17 Kasım 2025 Pazartesi

5 Eylül 1938: Muazzam bir servet sahibi olan Atatürk, vasiyetini yazdırdı

 Tarihten Yapraklar-5 Eylül 1938:

 Muazzam bir servet sahibi olan Atatürk, vasiyetini yazdırdı

Türkiye’de okula giden her çocuk, Atatürk’ün pembe boyalı bir evde doğduğunu bilir, küçükken kargaları kovaladığını bile. Hatta “birdirbir” oynarken ben eğilmem! diyerek oyunbozanlık yaptığını da öğrendik, ancak örneğin Atatürk’ün muazzam bir servet sahibi olduğu gibi öğrenmediğimiz şeyler de var. Vasiyetinde taşınır ve taşınmaz mallarını CHP’ye bırakan Atatürk’ün serveti göz kamaştırıyor.

Türkiye’de “mal varlığı” her zaman üzerinde konuşulan bir mesele olmuştur. Bilhassa önemli “devlet adamlarının” sahip olduğu servet hakkında daima çeşitli görüşler ileri sürülmüş, fikirler yürütülmüştü. Devlet adamlarının en önemlisi olarak Mustafa Kemal Atatürk de mal varlığının dile düşmesinden muaf tutulmamıştı elbette.

1938 yılında sağlığı iyice bozulan Atatürk, 5 Eylül’de mutemedi ve Çankaya Köşkü Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı yanına çağırtarak, mal varlığını tespit etmesini istedi. Soyak’ın hazırladığı liste oldukça uzundu:

1) 582 dönüm çeşitli meyve bahçeleri

2) Çeşitlerde 650 bin fidan.

3) 400 dönüm Amerikan Asma Fidanlığı. Burada 560 bin kök bağ çubuğu

4) 220 dönüm bağ. Burada 88 bin adet bağ çubuğu vardır.

5) 370 dönüm çeşitli sebze yetiştirmeye elverişli bahçe.

6) 220 dönüm 6 bin 600 ağaçlı zeytinlik

7) 27 dönüm 1.654(bin altı yüz elli dört) ağaçlı portakallık.

8)15 dönüm kuşkonmazlık

9) 100 dönüm park ve bahçe

10) 2 bin 650 dönüm çayır ve yoncalık

11) 1.450 (bin dört yüz elli) dönüm yeni tesis edilmiş orman.

12) 148 bin dönüm ziraata elverişli arazi ve meralar.

13) 45 adet büyük ve küçük idare binası ve ikametgâh, bütün mefruşat ve demirbaşları ile beraber.

14) 7 adet 15 bin baş koyunluk ağıl

15) 6 adet Aydos ve Toros yaylalarında tesis edilen mandıralar.

16) 8 adet at ve sığırlara mahsus ahır.

17) 7 adet umumi ambar

18) 4 adet hangar ve sundurma

19) 4 adet lokanta, gazino, ve eğlence yerleri, lunapark.

20) 2 adet çeşitli imalat yapan fırın.

21) 2 adet, çiçek ve süsleme nebatı yetiştirmeğe mahsus yer.

(Toplam Bina 51 adet)

22) BİRA FABRİKASI :

(Yılda 7 bin hektolitre üretme kapasitesine sahip.)

23) MALT FABRİKASI :

24) BUZ FABRİKASI; (Günde dört bin ton buz üretme kapasitesine sahip)

25) SODA ve GAZOZ FABRİKASI :

(Günde 3 bin şişe soda ve gazoz üretebilecek kapasitede.)

26) DERİ FABRİKASI :

27) ZİRAAT ALETLERİ ve DEMİR FABRİKASI :

28) SÜT FABRİKALARI ;

Biri Ankara diğeri ise Yalova’da olan bu iki fabrika günde 30 bin litre süt ve bir ton tereyağı üretme kapasitesinde.

29) İKİ YOĞURT İMALATHANESİ;

30) ŞARAP İMALATHANESİ:

Yılda 80 bin litre şarap üretme kapasitesine sahip.

31) DEĞİRMEN

32) İstanbul’daki bir çelik fabrikasının yüzde kırk hissesi.

34) Biri Ankara’da, diğeri Yalova’da kurulu iki tavuk çiftliği

35) Yalova’da ki Çiftliklerde İKİ HUSUSİ İSKELE ve LİMAN TESİSATI

36) ÜÇÜ ANKARA’DA ve İKİSİ İstanbul’da, ‘BEŞ SATIŞ MAĞAZASI’ nın bütün tesisat ve demirbaşları.

