Bu büyük gün geride kaldıkça Rusya'da proleter devrimin önemi daha çok ortaya çıkıyor ve biz de bir bütün olarak çalışmalarımızın pratik anlamını daha iyi kavrıyoruz.
Bu önem ve tecrübeler kısaca ve doğal olarak çok eksik ve
kaba bir biçimde şöyle özetlenebilir:
Rusya'da devrimin ilk ve kaçınılmaz görevi ortaçağ kalıntılarını bertaraf etmek, bunları son kırıntısına kadar temizlemek, Rusya'yı bu barbarlıktan, utanctan, kültürün ve ilerlemenin önüne dikilen bu en büyük frenleyici engelden kurtarmak şeklindeki burjuva demokratik bir görevdi.
Ve bu
temizliği 125 yıl önceki Büyük Fransız Devrimi'nin yaptığından çok daha büyük
bir kararlılıkla, hızla, cesaretle, başarıyla ve halk yığınları üzerindeki
etkisi açısından çok daha geniş ve köklü bir şekilde yaptığımız için haklı bir
gurur duyabiliriz.
-------------------------------NOT_ALINTI_iNTERNETTEN----------------------------
“Feodal kalıntılar var olmakla birlikte kapitalizm hakim
hale gelmiştir!”
– Kongrenizi gerçekleştirdiğinizi ilan ettiğiniz
açıklamada Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısına dair de bir analiz
yaptığınızı duyurdunuz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
– Evet son derece önemli olan bir gündeme işaret
ettiniz. Partimizin Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısını analiz ettiği
çalışmaları, peyderpey kamuoyuna sunacağını belirtelim. Burada sorunuza yanıt
olarak kısaca şunları söyleyebilirim.
Sosyo-ekonomik yapı değerlendirmesi, bir ülke devriminin
strateji ve taktik mücadele biçimlerini belirlemede temel bir yerde
durmaktadır. Bu konuda partimizin eksik kaldığını ifade etmek gerekir. Bu
eksiklik, partimizin konuya dair teorik yetmezliğinden çok ekonomik sosyal yapı
analizinin önemini kavramamasından kaynaklıdır. Bu nedenledir ki, İbrahim
Kaypakkaya yoldaşın ölümsüzleşmesinden sonra partimiz, çeşitli gerekçelerle
ülkemizin sosyal ve ekonomik yapısına dair tartışma yürütmemiştir.
1978 yılında Parti 1. Konferansı sonrası, Partinin 1.
Kongresi için önemli bir hazırlık yapılmasına rağmen, dönemin merkez
komitesinin süreci iyi yönetememesinden kaynaklı olarak planlanan kongre
gerçekleştirilememiş, 1980 Askeri Faşist Darbesi’yle de süreç tamamen geriye
düşerek uzun sayılabilecek bir dönem partinin temel sorunları çözülememiştir.
Tüm komünist partilerin mücadele yürüttükleri ülkelerde, ilk
yaptıkları, ülkenin sosyo-ekonomik yapısını tahlil etmek olmuştur. Lenin,
Rusya’nın ekonomik durumunu tahlil ederek devrimin niteliğini ve yolunu çizmiş;
Mao, Çin toplumunun ekonomik ve siyasi yapısını çözümleyerek devrim aşamasını
ve devrimin yolunu belirlemiştir.
Kaypakkaya yoldaş da partimizi kurduğunda, Türkiye’nin
siyasi ve ekonomik tahlilini yaparak devrimin ilk aşamasını Demokratik Halk
Devrimi, devrimin yolunu da Halk Savaşı olarak belirlemiş; sınıfları tahlil
etmiş ve devrimin düşman ve dostlarını bu tahlille ortaya koymuştur.
Sosyo-ekonomik yapı tahlilinde esas almamız gereken veri,
sömürünün nasıl gerçekleştiğidir. Diğer bir ifadeyle, incelenen toplumsal
formasyonda sömürünün hakim olarak hangi biçimde gerçekleştiğinin tespit
edilmesidir. Bu tespit edildikten sonra, o toplumda yönetenler ve yönetilenler
arasındaki ilişki de tanımlanıp çözümlenecektir. Bu nedenle doğrudan
üreticilerle, üretimin koşullarına hakim olanlar arasındaki ilişkiyi anlamak
gerçekte ekonomik ve sosyal yapının üzerinde yükseldiği temeli tanımlamak
demektir.
Biliniyor ancak yine de ifade edelim: Özel mülkiyet
sahipliğine dayalı sınıflı toplumlarda sömürü çeşitli biçimlerde
gerçekleşmiştir. Köleci toplumda köle sahibi kölenin emeğini, feodal toplumda
feodal beyler serflerin emeğini sömürerek varlıklarını sürdürmüştür. Feodal
toplumun çökmesiyle ortaya çıkan modern burjuva toplumunda da sömürü sürmüştür.
Feodal üretim tarzının yerini alan kapitalist üretim tarzı,
ücretli işçilerin kapitalistler tarafından sömürülmesine dayanır. Kapitalist
üretim tarzını, tam olarak anlamak için her şeyden önce kapitalist düzenin meta
üretimine dayandığını bilmek gerekir. Kapitalist üretim biçiminde, üretim
ilişkilerinin temeli, ücretli işçilerin sömürülmesine dayanır.
Partimizin sınıflar mücadelesine önderlik ettiği Türkiye
toplumunun önceli Osmanlı, merkezi feodal bir toplumdu. Üretim, esas olarak
toprağa dayalıydı. Osmanlı İmparatorluğu, geniş bir coğrafyaya hükmetmesi aynı
zamanda işgal ettiği yerlerden gasp ederek getirdiği değerlerle belli bir
sermaye birikimine sahip olsa da, burjuva bir devrimin yapılmamış olması ve
1800’lerin başında dönemin kapitalist ülkeleri olan İngiltere, Fransa ve
Almanya’nın denetimine girmesi ve yarı sömürge yapıya evrilmesi vb.
kapitalizmin gelişiminin önünde engel oluşturdu. Emperyalistlerin
yarı-sömürgesi olan Osmanlı burjuva sınıfı, feodal sistemi yıkamadığı için bir
sanayi devrimi gerçekleştiremedi. Kapitalizm cılız olarak Osmanlı toplumuna
girmiş olsa da bu daha çok tüketime yönelikti.
Osmanlı toplumu, 15. ve 16. yüzyıllarda gelişmiş
denilebilecek bir ticarete sahipti ve kent-küçük üretiminde manifaktür sermayenin
ilk filizleri gelişmeye başlamıştı. Eğer yabancı kapitalizmin sömürgeci
ticareti ve sonradan da emperyalist sömürgeciliğin talanına maruz kalmasaydı,
kuşkusuz kendi iç çelişkileri neticesinde kapitalist bir topluma dönüşebilirdi.
Avrupa’da doludizgin gelişmekte olan ticaret kapitalizmi, daha 16. yüzyılda
Osmanlı İmparatorluğu’nu belli başlı pazarlarından biri durumuna getirmişti.
Osmanlı topraklarına yayılan Fransız ve İngiliz metaları, para ekonomisini
kıyılardan başlayarak içlere doğru yaymıştı. Meta ihracatının karşılığı, esas
olarak kıymetli madenlerle ödeniyordu. Karşılığı altın para ile ödenen değişim,
kısa zamanda Osmanlı merkezi feodal devletinin hazinesini tüketmekteydi. Ama
yabancı metaların tüketimi azalmak bir yana sürekli artıyordu. Bu durum, bir
yandan imparatorluğun borçlanmasını ve bu borçları sağlayan yabancı ve onun
içteki ajanları vaziyetindeki banker tefeci sınıflarının gelişmesini getirirken
diğer yandan Osmanlı devletini, köylülerin ürettiklerinin daha büyük bir
bölümüne el koymaya zorluyordu.
Ancak genel olarak feodalizmin üretim hacmini artırması
mevcut üretim ilişkileri içinde imkansızdı. Çünkü feodal ekonomi, kullanım
değeri üretimi temelinde kurulmuştur. Köylülük üzerinde, onların üretim tarzını
değiştirmeden gerçekleşen amansız sömürü, kısa zamanda, Osmanlı merkezi feodal
toplumunun belkemiğini oluşturan tımar sisteminin çökmesine yol açmıştır.
Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun
yıkıntılarından geriye kalan topraklar üzerine kuruldu. Lozan’da emperyalizmin
yarı-sömürgesi statüsü resmi olarak kabul edildi. Emperyalistler bunun
karşılığında, dörde bölünen Kürdistan topraklarının bir bölümünü, Türk
devletinin ilhak etmesine göz yumdular.
29 Ekim 1923 tarihinde kuruluşu ilan edilen Türkiye’nin
ekonomik yapısı, yarı-feodal bir statüde kalarak emperyalistlerin
yarı-sömürgesi oldu. İzmir İktisat Kongresi, ülkenin ekonomik yapısının nasıl
olacağını ve emperyalizmle olan bağını bu şekilde karara bağladı. Emperyalizme
bağlı ekonomik bir statüde ve oldukça cılız durumdaki komprador burjuvazi ve
toprak ağaları, devlet imkanlarıyla palazlanmaya başladılar. Kemalist iktidar
döneminde burjuvazi, sermayesinin güçsüzlüğü nedeniyle devlet olanaklarını
kullanarak sermaye birikimini sağladı.
Demokrat Parti, (DP) hükümete geldiğinde ekonomik ve politik
ilişkileri esas olarak ABD ile geliştirdi. Ve ülkeye sermaye girişinin önündeki
engelleri önemli ölçüde kaldırdı. Bu süreç, emperyalist tekellerin komprador
burjuvaziyle kurduğu ilişkilerle ülke içindeki hegemonyasını daha da
geliştirdiği bir dönemdir. Truman Doktrini ve Marshall Programı çerçevesinde,
sermayenin önündeki bürokratik engellerin kaldırılması DP tarafından bir devlet
politikası olarak yürürlüğe konuldu. DP, 1954 yılında Yabancı Sermayeyi Teşvik
Yasası çıkarttı. Bu yasayla, emperyalist tekeller ülkede istedikleri gibi
yatırım yaparak ve ticareti geliştirerek, ekonomiyi denetim altına almış
oldular. DP bununla da kalmadı, çıkartılan Petrol Yasası ile emperyalist
tekellerin ülkede petrol aramasına da kapı açmış oldu. Bunu Madencilik Yasası
izledi. Madencilik Yasası’yla özel girişimciliğin önü de açılmış oldu. Bu
yıllarda TC, Kore Savaşı’na katılmış ve karşılığında da NATO’ya girebilmiştir.
Böylece Almanya, Fransa vb.nin yanısıra ABD emperyalizminin de yarı-sömürgesi
olmuştur.
DP döneminde, komprador burjuvazi ve toprak ağaları önemli
ölçüde palazlandılar. Tarımda makineleşmenin gelişmesiyle toprakların önemli
bir bölümünün işlenmesi sağlandı ve bu sayede toprak ağalarının sermaye
birikimi daha da arttı. Üretimin artması, iç pazarı belli ölçüde canlandırsa da
emperyalizme bağlı bir ekonomik kalkınmanın uzun vadede istikrarlı bir rotada
ilerlemesi mümkün değildi. Nitekim 1950 yılı ortalarında izlenen tarım
politikası nedeniyle iç tüketim karşılanamaz duruma geldi. OECD ülkelerine olan
borç 162.5 milyon dolara ulaşmış durumdaydı. Ve “kalkınma” için gerekli olan
donanım ve hammadde ithal edebilmek için sürekli dövize ihtiyaç duyuluyordu.
1960’lı yıllar, Keynesçi ekonomik politikaların benimsendiği
yıllardır. Bu ekonomik kalkınma model sonucu kamu alanında ekonomik yatırımlar
arttı. Ayrıca bu dönem, “planlama”nın önemsendiği bir dönemdi. Emperyalist
devlet iktisatçılarının hazırladığı ekonomik planlar, yarı-sömürge ülke
hükümetlerinin önüne konuluyor ve bununla da kalkınmanın sağlanacağı şeklinde
vaatlerde bulunuluyordu. Bu gelişmelerin ardından 1961 yılında çıkartılan bir
kanunla, Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuş ve Beş Yıllık Kalkınma Planı
hazırlanmıştır.
Tüm yarı-sömürge ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de
“kalkınma planlarının” hayata geçirilmesi, IMF ve Dünya Bankası gibi
emperyalist kurumlardan bağımsız, kendi iç dinamiğiyle olmuyordu. Tüm bu
planlar, emperyalist sermayenin geri dönüşümünün garantisi esas alınarak
yapılmaktaydı.
1960 askeri darbesinden sonra darbenin “demokratik bazı hakları
getireceği” algısı yaratılmış ancak kitle hareketinin zorlamasıyla bir takım
demokratik kırıntıların anayasaya konulduğu bu süreç de fazla uzun sürmemiştir.
1971 Askeri Darbesi, 1961 Anayasası’nda yer alan bu kısmi demokratik hakları
tümüyle rafa kaldırmıştır.
1978 yılında TC içinden çıkılmaz büyük bir ekonomik kriz
içindeydi. Uygulanmaya çalışılan hiçbir program, ekonomiyi düzeltmeye çare
olmamıştı. 1979 yılında sadece bir ekonomik kriz başgöstermemiş, süreç aynı
zamanda bir yönetememe krizi ile birleşerek ilerlemiştir. Yükselen devrimci
durum işçi grevleri, öğrenci direnişleriyle birleşerek kitleleri sokağa
dökmüştür.
Aynı süreçte emperyalist sermayenin uluslararası işbölümünü
yeniden düzenlemesine paralel, yarı sömürgelerde bu düzenlemeye göre yeniden
örgütlenmiş, emperyalizmin yarı sömürge pazarlarından biri olan Türkiye
ekonomisi de bu sürece göre “yeniden yapılandırılmış”tır.
12 Eylül 1980 faşist darbesi bir yandan gelişen kitle
hareketini bastırmak diğer yandan ise “yeniden yapılandırma programı”nı hayata
geçirmek için gerçekleştirildi. Darbe ile hem ekonomik hem siyasal alanda
işçi sınıfı ve tüm emekçilerin aleyhinde kararlar alındı ve baskı daha da
artırıldı. Mevcut sistem, neo-liberalizm kisvesiyle yeniden organize edilirken,
emperyalistler ve Türk hakim sınıflarının çıkarları esas alındı. Bunun için
işçiler, köylüler, küçük üreticiler, memurlar ile komünist ve devrimci
örgütler, Kürt ulusal hareketi, demokrat yapılar, sendikalar, aydınlar vb.
hedef alındı. Daha açık bir deyimle hem sınıfsal hem de ulusal baskı doruğa
çıkarıldı.
20. yüzyılın ikinci yarısının sonlarından itibaren
emperyalist sermayenin uluslararası alanda işbölümünü yeniden düzenlemesi
aralarında Türkiye’nin de olduğu yarı sömürge pazarlarda belli değişikliklere
yol açtı. Yarı sömürge pazarlarda uygulamaya konulan politikalar, bu ülkelerin
ekonomik ve sosyal yapılarında önemli değişimlerin yaşanmasına neden oldu.
Deyim yerindeyse emperyalist sermayeye bağımlı yarı sömürgelilik koşulları
güncellendi ve yeniden üretildi. Bu güncellenme ve yeniden üretime paralel,
yarı-sömürge yarı-feodal ekonomik yapı farklılaştı.
Kuruluşundan itibaren yarı-feodal, yarı-sömürge, ekonomik ve
sosyal yapıya sahip Türkiye toplumunda yarı-feodal üretim ilişkileri baskın
durumdayken, süreçle birlikte yarı-sömürge koşulların derinleşmesi ve feodal
ilişkilerin çözülmesi beraberinde emperyalizme bağımlı kapitalizmi (komprador
kapitalizmi) geliştirmiştir. Yarı-feodal üretim ilişkileri tasfiye edilmemekle
birlikte zayıfladı ve hakim olma vasfını yitirdi. Günümüz Türkiye’sinde feodal
kalıntılar halen var olmakla birlikte kapitalizm hakim hale gelmiş durumdadır.
Yaşanan süreç sadece ekonomik ve sosyal yapıyı değiştirmemiş
aynı zamanda doğrudan üreticilerin koşullarında da belli değişimler yaşanmasına
neden olmuştur. Örneğin Türkiye’de 1927 yılında küçük işletmeler de dahil olmak
üzere toplam işletme sayısı 65.245’tir. Bunun % 43.59’u tarım, evcil hayvanlar,
balık ve av ürünleri sanayidir. Burada çalışanların sayısı 256.855’tir. Dokuma
sanayi, toplam işletmelerin % 14.34’ünü teşkil etmektedir. Çalışanların sayısı
ise 548.025’tir. Maden sanayinde çalışanlar 19.232 kişi ve işletme sayısı ise
556’dır. Kereste ve ürünleri sanayi ve yan ürünleri sanayinde 7.986 işletme
bulunmakla birlikte bu sektörde 24.264 kişi çalışmaktadır. Tarım ve dokuma
sanayinde ise gerek işletmelerin gerekse çalışanların sayısı toplamın % 50’sine
yakındır.
2021 yılına gelindiğinde Türkiye’de sanayi sektöründe 6
milyon 143 bin kişi (% 21.3) istihdam edildiği açıklanmıştır. Tarım ve sanayi
alanları arasında fark 1 milyon 195 bin kişi sanayi lehine gelişim
göstermiştir. Bu durum Türkiye toplumunun şehirleşme oranıyla uyumludur ve
süreç içinde kapitalist üretim ilişkilerini geliştiğine işarettir.
Türkiye toplumunda tarım alanında uygulanan emperyalist politikaların
sonucunda tarımsal üretim ve ilişkiler hızlı biçimde çözülürken, bu çözülme
sonucunda şehre göç eden iş gücü, kısmi olarak sanayi alanında ve ağırlıklı
olarak hizmet sektörü ve dönemsel olarak da inşaat sektöründe istihdam
edilmektedir.
Türkiye toplumunu yaşadığı değişime ve dönüşüme dair sayısız
örnek verebilirim. Ancak bu veriler yeterlidir sanırım. Biraz önce ifade
ettiğim gibi, partimizin sosyo-ekonomik yapının analizine dair yapmış olduğu
çalışmalar kamuoyuyla paylaşılacaktır.
– Yarı-feodal, yarı-sömürge yapının süreç içinde
yarı-feodal üretim ilişkilerinin çözülerek yarı-sömürge yapının daha da
güçlendiğini, kapitalizmin hakim hale geldiğini ifade ettiniz. Bu, yarı sömürge
yapı ve hakim hale gelen kapitalizmin niteliği hakkında neler söyleyebilirsiniz?
– Türkiye’de kapitalizmin gelişimi, ülkenin kendi iç
dinamikleriyle olmamıştır. Sermaye birikimi, diğer kapitalizm yoluna giren
ülkelerden farklı olarak emperyalizmin denetiminde ve sömürüsünde gelişen bir
yol izlemiştir. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, bir yandan sermaye
güçsüzlükleri nedeniyle ilk birikimi, devlet olanaklarını kullanarak
gerçekleştirirken diğer yandan da emperyalizmle geliştirdikleri ilişki sonucu,
emperyalizmin ülke içindeki acenteleri olarak komprador bir sınıf olarak
gelişmeye başladılar.
Türkiye koşullarında burjuvazi ilk birikimini Ermeni, Rum ve
Süryani soykırımı gibi yağma ve çökme üzerinden sağlarken, sermayesinin
güçsüzlüğü nedeniyle devlet olanaklarını fazlasıyla kullandı. “Devlet eliyle
burjuvazi yaratmak” denilen ve “milli sermaye” gibi propagandalarla sürdürülen
bu süreç, gerçekte burjuvazinin sermaye güçsüzlüğü nedeniyle devlet imkan ve
olanaklarını kendi ilk birikimini gerçekleştirmek, sömürüsünü sürdürmek için
kullanması olarak şekillendi. Burjuvazi, devlet olanaklarını kullanarak
palazlandı. Kemalistler, 1923’ten sonra buna oldukça ağırlık verdiler. Devlet
teşvikleri, ihaleler ticaret burjuvazisi için büyük bir olanak sağlıyordu.
Osmanlı’dan devralınan bir sermaye birikimi güçsüz olduğu için burjuvazi daha
çok ticaret yoluyla gelişip büyümeye başladı. Emperyalizmle yapılan
anlaşmalarla, Türk ticaret burjuvazisi, emperyalistlerin ülke içindeki acentesi
olarak kompradorlaştı. Komprador burjuvazi ve emperyalistlerin ülke içindeki
temsilcileri, emperyalist ülke tekelleriyle kurdukları ortaklıklar ve
emperyalist tekellerden aldıkları malları satarak son derece kârlı bir ticarete
dönüştürdü ve sermaye edinmeye başladı.
TC devletinin kuruluşu ve Kemalist iktidarın ilk
dönemlerinde komprador burjuvazi, İngiliz ve Fransız emperyalizmiyle
ilişkilerini sürdürürken, 1935’lerden itibaren Alman emperyalizminin
işbirlikçiliğini yapmıştır. Komprador burjuvazi, önceleri emperyalist
ülkelerden mal getirip satarak zengin olan ticaret burjuvazisi, bu sefer montaj
sanayiye geçerek daha büyük bir kazanç elde etmeye başladı. Daha önce bütün
olarak getirilen mallar, montaj sanayiine geçilmesiyle parça parça alınarak
kurulan orta düzeyde fabrika ve atölyelerde birleştirilerek satılmaya başlandı.
Tarım alanında makineleşmenin gelişmesi, üretim alanlarının
genişlemesini de birlikte getirdi. Böylece ticarete ve bankacılığa doğru bir
sermaye aktarımı da gerçekleşti. Komprador burjuvazinin gelişip güçlenmesinde
tarım alanından yapılan sermaye aktarımları oldukça etkili olmuştur.
Bir toplumsal yapı, bağrında meta ekonomisi taşıyorsa, bu
toplum, süreç içinde kendi kendine yeterli kapitalist bir ekonomi haline
gelebilecektir. Ülkemizde feodalizmin tasfiye edilmesi bir burjuva devrimle
mümkün olmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu, merkezi feodal bir sistemdi. Rüşeym
halinde de olsa gelişen kapitalizm, yukarıdan emperyalizm tarafından önü
kesildiği için kendi iç dinamikleriyle gelişme şansı bulamamıştır. Tersine
feodal üretim ilişkileri korunmuş ve emperyalizmin sömürüsünün sürgit devamı
için yeni koşullara göre yeniden üretilmiştir. Bu durum Kemalistlerin
önderliğinde kurulan TC için de geçerli olmuş yarı-feodal üretim ilişkileri
uzun bir süre hakimiyetini korumuştur. Ancak süreç içinde yarı-feodal üretim
ilişkileri çözülmüş, kapitalist üretim ilişkileri hakim hale gelmiştir.
Bu noktada önemli olan soru, yarı-feodal ilişkilerin nasıl
çözüldüğüdür. Ülkemizde emperyalist sermayenin, ülkenin en ücra köşesine kadar
girdiği ve tüm üretim birimlerini etkisi altına aldığı 100 yıllık bir sürecin
sonunda yarı-feodal sistemi sancılı da olsa bir çözülmeye doğru ittiği açıktır.
Ancak bu, tüm feodal kalıntıların tasfiye olduğu anlamına gelmemektedir. Diğer
yandan bu toplumsal yapı, feodal sistemin kendine yeterli doğal ekonomisinin
temellerini yıkmıştır.
Emperyalist sermayenin ve ona tabi olan Türk devletinin
uygulamaya koyduğu bu politikalar, daha önceki yıllarda kırsal alanda üretim
ilişkisinin -yani feodal ekonominin- ağır ve sancılı bir şekilde de olsa
giderek çözülmesi sürecini görülmemiş bir şekilde hızlandırmıştır.
Emperyalist sermaye, kendi iç çelişkileri ile kapitalist
gelişim sürecinin ilk aşamasında olan Türkiye’de bu süreci iki zıt yönde
etkilemiştir.
Birinci olarak, emperyalist sermaye doğal ekonomiyi
sarsarak, yerel pazarları birleştirerek, proletaryayı yaratarak, meta
dolaşımını ve giderek meta üretimini yaygınlaştırarak ve 1970’ler sonrasında
olduğu gibi doğrudan sanayi yatırımlarına başvurarak yıkıcılık görevini
üstlendi. Böylece kapitalist gelişim sürecini kendisine tabi ve bağımlı hale
getirmiştir. Kapitalist gelişimin objektif şartlarını hızlandırmıştır.
Öte yandan emperyalist sermaye Türkiye’de hammaddeleri talan
ederek, borçlandırarak, biriken ilk sermayeyi çekip götürerek, var olan üretim
ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirip yeniden üreterek ve
ulusal bir sanayinin gelişmesini engelleyerek kapitalizmin gelişmesinin önüne
dikilmiştir. Toplumsal emeği, kendi denetiminde olan bu geri üretim ilişkileri
içine hapsetmeye çalışmıştır.
Emperyalist sermayenin bu iki zıt yönlü etkisi, kendi iç
çelişkisidir. Bu iç çelişki, emperyalist sermayenin sömürüsü altındaki
yarı-feodal, yarı-sömürge Türkiye toplumunu da doğrudan doğruya etkilemiş,
Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısında niteliksel değişimlerin yaşanmasına
(objektif olarak) neden olmuştur. Yarı-feodal üretim ilişkilerinin hakimiyeti
çözülmüş, komprador kapitalist üretim ilişkileri ekonomik ve sosyal yapıda
hakim hale gelmiştir.
Bu süreç, emperyalist kapitalizmin sömürünün doğal,
kaçınılmaz ve kendiliğinden bir sonucu olarak yaşanmıştır. Bu gerçeği İbrahim
Kaypakkaya yoldaş da Lenin’in Emperyalizm kitabından yaptığı alıntılarla genel
olarak ifade etmektedir. Kaypakkaya yoldaş, Türkiye gibi ülkelerde emperyalist
sömürünün feodal ilişkileri doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden bir şekilde
çözdüğünü ve gelişen kapitalizmin ise emperyalizme bağımlı komprador bir
kapitalizm olduğunu ifade etmektedir.
Burada bir noktanın altını önemle çizmek gerekir. Türkiye’de
yarı-feodalizmin çözülmesi tespitinin yapılması “emperyalizme ilericilik”
atfetmek değildir. Tam tersine yaşanan emperyalist sermayenin “karakteri ve
amacı” doğrultusunda sömürüsünü arttırma ve genişletmesine yol açmıştır. Bu ise
objektif olarak “kapitalizmin gelişmesi ve feodal ilişkilerin kısmen çözülmesi,
emperyalist sömürünün işleyişinin “doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden
doğan sonucu” olarak ortaya çıkmıştır.
Kaypakkaya’nın bu çözümlemesi beraberinde emperyalist
sermayenin sömürüsünü artırmak için amacıyla attığı her adımın (aralarında
sanayi sermayesi başta olmak üzere doğrudan sermaye yatırımlarının yoğunlaşması
vb.) kapitalizmin gelişmesine neden olacağına işaret etmektedir. Bu gelişme,
emperyalist sermayenin özellikle doğrudan sanayiye yatırılan yatırımlarının
büyüklüğüne ve yoğunluğuna paraleldir. Diğer bir ifadeyle emperyalist sermaye
sömürüsünü artırmak için daha fazla yatırım yaptıkça, tali olarak da
kapitalizmi geliştirmiştir. Gelişen bu kapitalizm ise emperyalizme tabi,
komprador kapitalizm olmuştur.
Türkiye’de yarı-feodalizmin çözülmesi ve komprador
kapitalizmin gelişimi ise Türk hakim sınıfların kendi aralarındaki ilişkileri
de etkilemiştir. Yarı-feodal üretim ilişkilerinin tasfiye edilmemekle birlikte
zayıflaması, Türk hakim sınıfların devlet iktidarındaki politik konumlanışını
da belirlemiştir. Komprador bürokrat burjuvazi ve büyük toprak ağaları
iktidarında, toprak ağalarının etkisi zayıflamış, komprador bürokrat
burjuvazinin ağırlığı artmıştır.
Komprador bürokrat burjuvazi ve toprak ağaları iktidarında,
emperyalist sermayenin yarı-sömürge Türkiye pazarına yönelmesi, sermayenin
yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine paralel tefeci tüccar sermayesinin sanayi
sermayesiyle daha fazla bütünleşmesine neden olmuştur. Bu ise hakim sınıf
iktidarı içinde komprador bürokrat burjuvaların etkinliğini artırmıştır. Ancak
bu durum Türk hakim sınıf klikleri içinde çelişkileri ortadan kaldırmamıştır.
Özellikle komprador bürokrat burjuvaların her birisinin doğrudan bağımlılık
ilişkisi olduğu emperyalist sermaye tekellerinin çıkarları doğrultusunda
hareket etmeleri bu çelişkinin zeminini oluşturmuştur. Öte yandan günümüz
koşullarında ekonomik olarak komprador kapitalizm hakim olmasına rağmen hala
feodal kalıntılar varlığını ve etkisini sürdürmektedir.
“Devrimizin niteliği Demokratik Halk Devrimi olmakla
birlikte özü toprak devrimi değildir!”
– Ekonomik sosyal yapıda yaşanan değişim ve dönüşüme
paralel Türkiye’de “devrimin niteliği” ve “devrimin yolu” konusunda ne gibi
değişiklikler oldu? Bu konuda partinizin görüşleri nedir?
– Bir devrimin başarısı için o ülkenin sosyal ve iktisadi
yapısının doğru bir temelde ele alınması zorunludur. Bu konuda yapılacak yanlış
veya yetersiz değerlendirmeler, devrimin niteliği, hedefleri, mücadele
biçimleri ve görevleri gibi birçok konuda gerçeklerle uyumlu olmayan sonuçlara
varmayı kaçınılmaz hale getirir.
Türkiye devriminin niteliğini belirlemek için SBKP ve ÇKP
gibi zafer kazanmış devrim süreçlerine bakmak önemlidir. Pek tabi ki bu
devrimleri incelerken dogmatik-şabloncu yaklaşımlara düşmemek için var olan
nesnel koşulların doğru bir analiz etmek gerekir.
Gerek Rus devrimi ve gerek Çin devrimi süreci, günümüz
Türkiye devrimi açısından değerlendirildiğinde benzerlikler ve farklılıklar
taşımaktadır. Günümüzde Türkiye toplumu ne dönemin Rusya’sı ne de Çin’idir.
Yarı-sömürge ve iktisadi yapıda kapitalizmin hakim olduğu Türkiye devriminin
niteliği Demokratik Halk Devrimi olmakla birlikte özü toprak devrimi değildir.
Proletarya önderliğinde gerçekleşecek olan Demokratik Halk Devrimi, ülkemizin
demokratikleşmesini-siyasal özgürlüğünü hedefleyecektir. Bu anlamıyla
anti-emperyalisttir. Başta ulusal sorun olmak üzere kadın sorununu, baskı
altında olan dinler ve inançlar sorununu, azınlık milliyetler sorununu vb.
demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili tüm sorunları çözmeyi hedeflemektedir.
Ve giderek sosyalizmin inşa sürecinde derinleşerek ilerleyecektir.
Unutmamak gerekir ki, çağımız, emperyalizm ve proleter
devrimler çağıdır. Bu çağda, burjuvazi ilerici rolünü yitirmiştir. Dolayısıyla
yukarıdaki deneyimlerde de görüldüğü gibi tüm demokratik görevler ancak
proletarya önderliğinde yürütülecek Demokratik Halk Devrimi’yle
gerçekleştirilebilir.
Bu durumda şu sorulara yanıt aramamız gerekir: Bugün Türkiye
ve Türkiye Kürdistanı coğrafyasında yukarıdaki deneyimlerde ifade edilen ve
geniş yığınların istemleri haline gelen demokratik talepler var mıdır? Bu
soruya “evet” yanıtını verebiliriz. Başta emperyalizmden kurtuluş ve Kürt
ulusal sorunu olmak üzere, kadın sorunu, din ve vicdan özgürlüğü sorunu vb.
gibi Demokratik Halk Devrimi’yle çözüme kavuşacak birçok görev karşımızda
durmaktadır. Bu bir.
İkincisi, Türkiye’de iktisadi yapıda tam da Rusya’da olduğu
gibi hakim olan üretim ilişkisi, kapitalist üretim ilişkileridir. Ancak
ekonomik, kültürel, din-inançsal bakımından bir önceki toplumun feodal
kalıntıları da önemli oranda varlığını korumaya devam etmektedir.
Ezilen ulus ve azınlık milliyetlerin, kadın hareketinin
demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi sürmekte; din ve vicdan özgürlüğü
talepleri gündemdeki yerlerini korumaktadır. Kısacası ülkenin emperyalizmden
kurtuluşu ve toplumun demokratikleştirilmesi işçilerin, köylülerin,
emekçilerin, bir bütün ezilen halkın öncelikli sorunudur.
– Yarı-sömürge kapitalist ülkelerde Demokratik Halk
Devrimi mümkün müdür?
– Mümkündür. Türkiye’nin iktisadi olarak
kapitalist bir ülke olması, Demokratik Halk Devrimi’ni geçersiz kılmaz. Çünkü;
birincisi Türkiye, yarı-sömürge bir ülkedir. Dolayısıyla anti-emperyalist
mücadele, devrimin ana görevlerinden biridir. İkincisi Türkiye’de burjuva
anlamda bir demokratik devrim gerçekleşmemiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin
hakimiyeti, Demokratik Halk Devrimi’nin görevlerini daraltmıştır ama bu
devrimin gerekliliğini ortadan kaldırmamıştır.
Özetlersem şu görevler karşımızda durmaktadır:
a- Emperyalizmden kurtuluş.
b- Kürt ulusal sorununun çözümü ve tüm azınlık milliyetlerin
haklarının güvence altına alınması.
c- Erkek egemen bakış açısından dolayı yaşamın her alanında
başgösteren kadın-erkek eşitsizliğinin giderilmesi ve öz itibariyle cinsiyetçi
bakış açısına son verilmesi.
d- Ülkenin demokratik bir niteliğe kavuşturularak sosyalizmin
inşası için gereken ön koşulların yaratılması.
e- Din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması.
f- Tüm demokratik hakların güvence altına alınması.
g- Fikir ve örgütlenme özgürlüğü sağlanarak toplumun
demokratikleştirilmesi.
Bu talepler dikkate alınmadan “her şey sosyalist devrimle
çözülür” gibi yaklaşımlar, subjektif istemlerimizi geniş yığınlara dayatmaktan
başka bir anlam ifade etmez. Elbette burada sözünü ettiğimiz, geniş yığınların
demokratik ve meşru talepleridir. Komünistler, geniş yığınların demokratik
istemlerini gözardı edemezler. Bilakis, yığınlar ancak bu somut talepler
üzerinde birleşik bir kuvvet haline getirilebilir. Burada önemli olan tüm bu
demokratik taleplerin proleter bir bakış açısıyla ele alınması ve siyasal
iktidar perspektifinden sapılmamasıdır.
Devrimci savaşımız, tüm demokratik talepleri program ve
taktiklerinde barındırmak zorundadır. Devrim mücadelemizin asgari programı olan
Demokratik Halk Devrimi mücadelesi ise bu anlamda somut talepleri içermesi
bakımından daha özel bir yere sahiptir. Demokratik Devrimin toprak reformu
yanında, emperyalizme karşı bağımsızlık, ezilen ulusların Özgürce Ayrılma Hakkı
ve ulusların tam hak eşitliği konusunda, yine kadınların hak eşitliği konusunda
büyük görevlerle yükümlü olması onun doğası gereğidir. Tüm bu sorunların
demokratik devrim mücadelesinde her dönem kaplayacakları yer ve önem, rastgele
değil tam da ülkenin hakim çelişki ve gündemleriyle belirlenecektir.
Gelinen aşamada yukarıda da ifade ettiğim gibi Türkiye ve
Türkiye Kürdistanı’nda köylülük, toplam nüfusun çok az bir kısmını
oluşturmaktadır. Nüfusun ezici bir çoğunluğu şehirlerde (ve özellikle büyük
şehirlerde) yaşamaktadır. Dolayısıyla nüfus olarak sürekli zayıflayan bir
güçten söz etmekteyiz. Bu gücün zayıflaması, onun sınıf savaşımı içindeki
yerinin yeniden sorgulanmasını gerekli kılmaktadır. Buradan artık toprak ve
tarım eksenli sorunların olmadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Zira yaşanan tüm
değişimlerle birlikte bu sorunlar da Demokratik Halk Devrimi kapsamında
çözülmesi gereken görevlerdir.
“Devrim kuşkusuz şiddetle, silah zoruyla
gerçekleştirilebilir!”
– Kongrenizde Türkiye’de çelişmeler ve baş çelişki
tespitlerinizde de belli değişiklikler gerçekleştirmiş durumdasınız. Bu konuda
neler söylemek istersiniz?
– Evet, 2. Kongremiz başlıca çelişmeler ve baş
çelişki konusunda da partimiz görüşlerini yeniledi. Her şeyden önce genel
olarak çelişmeler ve baş çelişki sorununun doğru tespiti, materyalist
diyalektik bir yaklaşımla mümkün olabilir. Doğada, toplumlarda yaşanan tüm
gelişmelerin, değişimin temelinde iç çelişmelerin varlığı yatmaktadır. Bu
demektir ki; çelişkiler iradi müdahalelerle yaratılamaz. Çünkü onlar, objektif
olgulardır. Yani bize rağmen vardır. Bizim görevimiz, bilimsel bir yöntemle
onları keşfetmek ve süreçte var olan tüm çelişmelerin çözümünü de etkileyecek
olan “ana çelişki”yi belirlemektir.
Bu konuda uluslararası komünist hareketin tarihi tecrübeleri
bakımında en net belirlemeyi Mao Zedung önderliğindeki Çin Komünist Partisi
yapmıştır. Çin’in iktisadi ve siyasi yapısını yarı-sömürge yarı-feodal olarak
değerlendiren ÇKP, Demokratik Halk Devrimi sürecinde feodalizm ile geniş halk
yığınları arasındaki çelişkiyi “baş çelişki” olarak belirlemiştir. Bu MLM
yaklaşımı dün olduğu gibi bugün de her Maoist parti kendi ülkesinin somut koşullarına
uygulamalıdır. Bu anlayışın şekillenmesine yol açan nesnel zemini doğru bir
tarzda kavrayabilmek için Başkan Mao’nun bu konuya dair analizini incelemekte
fayda vardır. Burada asıl önemli olan, izlenmesi gereken bilimsel yöntemdir.
Başkan Mao’nun bilimsel yönteminden hareket ettiğimizde birincisi devrimimizin
izleyeceği yol, Demokratik Halk Devrimi’dir. Ülkemizde iktisadi olarak
komprador kapitalizm hakim olmasına rağmen hala feodal kalıntılar varlığını
sürdürmektedir. Başta Kürt ulusal sorunu, kadın sorunu olmak üzere Demokratik
Halk Devrimi’yle çözülmesi gereken bir dizi demokratik görev vardır. Proletarya
önderliğinde emekçilerin, ezilen ulus ve azınlık milliyetlerin, kadınların,
LGBTİ+ bireylerin birliği ancak bu demokratik talepleri içeren bir devrim
perspektifiyle sağlanabilir.
İkincisi ise bugün var olan başlıca çelişmeler arasında
birden fazla çelişmenin daha görünür hale geldiği bir gerçektir. Bugün temel
çelişki, emperyalizm, komprador kapitalizm, feodal kalıntılar ile geniş halk
yığınları arasındaki çelişkidir. Demokratik Halk Devrimi sürecinde ise baş
çelişki, komprador kapitalizm, feodal kalıntılar ile geniş halk yığınları
arasındaki çelişki olarak ortaya çıkmış durumdadır.
– 2. Kongreniz, Türkiye’de Demokratik Halk Devrimi’nin
yolunun kendine has özgünlükler taşıdığı görüşünü ileriye sürüyor. Bunu biraz
açar mısınız?
– Kongremizde bu konu detaylıca tartışıldı.
Kongre duyurumuzda da ifade ettiğimiz gibi Türkiye’nin sosyal ve ekonomik
yapısının tahlilinden hareketle Türkiye’de başlıca çelişmeler ve baş çelişkinin
değişmiş olduğunu analiz ettik. Bu analiz sonucunda Türkiye devriminin
Demokratik Halk Devrimi aşamasında bulunduğu sentezine ulaştık. Bu sentezin ise
ancak ve ancak silahlı mücadele yoluyla gerçekleştirilebilir olduğunun bir kez daha
altını çizdik.
Dolayısıyla 2. Kongre irademiz, Türkiye devriminin
enternasyonal proletarya ve ezilen dünya halklarının başarılı devrimleriyle bir
ve aynı çizgiyi izlemeyeceğini, kendine has özgünlükleri olduğunu teyit etti.
Önemle belirtmek isterim ki, bu gündem, partimiz açısından yeni tartışılan bir
gündem değildir. Yani birden bire ortaya çıkmış bir tartışma değildir.
Partimizin 2002 yılında gerçekleştirdiği 7. Konferansı’nda
kararlaştırılan ve 2007 yılında gerçekleştirdiği 8. Konferansı’nda tartışması
sürdürülen; “Devrimimiz kendine has özgünlükler taşıyacaktır.
Türkiye’de Halk Savaşı, gerilla savaşı önceki örneklerinin aynısı olmayacaktır.
Türkiye’nin kendine has özellikleri, bulunduğu bölge itibariyle farklılıkları
vardır” çizgisinin somut ürünü olarak kararlaştırılmış durumdadır.
Unutmamak gerekir ki, ülkemizde, yüz yılı aşkın bir süredir
yarı sömürgelik koşulları devam etmektedir. Bu sürede feodalizm, devrimci bir
temelde tasfiye edilmese de Türkiye gelinen aşamada toplumsal üretici güçlerin
emeklerinin gasp edilme biçimi ağırlıkla ücretli iş gücü temelinde
gerçekleştirildiği kapitalist bir ülke haline gelmiş durumdadır. Feodal üretim
ilişkileri önemli ölçüde çözülse de, emperyalizm, onların uşakları ve
işbirlikçileri tamamen tasfiye edilmemiştir. Feodal kalıntıların kökten tasfiyesi
ise Demokratik Halk Devrimi ile gerçekleşecektir.
Ülkemizdeki devrimin ikili görevi vardır. Bunlar, iç içe
geçmiştir. Demokratik ve bir sonraki aşama olarak Sosyalist Devrim. Demokratik
Devrim, işçi sınıfının önderliğinde, yoksul köylülük ve emekçi sınıfların
devrimci, demokratik iktidarı (diktatörlüğü) olacaktır. Ve ardından işçi
sınıfının, emekçi kır ve şehir kitlelerine dayanan proletarya diktatörlüğüne
geçilmesi yolunu izleyecektir.
Devrimin önüne engel olan emperyalizmle olan tüm bağlar ve
ayrıcalıklar, uşakları ve onların sosyal dayanakları olan geri ve gerici üretim
biçimi ve ilişkileri temizlenmeden, dayandıkları sınıflar ve onların siyasal
rejiminden (faşist diktatörlüğünden) kurtulmadan, ne ülkenin demokratikleşmesi
ve ulusal sorunun çözülmesi ne toplumun demokratikleştirilmesi ne de üretici
güçler ve üretim ilişkilerinin özgürce gelişmesi sağlanabilir. Bunlar
yapılmadan da sosyalizme geçilemez. Sosyalizmin maddi temellerinin
geliştirilmeden sosyalizmin inşasında başarılı olunamaz.
Önümüzdeki devrimin niteliğinden hareketle, doğal olarak
devrimin yolu da kendine özgü gelişecektir. Devrim kuşkusuz şiddetle, silah
zoruyla gerçekleştirilebilir. Devrimci sınıf hareketlerinin tarihine
bakıldığında bunun iki yolu olduğu açıktır. Biri, kapitalizmin pek fazla
gelişmediği sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde kırsal alanları temel alan, uzun
süreli bir silahlı mücadele, halk savaşı yoluyla iktidarın ele geçirilmesi;
diğeri, kapitalizmin egemen olduğu (orta, ileri veya emperyalist) ülkelerde
şehirleri, sanayi merkezlerini temel alarak işçi sınıfının içinde çalışmayı
esas alarak, sınıfın ve emekçi kitlelerin desteğini alarak silahlı ayaklanmayla
siyasi iktidarı ele geçirme yoludur. Sonuçta her iki yol da devrimci şiddet ve
silahların gücünü gerektirmektedir.
Sınıf düşmanları, iktidarlarını silah gücüyle sürdürüyor ve
ayakta tutuyor. Bu durumda proletarya ve emekçiler de ancak silahlı güçle
iktidarı ele geçirebilirler. Kuşkusuz farklı ülkelerde, farklı tarihsel
süreçler ve bunların yarattığı özgünlükler olabilir ve biçim bakımından bu
özgünlükler olacaktır. Genel kurallar elbette birer şablona dönüştürülemez.
Özgünlüklerin olduğu yerler veya tarihi koşullarda ona özgün biçim ve taktikler
de olacaktır. Ve komünistler buna göre hareket etmek durumundadır.
“Her devrimin, kendine özgü yanları vardır!”
– “Genel kurallar elbette birer şablona
dönüştürülemez. Özgünlüklerin olduğu yerler veya tarihi koşullarda ona özgün
biçim ve taktikler de olacaktır” ifadelerini kullandınız. Burada Türkiye
devriminin Ekim ve Çin devrimlerinden farklı bir yol izlemeyeceğinden mi
bahsediyorsunuz?
– Evet. Devrimler reçeteyle yapılamaz. Her
devrimin üzerinde yükseldiği çelişkilerden ve dolayısıyla özgünlüklerden
bağımsız değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Belli başlı olmazsa
olmazlar olan komünist partinin önderliği, silahlı mücadelenin vazgeçilmezliği
vb. yanında her devrimin kendine özgü yanları vardır ve olacaktır da. Bu
nedenle günümüz yarı-sömürge, komprador kapitalist ülkeleri gerilla savaşına
gözlerini kapamamalı ve onu silahlı ayaklanma çizgileriyle uyumlu hale
getirerek yararlanmalıdır. Bugünün silahlı ayaklanmalarının Rusya’da Ekim
devriminin gerçekleştiği kadar nispeten kısa süreli bir çarpışmadan sonra
zafere imza atacağı da düşünülmemelidir. Sınıf mücadelesi, bu ülkelerdeki ayaklanmaya
dayalı devrimin yenilgisi durumunda, kırlara çekilerek ve kırlardaki gerilla
savaşından devrim için yararlanma ya da devrimi kırlarda soluklandırarak
yeniden kente dönme gibi bir çizgiyi de dayatabilir. Ve hatta öyle durumlar
olabilir ki, sınıf mücadelesini kıra taşımak bile olanaklı ya da zorunlu hale
gelebilir. Rusya’da eğer yaşamın devrimci pratik eylemi, bunu Rus
komünistlerine dayatmadıysa, bu, Rusya’nın o tarihsel evredeki koşullarının
devrimin lehinde olmasındandı. Aynı şey, İç Savaş açısından da böyleydi. Rus
devrimcileri, devrimin şehirdeki güçlü olan ayağından aldıkları güçle harekete
geçip kırdaki nispeten zayıf olan devrim ayağına yaslanmayı stratejilerinin
temeli haline getirmediler. Yani gerillaya stratejik bir rol biçmek yerine, onu
destekleyici taktik rolde ele aldılar.
Günümüz dünyasında yarı-feodal, yarı-sömürge ve yarı-sömürge
kapitalist ülkelerde durum Ekim ve Çin Devrimi koşullarından farklıdır. Bu
nedenle tek bir mücadele biçiminden değil, içiçe geçen mücadele biçimlerinden bahsetmek
gerekir. Kuşkusuz yarı-feodal, yarı-sömürge ülkelerde devrimin yolu kırları
esas alan Halk Savaşı stratejisidir. Kapitalist ülkelerde devrimin yolu
şehirleri merkez alan Silahlı Halk Ayaklanması’dır. İki strateji birbirini
dıştalamaz. Kırlara dayanan mücadele, şehirleri önemsemelidir. Şehirlere dayalı
mücadele, kırları dikkate almalıdır. Günümüz dünyasında mücadele ve çelişkiler
o denli karmaşık ve iç içe geçmiş durumdadır ki, devrim süreci içinde hem
ayaklanma ve hem de kırlara dayalı gerilla stratejisinin uygulanabilirliği söz
konusu olabilir.
O halde, devrimin komünist partisinin önderliğinde şiddet
yoluyla, silahların gücüyle gerçekleştirileceğini asla akıldan çıkarmamak
gerekir. “Çok uluslu ülkemizde, kapitalist üretim ilişkileri ağırlık
taşımaktadır, kapitalizm egemen durumdadır, doğal olarak şehirlerdeki
faaliyetler ağırlık taşıyor” düşüncesinden hareketle silahlı mücadele
reddedilemez. Şehirlerde, şehir askeri komitelerimiz/şehir gerillalarımız
olacaktır. Yukarıda belirtiğimiz gibi eylemler yapılacağı gibi bir ayaklanma
döneminde bu güçlerimiz düşmana karşı devrimi askeri yönde yönetecek güçte
olmak zorundadır.
Unutmamak ve asla akıldan çıkartmamak gerekir ki, sınıf
düşmanımız burjuvazi 20. yüzyılın başındaki burjuvazi değildir; devrimlerle sarsılarak
bilendi, yenildi ve yeniden ayağa doğruldu; hatalarının sonuçlarından öğrendi
ve tecrübe edindi. Bu, onu devrimler karşısında daha da sert, amansız ve
birleşmiş güçleriyle çarpışmaya itmektedir. Ve özellikle bu koşullarda gerilla
savaşı, ayaklanmanın bir taktiği olmayı gerektirmektedir. Bu hem kent ve hem de
kır gerilla savaşı için de böyledir. Bu ülkelerde kentle kırın eşgüdümüne giden
savaş yolu, geleceğin özgün taktiği olmayı gerektirmektedir. Ama her halükârda
geleceğin devrimi, buralarda basamaklarını tıpkı ve bütünüyle Ekim ve Çin
devrim deneylerindeki gibi tırmanmayacak, mutlaka gelişmede ve sınıf
mücadelesinde özgün ve yeni olanı kendi teorisine katacaktır. Nasıl ki, uzun
süreli ve dağınık halk gerilla savaşı, temel çizgileriyle aynı olmasına karşın,
teoriye, gelişmenin vardığı boyutu hesaba katarak yeni taktikleri katmayı
gerektiriyorsa, devrime uzanmak isteyen her yarı-sömürge kapitalist ülke
devrimi, bu lehte etmenleri devrim teorisine katarak başarılı olacaktır.
