Türkiye'de kapitalizmin gelişimi, ülkenin kendi iç dinamikleriyle olmamıştır. Sermaye birikimi, kapitalizm yoluna giren diğer ülkelerden farklı olarak emperyalizmin denetiminde ve sömürüsünde gelişen bir yol izlemiştir.
1923'te Türkiye
Cumhuriyeti'ni kuranlar, bir yandan sermaye güçsüzlükleri nedeniyle ilk
birikimi devlet olanaklarını kullanarak gerçekleştirirken diğer yandan da
emperyalizmle geliştirdikleri ilişki sonucu, emperyalizmin ülke içindeki
acenteleri olarak komprador bir sınıf olarak gelişmeye başladılar.
Türkiye koşullarında burjuvazi ilk birikimini Ermeni, Rum ve
Süryani soykırımı gibi yağma ve çökme üzerinden sağlarken, sermayesinin
güçsüzlüğü nedeniyle devlet olanaklarını fazlasıyla kullanmıştır. "Devlet
eliyle burjuvazi yaratmak" denilen ve "milli sermaye" gibi
propagandalarla sürdürülen bu süreç, gerçekte burjuvazinin sermaye güçsüzlüğü
nedeniyle devlet imkan ve olanaklarını kendi ilk birikimini gerçekleştirmek,
sömürüsünü sürdürmek için kullanması olarak şekillendi. Burjuvazi, devlet
olanaklarını kullanarak palazlandı. Kemalistler, 1923'ten sonra buna oldukça
ağırlık verdiler. Devlet teşvikleri, ihaleler ticaret burjuvazisi için büyük
bir olanak sağlıyordu. Osmanlı'dan devralınan sermaye birikimi güçsüz olduğu
için burjuvazi daha çok ticaret yoluyla gelişip büyü-
2
-meye başladı. Emperyalizmle yapılan anlaşmalar Türk ticaret burjuvazisi, emperyalizmin ülke içindeki acentesi olarak kompradorlaştı. Komprador burjuvazi ve emperyalistlerin ülke içindeki temsilcileri, emperyalist ülke tekelleriyle kurdukları ortaklıklar ve emperyalist tekellerden aldıkları malları satarak son derece kârlı bir ticarete dönüştürdü ve sermaye edinmeye başladı. Komprador burjuvazinin devlet içindeki temsilcileri olarak bürokratlar tarafından "yabancı firmalara bağlı şirketler ya da doğrudan doğruya yüksek dereceli bürokratların bu tip şirketlere katılması sağlanarak desteklendi." (Kongar, age.)
TC devletinin kuruluşu ve Kemalî iktidarın ilk dönemlerinde
komprador burjuvazi İngiliz ve Fransız emperyalizmiyle ilişkilerini
sürdürürken, 1935'lerden itibaren Alman emperyalizminin işbirlikçiliğini yapmıştır.
Komprador burjuvazi, önceleri emperyalist ülkelerden mal getirip satarak zengin
olan ticaret burjuvazisi, bu sefer montaj sanayiiye geçerek daha büyük bir
kazanç elde etmeye başladı. Daha önce bütün olarak getirilen mallar, montaj
sanayiine geçilmesiyle parça parça alınarak kurulan orta düzeyde fabrika ve
atölyelerde birleştirilerek satılmaya başlandı.
Tarım alanında makineleşmenin gelişmesi, üretim alanlarının
genişlemesini de getirdi. Böylece ticarete ve bankacılığa doğru bir sermaye
aktarımı da gerçekleşti. Komprador burjuvazinin gelişip güçlenmesinde tarım
alanından yapılan sermaye aktarımları oldukça etkili olmuştur.
Mao Zedung Çin toplumunun tahlil eden makalesinde şöyle
demektedir: "Çin'in feodal toplumu, meta ekonomisine doğru geliştiği ve
böylece içinde kapitalizmin tohumlarını taşıdığı için, Çin, yabancı
kapitalizmin zorlaması olmasa bile giderek kendi kendine kapitalist bir toplum
haline gelecektir. Yabancı kapitalizmin nüfuz etmesi bu süreci hızlandırdı.
Çin'in toplumsal ekonomisinin çözülmesinde yabancı kapi-
3
-talizm önemli bir rol oynadı; bir yandan Çin'in kendine yeterli doğal ekonomisini baltaladı ve hem şehirlerdeki hem de köy evlerindeki el sanatları sanayisini yıktı; öte yandan, il ve ilçelerdeki meta ekonomisinin gelişmesini hızlandırdı." (c. 2, s. 366)
Mao Zedung'un Çin toplumu için yaptığı tahlil, Osmanlı
İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu sonrasındaki benzerlikleri
açısından oldukça dikkat çekicidir. Bu şu demektir, bir toplumsal yapı,
bağrında meta ekonomisi taşıyorsa, bu toplum, süreç içinde kendi kendine
yeterli kapitalist bir ekonomi haline gelebilecektir. Ülkemizde feodalizmin
tasfiye edilmesi bir burjuva devrimle mümkün olmamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu, merkezi feodal bir sistemdi. Rüşeym
halinde de olsa gelişen kapitalizm, yukarıdan emperyalizm tarafından önü
kesildiği için kendi iç dinamikleriyle gelişme şansı bulamamıştır. Tersine
feodal üretim ilişkileri korunmuş ve emperyalizmin sömürüsünün sürgit devamı
için yeni koşullara göre yeniden üretilmiştir. Bu durum Kemalistlerin
önderliğinde kurulan TC için de geçerli olmuş yarı-feodal üretim ilişkileri
uzun bir süre hakimiyetini korumuştur.
Diğer bir konu da emperyalizmin feodalizmi çözüp çözmeyeceği
meselesidir. Bu soruya da Mao Zedung şu şekilde cevap vermektedir: "Çin'in
toplumsal ekonomisinin çözülmesinde yabancı kapitalizm önemli bir rol oynadı;
bir yandan Çin'in kendine yeterli doğal ekonomisini baltaladı ve hem
şehirlerdeki hem de köy evlerindeki el sanatları sanayisini yıktı; öte yandan,
il ve ilçelerdeki meta ekonomisinin gelişmesini hızlandırdı.
Olayların bu şekilde gelişmesi, Çin'in feodal
ekonomisinin temellerine yaptığı bu çözücü etkilerin dışında, Çin'de kapitalist
üretimin gelişmesi için belirli nesnel koşulların ve olanakların doğmasına yol açtı.
Çünkü doğal ekonominin yıkılması, kapitalizm için meta pazarı yarattı; aynı
zamanda çok sayıda köylünün ve zana-
4
--atkârların iflası, kapitalizme emeğin bir meta olarak
alınıp satılması olanağını sağladı. (...) Bununla beraber kapitalizmin ortaya
çıkması ve gelişmesi, Çin’deki emperyalist müdahaleden bu yana meydana gelen
değişikliğin sadece bir yönüdür. Bu değişikliğin, kapitalizmle birlikte gelişen
ve onu engelleyen bir yönü daha vardır. Emperyalizmin, Çin kapitalizminin
gelişmesini durdurmak için Çin’in feodal güçleri ile işbirliği etmesi.
(age, s. 336)
Bu, Türkiye açısından da böyledir. Ülkemizde emperyalist
sermayenin ülkenin en ücra köşesine kadar girdiği ve tüm üretim birimlerini
etkisi altına aldığı 100 yıllık bir sürecin sonunda yarı-feodal sistemi sancılı
da olsa bir çözülmeye doğru ittiği açıktır. Ancak bu, tüm feodal kalıntıların
tasfiye olduğu anlamına gelmemektedir. Diğer yandan bu toplumsal yapı, feodal
sistemin kendine yeterli doğal ekonomisinin temellerini yıkmıştır.
Emperyalist sermayenin ve ona tabi olan Türk devletinin
uygulamaya koyduğu bu politikalar, daha önceki yıllarda kırsal alanda üretim
ilişkisinin -yani feodal ekonominin- ağır ve sancılı bir şekilde de olsa
giderek çözülmesi sürecini görülmemiş bir şekilde hızlandırmıştır.
Emperyalist sermaye, kendi iç çelişkileri ile kapitalist
gelişim sürecinin ilk aşamasında olan Türkiye’de bu süreci iki zıt yönde
etkilemiştir.
Birinci olarak, emperyalist sermaye doğal ekonomiyi sararak,
yerel pazarları birleştirerek, proletaryayı yaratarak, meta dolaşımını ve
giderek meta üretimini yaygınlaştırarak ve 1970’ler sonrasında olduğu gibi
doğrudan sanayi yatırımlarına başvurarak yıkıcılık görevini üstlendi. Böylece
kapitalist gelişim sürecini kendisine tabi ve bağımlı hale getirmiştir. Kapitalist
gelişimin objektif şartlarını hızlandırmıştır.
Öte yandan emperyalist sermaye Türkiye’de hammaddeleri talan
ederek, borçlandırarak, biriken ilk sermayeyi çekip...
5
…götürerek, var olan
üretim ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirip yeniden üreterek
ve ulusal bir sanayinin gelişmesini engelleyerek kapitalizmin gelişmesinin
önüne dikilmiştir. Toplumsal emeği kendi denetiminde olan bu geri üretim
ilişkileri içine hapsetmeye çalışmıştır.
Emperyalist
sermayenin bu iki zıt yönlü etkisi, kendi iç çelişkisidir. Bu iç çelişki
emperyalist sermayenin sömürüsü altında yarı-feodal yarı-sömürge Türkiye
toplumunu da doğrudan etkilemiş, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısında
niteliksel değişimlerin yaşanmasına (objektif olarak) neden olmuştur. Yarı-feodal
üretim ilişkilerinin hakimiyeti çözülmüş komprador kapitalist üretim ilişkileri
ekonomik ve sosyal yapıda hâkim hale gelmiştir.
Bu süreç emperyalist
kapitalizmin sömürünün doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden bir sonucu olarak
yaşanmıştır. İbrahim Kaypakkaya konu hakkında Lenin’in Emperyalizm kitabından
yaptığı alıntılarla genel olarak bu meseleye dair şunları ifade etmektedir. “…
Oysa kapitalizmin gelişmesi ve feodal ilişkilerin kısmen çözülmesi, emperyalist
sömürünün işleyişinin doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden doğan sonucudur.
Emperyalizmin, sömürü ve talan amacıyla ihraç ettiği sermaye, kendiliğinden
feodal ilişkilerde kısmi bir çözülmeye de yol açmaktadır.
Lenin, bu gerçeği
Emperyalizm kitabında şöyle dile getiriyor: ‘İhraç edilmiş sermaye, ihraç
edildiği ülkelerde kapitalizmin gelişmesini etkiler, hızlandırır.’ Böylece,
sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir parça durdurma eğilimi
taşısa da bunun, dünyadaki kapitalizmi derinlemesine ve genişlemesine
geliştirmek pahasına olduğunu unutmamalı.” Lenin’in burada sözünü ettiği
“kapitalizm”, komprador kapitalizm dediğimiz, emperyalizme bağlı kapitalizmdir.
İşin öteki ve esas yüzü ise şudur: Emperyalist ülkeler, geri kalmış ülkelere
sermaye ihraç ederken, buralarda demiryolları vs. inşa...
6
...ederken, yüksek
faiz bedellerini, düşük toprak fiyatlarını, düşük ücretleri, ucuz hammaddeleri
düşünmektedirler ve onların asıl amacı, bütün toprakların ve hammaddelerin
rakipsiz sahibi olmak, buraları sömürgeleştirmek, emekçi halkları köleleştirmektir.
Emperyalizmin karakteri ve amacı budur… (age, 293-294 bold.)
Burada bir noktanın
altını önemle çizmek gerekir. Türkiye’de yarı-feodalizmin çözülmesi tespitinin
yapılması “emperyalizme ilericilik” atfetmek değildir. Tam tersine yaşanan
emperyalist sermayenin “karakteri ve amacı” doğrultusunda sömürüsünü
artırmasına ve genişletmesine yol açmıştır. Bu ise objektif olarak
“kapitalizmin gelişmesi ve feodal ilişkilerin kısmen çözülmesi, emperyalist
sömürünün işleyişinin doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden sonucu
olarak ortaya çıkmıştır.
İbrahim
Kaypakkaya’nın bu çözümlemesi beraberinde emperyalist sermayenin sömürüsünü
artırmak için amaçladığı her adımın (sanayi sermayesi başta olmak üzere
doğrudan sermaye yatırımlarının yoğunlaşması vb.) kapitalizmin gelişmesine
neden olacağına işaret etmektedir. Bu gelişme, emperyalist sermayenin özellikle
doğrudan sanayiye yönelik yatırımlarının büyüklüğüne ve yoğunluğuna paraleldir.
Diğer bir ifadeyle,
emperyalist sermaye sömürüsünü artırmak için daha fazla yatırım yaptıkça, doğal
olarak da kapitalizmi geliştirmiştir. Gelişen bu kapitalizm emperyalizme
tabi, komprador kapitalizm olmuştur.
Yarı-feodalizmin
çözülmesi ve komprador kapitalizmin gelişimi Türk hakim sınıfların kendi
aralarındaki ilişkileri de etkilemiştir. Yarı-feodal ilişkiler çözülmüş, feodal
kalıntılar ise varlığını çeşitli şekillerde sürdürmektedir. Türk hakim
sınıflarının devlet iktidarındaki politik konumlanışı da belirlemiştir. Komprador bürokrat burjuvazi ve
büyük toprak ağaları iktidarında, toprak ağalarının etkisi
zayıflamış, komprador bürokrat ve komprador burjuvazinin ağırlığı artmış
ve esas...
7
hale gelmiştir. Komprador bürokrat burjuvazi ve toprak
ağaları iktidarında, emperyalist sermayenin yarı-sömürge Türkiye pazarına yönelmesi,
sermayenin yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine paralel tefeci tüccar
sermayesinin sanayi sermayesiyle daha fazla bütünleşmesine neden olmuştur. Bu
ise hakim sınıf iktidarı içinde komprador bürokrat burjuvaların etkinliğini artırmıştır.
Ancak bu durum, Türk hakim sınıf klikleri içinde çelişkileri ortadan
kaldırmamıştır.
Özellikle komprador bürokrat burjuvaların her birisinin
doğrudan bağımlılık ilişkisi olduğu emperyalist sermaye tekellerinin çıkarları
doğrultusunda hareket etmeleri, bu çelişkinin zeminini oluşturmuştur.
Öte yandan günümüz koşullarında ekonomik olarak komprador kapitalizm hakim
olmasına rağmen hala feodal kalıntılar varlığını ve etkisini sürdürmektedir.
12-
Türkiye Devriminin Niteliği
Bir devrimin başarısı için o ülkenin sosyal ve iktisadi yapısının doğru bir
temelde ele alınması zorunludur. Bu konuda yapılacak yanlış veya yetersiz
değerlendirmeler, devrimin niteliği, hedefleri, mücadele biçimleri ve görevleri
gibi birçok konuda gerçeklerle uyumlu olmayan sonuçlara varmayı kaçınılmaz hale
getirir.
Türkiye devriminin niteliğini belirlemek için SBKP ve ÇKP devrim
süreçlerine bakmak önemlidir. Burada amacımız dogmatik-şabloncu yaklaşımlara
düşmemek için var olan nesnel
koşulların doğru bir analizini yapmaktır. "25 Ekim'in (7 Kasım) dördüncü
yıldönümü yaklaşıyor.
Bu büyük gün geride kaldıkça Rusya'da proleter devrimin
önemi daha çok ortaya çıkıyor ve biz de bir bütün olarak çalışmalarımızın
pratik anlamını daha iyi kavrıyoruz.
Bu önem ve tecrübeler kısaca ve doğal olarak çok eksik ve kaba
bir biçimde şöyle özetlenebilir:
8
Ve bu temizliği 125
yıl önceki Büyük Fransız Devrimi'nin yaptığından çok daha büyük bir
kararlılıkla, hızla, cesaretle, başarıyla ve halk yığınları üzerindeki etkisi
açısından çok daha geniş ve köklü bir şekilde yaptığımız için haklı bir gurur
duyabiliriz.
Gerek anarşistler,
gerekse de küçük burjuva demokratlar (yani bu enternasyonal sosyal tipin Rus
temsilcileri olan Menşevikler ve Sosyalist-Devrimciler) olsun,
burjuva-demokratik devrimin sosyalist (proleter) devrimle olan ilişkisi üzerine
inanılmayacak kadar çok saçma sapan şey söylediler ve söylemekteler. Geride
bıraktığımız dört yıl, bu konuda Marksizm'i doğru kavradığımızı, geçmiş
devrimlerin tecrübelerini bütünüyle doğru değerlendirdiğimizi göstermiştir. Biz, hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi
yaptık; burjuva-demokratik devrimi sonuna kadar götürdük.
Biz, bilinçli,
kendimizden emin, şaşmadan ileriye doğru, sosyalist devrime doğru yürüyoruz.
Biz, sosyalist devrimin burjuva-demokratik devrimden Çin Seddi ile ayrılmadığı
bilinciyle, (sonuçta) ne kadar ilerleyebileceğimiz, bu muazzam görevlerin ne
kadarını başarabileceğimiz ve başarılarımızın ne kadarını sürekli hale
getirebileceğimiz konusunda yalnızca mücadelenin belirleyici olacağı bilinciyle
hareket ediyoruz. Bunu zaman gösterecektir. Ama daha şimdiden -çöle
dönüştürülmüş, harap edilmiş, geri bir ülkede toplumun sosyalist dönüşümü
alanında ne denli müthiş başarıların elde edildiğini görüyoruz.
Devrimimizin
burjuva-demokratik içeriği hakkındaki düşüncelerimizi sonuna kadar götürelim.
Marksistler için bu--
9
--nun ne anlama geldiği net olmalıdır. Açıklamak için örnekler verelim.
Devrimin
burjuva-demokratik içeriği, ülkenin toplumsal ilişkilerini (yapısını,
kurumlarını) ortaçağdan, serflikten, feodalizmden temizlemek demektir.
1917’de
Rusya’da serfliğin başlıca belirtileri, kalıntıları, yaşayan unsurları nelerdi?
Monarşi, ortaçağ kalıntıları, büyük toprak sahipliği ve toprağın tasarruf
hakkı, kadının durumu, din ve ulusların ezilmesi.
“Dini
ya da kadının hak yoksunluğunu, Rus olmayan ulusların eşitsizliğini ve
ezilişini ele alalım. Bunlar bütünüyle burjuva demokratik devrimin
sorunlarıdır. Aşağılık küçük burjuvazi ve
demokratları sekiz ay boyunca bu konuda lafladılar. Oysa bugün
dünyanın en ileri ülkeleri arasında dahi bu sorunları burjuva demokratik
doğrultuda tamamen çözmüş olan tek bir ülke dahi yoktur. Bizde bunlar Ekim
Devrimi yaşaması ile tamamen çözüme bağlanmıştır.
Biz dine karşı gerçekten savaştık ve hala da savaşıyoruz.
Rus olmayan bütün uluslara kendi öz cumhuriyetlerini ya da otonom bölgelerini
tanıdık. Bizde, Rusya’da artık kadın haklarının ya da kadın-erkek eşitliğinin
tam olmayışı gibi bir alçaklık, adilik, rezillik; dün yanın istisnasız bütün
ülkelerinde çıkarcı burjuvazi ve odun kafalı, korkak, küçük burjuvazi
tarafından sürekli tazelenen bu serfliğin ve ortaçağın rezil kalıntısı
kalmamıştır.
Bütün
bunlar burjuva-demokratik devrimin içeriğine girer. Bundan yüz elli,
iki yüz elli yıl önce, bu devrimin (eğer bir genel devrim tipinin kendine özgü ulusal
şeklinden söz edilecekse) ilerici önderleri halklara insanlığı ortaçağın
ayrıcalıklarından, kadın-erkek eşitsizliğinden, şu ya da bu dine devletin
tanıdığı imtiyazlardan (ya da da tamamen “din fikri”nden ve “dindarlıklardan”),
ulusal eşitsizliklerden kurtaracakları sözünü verdiler. Ama onlar sadece söz
verdiler, sözlerinde durmadılar. Sözlerinde duramazlardı, çünkü “kutsal özel
mülkiyet”
10
için duydukları “saygı” buna engel oluyordu. Bizim proleter devrimimizde kahrolası ortaçağa ve “kutsal özel mülkiyet”e karşı duyulan bir “saygı” sözkonusu değildir.
Fakat burjuva-demokratik devrimin kazanımlarını Rusya
halklarına geri dönülemez bir tarzda mal etmek için daha da ileriye gitmeliydik
ve gittik de. Bu yolda ilerlerken burjuva demokratik devrimin sorunlarını kendi
temel ve gerçek proleter-devrimci sorunlarımızın, sosyalist eylemlerimizin bir
“yan ürünü” olarak çözdük. Her zaman söylediğimiz ve eylemlerimizle
kanıtladığımız gibi burjuva-demokratik reformlar, devrimci sınıf mücadelesinin
yani sosyalist devrimin yan ürünüdür.
Bu arada, Kautsky, Hilferding,
Martov, Çernov, Hillquit, Longuet, Mac Donald, Turati ve “iki buçukuncu”
Marksizm’in diğer kahramanlarının burjuva demokratik
devrim ile proleter-sosyalist devrim arasında böyle bir karşılıklı
ilişki olduğunu bir türlü anlamak istemediklerini de belirtelim.
Birincisi ikincisinin
içine girer. İkincisi geçerken birincisinin sorunlarını da çözer. İkincisi
birincisinin eserini kökleştirir. Mücadele ve sadece mücadele ikincinin
birinciyi ne derece aşıp aşmayacağını belirler.
İşte Sovyet düzeni böyle bir devrimin bir diğerinin içinde
yeşerişinin en açık kanıtlarından, görüntülerinden biridir. Sovyet düzeni işçi
ve köylüler için demokramizin en üst ölçeğidir.
Ve aynı zamanda da
burjuva demokramizinden bir kopuş, dünya tarihinde yeni bir tip demokrasinin,
yani proleter demokratizmin diğer bir deyimle proletarya diktatörlüğünün de
doğuşudur.
” (Lenin, “Ekim Devrimi Üzerine”, 14 Ekim 1921,
Werke Bd. 33, s. 31-39, Ekimler Dergisi, s. 2, Şubat 94)
Açıkça
görüldüğü gibi
“Rusya’da devrimin ilk ve kaçınılmaz görevi, ortaçağ
kalıntılarını bertaraf etmek, bunları son kırıntısına kadar temizlemek,
Rusya’yı bu barbarlıktan, bu utançtan, kültürün ve ilerlememizin önüne dikilen
bu en büyük frenleyici engelden kurtarmak şeklindeki burjuva”
11
Çin Devrim deneyimi ise Çin’deki köylülük nüfus, ulusal
sorun ve azınlık milliyetler sorunu başta olmak üzere birçok konuda ülke
gerçeğimizle benzerlikler taşımaktadır. Çin açısından bakıldığında savaş
ağaları arasında çatışmaların yaşandığı ve köylülüğün nüfusun yüzde seksenini
teşkil ettiği bir ülkede Demokratik Halk Devrimi’nin özünün toprak devrimi
olduğu oldukça anlaşılırdır. Partimizin kuruluş aşamasında ülkemizdeki tablo,
aşağıda aktardığımız gibi Çin Devrimi’yle önemli benzerlikler taşımaktaydı.
“Çin, yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkedir. Siyasi,
ekonomik ve kültürel bakımlardan eşit olmayan şekilde gelişmiş bir ülkedir.
Muazzam genişlikteki topraklarında yarı-feodal ekonominin ağır bastığı bir
ülkedir. Bundan şu sonuç çıkar: Çin Devrimi, karakter bakımından bugünkü
dönemde, burjuva demokratik bir nitelik taşımaktadır. Başlıca hedeflerini emperyalizm
ve feodalizm, temel itici güçlerini ise proletarya, köylülük ve şehir küçük
burjuvazisi teşkil eder.” (Yeni Demokratik Devrim, Mao Zedung, Eylem Yayınları,
s. 21)
Aynı eserde Çin Devrimi’nin görevleri çerçevesinde şu
gerçeklere dikkat çekilmektedir: “...çünkü, feodal toprak ağası sınıfı, Çin’de
emperyalist egemenliğin ana sosyal te-
12
“...melidir. Ve köylülük, Çin devriminin ana gücüdür. Bu
nedenle iki temel görev, Millî Devrim ve Demokratik Devrim, aynı zamanda hem
ayrı hem birleşiktir.” (age., s. 45-46)
Devamla “Çin Devrimi, dünya devriminin bir parçasıdır”
enternasyonalist bakış açısından hareketle şu vurgular yapılmaktadır: “Açıkça,
bugünkü Çin toplumunun sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal özelliğinden
dolayı, Çin Devrimi’nin iki aşamaya bölünmesi gerekmektedir. İlk adım sömürge,
yarı-sömürge ve yarı-feodal yapıya sahip toplumu, bağımsız ve demokratik bir
topluma dönüştürmektir. İkincisi ise devrimi ilerletmek ve sosyalist bir toplum
kurmaktır. Şu anda Çin Devrimi ilk adımı atmaktadır.” (age., s. 62)
Demokratik Devrim ile Sosyalist Devrim süreçleri ve
ilişkileri de şöyle formüle edilmektedir: “...Demokratik Devrim, Sosyalist
Devrim için zorunlu hazırlık ve sosyalist devrim, demokratik devrimin
kaçınılmaz bir sonucudur. Bütün komünistlerin uğrunda var güçleriyle
çalıştıkları nihai hedef sosyalist ve komünist bir toplum getirmektir...”
(age., s. 58)
Sonuç olarak gerek Rus devrimi ve gerek Çin devrimi süreci
günümüz Türkiye devrimi açısından değerlendirildiğinde benzerlikler ve
farklılıklar taşımaktadır. Günümüzde
Türkiye toplumu ne dönemin Rusya’sı ne de Çin’idir. Yarı-sömürge ve iktisadi
yapıda kapitalizmin hâkim olduğu Türkiye devriminin niteliği; Demokratik Halk
Devrimi olmakla birlikte özü toprak devrimi değildir. Proletarya önderliğinde
gerçekleşecek olan Demokratik Halk Devrimi, ülkemizin demokratikleşmesini —
siyasal özgürlüğünü — hedefleyecektir. Bu anlamıyla anti-emperyalisttir. Başta
ulusal sorun olmak üzere kadın sorununun, baskı altında olan dinler ve inançlar
sorununun, azınlık milliyetler sorununun vb. demokratik hak ve özgürlüklerle
ilgili tüm sorunları çözmeyi hedeflemektedir. Ve giderek sosyalizmin inşa
sürecinde derinleşerek ilerleyecektir.
13
Çağımız, Emperyalizm ve Proleter Devrimler Çağıdır
Çağımız, emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır. Bu
çağda, burjuvazi ilerici rolünü yitirmiştir. Dolayısıyla yukarıdaki
deneyimlerde de görüldüğü gibi tüm demokratik görevler ancak proletarya
önderliğinde yürütülecek Demokratik Halk Devrimi’yle gerçekleştirilebilir.
Bu durumda şu sorulara yanıt aramamız gerekir: Bugün Türkiye
ve Türkiye Kürdistanı coğrafyasında yukarıdaki deneyimlerde ifade edilen ve
geniş yığınların istemleri haline gelen demokratik talepler var mıdır? Bu
soruya “evet” yanıtını vermeliyiz. Başta emperyalizmden kurtuluş ve Kürt ulusal
sorunu olmak üzere, kadın sorunu, din ve vicdan özgürlüğü sorunu vb. Demokratik
Halk Devrimi’yle çözüme kavuşacak birçok görev karşımızda durmaktadır. Bu bir.
İkincisi, Türkiye’de iktisadi yapıda tam da Rusya’da olduğu
gibi hâkim olan üretim ilişkisi, kapitalist üretim ilişkileridir. Ancak
ekonomik, kültürel, din-inançsal bakımdan bir önceki toplumun feodal
kalıntıları da önemli oranda varlığını korumaya devam etmektedir.
Ezilen ulus ve azınlık milliyetlerin, kadın hareketinin
demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi sürmekte; din ve vicdan özgürlüğü
talepleri gündemdeki yerini korumaktadır. Kısacası ülkenin emperyalizmden
kurtuluşu ve toplumun demokratikleştirilmesi işçilerin, köylülerin,
emekçilerin, bütün ezilen halkın öncelikli sorunudur.
Yarı-Sömürge Kapitalist Ülkelerde, Demokratik Halk Devrimi
Mümkün Müdür?
Türkiye’nin iktisadi olarak kapitalist bir ülke olması,
Demokratik Halk Devrimi’ni geçersiz kılmaz. Çünkü:
1- Türkiye, yarı-sömürge bir ülkedir. Dolayısıyla
anti-emperyalist mücadele, devrimin ana görevlerinden biridir.
14
2- Türkiye’de burjuva anlamda bir demokratik devrim
gerçekleşmemiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin hâkimiyeti, Demokratik Halk
Devrimi’nin görevlerini daraltmıştır ama bu devrimin gerekliliğini ortadan kaldırmamıştır.
Şu görevler karşımızda durmaktadır:
a- Emperyalizmden kurtuluş.
b- Kürt ulusal sorununun çözümü ve tüm azınlık milliyetlerin
haklarının güvence altına alınması.
c- Ataerkilğin varlığından dolayı yaşamın her alanında
başgösteren kadın-erkek eşitsizliğinin giderilmesi ve öz itibariyle cinsiyetçi
bakış açısına son verilmesi.
d- Ülkenin demokratik bir niteliğe kavuşturularak
sosyalizmin inşası için gereken ön koşulların yaratılması.
e- Din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması.
f- Tüm demokratik hakların güvence altına alınması.
g- Fikir ve örgütlenme özgürlüğü sağlanarak toplumun
demokratikleştirilmesi.
Bu talepler dikkate alınmadan “her şey sosyalist devrimle
çözülür” gibi yaklaşımlar, subjektif istemlerimizi geniş yığınlara dayatmaktan
başka bir anlam ifade etmez. Elbette burada sözünü ettiğimiz, geniş yığınların
demokratik ve meşru talepleridir. Komünistler, geniş yığınların demokratik
istemlerini gözardı edemezler. Bilakis, yığınlar ancak bu somut talepler
üzerinde birleşik bir kuvvet haline getirilebilir. Burada önemli olan tüm bu
demokratik taleplerin proleter bir bakış açısıyla ele alınması ve siyasal
iktidar perspektifinden çıkılmamasıdır.
Devrimci savaşımız, tüm demokratik talepleri program ve
taktiklerinde barındırmak zorundadır. Devrim mücadelemizin asgari programı olan
Demokratik Halk Devrimi mücadelesi ise bu anlamda somut talepleri içermesi
bakımından daha özel bir yere sahiptir. Demokratik Devrimin toprak re-
15
Gelinen aşamada Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nda köylülük,
toplam nüfusun çok az bir kısmını oluşturmaktadır. Nüfusun ezici bir çoğunluğu
şehirlerde (ve özellikle büyük şehirlerde) yaşamaktadır. 2022 yılı verilerine
göre şehirlerde yaşayan toplam nüfus 79 milyon 613 bin 279 (%93,35), belde ve
köylerde yaşayan toplam nüfus ise 5 milyon 666 bin 274’tür (%6,65). Dolayısıyla
nüfus olarak sürekli zayıflayan bir güçten söz etmekteyiz. Bu gücün zayıflaması,
onun sınıf savaşımı içindeki yerinin yeniden sorgulanmasını gerekli
kılmaktadır. Buradan artık toprak ve tarım eksenli sorunların olmadığı sonucu
çıkarılmamalıdır. Zira yaşanan tüm değişimlerle birlikte bu sorunlar da
Demokratik Halk Devrimi kapsamında çözülmesi gereken görevlerdir.
Çelişmeler ve Baş Çelişki Sorunu
Genel olarak çelişmeler ve baş çelişki sorununun doğru
tespiti, materyalist diyalektik bir yaklaşımla mümkün olabilir. Doğada,
toplumlarda yaşanan tüm gelişmelerin, değişimin temelinde iç çelişmelerin
varlığı yatmaktadır. Bu demektir ki; çelişkiler iradi müdahalelerle
yaratılamaz. Çünkü onlar, objektif olgulardır. Yani bize rağmen vardır. Bizim
görevimiz, bilimsel bir yöntemle onları keşfetmek ve süreçte var olan tüm
çelişmelerin çözümünü de etkileyecek olan “ana çelişki”yi belirlemektir.
Bu konuda uluslararası komünist hareketin tarihi tecrübeleri
bakımından en net belirlemeyi Mao Zedung önderliğin-deki
16
Çin Komünist Partisi yapmıştır. Çin’in iktisadi ve siyasi
yapısını yarı-sömürge yarı-feodal olarak değerlendiren ÇKP, Demokratik Halk
Devrimi sürecinde feodalizm ile geniş halk yığınları arasındaki çelişkiyi “baş
çelişki” olarak belirlemiştir. Bu MLM yaklaşımı dün olduğu gibi bugün de her
MLM parti kendi ülkesinin somut koşullarına uygulamalıdır. Bu anlayışın
şekillenmesine yol açan nesnel zemini doğru bir tarzda kavrayabilmek için
Başkan Mao’nun bu konuya dair analizini incelemekte fayda vardır. Burada asıl
önemli olan, izlenmesi gereken bilimsel yöntemdir.
Mao bu konuda şu bilimsel yöntemi ifade eder:
“Karmaşık bir şeyin gelişme sürecinde birçok çelişme vardır.
Bunlardan birinin varlığı ve gelişmesi öteki çelişmelerin varlığını ve
gelişmesini belirler ya da etkiler. İşte bu, zorunlu olarak baş çelişkidir.
Örneğin, kapitalist toplumda birbiriyle çelişen iki güç,
yani proletarya ve burjuvazi baş çelişmeyi oluşturur. Feodal sınıfın
kalıntıları ile burjuvazi arasındaki çelişme, köy küçük burjuvazisi ile
burjuvazi arasındaki çelişme, proletarya ile köy küçük burjuvazisi arasındaki
çelişme, tekelci olmayan kapitalistler ile tekelci kapitalistler arasındaki
çelişme, burjuva demokrasisi ile burjuva faşizmi arasındaki çelişme, kapitalist
ülkelerin kendi aralarındaki çelişmeler ve emperyalizm ile sömürgeler
arasındaki çelişme gibi öteki çelişmeler hep bu baş çelişme tarafından
belirlenir ya da etkilenir.”
(Mao
Seçme Eserler, cilt 1, s. 437)
Devamla Mao şunları
söylemektedir :
“Ama ne olursa olsun, bir sürecin gelişmesindeki her aşamada
önder rolü oynayan sadece tek bir baş çelişmenin bulunduğu kesindir.
Bu nedenle, eğer bir süreçte birkaç çelişme varsa, bunlardan
bir tanesi önder ve belirleyici rolü oynayan baş çelişme olacak, öbürleriyse
ikincil ve bağımlı bir durumda…
17
bulunacaktır. Dolayısıyla, içinde iki ya da daha fazla
çelişme bulunan karmaşık bir süreci incelerken bütün çabamızı, o sürecin baş
çelişmesini bulmaya yöneltmemiz gerekir. Bu baş çelişme bir kere kavrandığında
bütün sorunlar kolayca çözülebilir.” (age., s. 439)
Özetlersek;
a) Devrimimizin izleyeceği yol
Demokratik Halk Devrimi’dir. Ülkemizde
iktisadi olarak komprador kapitalizm hâkim olmasına rağmen hâlâ feodal
kalıntılar varlığını sürdürmektedir. Bu feodal kalıntılarla birlikte başta
yarı-sömürge yapı ya da emperyalizme bağımlılık sorunu, Kürt ulusal sorunu,
kadın sorunu olmak üzere Demokratik Halk Devrimi’yle çözülmesi gereken bir dizi
demokratik görev vardır. Proletarya önderliğinde emekçilerin, ezilen ulus ve
azınlık milliyetlerin, kadınların, LGBTİ+’ların birliği ancak bu demokratik
talepleri içeren bir devrim perspektifiyle sağlanabilir.
b) Bugün var olan başlıca
çelişmeler arasında birden fazla çelişmenin daha görünür hale geldiği bir
gerçektir.
Bugün temel çelişki,
emperyalizm, komprador kapitalizm, feodal kalıntılar ile geniş halk yığınları
arasındaki çelişkidir.
Demokratik Halk Devrimi sürecinde ise baş çelişki, komprador
kapitalizm, feodal kalıntılar ile geniş halk yığınları arasındaki çelişkidir.
13-
Türkiye Devriminin Yolu
Ülkemizde, yüz yılı aşkın bir süredir yarı-sömürgelik
koşulları devam etmektedir. Bu sürede feodalizm, devrimci bir temelde
tasfiye edilmese de, Türkiye gelinen aşamada ücretli emeğin artı-değer
sömürüsü temelinde gasp edildiği kapitalist bir ülkedir. Feodal üretim
ilişkileri önemli ölçüde çözülse de, tamamen tasfiye edilmemiştir. Feodal kalıntıların kökten tasfiyesi Demokratik Halk
Devrimi ile gerçekleşecektir.
Dolayısıyla
ülkede kapitalizm egemen olsa da, burjuva
18
demokratik devrimin, görevleri tamamen ortadan kalkmış değildir. Yani emperyalizmden kurtuluş, feodal kalıntıların tamamen tasfiyesi, faşizmden kurtuluş, ülkenin demokratikleştirilmesi, Kürt ulusu ve ulusal azınlıklar ve kadın sorununun çözülmesi vb. gündemdedir.
Bu nedenlerle
ülkemizdeki devrimin ikili bir görevi vardır. Bunlar, iç içe geçmiştir.
Demokratik
Devrim ve bir sonraki aşama olarak Sosyalist Devrim. Demokratik Halk Devrimi,
işçi sınıfının önderliğinde, yoksul köylülük ve emekçi sınıflara dayanan
Demokratik Halk İktidarını-Diktatörlüğünü kuracaktır. Ve ardından işçi
sınıfının, emekçi kır ve şehir kitlelerine dayanan proletarya diktatörlüğüne
geçilmesi yolunu izleyecektir.
Devrimin önüne engel olan emperyalizmle olan tüm bağlar
ve ayrıcalıklar, uşakları ve onların sosyal dayanakları olan geri ve gerici
üretim biçimi ve ilişkileri temizlenmeden, dayandıkları sınıflar ve onların
siyasal rejiminden (faşist diktatörlüğünden) kurtulmadan, ne ülkenin
demokratikleşmesi ve ulusal sorunun çözülmesi ne toplumun
demokratikleştirilmesi ne de üretici güçler ve üretim ilişkilerinin özgürce gelişmesi
sağlanabilir. Bunlar yapılmadan da sosyalizme geçilemez. Sosyalizmin maddi
temelleri geliştirilmeden sosyalizmin inşasında başarılı olunamaz.
Önümüzdeki devrimin niteliğinden hareketle, doğal olarak
devrimin yolu da kendine özgü gelişecektir. Devrim kuşkusuz ancak şiddetle, silah
zoruyla gerçekleştirilebilir. Devrimci
sınıf hareketlerinin tarihine bakıldığında bunun iki yolu olduğu açıktır. Biri,
kapitalizmin pek fazla gelişmediği sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde kırsal
alanları temel alan, uzun süreli bir silahlı mücadele, halk savaşı yoluyla
iktidarın ele geçirilmesi; diğeri, kapitalizmin egemen sayıldığı (orta, ileri
veya emperyalist) ülkelerde şehirleri, sanayi merkezlerini temel alarak işçi
sınıfının içinde çalışmayı esas alarak, sınıfın ve…
19
emekçi
kitlelerin desteğini alarak silahlı ayaklanmayla siyasi iktidarı ele geçirme
yoludur. Sonuçta her iki yol da devrimci şiddet ve silahların gücünü
gerektirmektedir.
Sınıf
düşmanları, iktidarlarını silah gücüyle sürdürüyor ve ayakta tutuyor. Bu durumda
proletarya ve emekçiler de ancak silahlı güçle iktidarı ele geçirebilirler.
Kuşkusuz farklı ülkelerde, farklı tarihsel süreçler ve bunların yarattığı
özgünlükler olabilir ve biçim bakımından bu özgünlükler olacaktır. Genel
kurallar elbette birer şablona dönüştürülemez. Özgünlüklerin olduğu yerler veya
tarihî koşullarda ona özgün biçim ve taktikler de olacaktır. Ve komünistler
buna göre hareket etmek durumundadır.
Günümüz
yarı-sömürge, komprador kapitalist ülkeleri gerilla savaşına gözlerini
kapamamalı ve onu silahlı ayaklanma çizgileriyle uyumlu hâle getirerek
yararlanmalıdır. Bugünün silahlı ayaklanmalarının Rusya’da gerçekleştiği
kadar nispeten kısa süreli bir çarpışmadan sonra zafere imza atacağı da
düşünülmemelidir.
Sınıf mücadelesi,
bu ülkelerdeki ayaklanmaya dayalı devrimin yenilgisi durumunda, kırlara
çekilerek ve kırlardaki gerilla savaşından devrim için yararlanma ya da devrimi
kırlarda soluklandırarak yeniden kente dönme gibi bir çizgiyi de dayatabilir.
Ve hatta öyle durumlar olabilir ki, sınıf mücadelesini kıra taşımak
bile olanaklı ya da zorunlu hâle gelebilir. Rusya’da eğer yaşamın
devrimci pratik eylemi, bunu Rus komünistlerine dayatmadıysa, bu, Rusya’nın o
tarihsel evredeki koşullarının devrimin lehinde olmasındandı. Aynı şey, İç
Savaş açısından da böyleydi. Rus devrimcileri, devrimin şehirdeki güçlü olan
ayağından aldıkları güçle harekete geçip kırdaki nispeten zayıf olan devrim
ayağına yaslanmayı stratejilerinin temeli hâline getirmediler. Yani gerillaya
stratejik bir rol biçmek yerine, onu destekleyici taktik rolde ele aldılar.
Günümüz dünyasında yarı-feodal, yarı-sömürge ve
yarı-sömürge kapitalist ülkelerde durum Ekim ve Çin Devrimi…
20
koşullarından farklıdır. Bu nedenle tek bir mücadele
biçiminden değil, içiçe geçen mücadele biçimlerinden bahsetmek gerekir.
Kuşkusuz yarı-feodal yarı-sömürge ülkelerde devrimin yolu kırları esas alan
Halk Savaşı stratejisidir. Kapitalist ülkelerde devrimin yolu şehirleri merkez
alan Silahlı Halk Ayaklanması'dır. İki strateji birbirini dıştalamaz. Kırlara
dayanan mücadele şehirleri önemsemelidir. Şehirlere dayalı mücadele kırları
dikkate almalıdır. Günümüz dünyasında mücadele ve çelişkiler o denli karmaşık
ve iç içe geçmiş durumdadır ki, devrim süreci içinde hem ayaklanma ve hem de
kırlara dayalı gerilla stratejisinin uygulanabilirliği söz konusu olabilir.
O halde, devrimin şiddet yoluyla, silahların gücüyle
gerçekleştirileceğini asla akıldan çıkarmamak gerekir. "Çok uluslu
ülkemizde, kapitalist üretim ilişkileri ağırlık taşımaktadır, kapitalizm egemen
durumdadır, doğal olarak şehirlerdeki faaliyetler ağırlık taşıyor"
düşüncesinden hareketle silahlı mücadele reddedilemez. Şehirlerde, şehir askeri
komitelerimiz/şehir gerillalarımız olacaktır. Yukarıda belirttiğimiz gibi
eylemler yapılacağı gibi bir ayaklanma döneminde bu güçlerimiz düşmana karşı
devrimi askeri yönde yönetecek güçte olmak zorundadır.
Ülkemizde, başta büyük şehirler olmak üzere şehirlerde
büyük sanayi bölgelerinde çalışmayı esas almamız gerekiyor. Buralarda işçi
sınıfı ve sendikalar başta olmak üzere emekçi kitleler içindeki çalışmamız esas
olacaktır. Şehir çalışması denilince sadece en büyük birkaç şehirde çalışma
olarak anlaşılmamalıdır. Elbette bu, gücümüzü dağıtmak da değildir. En büyük
sanayi şehirleri öncelikli olmak durumundadır ancak gelişme oranında diğer
şehirlere açılmak gerekmektedir. Özellikle Kürdistan'ın şehirlerine, maden,
hammadde, enerji ve liman şehirleri gibi stratejik alanlara önem verilecektir.
Bunun yanında güncel gelişmeler ve ortaya çıkan fırsatlar bağ-
21
-lamında
herhangi bir küçük şehirde, gerek fabrika, maden ocaklarının olduğu bir alan
gerekse enerji veya büyük liman şehirlerinde çelişkilerin keskin olduğu
şehirlerde çalışmaları-mıza ağırlık verilecektir.
Örgütlenmenin bir diğer sacayağını da öğrenci gençlik ve tarım işçilerinin
içinde çalışma oluşturmaktadır. Ülkemizde genç nüfus yoğundur. Öğrenci gençlik,
devrimin dinamik-lerinden biridir. Gençlik örgütümüz, devrimimizin öğrenci
gençlik içindeki örgütleyici gücü olarak politikasını ve hedef-lerini buna göre
geliştirecektir.
Tarım
sorunu, ülkemizin temel sorunlarından biridir. Kü-çük tarım üreticilerinin
özgün sorunlarını çözmek, koope-ratifçiliğin geliştirilmesi ve üreticilerin
emeğinin tefecilere kaptırılmaması bakımından önemli bir yerde durmaktadır.
Partimiz başta yoksul köylülük içinde olmak üzere büyük ta-rım
kapitalistlerinin yok pahasına çalıştırdığı tarım işçilerinin kurulacak
sendikalarda örgütlenmesi için özgün politikalar geliştirmeyi önemsemektedir.
Burjuvazi,
20. yüzyılın başındaki burjuvazi değildir; devrimlerle sarsılarak bilendi,
yenildi ve yeniden ayağa doğrul-du; hatalarının sonuçlarından öğrendi ve
tecrübe biriktirdi. Bu, onu devrimler karşısında daha da sert, amansız ve
birleş-miş güçleriyle çarpışmaya itmektedir. Ve özellikle bu koşul-larda
gerilla savaşı, ayaklanmanın bir taktiği olmayı gerek-tirmektedir.
Bu
hem kent ve hem de kır gerilla savaşı için de böyledir. Bu ülkelerde kentle
kırın eşgüdümüne giden savaş yolu, geleceğin özgün taktiği olmayı
gerektirmektedir. Ama her halükarda geleceğin devrimi, buralarda basamaklarını
tıpkı ve bütünüyle Rus devrim deneyindeki gibi tırmanmayacak, mutlaka
gelişmede ve sınıf mücadelesinde özgün ve yeni olanı kendi teorisine
katacaktır.
Nasıl ki, uzun süreli ve dağınık halk gerilla savaşı, temel çizgileriyle
aynı olmasına karşın, teoriye, gelişmenin vardığı boyutu hesaba katarak yeni taktikleri katmayı
gerektiriyorsa, devrime uzanmak isteyen her yarı-sömürge kapitalist ülke
devrimi, bu lehte etmenleri devrim teorisine katarak başarılı olacaktır.
BİTTİ
