18 Ekim 2025 Cumartesi

1-Türkiye Devriminin Niteliği ve Yolu Üzerine-*“Devrimizin niteliği Demokratik Halk Devrimi olmakla birlikte özü toprak devrimi değildir!”

Bu büyük gün geride kaldıkça Rusya'da proleter devrimin önemi daha çok ortaya çıkıyor ve biz de bir bütün olarak çalışmalarımızın pratik anlamını daha iyi kavrıyoruz.

Bu önem ve tecrübeler kısaca ve doğal olarak çok eksik ve kaba bir biçimde şöyle özetlenebilir:

Rusya'da devrimin ilk ve kaçınılmaz görevi ortaçağ kalıntılarını bertaraf etmek, bunları son kırıntısına kadar temizlemek, Rusya'yı bu barbarlıktan, utanctan, kültürün ve ilerlemenin önüne dikilen bu en büyük frenleyici engelden kurtarmak şeklindeki burjuva demokratik bir görevdi.

 Ve bu temizliği 125 yıl önceki Büyük Fransız Devrimi'nin yaptığından çok daha büyük bir kararlılıkla, hızla, cesaretle, başarıyla ve halk yığınları üzerindeki etkisi açısından çok daha geniş ve köklü bir şekilde yaptığımız için haklı bir gurur duyabiliriz.

-------------------------------NOT_ALINTI_iNTERNETTEN----------------------------

“Feodal kalıntılar var olmakla birlikte kapitalizm hakim hale gelmiştir!”

– Kongrenizi gerçekleştirdiğinizi ilan ettiğiniz açıklamada Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısına dair de bir analiz yaptığınızı duyurdunuz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

– Evet son derece önemli olan bir gündeme işaret ettiniz. Partimizin Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısını analiz ettiği çalışmaları, peyderpey kamuoyuna sunacağını belirtelim. Burada sorunuza yanıt olarak kısaca şunları söyleyebilirim.

Sosyo-ekonomik yapı değerlendirmesi, bir ülke devriminin strateji ve taktik mücadele biçimlerini belirlemede temel bir yerde durmaktadır. Bu konuda partimizin eksik kaldığını ifade etmek gerekir. Bu eksiklik, partimizin konuya dair teorik yetmezliğinden çok ekonomik sosyal yapı analizinin önemini kavramamasından kaynaklıdır. Bu nedenledir ki, İbrahim Kaypakkaya yoldaşın ölümsüzleşmesinden sonra partimiz, çeşitli gerekçelerle ülkemizin sosyal ve ekonomik yapısına dair tartışma yürütmemiştir.

1978 yılında Parti 1. Konferansı sonrası, Partinin 1. Kongresi için önemli bir hazırlık yapılmasına rağmen, dönemin merkez komitesinin süreci iyi yönetememesinden kaynaklı olarak planlanan kongre gerçekleştirilememiş, 1980 Askeri Faşist Darbesi’yle de süreç tamamen geriye düşerek uzun sayılabilecek bir dönem partinin temel sorunları çözülememiştir.

Tüm komünist partilerin mücadele yürüttükleri ülkelerde, ilk yaptıkları, ülkenin sosyo-ekonomik yapısını tahlil etmek olmuştur. Lenin, Rusya’nın ekonomik durumunu tahlil ederek devrimin niteliğini ve yolunu çizmiş; Mao, Çin toplumunun ekonomik ve siyasi yapısını çözümleyerek devrim aşamasını ve devrimin yolunu belirlemiştir.

Kaypakkaya yoldaş da partimizi kurduğunda, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik tahlilini yaparak devrimin ilk aşamasını Demokratik Halk Devrimi, devrimin yolunu da Halk Savaşı olarak belirlemiş; sınıfları tahlil etmiş ve devrimin düşman ve dostlarını bu tahlille ortaya koymuştur.

Sosyo-ekonomik yapı tahlilinde esas almamız gereken veri, sömürünün nasıl gerçekleştiğidir. Diğer bir ifadeyle, incelenen toplumsal formasyonda sömürünün hakim olarak hangi biçimde gerçekleştiğinin tespit edilmesidir. Bu tespit edildikten sonra, o toplumda yönetenler ve yönetilenler arasındaki ilişki de tanımlanıp çözümlenecektir. Bu nedenle doğrudan üreticilerle, üretimin koşullarına hakim olanlar arasındaki ilişkiyi anlamak gerçekte ekonomik ve sosyal yapının üzerinde yükseldiği temeli tanımlamak demektir.

Biliniyor ancak yine de ifade edelim: Özel mülkiyet sahipliğine dayalı sınıflı toplumlarda sömürü çeşitli biçimlerde gerçekleşmiştir. Köleci toplumda köle sahibi kölenin emeğini, feodal toplumda feodal beyler serflerin emeğini sömürerek varlıklarını sürdürmüştür. Feodal toplumun çökmesiyle ortaya çıkan modern burjuva toplumunda da sömürü sürmüştür.

Feodal üretim tarzının yerini alan kapitalist üretim tarzı, ücretli işçilerin kapitalistler tarafından sömürülmesine dayanır. Kapitalist üretim tarzını, tam olarak anlamak için her şeyden önce kapitalist düzenin meta üretimine dayandığını bilmek gerekir. Kapitalist üretim biçiminde, üretim ilişkilerinin temeli, ücretli işçilerin sömürülmesine dayanır.

Partimizin sınıflar mücadelesine önderlik ettiği Türkiye toplumunun önceli Osmanlı, merkezi feodal bir toplumdu. Üretim, esas olarak toprağa dayalıydı. Osmanlı İmparatorluğu, geniş bir coğrafyaya hükmetmesi aynı zamanda işgal ettiği yerlerden gasp ederek getirdiği değerlerle belli bir sermaye birikimine sahip olsa da, burjuva bir devrimin yapılmamış olması ve 1800’lerin başında dönemin kapitalist ülkeleri olan İngiltere, Fransa ve Almanya’nın denetimine girmesi ve yarı sömürge yapıya evrilmesi vb. kapitalizmin gelişiminin önünde engel oluşturdu. Emperyalistlerin yarı-sömürgesi olan Osmanlı burjuva sınıfı, feodal sistemi yıkamadığı için bir sanayi devrimi gerçekleştiremedi. Kapitalizm cılız olarak Osmanlı toplumuna girmiş olsa da bu daha çok tüketime yönelikti.

Osmanlı toplumu, 15. ve 16. yüzyıllarda gelişmiş denilebilecek bir ticarete sahipti ve kent-küçük üretiminde manifaktür sermayenin ilk filizleri gelişmeye başlamıştı. Eğer yabancı kapitalizmin sömürgeci ticareti ve sonradan da emperyalist sömürgeciliğin talanına maruz kalmasaydı, kuşkusuz kendi iç çelişkileri neticesinde kapitalist bir topluma dönüşebilirdi. Avrupa’da doludizgin gelişmekte olan ticaret kapitalizmi, daha 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nu belli başlı pazarlarından biri durumuna getirmişti. Osmanlı topraklarına yayılan Fransız ve İngiliz metaları, para ekonomisini kıyılardan başlayarak içlere doğru yaymıştı. Meta ihracatının karşılığı, esas olarak kıymetli madenlerle ödeniyordu. Karşılığı altın para ile ödenen değişim, kısa zamanda Osmanlı merkezi feodal devletinin hazinesini tüketmekteydi. Ama yabancı metaların tüketimi azalmak bir yana sürekli artıyordu. Bu durum, bir yandan imparatorluğun borçlanmasını ve bu borçları sağlayan yabancı ve onun içteki ajanları vaziyetindeki banker tefeci sınıflarının gelişmesini getirirken diğer yandan Osmanlı devletini, köylülerin ürettiklerinin daha büyük bir bölümüne el koymaya zorluyordu.

Ancak genel olarak feodalizmin üretim hacmini artırması mevcut üretim ilişkileri içinde imkansızdı. Çünkü feodal ekonomi, kullanım değeri üretimi temelinde kurulmuştur. Köylülük üzerinde, onların üretim tarzını değiştirmeden gerçekleşen amansız sömürü, kısa zamanda, Osmanlı merkezi feodal toplumunun belkemiğini oluşturan tımar sisteminin çökmesine yol açmıştır.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntılarından geriye kalan topraklar üzerine kuruldu. Lozan’da emperyalizmin yarı-sömürgesi statüsü resmi olarak kabul edildi. Emperyalistler bunun karşılığında, dörde bölünen Kürdistan topraklarının bir bölümünü, Türk devletinin ilhak etmesine göz yumdular.

29 Ekim 1923 tarihinde kuruluşu ilan edilen Türkiye’nin ekonomik yapısı, yarı-feodal bir statüde kalarak emperyalistlerin yarı-sömürgesi oldu. İzmir İktisat Kongresi, ülkenin ekonomik yapısının nasıl olacağını ve emperyalizmle olan bağını bu şekilde karara bağladı. Emperyalizme bağlı ekonomik bir statüde ve oldukça cılız durumdaki komprador burjuvazi ve toprak ağaları, devlet imkanlarıyla palazlanmaya başladılar. Kemalist iktidar döneminde burjuvazi, sermayesinin güçsüzlüğü nedeniyle devlet olanaklarını kullanarak sermaye birikimini sağladı.

Demokrat Parti, (DP) hükümete geldiğinde ekonomik ve politik ilişkileri esas olarak ABD ile geliştirdi. Ve ülkeye sermaye girişinin önündeki engelleri önemli ölçüde kaldırdı. Bu süreç, emperyalist tekellerin komprador burjuvaziyle kurduğu ilişkilerle ülke içindeki hegemonyasını daha da geliştirdiği bir dönemdir. Truman Doktrini ve Marshall Programı çerçevesinde, sermayenin önündeki bürokratik engellerin kaldırılması DP tarafından bir devlet politikası olarak yürürlüğe konuldu. DP, 1954 yılında Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası çıkarttı. Bu yasayla, emperyalist tekeller ülkede istedikleri gibi yatırım yaparak ve ticareti geliştirerek, ekonomiyi denetim altına almış oldular. DP bununla da kalmadı, çıkartılan Petrol Yasası ile emperyalist tekellerin ülkede petrol aramasına da kapı açmış oldu. Bunu Madencilik Yasası izledi. Madencilik Yasası’yla özel girişimciliğin önü de açılmış oldu. Bu yıllarda TC, Kore Savaşı’na katılmış ve karşılığında da NATO’ya girebilmiştir. Böylece Almanya, Fransa vb.nin yanısıra ABD emperyalizminin de yarı-sömürgesi olmuştur.

DP döneminde, komprador burjuvazi ve toprak ağaları önemli ölçüde palazlandılar. Tarımda makineleşmenin gelişmesiyle toprakların önemli bir bölümünün işlenmesi sağlandı ve bu sayede toprak ağalarının sermaye birikimi daha da arttı. Üretimin artması, iç pazarı belli ölçüde canlandırsa da emperyalizme bağlı bir ekonomik kalkınmanın uzun vadede istikrarlı bir rotada ilerlemesi mümkün değildi. Nitekim 1950 yılı ortalarında izlenen tarım politikası nedeniyle iç tüketim karşılanamaz duruma geldi. OECD ülkelerine olan borç 162.5 milyon dolara ulaşmış durumdaydı. Ve “kalkınma” için gerekli olan donanım ve hammadde ithal edebilmek için sürekli dövize ihtiyaç duyuluyordu.

1960’lı yıllar, Keynesçi ekonomik politikaların benimsendiği yıllardır. Bu ekonomik kalkınma model sonucu kamu alanında ekonomik yatırımlar arttı. Ayrıca bu dönem, “planlama”nın önemsendiği bir dönemdi. Emperyalist devlet iktisatçılarının hazırladığı ekonomik planlar, yarı-sömürge ülke hükümetlerinin önüne konuluyor ve bununla da kalkınmanın sağlanacağı şeklinde vaatlerde bulunuluyordu. Bu gelişmelerin ardından 1961 yılında çıkartılan bir kanunla, Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuş ve Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanmıştır.

Tüm yarı-sömürge ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de “kalkınma planlarının” hayata geçirilmesi, IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist kurumlardan bağımsız, kendi iç dinamiğiyle olmuyordu. Tüm bu planlar, emperyalist sermayenin geri dönüşümünün garantisi esas alınarak yapılmaktaydı.

1960 askeri darbesinden sonra darbenin “demokratik bazı hakları getireceği” algısı yaratılmış ancak kitle hareketinin zorlamasıyla bir takım demokratik kırıntıların anayasaya konulduğu bu süreç de fazla uzun sürmemiştir. 1971 Askeri Darbesi, 1961 Anayasası’nda yer alan bu kısmi demokratik hakları tümüyle rafa kaldırmıştır.

1978 yılında TC içinden çıkılmaz büyük bir ekonomik kriz içindeydi. Uygulanmaya çalışılan hiçbir program, ekonomiyi düzeltmeye çare olmamıştı. 1979 yılında sadece bir ekonomik kriz başgöstermemiş, süreç aynı zamanda bir yönetememe krizi ile birleşerek ilerlemiştir. Yükselen devrimci durum işçi grevleri, öğrenci direnişleriyle birleşerek kitleleri sokağa dökmüştür.

Aynı süreçte emperyalist sermayenin uluslararası işbölümünü yeniden düzenlemesine paralel, yarı sömürgelerde bu düzenlemeye göre yeniden örgütlenmiş, emperyalizmin yarı sömürge pazarlarından biri olan Türkiye ekonomisi de bu sürece göre “yeniden yapılandırılmış”tır.

12 Eylül 1980 faşist darbesi bir yandan gelişen kitle hareketini bastırmak diğer yandan ise “yeniden yapılandırma programı”nı hayata geçirmek için gerçekleştirildi.  Darbe ile hem ekonomik hem siyasal alanda işçi sınıfı ve tüm emekçilerin aleyhinde kararlar alındı ve baskı daha da artırıldı. Mevcut sistem, neo-liberalizm kisvesiyle yeniden organize edilirken, emperyalistler ve Türk hakim sınıflarının çıkarları esas alındı. Bunun için işçiler, köylüler, küçük üreticiler, memurlar ile komünist ve devrimci örgütler, Kürt ulusal hareketi, demokrat yapılar, sendikalar, aydınlar vb. hedef alındı. Daha açık bir deyimle hem sınıfsal hem de ulusal baskı doruğa çıkarıldı.

20. yüzyılın ikinci yarısının sonlarından itibaren emperyalist sermayenin uluslararası alanda işbölümünü yeniden düzenlemesi aralarında Türkiye’nin de olduğu yarı sömürge pazarlarda belli değişikliklere yol açtı. Yarı sömürge pazarlarda uygulamaya konulan politikalar, bu ülkelerin ekonomik ve sosyal yapılarında önemli değişimlerin yaşanmasına neden oldu. Deyim yerindeyse emperyalist sermayeye bağımlı yarı sömürgelilik koşulları güncellendi ve yeniden üretildi. Bu güncellenme ve yeniden üretime paralel, yarı-sömürge yarı-feodal ekonomik yapı farklılaştı.

Kuruluşundan itibaren yarı-feodal, yarı-sömürge, ekonomik ve sosyal yapıya sahip Türkiye toplumunda yarı-feodal üretim ilişkileri baskın durumdayken, süreçle birlikte yarı-sömürge koşulların derinleşmesi ve feodal ilişkilerin çözülmesi beraberinde emperyalizme bağımlı kapitalizmi (komprador kapitalizmi) geliştirmiştir. Yarı-feodal üretim ilişkileri tasfiye edilmemekle birlikte zayıfladı ve hakim olma vasfını yitirdi. Günümüz Türkiye’sinde feodal kalıntılar halen var olmakla birlikte kapitalizm hakim hale gelmiş durumdadır.

Yaşanan süreç sadece ekonomik ve sosyal yapıyı değiştirmemiş aynı zamanda doğrudan üreticilerin koşullarında da belli değişimler yaşanmasına neden olmuştur. Örneğin Türkiye’de 1927 yılında küçük işletmeler de dahil olmak üzere toplam işletme sayısı 65.245’tir. Bunun % 43.59’u tarım, evcil hayvanlar, balık ve av ürünleri sanayidir. Burada çalışanların sayısı 256.855’tir. Dokuma sanayi, toplam işletmelerin % 14.34’ünü teşkil etmektedir. Çalışanların sayısı ise 548.025’tir. Maden sanayinde çalışanlar 19.232 kişi ve işletme sayısı ise 556’dır. Kereste ve ürünleri sanayi ve yan ürünleri sanayinde 7.986 işletme bulunmakla birlikte bu sektörde 24.264 kişi çalışmaktadır. Tarım ve dokuma sanayinde ise gerek işletmelerin gerekse çalışanların sayısı toplamın % 50’sine yakındır.

2021 yılına gelindiğinde Türkiye’de sanayi sektöründe 6 milyon 143 bin kişi (% 21.3) istihdam edildiği açıklanmıştır. Tarım ve sanayi alanları arasında fark 1 milyon 195 bin kişi sanayi lehine gelişim göstermiştir. Bu durum Türkiye toplumunun şehirleşme oranıyla uyumludur ve süreç içinde kapitalist üretim ilişkilerini geliştiğine işarettir.

Türkiye toplumunda tarım alanında uygulanan emperyalist politikaların sonucunda tarımsal üretim ve ilişkiler hızlı biçimde çözülürken, bu çözülme sonucunda şehre göç eden iş gücü, kısmi olarak sanayi alanında ve ağırlıklı olarak hizmet sektörü ve dönemsel olarak da inşaat sektöründe istihdam edilmektedir.

Türkiye toplumunu yaşadığı değişime ve dönüşüme dair sayısız örnek verebilirim. Ancak bu veriler yeterlidir sanırım. Biraz önce ifade ettiğim gibi, partimizin sosyo-ekonomik yapının analizine dair yapmış olduğu çalışmalar kamuoyuyla paylaşılacaktır.

– Yarı-feodal, yarı-sömürge yapının süreç içinde yarı-feodal üretim ilişkilerinin çözülerek yarı-sömürge yapının daha da güçlendiğini, kapitalizmin hakim hale geldiğini ifade ettiniz. Bu, yarı sömürge yapı ve hakim hale gelen kapitalizmin niteliği hakkında neler söyleyebilirsiniz?

– Türkiye’de kapitalizmin gelişimi, ülkenin kendi iç dinamikleriyle olmamıştır. Sermaye birikimi, diğer kapitalizm yoluna giren ülkelerden farklı olarak emperyalizmin denetiminde ve sömürüsünde gelişen bir yol izlemiştir. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, bir yandan sermaye güçsüzlükleri nedeniyle ilk birikimi, devlet olanaklarını kullanarak gerçekleştirirken diğer yandan da emperyalizmle geliştirdikleri ilişki sonucu, emperyalizmin ülke içindeki acenteleri olarak komprador bir sınıf olarak gelişmeye başladılar.

Türkiye koşullarında burjuvazi ilk birikimini Ermeni, Rum ve Süryani soykırımı gibi yağma ve çökme üzerinden sağlarken, sermayesinin güçsüzlüğü nedeniyle devlet olanaklarını fazlasıyla kullandı. “Devlet eliyle burjuvazi yaratmak” denilen ve “milli sermaye” gibi propagandalarla sürdürülen bu süreç, gerçekte burjuvazinin sermaye güçsüzlüğü nedeniyle devlet imkan ve olanaklarını kendi ilk birikimini gerçekleştirmek, sömürüsünü sürdürmek için kullanması olarak şekillendi. Burjuvazi, devlet olanaklarını kullanarak palazlandı. Kemalistler, 1923’ten sonra buna oldukça ağırlık verdiler. Devlet teşvikleri, ihaleler ticaret burjuvazisi için büyük bir olanak sağlıyordu. Osmanlı’dan devralınan bir sermaye birikimi güçsüz olduğu için burjuvazi daha çok ticaret yoluyla gelişip büyümeye başladı. Emperyalizmle yapılan anlaşmalarla, Türk ticaret burjuvazisi, emperyalistlerin ülke içindeki acentesi olarak kompradorlaştı. Komprador burjuvazi ve emperyalistlerin ülke içindeki temsilcileri, emperyalist ülke tekelleriyle kurdukları ortaklıklar ve emperyalist tekellerden aldıkları malları satarak son derece kârlı bir ticarete dönüştürdü ve sermaye edinmeye başladı.

TC devletinin kuruluşu ve Kemalist iktidarın ilk dönemlerinde komprador burjuvazi, İngiliz ve Fransız emperyalizmiyle ilişkilerini sürdürürken, 1935’lerden itibaren Alman emperyalizminin işbirlikçiliğini yapmıştır. Komprador burjuvazi, önceleri emperyalist ülkelerden mal getirip satarak zengin olan ticaret burjuvazisi, bu sefer montaj sanayiye geçerek daha büyük bir kazanç elde etmeye başladı. Daha önce bütün olarak getirilen mallar, montaj sanayiine geçilmesiyle parça parça alınarak kurulan orta düzeyde fabrika ve atölyelerde birleştirilerek satılmaya başlandı.

Tarım alanında makineleşmenin gelişmesi, üretim alanlarının genişlemesini de birlikte getirdi. Böylece ticarete ve bankacılığa doğru bir sermaye aktarımı da gerçekleşti. Komprador burjuvazinin gelişip güçlenmesinde tarım alanından yapılan sermaye aktarımları oldukça etkili olmuştur.

Bir toplumsal yapı, bağrında meta ekonomisi taşıyorsa, bu toplum, süreç içinde kendi kendine yeterli kapitalist bir ekonomi haline gelebilecektir. Ülkemizde feodalizmin tasfiye edilmesi bir burjuva devrimle mümkün olmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu, merkezi feodal bir sistemdi. Rüşeym halinde de olsa gelişen kapitalizm, yukarıdan emperyalizm tarafından önü kesildiği için kendi iç dinamikleriyle gelişme şansı bulamamıştır. Tersine feodal üretim ilişkileri korunmuş ve emperyalizmin sömürüsünün sürgit devamı için yeni koşullara göre yeniden üretilmiştir. Bu durum Kemalistlerin önderliğinde kurulan TC için de geçerli olmuş yarı-feodal üretim ilişkileri uzun bir süre hakimiyetini korumuştur. Ancak süreç içinde yarı-feodal üretim ilişkileri çözülmüş, kapitalist üretim ilişkileri hakim hale gelmiştir.

Bu noktada önemli olan soru, yarı-feodal ilişkilerin nasıl çözüldüğüdür. Ülkemizde emperyalist sermayenin, ülkenin en ücra köşesine kadar girdiği ve tüm üretim birimlerini etkisi altına aldığı 100 yıllık bir sürecin sonunda yarı-feodal sistemi sancılı da olsa bir çözülmeye doğru ittiği açıktır. Ancak bu, tüm feodal kalıntıların tasfiye olduğu anlamına gelmemektedir. Diğer yandan bu toplumsal yapı, feodal sistemin kendine yeterli doğal ekonomisinin temellerini yıkmıştır.

Emperyalist sermayenin ve ona tabi olan Türk devletinin uygulamaya koyduğu bu politikalar, daha önceki yıllarda kırsal alanda üretim ilişkisinin -yani feodal ekonominin- ağır ve sancılı bir şekilde de olsa giderek çözülmesi sürecini görülmemiş bir şekilde hızlandırmıştır.

Emperyalist sermaye, kendi iç çelişkileri ile kapitalist gelişim sürecinin ilk aşamasında olan Türkiye’de bu süreci iki zıt yönde etkilemiştir.

Birinci olarak, emperyalist sermaye doğal ekonomiyi sarsarak, yerel pazarları birleştirerek, proletaryayı yaratarak, meta dolaşımını ve giderek meta üretimini yaygınlaştırarak ve 1970’ler sonrasında olduğu gibi doğrudan sanayi yatırımlarına başvurarak yıkıcılık görevini üstlendi. Böylece kapitalist gelişim sürecini kendisine tabi ve bağımlı hale getirmiştir. Kapitalist gelişimin objektif şartlarını hızlandırmıştır.

Öte yandan emperyalist sermaye Türkiye’de hammaddeleri talan ederek, borçlandırarak, biriken ilk sermayeyi çekip götürerek, var olan üretim ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirip yeniden üreterek ve ulusal bir sanayinin gelişmesini engelleyerek kapitalizmin gelişmesinin önüne dikilmiştir. Toplumsal emeği, kendi denetiminde olan bu geri üretim ilişkileri içine hapsetmeye çalışmıştır.

Emperyalist sermayenin bu iki zıt yönlü etkisi, kendi iç çelişkisidir. Bu iç çelişki, emperyalist sermayenin sömürüsü altındaki yarı-feodal, yarı-sömürge Türkiye toplumunu da doğrudan doğruya etkilemiş, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısında niteliksel değişimlerin yaşanmasına (objektif olarak) neden olmuştur. Yarı-feodal üretim ilişkilerinin hakimiyeti çözülmüş, komprador kapitalist üretim ilişkileri ekonomik ve sosyal yapıda hakim hale gelmiştir.

Bu süreç, emperyalist kapitalizmin sömürünün doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden bir sonucu olarak yaşanmıştır. Bu gerçeği İbrahim Kaypakkaya yoldaş da Lenin’in Emperyalizm kitabından yaptığı alıntılarla genel olarak ifade etmektedir. Kaypakkaya yoldaş, Türkiye gibi ülkelerde emperyalist sömürünün feodal ilişkileri doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden bir şekilde çözdüğünü ve gelişen kapitalizmin ise emperyalizme bağımlı komprador bir kapitalizm olduğunu ifade etmektedir.

Burada bir noktanın altını önemle çizmek gerekir. Türkiye’de yarı-feodalizmin çözülmesi tespitinin yapılması “emperyalizme ilericilik” atfetmek değildir. Tam tersine yaşanan emperyalist sermayenin “karakteri ve amacı” doğrultusunda sömürüsünü arttırma ve genişletmesine yol açmıştır. Bu ise objektif olarak “kapitalizmin gelişmesi ve feodal ilişkilerin kısmen çözülmesi, emperyalist sömürünün işleyişinin “doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden doğan sonucu” olarak ortaya çıkmıştır.

Kaypakkaya’nın bu çözümlemesi beraberinde emperyalist sermayenin sömürüsünü artırmak için amacıyla attığı her adımın (aralarında sanayi sermayesi başta olmak üzere doğrudan sermaye yatırımlarının yoğunlaşması vb.) kapitalizmin gelişmesine neden olacağına işaret etmektedir. Bu gelişme, emperyalist sermayenin özellikle doğrudan sanayiye yatırılan yatırımlarının büyüklüğüne ve yoğunluğuna paraleldir. Diğer bir ifadeyle emperyalist sermaye sömürüsünü artırmak için daha fazla yatırım yaptıkça, tali olarak da kapitalizmi geliştirmiştir. Gelişen bu kapitalizm ise emperyalizme tabi, komprador kapitalizm olmuştur.

Türkiye’de yarı-feodalizmin çözülmesi ve komprador kapitalizmin gelişimi ise Türk hakim sınıfların kendi aralarındaki ilişkileri de etkilemiştir. Yarı-feodal üretim ilişkilerinin tasfiye edilmemekle birlikte zayıflaması, Türk hakim sınıfların devlet iktidarındaki politik konumlanışını da belirlemiştir. Komprador bürokrat burjuvazi ve büyük toprak ağaları iktidarında, toprak ağalarının etkisi zayıflamış, komprador bürokrat burjuvazinin ağırlığı artmıştır.

Komprador bürokrat burjuvazi ve toprak ağaları iktidarında, emperyalist sermayenin yarı-sömürge Türkiye pazarına yönelmesi, sermayenin yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine paralel tefeci tüccar sermayesinin sanayi sermayesiyle daha fazla bütünleşmesine neden olmuştur. Bu ise hakim sınıf iktidarı içinde komprador bürokrat burjuvaların etkinliğini artırmıştır. Ancak bu durum Türk hakim sınıf klikleri içinde çelişkileri ortadan kaldırmamıştır. Özellikle komprador bürokrat burjuvaların her birisinin doğrudan bağımlılık ilişkisi olduğu emperyalist sermaye tekellerinin çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri bu çelişkinin zeminini oluşturmuştur. Öte yandan günümüz koşullarında ekonomik olarak komprador kapitalizm hakim olmasına rağmen hala feodal kalıntılar varlığını ve etkisini sürdürmektedir.

“Devrimizin niteliği Demokratik Halk Devrimi olmakla birlikte özü toprak devrimi değildir!”

– Ekonomik sosyal yapıda yaşanan değişim ve dönüşüme paralel Türkiye’de “devrimin niteliği” ve “devrimin yolu” konusunda ne gibi değişiklikler oldu? Bu konuda partinizin görüşleri nedir?

– Bir devrimin başarısı için o ülkenin sosyal ve iktisadi yapısının doğru bir temelde ele alınması zorunludur. Bu konuda yapılacak yanlış veya yetersiz değerlendirmeler, devrimin niteliği, hedefleri, mücadele biçimleri ve görevleri gibi birçok konuda gerçeklerle uyumlu olmayan sonuçlara varmayı kaçınılmaz hale getirir.

Türkiye devriminin niteliğini belirlemek için SBKP ve ÇKP gibi zafer kazanmış devrim süreçlerine bakmak önemlidir. Pek tabi ki bu devrimleri incelerken dogmatik-şabloncu yaklaşımlara düşmemek için var olan nesnel koşulların doğru bir analiz etmek gerekir.

Gerek Rus devrimi ve gerek Çin devrimi süreci, günümüz Türkiye devrimi açısından değerlendirildiğinde benzerlikler ve farklılıklar taşımaktadır. Günümüzde Türkiye toplumu ne dönemin Rusya’sı ne de Çin’idir. Yarı-sömürge ve iktisadi yapıda kapitalizmin hakim olduğu Türkiye devriminin niteliği Demokratik Halk Devrimi olmakla birlikte özü toprak devrimi değildir. Proletarya önderliğinde gerçekleşecek olan Demokratik Halk Devrimi, ülkemizin demokratikleşmesini-siyasal özgürlüğünü hedefleyecektir. Bu anlamıyla anti-emperyalisttir. Başta ulusal sorun olmak üzere kadın sorununu, baskı altında olan dinler ve inançlar sorununu, azınlık milliyetler sorununu vb. demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili tüm sorunları çözmeyi hedeflemektedir. Ve giderek sosyalizmin inşa sürecinde derinleşerek ilerleyecektir.

Unutmamak gerekir ki, çağımız, emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır. Bu çağda, burjuvazi ilerici rolünü yitirmiştir. Dolayısıyla yukarıdaki deneyimlerde de görüldüğü gibi tüm demokratik görevler ancak proletarya önderliğinde yürütülecek Demokratik Halk Devrimi’yle gerçekleştirilebilir.

Bu durumda şu sorulara yanıt aramamız gerekir: Bugün Türkiye ve Türkiye Kürdistanı coğrafyasında yukarıdaki deneyimlerde ifade edilen ve geniş yığınların istemleri haline gelen demokratik talepler var mıdır? Bu soruya “evet” yanıtını verebiliriz. Başta emperyalizmden kurtuluş ve Kürt ulusal sorunu olmak üzere, kadın sorunu, din ve vicdan özgürlüğü sorunu vb. gibi Demokratik Halk Devrimi’yle çözüme kavuşacak birçok görev karşımızda durmaktadır. Bu bir.

İkincisi, Türkiye’de iktisadi yapıda tam da Rusya’da olduğu gibi hakim olan üretim ilişkisi, kapitalist üretim ilişkileridir. Ancak ekonomik, kültürel, din-inançsal bakımından bir önceki toplumun feodal kalıntıları da önemli oranda varlığını korumaya devam etmektedir.

Ezilen ulus ve azınlık milliyetlerin, kadın hareketinin demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi sürmekte; din ve vicdan özgürlüğü talepleri gündemdeki yerlerini korumaktadır. Kısacası ülkenin emperyalizmden kurtuluşu ve toplumun demokratikleştirilmesi işçilerin, köylülerin, emekçilerin, bir bütün ezilen halkın öncelikli sorunudur.

– Yarı-sömürge kapitalist ülkelerde Demokratik Halk Devrimi mümkün müdür?

 Mümkündür. Türkiye’nin iktisadi olarak kapitalist bir ülke olması, Demokratik Halk Devrimi’ni geçersiz kılmaz. Çünkü; birincisi Türkiye, yarı-sömürge bir ülkedir. Dolayısıyla anti-emperyalist mücadele, devrimin ana görevlerinden biridir. İkincisi Türkiye’de burjuva anlamda bir demokratik devrim gerçekleşmemiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin hakimiyeti, Demokratik Halk Devrimi’nin görevlerini daraltmıştır ama bu devrimin gerekliliğini ortadan kaldırmamıştır.

Özetlersem şu görevler karşımızda durmaktadır:

a- Emperyalizmden kurtuluş.

b- Kürt ulusal sorununun çözümü ve tüm azınlık milliyetlerin haklarının güvence altına alınması.

c- Erkek egemen bakış açısından dolayı yaşamın her alanında başgösteren kadın-erkek eşitsizliğinin giderilmesi ve öz itibariyle cinsiyetçi bakış açısına son verilmesi.

d- Ülkenin demokratik bir niteliğe kavuşturularak sosyalizmin inşası için gereken ön koşulların yaratılması.

e- Din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması.

f- Tüm demokratik hakların güvence altına alınması.

g- Fikir ve örgütlenme özgürlüğü sağlanarak toplumun demokratikleştirilmesi.

Bu talepler dikkate alınmadan “her şey sosyalist devrimle çözülür” gibi yaklaşımlar, subjektif istemlerimizi geniş yığınlara dayatmaktan başka bir anlam ifade etmez. Elbette burada sözünü ettiğimiz, geniş yığınların demokratik ve meşru talepleridir. Komünistler, geniş yığınların demokratik istemlerini gözardı edemezler. Bilakis, yığınlar ancak bu somut talepler üzerinde birleşik bir kuvvet haline getirilebilir. Burada önemli olan tüm bu demokratik taleplerin proleter bir bakış açısıyla ele alınması ve siyasal iktidar perspektifinden sapılmamasıdır.

Devrimci savaşımız, tüm demokratik talepleri program ve taktiklerinde barındırmak zorundadır. Devrim mücadelemizin asgari programı olan Demokratik Halk Devrimi mücadelesi ise bu anlamda somut talepleri içermesi bakımından daha özel bir yere sahiptir. Demokratik Devrimin toprak reformu yanında, emperyalizme karşı bağımsızlık, ezilen ulusların Özgürce Ayrılma Hakkı ve ulusların tam hak eşitliği konusunda, yine kadınların hak eşitliği konusunda büyük görevlerle yükümlü olması onun doğası gereğidir. Tüm bu sorunların demokratik devrim mücadelesinde her dönem kaplayacakları yer ve önem, rastgele değil tam da ülkenin hakim çelişki ve gündemleriyle belirlenecektir.

Gelinen aşamada yukarıda da ifade ettiğim gibi Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nda köylülük, toplam nüfusun çok az bir kısmını oluşturmaktadır. Nüfusun ezici bir çoğunluğu şehirlerde (ve özellikle büyük şehirlerde) yaşamaktadır. Dolayısıyla nüfus olarak sürekli zayıflayan bir güçten söz etmekteyiz. Bu gücün zayıflaması, onun sınıf savaşımı içindeki yerinin yeniden sorgulanmasını gerekli kılmaktadır. Buradan artık toprak ve tarım eksenli sorunların olmadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Zira yaşanan tüm değişimlerle birlikte bu sorunlar da Demokratik Halk Devrimi kapsamında çözülmesi gereken görevlerdir.

“Devrim kuşkusuz şiddetle, silah zoruyla gerçekleştirilebilir!”

– Kongrenizde Türkiye’de çelişmeler ve baş çelişki tespitlerinizde de belli değişiklikler gerçekleştirmiş durumdasınız. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

– Evet, 2. Kongremiz başlıca çelişmeler ve baş çelişki konusunda da partimiz görüşlerini yeniledi. Her şeyden önce genel olarak çelişmeler ve baş çelişki sorununun doğru tespiti, materyalist diyalektik bir yaklaşımla mümkün olabilir. Doğada, toplumlarda yaşanan tüm gelişmelerin, değişimin temelinde iç çelişmelerin varlığı yatmaktadır. Bu demektir ki; çelişkiler iradi müdahalelerle yaratılamaz. Çünkü onlar, objektif olgulardır. Yani bize rağmen vardır. Bizim görevimiz, bilimsel bir yöntemle onları keşfetmek ve süreçte var olan tüm çelişmelerin çözümünü de etkileyecek olan “ana çelişki”yi belirlemektir.

Bu konuda uluslararası komünist hareketin tarihi tecrübeleri bakımında en net belirlemeyi Mao Zedung önderliğindeki Çin Komünist Partisi yapmıştır. Çin’in iktisadi ve siyasi yapısını yarı-sömürge yarı-feodal olarak değerlendiren ÇKP, Demokratik Halk Devrimi sürecinde feodalizm ile geniş halk yığınları arasındaki çelişkiyi “baş çelişki” olarak belirlemiştir. Bu MLM yaklaşımı dün olduğu gibi bugün de her Maoist parti kendi ülkesinin somut koşullarına uygulamalıdır. Bu anlayışın şekillenmesine yol açan nesnel zemini doğru bir tarzda kavrayabilmek için Başkan Mao’nun bu konuya dair analizini incelemekte fayda vardır. Burada asıl önemli olan, izlenmesi gereken bilimsel yöntemdir. Başkan Mao’nun bilimsel yönteminden hareket ettiğimizde birincisi devrimimizin izleyeceği yol, Demokratik Halk Devrimi’dir. Ülkemizde iktisadi olarak komprador kapitalizm hakim olmasına rağmen hala feodal kalıntılar varlığını sürdürmektedir. Başta Kürt ulusal sorunu, kadın sorunu olmak üzere Demokratik Halk Devrimi’yle çözülmesi gereken bir dizi demokratik görev vardır. Proletarya önderliğinde emekçilerin, ezilen ulus ve azınlık milliyetlerin, kadınların, LGBTİ+ bireylerin birliği ancak bu demokratik talepleri içeren bir devrim perspektifiyle sağlanabilir.

İkincisi ise bugün var olan başlıca çelişmeler arasında birden fazla çelişmenin daha görünür hale geldiği bir gerçektir. Bugün temel çelişki, emperyalizm, komprador kapitalizm, feodal kalıntılar ile geniş halk yığınları arasındaki çelişkidir. Demokratik Halk Devrimi sürecinde ise baş çelişki, komprador kapitalizm, feodal kalıntılar ile geniş halk yığınları arasındaki çelişki olarak ortaya çıkmış durumdadır.

– 2. Kongreniz, Türkiye’de Demokratik Halk Devrimi’nin yolunun kendine has özgünlükler taşıdığı görüşünü ileriye sürüyor. Bunu biraz açar mısınız?

 Kongremizde bu konu detaylıca tartışıldı. Kongre duyurumuzda da ifade ettiğimiz gibi Türkiye’nin sosyal ve ekonomik yapısının tahlilinden hareketle Türkiye’de başlıca çelişmeler ve baş çelişkinin değişmiş olduğunu analiz ettik. Bu analiz sonucunda Türkiye devriminin Demokratik Halk Devrimi aşamasında bulunduğu sentezine ulaştık. Bu sentezin ise ancak ve ancak silahlı mücadele yoluyla gerçekleştirilebilir olduğunun bir kez daha altını çizdik.

Dolayısıyla 2. Kongre irademiz, Türkiye devriminin enternasyonal proletarya ve ezilen dünya halklarının başarılı devrimleriyle bir ve aynı çizgiyi izlemeyeceğini, kendine has özgünlükleri olduğunu teyit etti. Önemle belirtmek isterim ki, bu gündem, partimiz açısından yeni tartışılan bir gündem değildir. Yani birden bire ortaya çıkmış bir tartışma değildir.

Partimizin 2002 yılında gerçekleştirdiği 7. Konferansı’nda kararlaştırılan ve 2007 yılında gerçekleştirdiği 8. Konferansı’nda tartışması sürdürülen; “Devrimimiz kendine has özgünlükler taşıyacaktır. Türkiye’de Halk Savaşı, gerilla savaşı önceki örneklerinin aynısı olmayacaktır. Türkiye’nin kendine has özellikleri, bulunduğu bölge itibariyle farklılıkları vardır” çizgisinin somut ürünü olarak kararlaştırılmış durumdadır.

Unutmamak gerekir ki, ülkemizde, yüz yılı aşkın bir süredir yarı sömürgelik koşulları devam etmektedir. Bu sürede feodalizm, devrimci bir temelde tasfiye edilmese de Türkiye gelinen aşamada toplumsal üretici güçlerin emeklerinin gasp edilme biçimi ağırlıkla ücretli iş gücü temelinde gerçekleştirildiği kapitalist bir ülke haline gelmiş durumdadır. Feodal üretim ilişkileri önemli ölçüde çözülse de, emperyalizm, onların uşakları ve işbirlikçileri tamamen tasfiye edilmemiştir. Feodal kalıntıların kökten tasfiyesi ise Demokratik Halk Devrimi ile gerçekleşecektir.

Ülkemizdeki devrimin ikili görevi vardır. Bunlar, iç içe geçmiştir. Demokratik ve bir sonraki aşama olarak Sosyalist Devrim. Demokratik Devrim, işçi sınıfının önderliğinde, yoksul köylülük ve emekçi sınıfların devrimci, demokratik iktidarı (diktatörlüğü) olacaktır. Ve ardından işçi sınıfının, emekçi kır ve şehir kitlelerine dayanan proletarya diktatörlüğüne geçilmesi yolunu izleyecektir.

Devrimin önüne engel olan emperyalizmle olan tüm bağlar ve ayrıcalıklar, uşakları ve onların sosyal dayanakları olan geri ve gerici üretim biçimi ve ilişkileri temizlenmeden, dayandıkları sınıflar ve onların siyasal rejiminden (faşist diktatörlüğünden) kurtulmadan, ne ülkenin demokratikleşmesi ve ulusal sorunun çözülmesi ne toplumun demokratikleştirilmesi ne de üretici güçler ve üretim ilişkilerinin özgürce gelişmesi sağlanabilir. Bunlar yapılmadan da sosyalizme geçilemez. Sosyalizmin maddi temellerinin geliştirilmeden sosyalizmin inşasında başarılı olunamaz.

Önümüzdeki devrimin niteliğinden hareketle, doğal olarak devrimin yolu da kendine özgü gelişecektir. Devrim kuşkusuz şiddetle, silah zoruyla gerçekleştirilebilir. Devrimci sınıf hareketlerinin tarihine bakıldığında bunun iki yolu olduğu açıktır. Biri, kapitalizmin pek fazla gelişmediği sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde kırsal alanları temel alan, uzun süreli bir silahlı mücadele, halk savaşı yoluyla iktidarın ele geçirilmesi; diğeri, kapitalizmin egemen olduğu (orta, ileri veya emperyalist) ülkelerde şehirleri, sanayi merkezlerini temel alarak işçi sınıfının içinde çalışmayı esas alarak, sınıfın ve emekçi kitlelerin desteğini alarak silahlı ayaklanmayla siyasi iktidarı ele geçirme yoludur. Sonuçta her iki yol da devrimci şiddet ve silahların gücünü gerektirmektedir.

Sınıf düşmanları, iktidarlarını silah gücüyle sürdürüyor ve ayakta tutuyor. Bu durumda proletarya ve emekçiler de ancak silahlı güçle iktidarı ele geçirebilirler. Kuşkusuz farklı ülkelerde, farklı tarihsel süreçler ve bunların yarattığı özgünlükler olabilir ve biçim bakımından bu özgünlükler olacaktır. Genel kurallar elbette birer şablona dönüştürülemez. Özgünlüklerin olduğu yerler veya tarihi koşullarda ona özgün biçim ve taktikler de olacaktır. Ve komünistler buna göre hareket etmek durumundadır.

“Her devrimin, kendine özgü yanları vardır!”

– “Genel kurallar elbette birer şablona dönüştürülemez. Özgünlüklerin olduğu yerler veya tarihi koşullarda ona özgün biçim ve taktikler de olacaktır” ifadelerini kullandınız. Burada Türkiye devriminin Ekim ve Çin devrimlerinden farklı bir yol izlemeyeceğinden mi bahsediyorsunuz?

 Evet. Devrimler reçeteyle yapılamaz. Her devrimin üzerinde yükseldiği çelişkilerden ve dolayısıyla özgünlüklerden bağımsız değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Belli başlı olmazsa olmazlar olan komünist partinin önderliği, silahlı mücadelenin vazgeçilmezliği vb. yanında her devrimin kendine özgü yanları vardır ve olacaktır da. Bu nedenle günümüz yarı-sömürge, komprador kapitalist ülkeleri gerilla savaşına gözlerini kapamamalı ve onu silahlı ayaklanma çizgileriyle uyumlu hale getirerek yararlanmalıdır. Bugünün silahlı ayaklanmalarının Rusya’da Ekim devriminin gerçekleştiği kadar nispeten kısa süreli bir çarpışmadan sonra zafere imza atacağı da düşünülmemelidir. Sınıf mücadelesi, bu ülkelerdeki ayaklanmaya dayalı devrimin yenilgisi durumunda, kırlara çekilerek ve kırlardaki gerilla savaşından devrim için yararlanma ya da devrimi kırlarda soluklandırarak yeniden kente dönme gibi bir çizgiyi de dayatabilir. Ve hatta öyle durumlar olabilir ki, sınıf mücadelesini kıra taşımak bile olanaklı ya da zorunlu hale gelebilir. Rusya’da eğer yaşamın devrimci pratik eylemi, bunu Rus komünistlerine dayatmadıysa, bu, Rusya’nın o tarihsel evredeki koşullarının devrimin lehinde olmasındandı. Aynı şey, İç Savaş açısından da böyleydi. Rus devrimcileri, devrimin şehirdeki güçlü olan ayağından aldıkları güçle harekete geçip kırdaki nispeten zayıf olan devrim ayağına yaslanmayı stratejilerinin temeli haline getirmediler. Yani gerillaya stratejik bir rol biçmek yerine, onu destekleyici taktik rolde ele aldılar.

Günümüz dünyasında yarı-feodal, yarı-sömürge ve yarı-sömürge kapitalist ülkelerde durum Ekim ve Çin Devrimi koşullarından farklıdır. Bu nedenle tek bir mücadele biçiminden değil, içiçe geçen mücadele biçimlerinden bahsetmek gerekir. Kuşkusuz yarı-feodal, yarı-sömürge ülkelerde devrimin yolu kırları esas alan Halk Savaşı stratejisidir. Kapitalist ülkelerde devrimin yolu şehirleri merkez alan Silahlı Halk Ayaklanması’dır. İki strateji birbirini dıştalamaz. Kırlara dayanan mücadele, şehirleri önemsemelidir. Şehirlere dayalı mücadele, kırları dikkate almalıdır. Günümüz dünyasında mücadele ve çelişkiler o denli karmaşık ve iç içe geçmiş durumdadır ki, devrim süreci içinde hem ayaklanma ve hem de kırlara dayalı gerilla stratejisinin uygulanabilirliği söz konusu olabilir.

O halde, devrimin komünist partisinin önderliğinde şiddet yoluyla, silahların gücüyle gerçekleştirileceğini asla akıldan çıkarmamak gerekir. “Çok uluslu ülkemizde, kapitalist üretim ilişkileri ağırlık taşımaktadır, kapitalizm egemen durumdadır, doğal olarak şehirlerdeki faaliyetler ağırlık taşıyor” düşüncesinden hareketle silahlı mücadele reddedilemez. Şehirlerde, şehir askeri komitelerimiz/şehir gerillalarımız olacaktır. Yukarıda belirtiğimiz gibi eylemler yapılacağı gibi bir ayaklanma döneminde bu güçlerimiz düşmana karşı devrimi askeri yönde yönetecek güçte olmak zorundadır.

Unutmamak ve asla akıldan çıkartmamak gerekir ki, sınıf düşmanımız burjuvazi 20. yüzyılın başındaki burjuvazi değildir; devrimlerle sarsılarak bilendi, yenildi ve yeniden ayağa doğruldu; hatalarının sonuçlarından öğrendi ve tecrübe edindi. Bu, onu devrimler karşısında daha da sert, amansız ve birleşmiş güçleriyle çarpışmaya itmektedir. Ve özellikle bu koşullarda gerilla savaşı, ayaklanmanın bir taktiği olmayı gerektirmektedir. Bu hem kent ve hem de kır gerilla savaşı için de böyledir. Bu ülkelerde kentle kırın eşgüdümüne giden savaş yolu, geleceğin özgün taktiği olmayı gerektirmektedir. Ama her halükârda geleceğin devrimi, buralarda basamaklarını tıpkı ve bütünüyle Ekim ve Çin devrim deneylerindeki gibi tırmanmayacak, mutlaka gelişmede ve sınıf mücadelesinde özgün ve yeni olanı kendi teorisine katacaktır. Nasıl ki, uzun süreli ve dağınık halk gerilla savaşı, temel çizgileriyle aynı olmasına karşın, teoriye, gelişmenin vardığı boyutu hesaba katarak yeni taktikleri katmayı gerektiriyorsa, devrime uzanmak isteyen her yarı-sömürge kapitalist ülke devrimi, bu lehte etmenleri devrim teorisine katarak başarılı olacaktır.

 



Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA