırlı değildi.

 Komüntern, SBKP ve önderleri Lenin ve Stalin yoldaşların da hatalarıydı." (İdeoloji, Marksizm, Leninizm, Maoizm, MKP 1. Kongre Belgeleri -I, sf. 10)Tartışılan TKP, M. Suphi TKP'si ise, bu partinin 1. Kongre programında hangi "yanlış" varmış, o ortaya konulmalıdır. "Kürt ulusal sorunun'da 'yanlış var" diyorlardı, bunun öyle olmadığına yine yukarıda TKP'nin 1. Kongre raporlarından alıntılarla gösterdik

Bu tür eleştiriler ucuz eleştirilerdir. TKP'nin programı -12 Fasıl ve 49 maddedir- oluşuyordu. Bu programın nere-sinde "yanlış" varmış, bunlar alıntı olarak ortaya konulur. Ayrıca, TKP'nin programındaki "hatalar" Lenin ve Stalin'e de mal edilemez. Eğer "hatalı" görülen anlayışlar Lenin ve Stalin'de varsa tabi. Ne var ki, bu "hataların" ne olduğunu MKP teorisyenleri alıntılar ile gösterme  yerine, söyleyip geçmekle yetinmişler.

Bu teorisyenler her halde, "Biz hata var diyorsak, hata vardır" demek istiyorlar ve fazla "kurcalamamızı" istemiyorlar, anlaşılan. Bunlar da, Mülteci ABD/RCP'nin çok büyük teorisyen önderinin Komüntern'e getirdiği Troçkizm kırması eleştirileri aynen kabullenmiş olmalılar ki, alıntı bile göstermeye gereksinim duymamışlar.

Aynı belgede ve yukarıdaki alıntının devamında, MKP şunları söylüyor:

"Kaypakkaya yoldaş, komüntern ve Lenin-Stalin yoldaşların ne bu hatalarına ne de örneğin; yoldaş Mao'nun Stalin'e yönelttiği diğer eleştirilerdeki Stalin'in hatalarıyla bir hesaplaşma açık eleştirilerle idolojik meydan okuma   durumunda olmadı.

 Kimi eserlerin o dönemler henüz çevrilmemiş olması gibi gerekçelerden bahsedebiliriz, ama bu yeterli değildir. Zira, Doğu Perinçek komüntern'in ve Lenin-Stalin yoldaşların ölümsüz, bilimsel öğretilerine değil, tali düzeyindeki hatalarına dayanarak, Kemalist sosyal şoven çizgisini aklamaya çalışıyordu. Önder Kaypakkaya-ya

Kaypakkaya'nın TKP/ML'yi kurduğu koşullarda Türkiye'nin durumunda büyük farklılıklar var. Bunları dikkate almadan her iki partiyi kıyaslamak yanlış olacağı gibi, Kaypakkaya'nın kemalistleri değerlendirmesini M. Suphi TKP'sinden beklemekle sapla samanı birbirine karıştırmak olur.

46

komüntern ve önderlerinin hatalarını o dönem de görebilir di, eleştirebilirlerdi. Kanımızca ya otoriteye karşı gelmeme, ya da hataları görüp anlayamama durumu söz konusuyladu."

(agb-1, sf. 10-11)

Böylesi bir yaklaşım, D. Perinçek'in etkisi altında kalarak, onun yaklaşımını doğru görerek, Lenin, Stalin ve Komüntern'i mal ederek eleştiriye kalkışmaktır.

MKP teorisyenleri için her şey kesin ve net! "Kaypakkaya görmeliydi", "eleştirmeliydi" vb. Ne yazık ki, Kaypakkaya "görememiş", "anlayamamış", ama MKP'nin kül yutmaz, hata kabul etmez önderleri onca hataları görmüşler ve eleştirmişler. Bunların gözünden ne Lenin'in, ne Stalin'in hataları kaçmayacağı gibi, bunlarda "otoriteye" tapma diye bir şey de yok "muş". Haksızlık etmemek için söyleyelim,

MKP teorisyenlerinin Komüntern teorisyenlerinden tek tanığı otorite,

ABD/RCP'nin önderi Bob Avakian.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, MKP teorisyenlerinin "bilimsel" dağarcıklarında mekan ve koşul yok. Düz bir mantık silsilesi içinde hareket ettikleri için, "görmeliydi", "bilmeliydi" kesin belirlemelerle gidebiliyorlar. Yeni kurulmuş bir Parti'den ve o partinin önderi ya da önderlerinden her konuya anında değinmelerini bekliyorlar. TKP/ML tarihine yaklaşımları olsun diğer sorunlara karşı yaklaşımları olsun, her şeyi kendi koşulları içinde ele alma yerine, sonuçtan hareket ederek, doğru ya varmaya çalışıldığını sanıyorlar ve bu da onları bilinçli bir çarpıtmaya kadar götürüyor. Fakat, bunlar, kendilerine karşı bu kadar "acımasız" ve "ilkeli" değiller.

 "Kendilerini aştıklarını", "geçmiş hatalarından arındıklarını" söylemelerine karşın, bazı konularda geçmişlerinden daha da geriye gittikleri gibi, darbecilikten, "Maoizm"e daha sıkı sarılma" kisvesi altında yarı-Troçkizme bir evrilişin olduğunu da maalesef görememişlerdir.

MKP'den bir başka inci daha:

"Kaypakkaya ve kurucu önderi olduğu TKP(ML), M. Suphi önderliğindeki TKP'nin komünist mirasının savunucusu ve onun yeni nitel bir aşamaya ulaştırılarak yeniden yaratılmasıdır." (agb-1, sf. 11, abç)

MKP teorisyenleri o denli sübjektif ve abartılı ki, nerede duracaklarını ve kullandıkları kavramların ne anlama geldiğini dahi bilmiyorlar. Bir şeyin "nitel" olarak bir başka şeyden farklı olması, o iki şeyin aynı anlamı taşıdığını ve aynı içerikte olduğunu göstermeyeceği gibi, ortada nitel olarak ya da öz olarak iki farklı şeyin olduğunu gösterir.

Önce bir noktayı tekrar belirtelim:

MKP her ne kadar darbeci TKP(ML)'yi Kaypakkaya'nın kurduğu parti olarak görse de, bu partinin Kaypakkaya'nın kurduğu TKP/ML ile bir ilişkisi yoktur.

 Ve eleştirimize başlamadım:

Kaypakkaya'nın kurduğu TKP/ML ile M. Suphi TKP'si arasında nitel bir fark yok. Her şeyden önce komünizmin savunma açısından, işçi sınıfı önderliğindeki devrimi, sınıfları ve sınıf mücadelelerini, asgari ve azami programı savunma açısından oluşan fark yoktur. İkisi de ML normlar temelinde ve o normların kendilerine rehber edinmişlerdir.

Kısacası TKP'nin programı, komünist program olduğu gibi TKP'den 52 yıl sonra kurulan TKP/ML'nin programa tekabül eden programatik görüşler de komünist bir niteliğe sahiptir. Elbette, her iki parti de bire bir aynı değildi ve olamaz dı da. TKP/ML, kendini TKP'nin programıyla sınırlı tutmayıp, onu geliştirmiş ve kurulduğu koşulların özgüllüğünü, kendi dünya görüşüne yansıtan bir partidir.

Bu her iki parti arasında "nitel" bir fark koymak, bir halde, "Biz hata var diyorsak, hata vardır" demek istiyorlar ve fazla "kurcalamamızı" istemiyorlar, anlaşılan. Bunlar da, Mülteci ABD/RCP'nin çok büyük teorisyen önderinin Komüntern'e getirdiği Troçkizm kırması eleştirileri aynen kabullenmiş olmalılar ki, alıntı bile göstermeye gereksinim duymamışlar.



MARKSİZMİN GETİRDİĞİ “AVRUPA MERKEZCİLİK” SUÇLAMASI ÜZERİNE KISA BİR DEĞİNİ

İşçi sınıfı bilimi Marksizm; felsefe, ekonomi politik ve ütopik sosyalizmin geliştiği ve birleştiği alanda ve bu alanlardaki düşüncelerin eleştirileri üzerine yeşerip bir bilim haline gelebilirdi. Bu temel olguların olmadığı, yerde işçi sınıfının bilimi de bir bilim olarak geliştirilemezdi. Bu bağlamda, Alman felsefesi, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız ütopik sosyalizminin geliştiği yer olan Avrupa'da gelişti ve ondan bütün dünyaya yayıldı.

Marksizm'in çıktığı  kaynağa bakarak  Marksizm'i de, "Avrupa Merkezci bir düşünce akımı" saymak, Marksizm'in evrensel bir düşünce olmadığını, evrensel bir düşünce olarak çıkmadığını itiraf etmektir. Gerçekleri ters yüz etmek ya da Avrupa Burjuvazisinin vahşiliğine saldırırken, "Avrupa'dan çıkan bütün dünyaya yayılan işçi sınıfının evrensel düşüncesini de basitleştirerek, eleştirilmesi gereken ideolojiyi eleştirmek yerine, işçi sınıfının bilimsel dünya

47

 

görüşüne olan düşmanlığı--dışa vurmaktadır. Marksizm'i "Avrupa Merkezci" bir düşünce tarzı olarak göstermeye çalışanlar, Troçkistler, sol Marksizmi devrimci etmeye çalışan MKP gibi küçük-burjuva oportünist akımlardır.

Marksizm'in ortaya çıkışı, proletarya ile burjuvazinin, ezenler ile ezilenler, arasındaki antagonist çelişmenin ve kapitalist üretimdeki anarşinin bir sonucu olarak olmuştur. Toplum sistemindeki olguların ortaya çıkışından sonra bilimsel sosyolojinin, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşımının kaçınılmaz bir sonucu oldu. İşçi sınıfının biliminin yaratıcısı olan Marks ve Engels, bir başka zamanda değil, böylesi koşullarda ortaya çıkabildiler. Onlarda burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın, yani sınıf mücadelesinin bir ürünü olarak ortaya çıktılar. Engels'in de belirttiği gibi, böyle bir bilimin ortaya çıkışı bir "deha" sorunu olmaktan öte, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz sınıf mücadelesinin bir sonucudur.

Burada, bir anımsatma da yarar var.

Marksizm'in "Avrupa Merkezci" anlayışı, ABD tekeli burjuvazisinin bilinçli olarak yaymaya çalıştığı bir propaganda olarak ortaya çıkmış ve bu düşünce bazı aydınlar tarafından geliştirilerek "Marksizm'de, Avrupa'dan çıktığı için, o da kötüdür" biçimine bürünmüş ve bunun teorisi yapılmaya çalışılmıştır.

ABD kaynaklı ücretli teorisyenlerden yarı-sömürge ülkelerdeki az ücretli ya da kapitalizmin bunalttığı ve bohem aydınlarının bunalımlı düşüncelerinin "imdadına" yetişmiştir.

"Avrupa Merkezcilik" denince ne anlaşıldığı, ya da ne anlam yüklendiği ise, bunu ileri sürenler tarafındannet olarak ortaya koymamıştır… Eğer bu adlandırma Batı burjuvazisinin anlayışı olarak ele alınıyor ve dünyanın medeniyet merkezinin burası ilan ediliyorsa, bu burjuvazinin sınıfsal karakteristiği gereği kendine biçtiği ve diğer halkları küçümsediğinin bir sonucudur.

Kapitalizmin ilk geliştiği, burjuva devriminin ilk gerçekleştiği yer olarak ele alınıyorsa, bu bir gerçekliğin onaylanmasıdır. Ancak, MLM'ler hiçbir zaman burjuva medeniyetini denilen sömürü ve egemenlik medeniyeti kabul etmedi ve onun gerçek içeriğini ortaya koyduğu gibi, sorun sınıfsal açıdan yaklaştı. Marks ve Engels o günkü koşullarda, Batı'dan bir devrim beklerken, devrim Rusya'da gerçekleşti. Lenin ve Stalin, devrimin merkezinin "Doğuya-Asya'ya" kaymıştı diyorlardı. Yine Mao, "Doğu Rüzgarı Batı Rüzgarını alt edecektir" derken, devrim fırtınasının hangi yönden geliştiğine işaret etmiştir. Yani Yarı-sömürge ülkelerde gelişen sınıf mücadeleleri emperyalist burjuvaziye yeniceğini haklı olarak söylemiştir.

Marksizm'i "Avrupa Merkezci" diye göstermeye, yani onu Avrupa Burjuvazisi ile eşitlemeye çalışanlar, işçi sınıfının dünya görüşünü bilinçli olarak manipüle etmektedirler. Kendine, "Maoist" diyen MKP'adındaki küçük burjuvazinin temsilcisi örgüt de hiç geçinmeden Lenin, Stalin ve Komüntern'i, "Avrupa merkezcilikle" suçlayanların kervanına katılmıştır.

Bunlar, "İdeoloji:  Marksizm, Leninizm, Maoizm" adlı ideolojiler ortaklığı yazılarında şunları söylüyorlar:

"Lenin Ekim devriminden sonra bile, Avrupa işçi sınıfının ve oradan gelecek devrime inanmaya devam ediyordu. Sosyalizm ve savaş eserinde "onlar mutlak yardımlarımıza gelecekler" diyordu. 3.Enternasyonel bu dönemlerde oluştu."

(MKP 1. Kongre Belgeleri-1, sf. 129)

O günün koşullarında Lenin'in ve diğer Bolşeviklerin Avrupa'dan devrim beklemesinin yanlış tarafı nerede? Biliniyor ki, Almanya'da devrim kapının eşiğindeydi.

Bunların söylemek istediği, Lenin de dahil Komüntern'in yarı-sömürge ülkelerdeki işçi sınıfını ciddiye almadıkları, umutlarını emperyalist ülkelerdeki işçilere bağladıkları, ama yanıldıklarıdır.

Bu görüşler yeni değil. Özellikle Troçkist ve anti-MLM akımların sıkça gündeme getirdikleri burjuva tarih analizlerinin bir yansımalarıdır.Ve bu

47

 

görüşler,kendini "Maoist" kılıfı adı altında gizleyerek Troçkist akımın temsilcisi ve ABD işçi sınıfıyla hiçbir organik bağı olmayan USA-RCP (ABD Devrimci KP'nin görüşleri olduğu) komünistler açısından saklı değildir. Ne var ki, Lenin'in Ekim Devrimi sırasında Avrupa işçi sınıfının güvenmesini ve devrim beklemesi sübjektif değil, nesneldi.

Almanya işçi sınıfı bütün ihanete karşın ayaklanmış ve büyük bir katliam ile bastırılmıştı. Küçük burjuva "Avrupa Merkezciliği"ne karşı küçük burjuva doğu oryantalizmini öne çıkaranlar, o günün özgül koşullarını görmezden gelerek,teori yapmaya çalışıyorlar.-- Her- şey kendi koşulları  içinde değerlendirilmesi gereken MLM abc -sidir. Teorisyenlerimiz kendilerini "temize" çıkarmak için bu en yalın bilimsel gerçeği görmezden geliyorlar.

 

Marks ve Engels de İngiltere ve diğer Batı'nın kapitalist gelişmiş ülkelerinden devrim bekliyorlardı.

Yanılmışlarmıydı?

 Hayır!

 O günün koşullarında böyle bir yaklaşım doğruydu. İşçi sınıfının yok denecek kadar az olduğu sömürge ya da yarı-sömürge ülkelerinden devrim beklemezlerdi.

Çin ve diğer ülkelerdeki devrimci mücadelelerin gelişmesi de Rus Ekim Devrimi'nden sonra gelişmiştir.

Ekim Devrimi'nin "Doğu Halkları" üzerinedeki etkiyi ve oralarda mücade- leyi geliştirici -ideolojik- siyasal bağlamında- görmezden gelenlerin varacağı yer  inkarcılık, subjektivizm ve nihayetinde küçük burjuvazinin anti-MLM görüşlerinin güzergahıdır.

 TKP/ML gibi bir örgütün saygın mücadele tarihini lekelemeye çalışanların, inkârcılıkla nerede duracakları belirsizdir.

Bir kere pandoranın kutusunun kapağı açılmıştır. MKP açısından ideolojik erozyonun getirdiği inkarcılığın durağı- da bir belirsizdir. Ve bundan hareketle, şunları:

  • Kafkasya'da "Türk-İslam dünyası birliği" motifleriyle batı emperyalizmine tutum alıp, milliyetci çizgiyi Sovyetleri doğal olarak kaygılandırdı.
  • Sovyetlerin devletler arası antlaşmaları bu kaygılardan muaf değil." (agb, sf. 136)

  MKP'li revizyonistlerin referans aldığı yer "Roy" ve Roy'un anılarına dayanarak "Sırlar"ı, yazan "Gazi Mustafa Kemal'in Yalçın Küçük "ü olmasın

  • Troçkistlerin ve kimi küçük burjuva düşüncelerin Lenin ve Stalin'e getirdikleri eleştirileri, "MLM" bakış açısı olarak piyasaya sürmeye çalışan küçük burjuva MKP teorisyenleri, devrim sırasında Bolşeviklerin emperyalist kuşatmaya karşı izlediği taktiğin yanlış olduğu ileri sürerek, emperyalizmin ve gericilerin devrimi boğma uğraşlarını gözardı etmekte bir sakınca görmüyorlar.
  • "Avrupa merkezci görüşü açısı, başından beri dünya komü- nist hareketinin önemli bir problemiydi." (agb, sf. 127)
  • "Başından beri" dedikleri, Marksizmin ilk ortaya çıkışından beri, anlamından başka bir anlama gelmeyen bu cümlede ortaya konulan çok açık.
  •  Marksizmi "Avrupa Merkezci" olarak suçlamaktır. Ülkemizde Çetin Altan'dan tutun da Atilla İlhan ve "Özgür Üniversite Forumu" dergisinde yazan bazı yazarlar kadar olan kesimin Marksizme yönelttikleri eleştiriler de böyledir. Ayrıca, uluslararası alanda da bu görüşü burjuva eleştiriler eksik değildir.

İşte bir burjuva demokrat aydının benzer görüşleri:

  • Enternasyonal Marşı’ndaki  'Esirler Dünyası', XX. Yy'da 'ayağa kalkıştı'; yüz yılın temel çelişkisi, her ne kadar liberalizm-le Sosyalizm, Batı Bloku ile Doğu Bloku arasında görünüyorsa-da, aslında Mazlumlar-la  (Sömürge Halkları)-- Zalimler - Kapitalizm (Emperyalizm) arasındaydı; başat çelişki buydu!
  • Eğer Karl Marks ve Friedrich Engels, - Modern Sosyalizmin bu iki 'babası'- bunu görememiş; o yüzden, İşçi sınıfı ile burjuvazi arasında çelişkinin ağır basacağını söylemişse, bu onların dünyayı Avrupa'dan ibaret sayan, "Avrupa/merkezci görüşlerindendi!"

            (Atilla İlhan, Cumhuriyet Gazetesi, 4. Nisan 2003, Avrupa Basını, a.ç. 4.İ)

  • MKP teorisyenleri ile A. İlhan'ı bu konuda aynı güzergahta buluşturan şey, İkincisinin Marksizme inanmaması, birincisinin ise ikincilerden etkilenmesi ve, ekletizme düşmesidir.

  Ve bu yaklaşım onları, Marksizmi, küçük burjuva aydınları gibi "Avrupa Merkezci" olarak suçlama kadar götürmüştür. Bunların, "Marks-Engels'in teorisi bilimseldi" demeleri ise, kendilerine oportünist manevra   alanı açmak içindir.

          İşte ispatı:

  • "Komintern'in ilk kuruluş yıllarına kadar, Avrupa merkezli devrim beklentisi devam etmişti. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin dünya devrimi için stratejik önemi yeterince görülmemişti.

Beklenen devrim gelmeyince önemsenmişti.Fakat bu,  Mao gibi bilinçli bir önemseme, nitel bir  ilerleme değildi." (agb, sf. -135, abç.-)

Marks ve Engels Avrupa'dan neden devrim beklediyse, Lenin'de 1905 'lerden sonra adım----

                                                                       48

 

----adım gerekçelerle bekledi. O süreçte bir başka yerden devrim beklemenin bir emaresi olmadığı gibi, devrimin koşulları da henüz olgunlaşmamıştı. Esas olarak, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra sömürge ve yarı-sömürgelerde işçi partileri doğdu ve devrimci mücadeleler gelişmeye başladı. Lenin bunu net olarak belirtir. Bu yaklaşım “Avrupa merkezci” bir yaklaşım değil, o günün nesnel koşullarının bir ürünüdür.

MKP teorisyenlerinin “Mao bilincini bir önemseme, nitel bir ilerleme değildi” demeleri ise, hem Lenin yoldaşın görüşleri ve Ekim Devrimi’nden doğurduğu uluslararası rolü inkâr etmek ve üzerinde atlamak, hem de yerellik koşullardan hareket etmeyen ve Lenin ile Mao’nun karşı karşıya getiren sol oportünist, inkârcı bir yaklaşımıdır. Bunlar, “en sık sık Mao’ya, ‘yeni yani nitel’ yakıştırmasında bulunması, sonradan dönmelerin marifetleri olduğunu belirtmiştik.

Oysa, Mao 1926’lardan itibaren Marksizmle ilgili yazılar yazmaya başlamıştır. Ya da bu tarihçiler sonra yazdıkları Mao’nun eserlerinde yer alacak niteliklerdir. Lenin’in ulusal sorun ve sömürgeler sorununa yaklaşımı açık olduğu gibi, Mao’da ondan esinlenmesi de açıktır.

Yine bu “büyük teorisyenlerden” bir inci daha:

“Marks, Engels, görece refahı İşçi sınıfı hareketindeki etkisi, proletaryanın saf, yalnız, sömürge tabiîi olmasından, Lenin bu fikri derinleştirdi. Mao nitel olarak daha da ileriye gitti. (agb, sf. 134 -abc-)

Nedense, Lenin, Marksizme “katkı” yapıyor ya da “ilerletiyor”, ama Mao, “nitel” olarak ileri götürüyor. Sonradan dönmelerin marifetleridir bunlar.

Marksizmin bilimsel ustalarını karşı karşıya getirme, birini diğerinden daha üstün gösterme çabaları. Bunların söz konusu “belgeleri”nde, Lenin’e “katkı” yaptırıyor, Mao ise onu “nitel olarak ileriye” götürüyorlar. Mao, hep “nitel” katkı yapıyor, diğerleri ise sadece “katkı” yapıyor.

Lenin’in bu tür sonradan dönmeler -Plehanov- için aktardığı bir Rus atasözünü bizde buraya aktaralım:

“Tanrıya dua etmeye zorladıklarında, yere o kadar gayretli eğilirler insan ki, vardır ki alınlarını parçalarlar.”

 Bu sonradan görme ve dönme “teorisyenler”, böyle yapmakla Mao’yu yücelttiklerini sanıyorlar. Tersine onu küçültmeye çalışıyorlar. Aynı Lin Biao’nun Mao’ya yaptıkları gibi. Ve Mao, Lin Biao’nun kendisiyle ilgili abartılı yazılara karşı şunları söylemişti:

“Çabuk göğe çıkarılanlar, çabuk yere düşerler.” Bunların Mao’ya karşı yaptıkları da Lin Biao’ya verilebilecek bir şey değil.

İşçi sınıfı hareketiyle ilgili Lenin’in Marksizme katkıları bilinçli bir gerçek. İşçi sınıfı arasındaki ile ilgili Mao Lenin’i tekrarlamıştır. Bu konuda Marksizm çok özel ve kesin bir katkısı olmamıştır. Maoizm derken, her şeyi yerli yerinden kullanmak en doğrusudur. Tersin bu durum, Mao’yu ML normlardan uzaklaştırmak olur. MKP teorisyenleri de, Mao’yu ML ilkelerden uzaklaştırmaya çalışıyorlar.

Sübjektivizmin abartı dünyasında dolaşan MKP’nin çok bilgili teorisyenleri “nitel aşma” sözünü çok sevmiş gözüküyorlar. Lenin ve Stalin’de ise bu konularla ilgili “nitel” yok, katkı ve daha ileriye taşıma var.

Stalin, Leninizm konusunda şunları söylüyor:

“Tam gerçek şudur ki, Leninin yalnız Marksizmi canlandırmakla kalmadı, Marksizmi, kapitalizmin ve proletaryanın sınıf mücadelesinin yeni koşullarına göre geliştirerek, ileriye bir adım attı.

“Öyleyse Leninizm nedir?”

 sorusunu sorduktan sonra,

Lenin’izm'i şöyle tanımlıyor:

“Leninizm, emperyalizm ve proletarya devrimi çağının Marksizmidir. Daha tam söylemek gerekirse, Leninizm, genel olarak proleter devrimin teori ve taktiği, özel olarak proletarya diktatörlüğünün teori ve taktiğidir.

... "İşte bundan dolayı Leninizm, Marksizmin yeni koşullarda gelişmesidir”

(Stalin, Leninizm’in sorunları, sf. 10-11, Sol yayınları)

İşte, soruna ve Marksizm’e **“katkı”**ya Stalin gibi yaklaşmak gerekiyor. Çok abartılı şeyler, abartılanı yüceltmez, onu işçi sınıfı ve ezilen halkların gözünde küçük düşürür.

Yukarıda da söylemiştik, ideolojik erozyonun son durağı neresi olacak, belli değil. Doğmatik, düz bir mantıkla hareket edenlerin, o günün somut koşullarını bilince çıkararak hareket etmeleri de söz konusu olamıyor. “MLM” ideolojisine sahip çıktığını söyleyen küçük-burjuva MKP’de her türlü anti-MLM akımın MLM getirdiği eleştirilerden etkilenmekten kendini kurtaramıyor.

Ayrıca bu konuda, Lenin, SE, C.6 sf. 127'de «İnter yayınlar» bakabilir.

Eğer bunlar da yetmez ve çevirilerde yanlışlıklar var deniyorsa,

Almanca Cilt 27, Sf. 113 ve Cilt 24, Sf. 70’den de bakılabilir.

 Kaypakkaya’nın parti ismiyle ilgili Lenin’den aktardığı alıntı ise, SE, C. 6, Sf. 127, İnter yayınlarıdır.

                                                                                   49 -Bitti

 

Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA