Tarihten Yapraklar-5
Eylül 1938:
Muazzam bir servet
sahibi olan Atatürk, vasiyetini yazdırdı
Türkiye’de okula giden her çocuk, Atatürk’ün pembe boyalı
bir evde doğduğunu bilir, küçükken kargaları kovaladığını bile. Hatta
“birdirbir” oynarken ben eğilmem! diyerek oyunbozanlık yaptığını da öğrendik,
ancak örneğin Atatürk’ün muazzam bir servet sahibi olduğu gibi öğrenmediğimiz
şeyler de var. Vasiyetinde taşınır ve taşınmaz mallarını CHP’ye bırakan
Atatürk’ün serveti göz kamaştırıyor.
Türkiye’de “mal varlığı” her zaman üzerinde konuşulan bir
mesele olmuştur. Bilhassa önemli “devlet adamlarının” sahip olduğu servet
hakkında daima çeşitli görüşler ileri sürülmüş, fikirler yürütülmüştü. Devlet
adamlarının en önemlisi olarak Mustafa Kemal Atatürk de mal varlığının dile
düşmesinden muaf tutulmamıştı elbette.
1938 yılında sağlığı iyice bozulan Atatürk, 5 Eylül’de
mutemedi ve Çankaya Köşkü Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı yanına çağırtarak,
mal varlığını tespit etmesini istedi. Soyak’ın hazırladığı liste oldukça
uzundu:
1) 582 dönüm çeşitli meyve bahçeleri
2) Çeşitlerde 650 bin fidan.
3) 400 dönüm Amerikan Asma Fidanlığı. Burada 560 bin kök bağ
çubuğu
4) 220 dönüm bağ. Burada 88 bin adet bağ çubuğu vardır.
5) 370 dönüm çeşitli sebze yetiştirmeye elverişli bahçe.
6) 220 dönüm 6 bin 600 ağaçlı zeytinlik
7) 27 dönüm 1.654(bin altı yüz elli dört) ağaçlı portakallık.
8)15 dönüm kuşkonmazlık
9) 100 dönüm park ve bahçe
10) 2 bin 650 dönüm çayır ve yoncalık
11) 1.450 (bin dört yüz elli) dönüm yeni tesis edilmiş
orman.
12) 148 bin dönüm ziraata elverişli arazi ve meralar.
13) 45 adet büyük ve küçük idare binası ve ikametgâh, bütün
mefruşat ve demirbaşları ile beraber.
14) 7 adet 15 bin baş koyunluk ağıl
15) 6 adet Aydos ve Toros yaylalarında tesis edilen
mandıralar.
16) 8 adet at ve sığırlara mahsus ahır.
17) 7 adet umumi ambar
18) 4 adet hangar ve sundurma
19) 4 adet lokanta, gazino, ve eğlence yerleri, lunapark.
20) 2 adet çeşitli imalat yapan fırın.
21) 2 adet, çiçek ve süsleme nebatı yetiştirmeğe mahsus yer.
(Toplam Bina 51 adet)
22) BİRA FABRİKASI :
(Yılda 7 bin hektolitre üretme kapasitesine sahip.)
23) MALT FABRİKASI :
24) BUZ FABRİKASI; (Günde dört bin ton buz üretme
kapasitesine sahip)
25) SODA ve GAZOZ FABRİKASI :
(Günde 3 bin şişe soda ve gazoz üretebilecek kapasitede.)
26) DERİ FABRİKASI :
27) ZİRAAT ALETLERİ ve DEMİR FABRİKASI :
28) SÜT FABRİKALARI ;
Biri Ankara diğeri ise Yalova’da olan bu iki fabrika günde
30 bin litre süt ve bir ton tereyağı üretme kapasitesinde.
29) İKİ YOĞURT İMALATHANESİ;
30) ŞARAP İMALATHANESİ:
Yılda 80 bin litre şarap üretme kapasitesine sahip.
31) DEĞİRMEN
32) İstanbul’daki bir çelik fabrikasının yüzde kırk hissesi.
34) Biri Ankara’da, diğeri Yalova’da kurulu iki tavuk
çiftliği
35) Yalova’da ki Çiftliklerde İKİ HUSUSİ İSKELE ve LİMAN
TESİSATI
36) ÜÇÜ ANKARA’DA ve İKİSİ İstanbul’da, ‘BEŞ SATIŞ MAĞAZASI’
nın bütün tesisat ve demirbaşları.
37) ORMAN ÇİFTLİĞİNDE;
Hususi sulama tesisatı, kanalizasyon,Telefon
tesisatı,elektrik tesisatı, küçük beton köprüler, hususi yollar, içme su
tevziatı şebekesi.
38) YALOVA ÇİFTLİĞİNDE ;
Hususi Su tesisatı, telefon tesisatı, elektrik tesisatı,
küçük beton köprüler ve yollar.
39) SİLİFKE TEKİR ÇİFLİĞİNDE; hususi sulama tesisatı, beton
köprüler.
40)Orman Çiftliğinde kurulu ÇİFTLİK MÜZESİ ve ufak mikyasta
HAYVANAT BAHÇESİ tesisatı. Bunların işletme levazımı ve bütün demirbaşları.
41) 13 BİN BAŞ KOYUN Kıvırcık, Merinos,Karagül,Karaman
ırklarıyla bunların melezleri.
42) 443 BAŞ SIĞIR, Simental, Hollanda, Kırım, Jersey,
Görensey, Hale p yerli ırklarıyla bunların melezleri,yeni üretilen Orman ve
Tekir cinsleri.
43) 69 BAŞ İngiliz, Arap, Macar, yerli ve bunların melezleri
KOŞUM ve BİNEK ATLARI
44) 2 bin 450 BAŞ Tavuk, Legorn, Rodayland ve yerli ırklar.
UMUMİ ‘CANSIZ’ DEMİRBAŞLAR
45) 16 adet TRAKTÖR, 13 adet HARMAN ve BİÇER DÖVER MAKİNESİ
ve bilcümle ziraat işlerini görmekte bulunan Ziraat işlerini görmekte bulunan
ziraat alet ve edavatının Tamamı.
46) 35 Tonluk bir adet DENİZ MOTORU. Yalova çiftliğinde.
47) 5 adet, Çiftliklerin nakliye işlerinde çalıştırılan
KAMYON ve KAMYONET.
48) 2 adet Çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan
BİNEK OTOMOBİLİ.
49) 19 adet, Çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan,
binek ve YÜK ARABASI.
(Kaynakça; İsmail Cem / Türkiye’nin Geri Kalmışlığının
Tarihi)
Atatürk vasiyetinde servetini belirli koşullarla CHP’ye
bırakıyor, kendisine yakın olan birkaç kişiye de maaş bağlatıyordu. Yukarıdaki
listeden de anlaşılacağı üzere, Atatürk dönemin sayılı büyük toprak
sahiplerinden ve fabrikatörlerindendi. İlk maaşı 28 liraydı, daha sonra 150
liraya çıkmıştı. Cumhurbaşkanlığı maaşı 5.000, köşk ödeneği 2.000 TL idi. İş
Bankası’nda nemalandırılan bu paralar, vasiyet gereği CHP’ye aktarılmıştı.
On beş yıl süren cumhurbaşkanlığı esnasında fazla bir
harcama yapmayan Atatürk’ün hatırı sayılır bir meblağ biriktirmiş olduğu
elbette düşünülebilir, ancak insan yukarıdaki servetin kaynağını merak etmekten
kendisini alamıyor.
Maalesef Türkiye’de arşivlerin büyük kısmı henüz
araştırmacılara açık değil. Halaçoğlu gibi bazı ırkçılar tüm arşivlerin herkese
açık olduğunu söylüyorlar ama bu durum gerçeği yansıtmıyor. Örneğin Milli
Güvenlik Kurulu Seferberlik ve Savaş Hazırlıkları Planlama Daire Başkanı
Tuğgeneral Tayyar Elmas, 26 Ağustos 2005’te Tapu Kadastro Müdürlüğü’ne
gönderdiği yazıda, Osmanlı Tapu Arşivleri’nin Türkçeleştirilerek halka açılması
konusunda “buralardaki bilgiler asılsız soykırım ve Osmanlı Vakıfları mülkiyet
iddiaları gibi konularda istismara yol açabilir” uyarısında bulunuyor, böylece
arşivlerin halka açılması konusu derhal rafa kaldırılıyordu.
1915 Ermeni Soykırımı esnasında oluşturulan Emval-ı Metruke
İdaresi’nin kayıt defterleri de henüz açıklanmış değil. Dolayısıyla Ermenilerin
ve daha sonra Rumların gasp edilen mallarının ve servetlerinin üzerine kimlerin
oturduğunu şimdilik ancak tahmin edebiliyoruz.
Bildiğimiz bir şey varsa, o da Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün
1915’te el konulan bir gayrimenkul olmasıdır. “Kasapyan’ların Bağı”, yıllardır
Türkiye’nin cumhurbaşkanlarına resmi ikametgâh görevi görüyor. Bütün bu
arşivler, kayıtlar, defterler sonsuza kadar saklanmayacak. Açıklandıkları zaman
da bu devletin temelinde hangi kanlı harcın bulunduğu, kimlerin cesetlere
basarak kanlı servetler edindiğini hep birlikte öğreneceğiz.
AYŞE HÜR:YAZDI
UMUMİ İSTEK ÜZERİNE
: II. ABDÜLHAMİD’İN MİRASI 10 Kasım 2025 günü Atatürk'ün Mirası ve Vasiyetnamesi başlıklı paylaşımı "tarafgir", "manidar", "cumhuriyete ve kurucusuna düşmanca" bulanlar oldu. Halbuki ben birazdan okuyacağınız yazıyı (Cumhuriyet dönemindeki miras davalarını da ekleyerek) Ağustos 2022 tarihinde Özgürüz Radyo'da podcast olarak seslendirmiştim. Ama nesnelliğimi her an, her yazıda, her sözde yeniden yeniden ispatlamam
gerektiğini de artık öğrenmiş bulunuyorum. İşte bu yazı "Ayşe Hür Septikler" için.
Padişahlara ne zaman "maaş" bağlandı?
19. yüzyılın başında Osmanlı padişahları Ayazağa, Kandilli, Yapağıcı, Bahşâyiş ve İzzeddin çiftlikleri dışındaki bütün emlâk ve çiftliklerin hasılatları ile maden-i hümâyun hâsılatı, havâss-ı celîle, mukātaat gibi bazı gelirlerle geçinirlerdi. 1839’da Tanzimat Fermanı ile bunlar kaldırılıp padişahlara yıllık 12 bin 500 lira maaş bağlandı. Bu 12 milyon franka tekabül ediyordu. Aynı dönemde Rus Çarı yılda 34 milyon, Avusturya-Macaristan İmparatoru ve Alman İmparatoru 19,5 milyon, İtalya Kralı 16 milyon, Britanya Kralı 13,5 milyon franka denk ödenek alıyordu. Tahsisat 1856’da aylık 20 bin liraya çıktı, buna bağlı olarak da Hazine-i Hassa denilen padişah hazinesinin teşkilatı büyüdü. 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamid döneminde ise, Tanzimat'la birlikte maliye hazinesine geçen mülkler padişah hazinesine tekrar alındı. Bununla kalınmadı, padişah adına emlâk alımları da en yüksek seviyeye ulaştı. Emlâkin dışında birtakım gelir kaynaklarının eklenmesiyle Hazine-i Hassa hacim ve teşkilat bakımından genişledi. Böylece ortaya şu ikili mali yapı çıktı: Bütün devlet gelir ve giderlerinin toplandığı ana bütçe kayıtlarının tutulduğu ve başında Maliye Nazırı’nın olduğu Divan-ı Hümayun veya Hazine-i Amire, Sarayın ve Padişahın mali işlemlerinin ve tapu işlemlerinin yürütüldüğü ve başında Hazine-i Hassa Nazırı olan Hazine-i Hassa.
"Becerikli Şehzade Abdülhamid"
II. Abdülhamid daha şehzadeliği sırasında kendi iddiasına göre koyun, buğday ve boya ticaretiyle, gayri resmi kaynaklara göre ise Galata bankerleri olarak adlandırılan gayrimüslim tüccar topluluğunun 1864 yılında önce Havyar Han'da daha sonrada Komisyon Han'da faaliyete geçirdiği, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk resmi borsa sayılan "Dersaadet Tahvilat Borsası’nda Levanten banker Yorgo Zarifi aracılığıyla esham alıp satmakla, Avrupa borsalarında spekülatif hisselerin alım satımıyla, piyango ve bahislerle kişisel servetini 100 binlerce altına çıkarmayı başarmıştı.
Ruhi bunalım iddiasıyla 93. gününden tahttan indirilen ağabeyi V. Murad’ın yerine 31 Ağustos 1876’da sultan olduktan sonraki ilk işlerinden biri, şehzadeliği sırasında Osmanlı Bankası’ndan tanıdığı Ermeni Agop (Hagop) Kazazyan’ı Hassa Nazırı yapmak oldu. 1879’da “Paşa” unvanı ile Dolmabahçe Sarayı’nda bir daireye yerleştirilen Agop Kazazyan, kendisine güvenenleri mahcup etmedi ve iki defa da Maliye Nazırı oldu. Üstelik bu dönemlerde Hazine-i Hassa Nazırlığı’nı da bırakmadı. Türkçe, Ermenice, Fransızca, İtalyanca ve Slavca konuşabilen Agop Paşa’nın hızlı yükselişinin “hoşgörülü”(!) Müslüman-Türk kesimde ne gibi hisler uyandırdığı Şair Eşref’in şu dörtlüğünden anlaşılıyor: “Sadrazam yap/Denînin (alçağın) üstüne varsın gelen de bir denî olsun/Sadaret mührü memnu (yasak) ise vermek Müsülmana/Yahudiden usandık, bir zaman da Ermeni olsun”. Deni alçak, memnu yasak demek…
Agop Paşa’nın 1891 yılında kendisinin hediyesi olan kır atın gemi azıya alması yüzünden ölümünden sonra Abdülhamit şöyle demişti: "Büyük bir servet yapabildiysem bu Agop Paşa'nın dirayeti sayesinde olmuştur. Mülkümü gayet iyi idare etmiş, yılda 500 bin altın gelir getirecek hale koymuştur. Özel kişilere ve vakıflara ait olmayan araziyi Sultan malı ilan etmek fevkalade bir fikirdi…”
İşbilir Sultan Abdülhamid
Nitekim Abdülhamid dönemimde, Tanzimat'la birlikte maliye hazinesine geçen padişah ve saltanatın malları hazine-i hâssa idaresine geri alındı. İmar ve ihyaya müsait, geniş ve verimli çiftlikler ile mahlûl (sahipsiz) topraklar padişah adına tapulandı. İmparatorluk sınırları içinde dolaşan başkalarına ait hayvanların ağnam vergisi ve Dicle ve Fırat nehirlerinde gemi işletilmesi, Selânik ve Dedeağaç liman imtiyazları, vilâyet merkezi olan birçok büyük şehirde petrol depoları, Selânik, İzmir, Bağdat ve Basra'da kurulacak umumi mağazalar da padişah hazinesine katıldı.
Ayrıca ülke içinde bulunan zengin maden yataklarının imtiyazları da hazîne-i hâssaya verildi. Musul civarında petrol, neft ve zift madenleri, Bağdat petrolleri, Taşoz adasındaki madenlerin imtiyazı önemli maden imtiyazlarından sadece birkaçıydı.
Emlâkin dışında birtakım gelir kaynaklarının eklenmesiyle hazine-i hâssa hacim ve teşkilât bakımından genişledi. 1909’da otuzu aşkın hazine-i hâssa nâzırı vardı. Bunlar arasında Küçük Said Paşa, Hasan Fehmi Paşa, Hamdi Paşa ve Hakkı Paşa, Mikail Portakal Paşa, Sakızlı Ohannes Paşa gibi tanınmış kişiler vardı. Bunlardan Şirvânîzâde Rüşdü Paşa ve Agop Paşa, Hassa Nazırlıkları sırasında Maliye Nazırlığını'da yürütmüşlerdi.
Bu becerikli ekip sayesinde, 1908’e gelindiğinde Abdülhamid'in kişisel gayrimenkul varlığı sadece bugünkü Türkiye coğrafyasında, aralarında hanlar, konaklar, kışlalar, çiftlikler, tramvay, vapur, tren işletmesi imtiyazları, altın, cıva, kurşun, çinko gibi çeşitli maden işletmelerinin olduğu 11 bin parça ile Balkanlar’da 4 bin 280 parça, Suriye’de 390, Lübnan’da 333, Filistin’de 223 (Gazze’nin tamamı Abdülhamid’e aitti), Irak’ta 83, Arabistan’da 60, İsrail’de 10, Libya’da da 8 parça olmak üzere toplam 12 binden fazla tapuya ulaşmıştı. Ayrıca maden, tramvay, vapur, tren işletmesi gibi imtiyazlara da sahipti.
Yıllar sonra başka zenginliklere de sahip olduğu ortaya çıkacaktı. Elbette bunları idare etmek için devasa bir teşkilat oluşturuldu. Özel girişimci miydi biriktirici miydi tartışmasına girmeyeceğim sadece satın aldığı mülklerle bir daha ilgilenmediğini, yenilemediğini söylemekle yetineceğim.
Yine 1908’e gelindiğinde Abdülhamid’in devlete ve çeşitli kurumlara 1.150.000 altın lira kadar borcu bulunuyordu. Yani onca mal, mülk, akar padişahın özel bütçesini denkleştirmeye yetmemişti, bir yandan devlet bütçesine diğer yandan tefecilere ve yabancı bankalara el uzatmıştı.
İttihatçıların baskısı ile devirler
II. Meşrutiyet'in ilânından 2,5 ay sonra 8 Eylül 1908 tarihli irade ile borcun kapatılması için maliye hazinesinden 1.000.000 altın lira borç alınması kararlaştırıldı. Buna karşılık olmak üzere yıllık geliri 404.347 altın lira olan hazîne-i hâssaya ait emlâk-i hümâyun da mâliye hazinesine devredildi. Hazine-i hâssanın idaresinde kalan emlâk-i hümâyunun toplam geliri ise 200.000 altın liraydı.
5 Ekim 1908 günlü tezkireyle 36 kalem madenle, vapur, otomobil gibi 10 kalem imtiyaz da maliye hazinesine bırakıldı. Abdülhamid’in 18 Mayıs 1909’da imzaladığı ve muhtelif bankalardaki hazineye terk ettiği parasının miktarı ise Osmanlı Bankası’nda 17 bin küsur, Kredi Liyones’de 52.430 Osmanlı lirası, Berlin’deki Deutsche Bank'taki 4.187.902 mark ve 150.000 Osmanlı lirası, Berlin’de Rayhtes Bankası’nda 9.537.033 mark ve 152.500 İngiliz lirası, Anadolu Demiryolu Şirketi’nde 236.400 mark idi. (2017'de bu konuda bir kitap hazırlayan eski TTK Başkanlarından Metin Hülagü “Elimize yeni geçen bazı arşiv belgelerine göre 2. Abdülhamid’in, Almanların German Bank İstanbul Şubesi, Deutsch Bank of Berlin, The Reichs Banks; İngilizlerin The Bank of England; Amerikalıların New York Bank ile Fransa’da bilinmeyen bir bankada 250 milyon dolara yakın parası bulunuyordu. Varisleri bu bankalardaki paranın akıbetini araştırıp bir sonuç alabilir. Aradan geçen bir asırlık zamana rağmen şahsi mal varlığının zaman aşımına uğraması söz konusu olamaz. Yabancı bankalardaki hesapların bir şekilde korunması veya teminat altına alınmış olması gerekir” demişti.)
II. Abdülhamid'in 27 Nisan 1909 tarihinde tahttan indirilmesinden sonra İttihatçıların perde arkasından desteğiyle padişah olan V. Mehmed Reşad, 2 Mayıs 1909 tarihli iradesiyle II. Abdülhamid namına olarak 1876 tarihinden beri emlâk-i seniyyeye katılmış olan bütün gayrimenkulleri maliye hazinesine devretti. Bu devir sırasında bir öncekinde olduğu gibi hazîne-i hâssaya ait birtakım borçların ödemesini yine devlet yüklenmişti. Devir işlemi II. Abdülhamid taraftarlarına göre padişahın milletine bir cemilesi, İttihatçılara göre halktan alınanın halka iade ettirilmesiydi.
21 Ağustos 1909 tarihinde çıkarılan ikinci bir kanunla, II. Abdülhamid adına devlete, bazı bankalara, tüccar ve esnafa, bahçıvan ve aşçı gibi hizmetlilere olan borçları ve II. Abdülhamid'in Hicaz demiryoluna taahhüt edip de ödeyemediği 50.000 altın lira maliye hazinesi tarafından karşılandı. Kurulan komisyonun tesbit ettiği toplam borç banka ve diğer yerlere ait 49.371.670 altın lira 35 kuruş borç maliye hazinesince ödendi. Ayrıca toplam 62.841.673 altın lira 50 kuruşluk Harem-i Hümâyun maaşları da tasfiye edildi. Bu karardan sonra hazîne-i hâssa müdürlüğünün idaresinde İstanbul ve civarındaki bazı çiftlikler ve çayırlarla Bursa İpek Fabrikası, Hereke Kumaş Fabrikası kalmıştı.
Abdülhamid'in ölümü ve varisleri
II. Abdülhamit 10 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı'nda öldü. Abdülhamid’in miras davası böylece başladı. Miras ne kadar zayıflamış da olsa, bilinen ve bilinmeyen mal, mülk ve paralar yüzünden (örneğin Metin Hülagü'nün yıllar sonra tespit ettiğini söylediği gizli mevduatlar gibi) pek çok kişinin ağzını sulandırıyordu. Abdülhamid'in mirasçısı ise pek çoktu. Sayalım: Oğulları Muhammed Selim Efendi, Abdülkadir Efendi, Ahmed Efendi, Burhaneddin Efendi, Abdürracim Efendi, Nurettin Efendi, Abid Efendi, Mehmed Bedreddin Efendi ve Abdürrahim Hayri Efendi; kızları Lekie Sultan, Naima Sultan, Naile Sultan, Şadiye Sultan, Ayşe Sultan, Refia Sultan, Ulviye Sultan, Zekiye Sultan, Seniyye Sultan, Seniha Sultan, Hatice Sultan, Aliye Sultan, Cemile Sultan, Samiye Sultan; eşleri Bedr‐i Felek Hanımefendi, Emsal‐i Nur Hanımefendi, Müşfika Hanımefendi, Sazkar Hanımefendi, Peyveste Hanımefendi, Naciye Hanımefendi, Behice Hanımefendi, Fatma Hanımefendi...
Vahdettin'in mülkleri uhdesine alması
3 Temmuz 1918'de abisi V. Mehmed'in ölümü üzerine VI. Mehmed unvanıyla 57 yaşında tahta çıkan Vahdettin döneminde ise mirasçılar adına konuya İşgal Kuvvetleri’nin istihbarat subayı John G. Bennett dahil oldu. Bennett’i de konuyla ilgilenmeye teşvik eden “Sultan’ın hususi dişçisi” Sami Günzberg olmuştu. Ancak ikili harekete geçemeden, Vahdettin 8 Ocak 1920 tarihli bir kararname ile 8 Eylül 1908 ve 2 Mayıs 1909 tarihli iradelerle hazîne-i hâssadan maliye hazinesine devredilen arazi, çiftlik, müessese ve imtiyazları tekrar hazîne-i hâssaya iade ettirdi.
Maliye tarafından satılanlarla muhacirlere dağıtılanlar müstesna tutulduğu gibi hak iddia edenlerin mahkemeye müracaat hakları saklıydı. Tahta mülksüz olarak çıkan Vahdettin bu yolla kendisine önemli bir gelir sağlamıştı. Mirasçılara göre ise bu elkoymalar 1876 tarihli Kanunu Esasî’ye aykırı ve idi. Çünkü Kanunu Esasî hükümlerine göre Padişah tarafından çıkarılacak iradeler ancak Mebusan ve Âyan Meclislerinden geçtikten ve Düstur ve Takvimi Vekayi’de yayımlandıktan sonra geçerli olurlardı. Bu olaylarda bu şartlara uyulmamıştı. Ama elbette buna kulak asan olmadı.
Cihan Harbi’nin yenilgi ile bitmesi üzerine İstanbul Hükümetince 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr “Barış” Antlaşması’nın 240. maddesi ile II. Abdülhamid’in Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan arazide kalan mallarının, bu arazide kurulmuş olan devletlere herhangi bir bedel söz konusu olmaksızın intikal edeceği hükme bağlandı. Ancak Sevr, hem imzacı devletler tarafından onaylanmadığı için hem de Kemalist güçlerin sahadaki fiili hakimiyeti sayesinde tarihin çöplüğüne atıldı.
Bennett ve Günzberg'in uğraşları
Galip devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli noktalarını, bu arada Payitaht’ı işgal ettikleri Mütareke Dönemi’nin ortalarında, 6 Eylül 1921’de mirasçılardan bazıları Birleşik Krallık Koloni Yönetimi’ne II. Abdülhamid’in mal ve mülklerinin “hem hukuken meşru hem dinen helal” olduğu temasını işleyen sayfalar dolusu bir başvuruda bulundular.
Başvurunun ekinde şöyle bir liste vardı: “Beşiktaş’ta akarlar, Tophane’de dükkanlar, Hekim Başı ve Tavusbaşı’nda çiftlikler, Abdurrahman Paşa’dan alınan Beykoz çiftlikleri ve ormanlar, Kurbağalı Dere’de çiftlik, Selanik’te çeşitli mülkler ve ormanlar, Ferecik ve Selanik’te deniz kıyısında mülker, Yalova’da çiftlik ve hamamlar, Aydın’da çiftlikler, Yenişehir’de çiftlikler, Baba‐i Atik’te zeytinlik ve çiftlikler, Kudüs’te çeşitli mülkler, Halep, Hama, Humus ve Suriye içinde bazı yerlerde çiftlikler, Basra’da hurmalıklar, Amara ve Dicle kenarlarında mukataalar, Bağdat, Ebu Garip, Mahmudiye, Musayib, Mahrut, Dedjil ve Harbiye’de araziler, Medine’de arazi, Basra‐Bağdat gemi yönetimi, Kadıköy, Haydarpaşa’da rıhtım ve liman, Taşoz’da maden alanı, Bağdat ve Musul’da petrol arazileri, Kara Hisar’da maden suyu kaynağı, Selanik’te Şirket‐i Hayriye‐yi Osmaniye vapur şirketi.”
Belgede bu çiftliklerden edinilen yıllık gelirin 404.347 altın lira olduğu belirtiliyordu. Bu miktar, 8 Eylül 1908 tarihli iradede belirtilen miktarla aynıydı.
Yüzbaşı Bennett, Aralık 1920’de miras davalarını finanse etmek amacıyla kağıt üzerindeki sermayesi 150 milyon dolar olan The Sultan Abdul Hamid Estates Inc. Adlı şirketi kurdu. Plana göre sermayenin yüzde 10’nunu kendisi ve John D. Kay adlı İngiliz girişimci karşılayacak, gerisini mirasçılar ödeyecekti. Nisan 1922’ye gelindiğinde 23 (veya 22) varisten 19’u (veya 17’si) anlaşmayı imzalamıştı. Bennett bunun üzerine ikinci bir şirket daha kurdu, ancak o sırada Anadolu’da güçler dengesi Kemalist hareketten yana radikal biçimde değişmişti. Bennett’in mirasçılara tek faydası konuyu uluslararası arenaya taşımak oldu.
Lozan'da miras tartışmaları
Bu sayede miras konusu Lozan Barış Görüşmeleri sırasında gündeme geldi. Bennett ve Günzberg de görüşmelere mirasçılar adına katıldılar. 15 Ocak 1923 tarihli oturumda Türk delegasyonundan Hasan (Saka) Bey, Hazine-i Hassa mallarının, Osmanlı Devleti’nden ayrılan topraklar üzerinde kurulan devletlere herhangi bir bedel ödenmeksizin geçirilecek malların dışında tutulmasını istedi. Hasan Bey’e göre bu mallar devlete ait değildi, aksine özel mülk statüsünde idi. Müttefik devletlerin temsilcileri ise, bu yorumu reddettiler. Onlara göre, Hazine-i Hassa mallarının büyük bir kısmı, 1908’den bu yana, devlet hazinesine katılmıştı.
Türk delegasyonu bu teze II. Abdülhamid’in mirasçılarının açtığı davaların hala sonuca bağlanmadığını söyleyerek itiraz ettiler. Bu garip tavrın nedeni, muhtemelen bu mülkleri yeni devletin vatandaşı olması muhtemel varisler aracılığıyla yürütülecek uluslararası miras davalarından Türkiye’nin de yararlanması ümidi idi. Bu görüşmeler sırasında Bennett ve Günzberg’in mirasçılarla arası da açılmıştı. Amerikalılar ve İngilizler de Bennett’in tekliflerini desteklemeyince, sonunda Lozan Antlaşması’nın 60. maddesi ile bu sorun şöyle hükme bağlandı: “Gerek Balkan savaşları sonucu olarak gerekse işbu andlaşma ile, kendilerine Osmanlı İmparatorluğu’ndan bir toprak parçası ayrılmış ya da ayrılan devletler, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu toprak parçasında bulunan her türlü taşınır ve taşınmaz malları, herhangi bir karşılık ödemeksizin, edinmiş olacaklardır.”
3 Mart 1924 Kanunu ve sonrası
Böylece Türkiye’nin hedeflediğinin aksine II. Abdülhamid’in mülkleri, hangi devletin sınırları içindeyse o devletin malı oldu. Türkiye çaresiz, kendi sınırları içinde kalanlar için kendi iç hukukunu işletti. 3 Mart 1924 tarihinde TBMM tarafından kabul edilen 431 sayılı Hilâfetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun’un konumuzla doğrudan ilgili üç maddesi şöyle diyordu:
SEKİZİNCİ MADDE — Osmanlı İmparatorluğunda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emvali gayrimenkuleleri millete intikal etmiştir.
DOKUZUNCU MADDE — Mülga padişahlık sarayları, kasırları ve emakini - sairesi dahilindeki mefruşat, takımlar, tablolar, asarı nefise ve sair bilûmum emvali menkule millete intikal etmiştir.
ONUNCU MADDE — Emlâki hakaniye namı altında olup evvelce millete devredilen emlâk ile beraber mülga padişahlığa ait bilcümle emlâk ve sabık Hazine i hümayun, muhteviyatlariyle birlikte saray ve kasırlar ve mebani (binalar) ve arazi millete intikal etmiştir.
Kanun hangi padişahlar için çıkarıldı?
Hükümler son derece açıktı ya da en azından ilk bakışta öyle görünüyordu. 8. maddede çoğul kullanılarak Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlık yapmış tüm kişilerin, bu arada II. Abdülhamid’in de tapuya kayıtlı gayri menkullerinin devlete intikal ettiği yasada belirtilmekteydi.
Ancak bu çoğul kullanım mecliste bazı tartışmalara neden olmuştu. “İleride Osman Gazi’ye kadar mı gideceğiz?” diyenlere "21 Mayıs 1847 tarihinde Defterhane-i Amire Kalemi kuruldu, ondan geri gidilemez" diye cevap verilmişti. Kimi, kanunların ölülerle değil dirilerle uğraştığını, kastedilenin halen hayatta olan Vahdettin olduğunu söylüyor, ancak kanun yapma tekniğine göre tek kişi için kanun çıkarılamayacağı için kimse yerine kimseler dendiğini ileri sürüyordu. Halbuki mirasçılara ve bazı hukukçulara göre II. Abdülhamid bu kanunun yayımlanmasından önce ölmüştü ve ölümü ile birlikte mülkleri varislerine intikal ederek onların şahsi mülkü haline gelmiş olduğundan (bu malların intikalinin yapılmamış olması hukuki mirasçılığa halel getirmezdi) II. Abdülhamid’in şahsi malları bu kanunla millete intikal edemezdi. Ancak bu tartışmalar sonuca etki yapmadı.
Kanunun 10 gün içinde yurtdışına çıkmasını istediği hanedan üyesi sayısı 155 idi ama kanun şart koşmadığı halde kendiliğinden gidenlerle birlikte memleket haricine 164 kişi çıktı.
Hanedan mensupları bu 10 günde mal ve mülklerini haraç mezat satışa çıkardılar. Cemal Kutay’a göre bu yağmadan nasiplenenler arasında Sami Günzberg de vardı. Ancak ilginçtir mirasçıların bir bölümü Bennett ve Günzberg’e vekalet vermeye devam ettiler. Bunun nedeni muhtemelen Bennett’in Britanya’nın mutemed adamı gibi görünmesi, Sami Günzberg’in Mustafa Kemal’in dişçiliğine terfi etmiş olmasıydı.
Bundan sonrası mirasçıların hem uluslararası mahkemelerde, hem ayrılan devletlerin mahkemelerinde hem de Türkiye’de yürüttükleri (sonuncusu 2 Mayıs 2025 tarihinde sonuçlandı) miras davaları ile geçti. Davaları özet olarak bile anlatmak bu yazının haddini aşar. Merak edenler, kaynakçada künyesini verdiğim (benim de bu bilgileri bazen kelimesi kelimesine onlardan aldığım) kitapları, özellikle de Rıfat N. Bali’nin kitabını edinip okusunlar.
Rıfat N. Bali, Saray’ın ve Cumhuriyet’in Dişçibaşısı Sami Günzberg, Libra Kitapçılık ve Yayıncılık, 2014;
Cemil Koçak, Abdülhamid’in Mirası, Arba Yayınları, 1990;
Vasfi Şensözen, Osmanoğulları’nın Varlıkları ve II. Abdülhamid’in Emlaki, TTK Yayınları, 1982.