37) ORMAN ÇİFTLİĞİNDE;

Hususi sulama tesisatı, kanalizasyon,Telefon tesisatı,elektrik tesisatı, küçük beton köprüler, hususi yollar, içme su tevziatı şebekesi.

38) YALOVA ÇİFTLİĞİNDE ;

Hususi Su tesisatı, telefon tesisatı, elektrik tesisatı, küçük beton köprüler ve yollar.

39) SİLİFKE TEKİR ÇİFLİĞİNDE; hususi sulama tesisatı, beton köprüler.

40)Orman Çiftliğinde kurulu ÇİFTLİK MÜZESİ ve ufak mikyasta HAYVANAT BAHÇESİ tesisatı. Bunların işletme levazımı ve bütün demirbaşları.

41) 13 BİN BAŞ KOYUN Kıvırcık, Merinos,Karagül,Karaman ırklarıyla bunların melezleri.

42) 443 BAŞ SIĞIR, Simental, Hollanda, Kırım, Jersey, Görensey, Hale p yerli ırklarıyla bunların melezleri,yeni üretilen Orman ve Tekir cinsleri.

43) 69 BAŞ İngiliz, Arap, Macar, yerli ve bunların melezleri KOŞUM ve BİNEK ATLARI

44) 2 bin 450 BAŞ Tavuk, Legorn, Rodayland ve yerli ırklar.

UMUMİ ‘CANSIZ’ DEMİRBAŞLAR

45) 16 adet TRAKTÖR, 13 adet HARMAN ve BİÇER DÖVER MAKİNESİ ve bilcümle ziraat işlerini görmekte bulunan Ziraat işlerini görmekte bulunan ziraat alet ve edavatının Tamamı.

46) 35 Tonluk bir adet DENİZ MOTORU. Yalova çiftliğinde.

47) 5 adet, Çiftliklerin nakliye işlerinde çalıştırılan KAMYON ve KAMYONET.

48) 2 adet Çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan BİNEK OTOMOBİLİ.

49) 19 adet, Çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan, binek ve YÜK ARABASI.

(Kaynakça; İsmail Cem / Türkiye’nin Geri Kalmışlığının Tarihi)

Atatürk vasiyetinde servetini belirli koşullarla CHP’ye bırakıyor, kendisine yakın olan birkaç kişiye de maaş bağlatıyordu. Yukarıdaki listeden de anlaşılacağı üzere, Atatürk dönemin sayılı büyük toprak sahiplerinden ve fabrikatörlerindendi. İlk maaşı 28 liraydı, daha sonra 150 liraya çıkmıştı. Cumhurbaşkanlığı maaşı 5.000, köşk ödeneği 2.000 TL idi. İş Bankası’nda nemalandırılan bu paralar, vasiyet gereği CHP’ye aktarılmıştı.

On beş yıl süren cumhurbaşkanlığı esnasında fazla bir harcama yapmayan Atatürk’ün hatırı sayılır bir meblağ biriktirmiş olduğu elbette düşünülebilir, ancak insan yukarıdaki servetin kaynağını merak etmekten kendisini alamıyor.

Maalesef Türkiye’de arşivlerin büyük kısmı henüz araştırmacılara açık değil. Halaçoğlu gibi bazı ırkçılar tüm arşivlerin herkese açık olduğunu söylüyorlar ama bu durum gerçeği yansıtmıyor. Örneğin Milli Güvenlik Kurulu Seferberlik ve Savaş Hazırlıkları Planlama Daire Başkanı Tuğgeneral Tayyar Elmas, 26 Ağustos 2005’te Tapu Kadastro Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıda, Osmanlı Tapu Arşivleri’nin Türkçeleştirilerek halka açılması konusunda “buralardaki bilgiler asılsız soykırım ve Osmanlı Vakıfları mülkiyet iddiaları gibi konularda istismara yol açabilir” uyarısında bulunuyor, böylece arşivlerin halka açılması konusu derhal rafa kaldırılıyordu.

1915 Ermeni Soykırımı esnasında oluşturulan Emval-ı Metruke İdaresi’nin kayıt defterleri de henüz açıklanmış değil. Dolayısıyla Ermenilerin ve daha sonra Rumların gasp edilen mallarının ve servetlerinin üzerine kimlerin oturduğunu şimdilik ancak tahmin edebiliyoruz.

Bildiğimiz bir şey varsa, o da Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün 1915’te el konulan bir gayrimenkul olmasıdır. “Kasapyan’ların Bağı”, yıllardır Türkiye’nin cumhurbaşkanlarına resmi ikametgâh görevi görüyor. Bütün bu arşivler, kayıtlar, defterler sonsuza kadar saklanmayacak. Açıklandıkları zaman da bu devletin temelinde hangi kanlı harcın bulunduğu, kimlerin cesetlere basarak kanlı servetler edindiğini hep birlikte öğreneceğiz.

AYŞE HÜR:YAZDI

UMUMİ İSTEK ÜZERİNE ☺: II. ABDÜLHAMİD’İN MİRASI
10 Kasım 2025 günü Atatürk'ün Mirası ve Vasiyetnamesi başlıklı paylaşımı "tarafgir", "manidar", "cumhuriyete ve kurucusuna düşmanca" bulanlar oldu. Halbuki ben birazdan okuyacağınız yazıyı (Cumhuriyet dönemindeki miras davalarını da ekleyerek) Ağustos 2022 tarihinde Özgürüz Radyo'da podcast olarak seslendirmiştim. Ama nesnelliğimi her an, her yazıda, her sözde yeniden yeniden ispatlamam gerektiğini de artık öğrenmiş bulunuyorum. İşte bu yazı "Ayşe Hür Septikler" için.☺
Padişahlara ne zaman "maaş" bağlandı?
19. yüzyılın başında Osmanlı padişahları Ayazağa, Kandilli, Yapağıcı, Bahşâyiş ve İzzeddin çiftlikleri dışındaki bütün emlâk ve çiftliklerin hasılatları ile maden-i hümâyun hâsılatı, havâss-ı celîle, mukātaat gibi bazı gelirlerle geçinirlerdi. 1839’da Tanzimat Fermanı ile bunlar kaldırılıp padişahlara yıllık 12 bin 500 lira maaş bağlandı. Bu 12 milyon franka tekabül ediyordu. Aynı dönemde Rus Çarı yılda 34 milyon, Avusturya-Macaristan İmparatoru ve Alman İmparatoru 19,5 milyon, İtalya Kralı 16 milyon, Britanya Kralı 13,5 milyon franka denk ödenek alıyordu. Tahsisat 1856’da aylık 20 bin liraya çıktı, buna bağlı olarak da Hazine-i Hassa denilen padişah hazinesinin teşkilatı büyüdü. 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamid döneminde ise, Tanzimat'la birlikte maliye hazinesine geçen mülkler padişah hazinesine tekrar alındı. Bununla kalınmadı, padişah adına emlâk alımları da en yüksek seviyeye ulaştı. Emlâkin dışında birtakım gelir kaynaklarının eklenmesiyle Hazine-i Hassa hacim ve teşkilat bakımından genişledi. Böylece ortaya şu ikili mali yapı çıktı: Bütün devlet gelir ve giderlerinin toplandığı ana bütçe kayıtlarının tutulduğu ve başında Maliye Nazırı’nın olduğu Divan-ı Hümayun veya Hazine-i Amire, Sarayın ve Padişahın mali işlemlerinin ve tapu işlemlerinin yürütüldüğü ve başında Hazine-i Hassa Nazırı olan Hazine-i Hassa.
"Becerikli Şehzade Abdülhamid"
II. Abdülhamid daha şehzadeliği sırasında kendi iddiasına göre koyun, buğday ve boya ticaretiyle, gayri resmi kaynaklara göre ise Galata bankerleri olarak adlandırılan gayrimüslim tüccar topluluğunun 1864 yılında önce Havyar Han'da daha sonrada Komisyon Han'da faaliyete geçirdiği, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk resmi borsa sayılan "Dersaadet Tahvilat Borsası’nda Levanten banker Yorgo Zarifi aracılığıyla esham alıp satmakla, Avrupa borsalarında spekülatif hisselerin alım satımıyla, piyango ve bahislerle kişisel servetini 100 binlerce altına çıkarmayı başarmıştı.
Ruhi bunalım iddiasıyla 93. gününden tahttan indirilen ağabeyi V. Murad’ın yerine 31 Ağustos 1876’da sultan olduktan sonraki ilk işlerinden biri, şehzadeliği sırasında Osmanlı Bankası’ndan tanıdığı Ermeni Agop (Hagop) Kazazyan’ı Hassa Nazırı yapmak oldu. 1879’da “Paşa” unvanı ile Dolmabahçe Sarayı’nda bir daireye yerleştirilen Agop Kazazyan, kendisine güvenenleri mahcup etmedi ve iki defa da Maliye Nazırı oldu. Üstelik bu dönemlerde Hazine-i Hassa Nazırlığı’nı da bırakmadı. Türkçe, Ermenice, Fransızca, İtalyanca ve Slavca konuşabilen Agop Paşa’nın hızlı yükselişinin “hoşgörülü”(!) Müslüman-Türk kesimde ne gibi hisler uyandırdığı Şair Eşref’in şu dörtlüğünden anlaşılıyor: “Sadrazam yap/Denînin (alçağın) üstüne varsın gelen de bir denî olsun/Sadaret mührü memnu (yasak) ise vermek Müsülmana/Yahudiden usandık, bir zaman da Ermeni olsun”. Deni alçak, memnu yasak demek…
Agop Paşa’nın 1891 yılında kendisinin hediyesi olan kır atın gemi azıya alması yüzünden ölümünden sonra Abdülhamit şöyle demişti: "Büyük bir servet yapabildiysem bu Agop Paşa'nın dirayeti sayesinde olmuştur. Mülkümü gayet iyi idare etmiş, yılda 500 bin altın gelir getirecek hale koymuştur. Özel kişilere ve vakıflara ait olmayan araziyi Sultan malı ilan etmek fevkalade bir fikirdi…”
İşbilir Sultan Abdülhamid
Nitekim Abdülhamid dönemimde, Tanzimat'la birlikte maliye hazinesine geçen padişah ve saltanatın malları hazine-i hâssa idaresine geri alındı. İmar ve ihyaya müsait, geniş ve verimli çiftlikler ile mahlûl (sahipsiz) topraklar padişah adına tapulandı. İmparatorluk sınırları içinde dolaşan başkalarına ait hayvanların ağnam vergisi ve Dicle ve Fırat nehirlerinde gemi işletilmesi, Selânik ve Dedeağaç liman imtiyazları, vilâyet merkezi olan birçok büyük şehirde petrol depoları, Selânik, İzmir, Bağdat ve Basra'da kurulacak umumi mağazalar da padişah hazinesine katıldı.
Ayrıca ülke içinde bulunan zengin maden yataklarının imtiyazları da hazîne-i hâssaya verildi. Musul civarında petrol, neft ve zift madenleri, Bağdat petrolleri, Taşoz adasındaki madenlerin imtiyazı önemli maden imtiyazlarından sadece birkaçıydı.
Hazine-i Hassa Nazırları
Emlâkin dışında birtakım gelir kaynaklarının eklenmesiyle hazine-i hâssa hacim ve teşkilât bakımından genişledi. 1909’da otuzu aşkın hazine-i hâssa nâzırı vardı. Bunlar arasında Küçük Said Paşa, Hasan Fehmi Paşa, Hamdi Paşa ve Hakkı Paşa, Mikail Portakal Paşa, Sakızlı Ohannes Paşa gibi tanınmış kişiler vardı. Bunlardan Şirvânîzâde Rüşdü Paşa ve Agop Paşa, Hassa Nazırlıkları sırasında Maliye Nazırlığını'da yürütmüşlerdi.
Bu becerikli ekip sayesinde, 1908’e gelindiğinde Abdülhamid'in kişisel gayrimenkul varlığı sadece bugünkü Türkiye coğrafyasında, aralarında hanlar, konaklar, kışlalar, çiftlikler, tramvay, vapur, tren işletmesi imtiyazları, altın, cıva, kurşun, çinko gibi çeşitli maden işletmelerinin olduğu 11 bin parça ile Balkanlar’da 4 bin 280 parça, Suriye’de 390, Lübnan’da 333, Filistin’de 223 (Gazze’nin tamamı Abdülhamid’e aitti), Irak’ta 83, Arabistan’da 60, İsrail’de 10, Libya’da da 8 parça olmak üzere toplam 12 binden fazla tapuya ulaşmıştı. Ayrıca maden, tramvay, vapur, tren işletmesi gibi imtiyazlara da sahipti.
Yıllar sonra başka zenginliklere de sahip olduğu ortaya çıkacaktı. Elbette bunları idare etmek için devasa bir teşkilat oluşturuldu. Özel girişimci miydi biriktirici miydi tartışmasına girmeyeceğim sadece satın aldığı mülklerle bir daha ilgilenmediğini, yenilemediğini söylemekle yetineceğim.
Yine 1908’e gelindiğinde Abdülhamid’in devlete ve çeşitli kurumlara 1.150.000 altın lira kadar borcu bulunuyordu. Yani onca mal, mülk, akar padişahın özel bütçesini denkleştirmeye yetmemişti, bir yandan devlet bütçesine diğer yandan tefecilere ve yabancı bankalara el uzatmıştı.
İttihatçıların baskısı ile devirler
II. Meşrutiyet'in ilânından 2,5 ay sonra 8 Eylül 1908 tarihli irade ile borcun kapatılması için maliye hazinesinden 1.000.000 altın lira borç alınması kararlaştırıldı. Buna karşılık olmak üzere yıllık geliri 404.347 altın lira olan hazîne-i hâssaya ait emlâk-i hümâyun da mâliye hazinesine devredildi. Hazine-i hâssanın idaresinde kalan emlâk-i hümâyunun toplam geliri ise 200.000 altın liraydı.
5 Ekim 1908 günlü tezkireyle 36 kalem madenle, vapur, otomobil gibi 10 kalem imtiyaz da maliye hazinesine bırakıldı. Abdülhamid’in 18 Mayıs 1909’da imzaladığı ve muhtelif bankalardaki hazineye terk ettiği parasının miktarı ise Osmanlı Bankası’nda 17 bin küsur, Kredi Liyones’de 52.430 Osmanlı lirası, Berlin’deki Deutsche Bank'taki 4.187.902 mark ve 150.000 Osmanlı lirası, Berlin’de Rayhtes Bankası’nda 9.537.033 mark ve 152.500 İngiliz lirası, Anadolu Demiryolu Şirketi’nde 236.400 mark idi. (2017'de bu konuda bir kitap hazırlayan eski TTK Başkanlarından Metin Hülagü “Elimize yeni geçen bazı arşiv belgelerine göre 2. Abdülhamid’in, Almanların German Bank İstanbul Şubesi, Deutsch Bank of Berlin, The Reichs Banks; İngilizlerin The Bank of England; Amerikalıların New York Bank ile Fransa’da bilinmeyen bir bankada 250 milyon dolara yakın parası bulunuyordu. Varisleri bu bankalardaki paranın akıbetini araştırıp bir sonuç alabilir. Aradan geçen bir asırlık zamana rağmen şahsi mal varlığının zaman aşımına uğraması söz konusu olamaz. Yabancı bankalardaki hesapların bir şekilde korunması veya teminat altına alınmış olması gerekir” demişti.)
V. Mehmed Reşat dönemi
II. Abdülhamid'in 27 Nisan 1909 tarihinde tahttan indirilmesinden sonra İttihatçıların perde arkasından desteğiyle padişah olan V. Mehmed Reşad, 2 Mayıs 1909 tarihli iradesiyle II. Abdülhamid namına olarak 1876 tarihinden beri emlâk-i seniyyeye katılmış olan bütün gayrimenkulleri maliye hazinesine devretti. Bu devir sırasında bir öncekinde olduğu gibi hazîne-i hâssaya ait birtakım borçların ödemesini yine devlet yüklenmişti. Devir işlemi II. Abdülhamid taraftarlarına göre padişahın milletine bir cemilesi, İttihatçılara göre halktan alınanın halka iade ettirilmesiydi.
21 Ağustos 1909 tarihinde çıkarılan ikinci bir kanunla, II. Abdülhamid adına devlete, bazı bankalara, tüccar ve esnafa, bahçıvan ve aşçı gibi hizmetlilere olan borçları ve II. Abdülhamid'in Hicaz demiryoluna taahhüt edip de ödeyemediği 50.000 altın lira maliye hazinesi tarafından karşılandı. Kurulan komisyonun tesbit ettiği toplam borç banka ve diğer yerlere ait 49.371.670 altın lira 35 kuruş borç maliye hazinesince ödendi. Ayrıca toplam 62.841.673 altın lira 50 kuruşluk Harem-i Hümâyun maaşları da tasfiye edildi. Bu karardan sonra hazîne-i hâssa müdürlüğünün idaresinde İstanbul ve civarındaki bazı çiftlikler ve çayırlarla Bursa İpek Fabrikası, Hereke Kumaş Fabrikası kalmıştı.
Abdülhamid'in ölümü ve varisleri
II. Abdülhamit 10 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı'nda öldü. Abdülhamid’in miras davası böylece başladı. Miras ne kadar zayıflamış da olsa, bilinen ve bilinmeyen mal, mülk ve paralar yüzünden (örneğin Metin Hülagü'nün yıllar sonra tespit ettiğini söylediği gizli mevduatlar gibi) pek çok kişinin ağzını sulandırıyordu. Abdülhamid'in mirasçısı ise pek çoktu. Sayalım: Oğulları Muhammed Selim Efendi, Abdülkadir Efendi, Ahmed Efendi, Burhaneddin Efendi, Abdürracim Efendi, Nurettin Efendi, Abid Efendi, Mehmed Bedreddin Efendi ve Abdürrahim Hayri Efendi; kızları Lekie Sultan, Naima Sultan, Naile Sultan, Şadiye Sultan, Ayşe Sultan, Refia Sultan, Ulviye Sultan, Zekiye Sultan, Seniyye Sultan, Seniha Sultan, Hatice Sultan, Aliye Sultan, Cemile Sultan, Samiye Sultan; eşleri Bedr‐i Felek Hanımefendi, Emsal‐i Nur Hanımefendi, Müşfika Hanımefendi, Sazkar Hanımefendi, Peyveste Hanımefendi, Naciye Hanımefendi, Behice Hanımefendi, Fatma Hanımefendi...
Vahdettin'in mülkleri uhdesine alması
3 Temmuz 1918'de abisi V. Mehmed'in ölümü üzerine VI. Mehmed unvanıyla 57 yaşında tahta çıkan Vahdettin döneminde ise mirasçılar adına konuya İşgal Kuvvetleri’nin istihbarat subayı John G. Bennett dahil oldu. Bennett’i de konuyla ilgilenmeye teşvik eden “Sultan’ın hususi dişçisi” Sami Günzberg olmuştu. Ancak ikili harekete geçemeden, Vahdettin 8 Ocak 1920 tarihli bir kararname ile 8 Eylül 1908 ve 2 Mayıs 1909 tarihli iradelerle hazîne-i hâssadan maliye hazinesine devredilen arazi, çiftlik, müessese ve imtiyazları tekrar hazîne-i hâssaya iade ettirdi.
Maliye tarafından satılanlarla muhacirlere dağıtılanlar müstesna tutulduğu gibi hak iddia edenlerin mahkemeye müracaat hakları saklıydı. Tahta mülksüz olarak çıkan Vahdettin bu yolla kendisine önemli bir gelir sağlamıştı. Mirasçılara göre ise bu elkoymalar 1876 tarihli Kanunu Esasî’ye aykırı ve idi. Çünkü Kanunu Esasî hükümlerine göre Padişah tarafından çıkarılacak iradeler ancak Mebusan ve Âyan Meclislerinden geçtikten ve Düstur ve Takvimi Vekayi’de yayımlandıktan sonra geçerli olurlardı. Bu olaylarda bu şartlara uyulmamıştı. Ama elbette buna kulak asan olmadı.
Cihan Harbi’nin yenilgi ile bitmesi üzerine İstanbul Hükümetince 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr “Barış” Antlaşması’nın 240. maddesi ile II. Abdülhamid’in Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan arazide kalan mallarının, bu arazide kurulmuş olan devletlere herhangi bir bedel söz konusu olmaksızın intikal edeceği hükme bağlandı. Ancak Sevr, hem imzacı devletler tarafından onaylanmadığı için hem de Kemalist güçlerin sahadaki fiili hakimiyeti sayesinde tarihin çöplüğüne atıldı.
Bennett ve Günzberg'in uğraşları
Galip devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli noktalarını, bu arada Payitaht’ı işgal ettikleri Mütareke Dönemi’nin ortalarında, 6 Eylül 1921’de mirasçılardan bazıları Birleşik Krallık Koloni Yönetimi’ne II. Abdülhamid’in mal ve mülklerinin “hem hukuken meşru hem dinen helal” olduğu temasını işleyen sayfalar dolusu bir başvuruda bulundular.
Başvurunun ekinde şöyle bir liste vardı: “Beşiktaş’ta akarlar, Tophane’de dükkanlar, Hekim Başı ve Tavusbaşı’nda çiftlikler, Abdurrahman Paşa’dan alınan Beykoz çiftlikleri ve ormanlar, Kurbağalı Dere’de çiftlik, Selanik’te çeşitli mülkler ve ormanlar, Ferecik ve Selanik’te deniz kıyısında mülker, Yalova’da çiftlik ve hamamlar, Aydın’da çiftlikler, Yenişehir’de çiftlikler, Baba‐i Atik’te zeytinlik ve çiftlikler, Kudüs’te çeşitli mülkler, Halep, Hama, Humus ve Suriye içinde bazı yerlerde çiftlikler, Basra’da hurmalıklar, Amara ve Dicle kenarlarında mukataalar, Bağdat, Ebu Garip, Mahmudiye, Musayib, Mahrut, Dedjil ve Harbiye’de araziler, Medine’de arazi, Basra‐Bağdat gemi yönetimi, Kadıköy, Haydarpaşa’da rıhtım ve liman, Taşoz’da maden alanı, Bağdat ve Musul’da petrol arazileri, Kara Hisar’da maden suyu kaynağı, Selanik’te Şirket‐i Hayriye‐yi Osmaniye vapur şirketi.”
Belgede bu çiftliklerden edinilen yıllık gelirin 404.347 altın lira olduğu belirtiliyordu. Bu miktar, 8 Eylül 1908 tarihli iradede belirtilen miktarla aynıydı.
Yüzbaşı Bennett, Aralık 1920’de miras davalarını finanse etmek amacıyla kağıt üzerindeki sermayesi 150 milyon dolar olan The Sultan Abdul Hamid Estates Inc. Adlı şirketi kurdu. Plana göre sermayenin yüzde 10’nunu kendisi ve John D. Kay adlı İngiliz girişimci karşılayacak, gerisini mirasçılar ödeyecekti. Nisan 1922’ye gelindiğinde 23 (veya 22) varisten 19’u (veya 17’si) anlaşmayı imzalamıştı. Bennett bunun üzerine ikinci bir şirket daha kurdu, ancak o sırada Anadolu’da güçler dengesi Kemalist hareketten yana radikal biçimde değişmişti. Bennett’in mirasçılara tek faydası konuyu uluslararası arenaya taşımak oldu.
Lozan'da miras tartışmaları
Bu sayede miras konusu Lozan Barış Görüşmeleri sırasında gündeme geldi. Bennett ve Günzberg de görüşmelere mirasçılar adına katıldılar. 15 Ocak 1923 tarihli oturumda Türk delegasyonundan Hasan (Saka) Bey, Hazine-i Hassa mallarının, Osmanlı Devleti’nden ayrılan topraklar üzerinde kurulan devletlere herhangi bir bedel ödenmeksizin geçirilecek malların dışında tutulmasını istedi. Hasan Bey’e göre bu mallar devlete ait değildi, aksine özel mülk statüsünde idi. Müttefik devletlerin temsilcileri ise, bu yorumu reddettiler. Onlara göre, Hazine-i Hassa mallarının büyük bir kısmı, 1908’den bu yana, devlet hazinesine katılmıştı.
Türk delegasyonu bu teze II. Abdülhamid’in mirasçılarının açtığı davaların hala sonuca bağlanmadığını söyleyerek itiraz ettiler. Bu garip tavrın nedeni, muhtemelen bu mülkleri yeni devletin vatandaşı olması muhtemel varisler aracılığıyla yürütülecek uluslararası miras davalarından Türkiye’nin de yararlanması ümidi idi. Bu görüşmeler sırasında Bennett ve Günzberg’in mirasçılarla arası da açılmıştı. Amerikalılar ve İngilizler de Bennett’in tekliflerini desteklemeyince, sonunda Lozan Antlaşması’nın 60. maddesi ile bu sorun şöyle hükme bağlandı: “Gerek Balkan savaşları sonucu olarak gerekse işbu andlaşma ile, kendilerine Osmanlı İmparatorluğu’ndan bir toprak parçası ayrılmış ya da ayrılan devletler, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu toprak parçasında bulunan her türlü taşınır ve taşınmaz malları, herhangi bir karşılık ödemeksizin, edinmiş olacaklardır.”
3 Mart 1924 Kanunu ve sonrası
Böylece Türkiye’nin hedeflediğinin aksine II. Abdülhamid’in mülkleri, hangi devletin sınırları içindeyse o devletin malı oldu. Türkiye çaresiz, kendi sınırları içinde kalanlar için kendi iç hukukunu işletti. 3 Mart 1924 tarihinde TBMM tarafından kabul edilen 431 sayılı Hilâfetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun’un konumuzla doğrudan ilgili üç maddesi şöyle diyordu:
SEKİZİNCİ MADDE — Osmanlı İmparatorluğunda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emvali gayrimenkuleleri millete intikal etmiştir.
DOKUZUNCU MADDE — Mülga padişahlık sarayları, kasırları ve emakini - sairesi dahilindeki mefruşat, takımlar, tablolar, asarı nefise ve sair bilûmum emvali menkule millete intikal etmiştir.
ONUNCU MADDE — Emlâki hakaniye namı altında olup evvelce millete devredilen emlâk ile beraber mülga padişahlığa ait bilcümle emlâk ve sabık Hazine i hümayun, muhteviyatlariyle birlikte saray ve kasırlar ve mebani (binalar) ve arazi millete intikal etmiştir.
Kanun hangi padişahlar için çıkarıldı?
Hükümler son derece açıktı ya da en azından ilk bakışta öyle görünüyordu. 8. maddede çoğul kullanılarak Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlık yapmış tüm kişilerin, bu arada II. Abdülhamid’in de tapuya kayıtlı gayri menkullerinin devlete intikal ettiği yasada belirtilmekteydi.
Ancak bu çoğul kullanım mecliste bazı tartışmalara neden olmuştu. “İleride Osman Gazi’ye kadar mı gideceğiz?” diyenlere "21 Mayıs 1847 tarihinde Defterhane-i Amire Kalemi kuruldu, ondan geri gidilemez" diye cevap verilmişti. Kimi, kanunların ölülerle değil dirilerle uğraştığını, kastedilenin halen hayatta olan Vahdettin olduğunu söylüyor, ancak kanun yapma tekniğine göre tek kişi için kanun çıkarılamayacağı için kimse yerine kimseler dendiğini ileri sürüyordu. Halbuki mirasçılara ve bazı hukukçulara göre II. Abdülhamid bu kanunun yayımlanmasından önce ölmüştü ve ölümü ile birlikte mülkleri varislerine intikal ederek onların şahsi mülkü haline gelmiş olduğundan (bu malların intikalinin yapılmamış olması hukuki mirasçılığa halel getirmezdi) II. Abdülhamid’in şahsi malları bu kanunla millete intikal edemezdi. Ancak bu tartışmalar sonuca etki yapmadı.
Kanunun 10 gün içinde yurtdışına çıkmasını istediği hanedan üyesi sayısı 155 idi ama kanun şart koşmadığı halde kendiliğinden gidenlerle birlikte memleket haricine 164 kişi çıktı.
Hanedan mensupları bu 10 günde mal ve mülklerini haraç mezat satışa çıkardılar. Cemal Kutay’a göre bu yağmadan nasiplenenler arasında Sami Günzberg de vardı. Ancak ilginçtir mirasçıların bir bölümü Bennett ve Günzberg’e vekalet vermeye devam ettiler. Bunun nedeni muhtemelen Bennett’in Britanya’nın mutemed adamı gibi görünmesi, Sami Günzberg’in Mustafa Kemal’in dişçiliğine terfi etmiş olmasıydı.
Bundan sonrası mirasçıların hem uluslararası mahkemelerde, hem ayrılan devletlerin mahkemelerinde hem de Türkiye’de yürüttükleri (sonuncusu 2 Mayıs 2025 tarihinde sonuçlandı) miras davaları ile geçti. Davaları özet olarak bile anlatmak bu yazının haddini aşar. Merak edenler, kaynakçada künyesini verdiğim (benim de bu bilgileri bazen kelimesi kelimesine onlardan aldığım) kitapları, özellikle de Rıfat N. Bali’nin kitabını edinip okusunlar.
Özet kaynakça:
Rıfat N. Bali, Saray’ın ve Cumhuriyet’in Dişçibaşısı Sami Günzberg, Libra Kitapçılık ve Yayıncılık, 2014;
Cemil Koçak, Abdülhamid’in Mirası, Arba Yayınları, 1990;
Vasfi Şensözen, Osmanoğulları’nın Varlıkları ve II. Abdülhamid’in Emlaki, TTK Yayınları, 1982.
 

Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA