Aylardan bu yana bir kısım TKP-ML-Partizan geleneğinden arkadaşlar 1973 de gözaltına alınıp işkencelerden geçirilen TKP-ML Hareketinin o dönemde önderlik organı Koordinasyon Komitesi (KK)de yer alan kadroların işkencedeki tutumları ve İbrahim Kaypakkaya yoldaşın hangi yöntemle katledildiği üzerine sıklıkla aynı arkadaşlar tarafından bir yerde aynı şeyleri tekrarlayan.
H.Günlüğü ve başka Oruçoğlu’nun yanında saf tutan kişilerle- ki bu tartışmayı ısrarla gündemde tutan H.Kaya, M.Atay, C.Yıldız arkadaşlar- bir tartışma yaşanıyor.
Aslında bu sorun dünle sınırlanmış bir çizgide kalırsa
gerçeklerden kopulmuş ve doğru ve ilkeli bir sonuç elde edilmiş olmaz.
Aynı zamanda olaylar diyalektik materyalist bakış açısından
kopuk yani somut durumun somut gerçekliğinden soyutlanarak ele alınırsa dün
bugünkü edinmiş olduğumuz bilinç, deneyim ve tecrübeyle değerlendirmeye
kalkışırsak yine kaş yapayım derken gözü kaybetmekle karşı karşıya kalırız.
Beğenelim beğenmeyelim, 1974 yeniden toparlanma sürecinde
önderlik rolüne soyunmuş kadroların-bir kısmının polis tutumları olumsuz olmuş
olsa bile- nesnel olarak oynadıkları rol bugünün rahatlığı içinde
değerlendirilemez.
Kaypakkaya yoldaşın düşüncelerini özümlememiş ve Ali
Taşyapan’ın samimi olarak ifade ettiği gibi,” biz İbrâhim’den çok gerideydik,
İbrahim ne yazıp getirse okuyup onaylıyorduk, yani o dönemde İbrahim’in
görüşlerini anlayacak durumda değildik” sözü aslında 72-73 sürecinde KK’da yer
alan kadroların Kaypakkaya yoldaşın görüşlerinin özününü anlayıp bilince
çıkaramadıkları görülüyor. Haliyle Kaypakkaya yoldaşın işkencede ser verip sır
vermeme direnişini neden diğer KK üyelerinin gösteremediğini, işkencede sır
vermemem yani konuşmama tutumunun ilk ve yeni olduğunu, bu tutumu anlayıp
içselleştirmenin bir süreç sorunu olduğunu gösterir. Yeni olana her tutum ve
görüşün kadro ve kitlelerce anlaşılması belli bir süreci kapsar.
Nitekim İbrahim Kaypakkaya yoldaş dışındaki KK üyelerinin
Kaypakkaya yoldaşça ortaya konan görüşleri anlayıp bilince çıkaramadıklarını
Aslan Kılıç ve Ali Mercanın PDA-Aydınlık gibi karşı devrimci Sol Kemalist
örgüte geri dönüş yaptıklarında görüyoruz. KK üyesi olan işkencede olumsuz
davranmasını gerekçe yapan C.Somel’in örgütlü mücadelenin dışına düşmesinde ve
keza KK üyesi Almanyalı Kadirin 1973 yenilgisinden sonrası örgütün yeniden
toparlanması için yurtdışında maddi olanak yaratmak amacıyla gönderildiği ve
Almanyalı Kadirin örgütlü mücadeleyi terk etmesinde görüyoruz. Yani Kaypakkaya
yoldaş dışında kalan KK üyelerinin örgütün görüşlerini anlama ve bilince
çıkarmada sorunlu oldukları ve teorik-politik ve örgütsel deneyim ve tecrübe
bakımından çok geride seyrettikleri bir sır değil. Nitekim Kaypakkaya yoldaş
dışında kalan KK üyelerinin hemen hepsininde süreç içinde örgütlü mücadelenin
dışına savruldukları ve iddialı devrimcilikten vaz geçtikleri bilinen bir
durumdur.
M.Oruçoğlunu haklı olarak eleştiren H.Kaya. M.Atalay ve bu savı
destekleyen arkadaşlar72-73 sürecindeki KK’yı oldukça abartıyorlar ve çok
yetkin ve gelişkin, M-L derinden kavramış ve örgütsel pratik alanda
yetkinleşmiş önder kadrolar olarak görüyorlar. Haliyle bu arkadaşlar, 72-73
KK’yı olduğundan farklı yere koyarak, onlardan büyük şeyler bekliyorlar.
Kaypakkaya yoldaş dışındaki KK üyeleri örgütün politikalarını özümlemekten uzak
kulaktan dolam bilgilerle inandıkları devrim davası için mücadele yürütüyorlar.
Keza Kaypakkaya yoldaş katledildikten sonra KK, politik-örgütsel
olarak örgüte önderlik yapamamış, seçimlerde, aydınlığa yanıt vb. gibi
yazılarda, örgütün resmi görüşlerinin tam tersi yönde yanıtlar vererek, aslında
Kaypakkaya yoldaşın ortaya koymuş olduğu çözümlemelere vakıf olmadıklarını
göstermişlerdir. Fikir oluşturma, yazma vb. konularında KK, örgütsel pratik
çalışma içinde olan örgütün çok gerisinde kalmış ve örgüte önderlik edemeyerek
gelişmelerin arkasında yetişmeye çalışmıştır. 1975’ten sonrası sınıf
savaşımının gelişip güçlenmesi KK’yı aşmış ve örgüt bir yerde önderliksiz
yürümeye çalışmıştır. Subjektif düşünce tarzından çıkarak nesnel gerçekliği
gelmemiz ve var olan ile kafamızda kurduklarımızı aynileştirmemeliyiz. Maalesef
gerçeklik şu ki, Kaypakkaya yoldaştan sonrası örgüt bir yerde önderliksiz yürümüştür.
Buradan olarak, 73 yenilgisi, işkence de devrimci tutum ve
74 yeniden toparlanma sürecinde işkencede zaaflı davranan M.Oruçoğlu,
A.Taşyapan ve Aslan Kılıç’a karşı nasıl bir tutum takınıldığı sorusunun
öncelikle dünden bugüne ne kadar ders çıkarılarak bugüne taşındığının
yanıtlanması gerekiyor.
Herşeyden öncesi 1973 operasyonunda Koordinasyon
Komitesi-KK-de yer alan ve polis operasyonlarında yakalanan KK kadrolarında,
TKP-ML Hareketinin kurucu ve önderi İbrahim Kaypakkaya yoldaş dışındaki KK
üyelerinin C.Somel, M.Oruçoğlu, A.Taşyapan tümüde çözülmüştür. Kimisi
Oruçoğlu-Somel gibi sınır tanımaz zaaf içinde çözülüp örgüt ve yoldaşları
hakkında düşmana bilgi verip, polisi ve savcıyı ikna etmeye çalışırken, kimisi
de A.Taşyapan ve A.Kılıç gibi direnme yerine bildiklerini ve açığa çıkanları
kabul ederek, ser ver sır verme geleneğini yaşatamamışlar ve önderlik
konumlarına uygun bir devrimci direniş sergileyememişlerdir.
O dönemde KK’nın hemen altındaki kadrolardan oluşan
H.Şenses, G.Alakoç ve kısmen İ.Çelik başka bazı alt kadrolar işkencede direngen
bir tutum içinde olmuşlardır. Yine o dönemde 65-73 yıllar arasında polise düşen
devrimciler “yalan söylemez” diyerek, birçok devrimci yapıların eylemlerin
açıktan savunulduğunu biliyoruz. Bu süreçte devrimci hareketin işkencede
direniş anlamında yararlanabilecekleri güçlü bir devrimci mirasta yoktur. 50
yıllık reformizm ve revizyonizmin etkinlik kurduğu koşullarda işkencede
direnişin özünün “ser verip sır vermemek “ olduğunu teorik olarak değişik ülke
devrimcilerinin işkencede tutumun nasıl olması gerektiğine dair deneyimler
okunup bilinmiş olsa da, pratikte 1973 yılında ilk olarak İbrahim Kaypakkaya
yoldaşın Diyarbakır işkencehanelerin de yukarı kaldırmış olduğu kızıl direniş
tutumuyla gündemleşmiştir. Bu bakımdan İbrahim yoldaşın işkencedeki ölümü hiçe
sayan direnişçi tutumu Türkiye Kuzey Kürdistan devrimci hareketi için milat
olmuştur.
Kaypakkaya yoldaştan önce polisçe gözaltına alınan Deniz
Gezmiş ve yoldaşları, Mahir Çayan ve yoldaşlarının sorgulanmasın da işkencede
tutum ne olmalıdır sorusu pek gündeme gelmemiştir. Gerek Mahir ve yoldaşları,
gerekse de Deniz ve yoldaşları yapılan eylemleri üstelenmekten ve yada açık
davranmaktan geri kalmadıklarından dolayı, bu örgütlerde işkencede direniş
sorunu pek gündeme gelmemiştir. İşkencede direniş sorunun yeniden temellerini
atan ve ser verip sır verme geleneğini bayraklaştıran Türkiye Kuzey Kürdistan
da İbrahim Kaypakkaya yoldaş olmuştur.
Her ne kadar kurup yönetmiş olduğu örgütün polis tarafından
gözaltına alınıp işkencelere maruz kalan kendisi dışında yönetici kadrolar
olumlu sınav vermemiş olsa da, kendisinin ölümü hiçe sayan direnişi yeni bir
dönemin yolunu açmış ve devrimci ve komünist harekete üzerinde yürünecek güçlü
bir miras bırakmıştır. TKP-ML Hareketinin 1973 yenilgisi ve dağılan örgütün
yeniden toparlanması için 1974 yılında zindanda başlayan kadroları
değerlendirme ve yeniden örgütün önderliği KK’ni oluşturma süreci bir yerde
poliste olumsuz sınav vermiş, ama hala devrimcilikte tuttunmaya çalışan eski KK
üyelerinde desteğiyle, poliste olumlu sınav vermiş, devrimci mücadelede ısrarlı
olan İ.Çelik, H.Şenşes ve G.Alakoç’tan oluşan kadroları yeniden değerlendirme
komitesi oluşturulur. Bu komite hemen tüm kadro ve tutsaklarla görüşür ve
hazırlanan raporu C.Somel’in dışındaki 3 eski KK üyesinin içinde yer aldığı
kadrolara sunulur.
Aslında polisçe yakalanan KK üyelerinin poliste olumsuz
tutum takındıklarına dair bilinmez bir durum yoktur. İşkencede olumsuz tutum
takındığından dolayı yeniden toparlanma sürecinde, önemli görev kabul etmeyen
kadroların başında A.Taşyapan gelir. Poliste olumsuz tutum içinde olan
M.Oruçoğlu ve A.Kılıç ise sessizce ve İbrahim Kaypakkaya yoldaşın, zorluklarda
ve işkencede olumsuz davranan çürüklerin örgüt saflarında temizlenmesi
gerektiği çağrısına kulak tıkayarak, ilkelere sıkıca bağlı kalınmaması, faydacı
yaklaşımlar ve örgütün görüşlerinin doğru düzgün geride kalan kadrolarca
özümlenememiş olması, işkencede zaaf göstermiş kadrolarla yola devam etmek gibi
uzlaşıcı ve pragmatik yaklaşımları öne çıkmıştır. O koşullarda farklı bir tutum
alınması beklentisinin hiçte gerçekçi olmadığını belirtmeliyiz.
Çünkü işkencede devrimci tutumun önderlik kadroları
bakımından ne kadar önemli olduğu o dönemde bugünkü düzeyde içselleştirilmiş
değildi. Yararlanılacak önemli deney ve tecrübede söz konusu değildi. Aynı
zamanda yenilgi sürecinin ardında toparlanmaya önderlik edecek kadroların
sayısı da sınırlıdır. Buradan olarak dünü, bugünkü gelişme süreci ve bilinç
düzeyi, yetişmiş kadro durumunda değerlendirmek, nesnel gerçekliği anlamamak
anlamına gelir. 74’ten sonrasında oluşturulan yeni KK’nın örgütsel-politik
olarak örgüte önderlik yapamadığı bilinene bir olgudur.
Aynı zamanda zindanda yeniden oluşturulan KK, örgütün önünde
çözüm bekleyen sorunlara yanıt olamamış, bir yandan örgütü daha sol biz çizgiye
çekmeye çalışırken öte yandan örgüt ilişkilerinde merkeziyetçilik zayıflamış
ademi merkeziyetçilik gelişmiş, örgüt iradesi sarsılmış, bölgelerde farklı
politik eğilimler ortaya çıkıp gelişmiş. Yine zindanda oluşturulan yeni KK’nın
önünü örgütün yenilgisi ve nedenlerine dair özeleştiri görevi konmuş ama bu
görev yerine getirilmemiş. Yine mahkemede ortak savunma hazırlanması
kararlaştırıldığı halde bu görevde yerine getirilmemiş. Yayın organı
çıkarılması kararıda pratiğe geçirilememiş. Yani 74’ten sonrası oluşturulan
yeni KK, Kaypakkaya yoldaşın ortaya koymuş olduğu görüşleri özümlemiş ve
çizgiyi geliştirip derinleştirecek düzeyde olmadığı nedeniyle kaotik bir süreç
kapıyı çalmıştır.
Normalinde poliste olumsuz tutum içinde olan kadroların
konumları doğal olarak düşmesi ve poliste olumlu tutum içinde olan kadrolardan
oluşan yeni bir önderlik oluşturulması gerekirken, ne var ki poliste olumlu
sınav vermiş kadroların deneyim ve tecrübe eksikliği, politik gerilikleri nedeniyle
yine eski KK üyelerine baş vurulmuş ve hatta önderliğin oluşumunda bu
kadroların önerileri önemli etkide bulunmuştur.
Neye ve hangi ilklere göre yeniden KK’ya eski 3 KK üyesinin
alınması ve hatta hazırlanan raporun eski KK üyelerine sunulması, poliste
olumsuz tutum göstermesine karşı eski KK üyelerinden 3. Önemli otorite
oluşturduğunu gösteriyor, aynı zamanda kadroların ne kadar ideolojik-politik ve
örgütsel ilkeler bağlamında geri olduklarını gösteriyor.
M.Oruçoğlu’na yönelik haklıca eleştiride bulunana arkadaşla
yeniden toparlanma döneminde örgüt gerçekliğini doğru olarak değerlendirmeleri
ve örgütün yetkin kadro bileşkesini olduğundan abartmamaları gerekiyor.
Oruçoğlunun poliste bildiği herşeyi anlattığı, faşist savcı
ve işkencecileri ikna etmek için yoğun bir çaba gösterdiği ortada duruna bir
gerçekliktir. Bu konuda doğru olan M.Oruçoğlu’nun ağır işkenceler sonucu adım
adım çözüldüm yönlü devrimci kamuoyunu yanlış yönlendiren, olmayan şeyleri
olmuş gibi göstererek işkencede çözülmesine kılıf yaratmaya çalışması kabul
edilecek bir durum değildir.
M.Oruçoğlu’nu “hain ihanetçi, İbrahim yoldaşın
katledilmesinin baş sorumlusudur” vb. olarak gören gösteren H.Kaya, Metin
Atalay, C.Yıldız ve diğer arkadaşların tutumları oldukça sekter ve haklı
eleştirileri boşa düşüren tutum içindeler. H.Günlüğü gibi bazı dergi
çevrelerinin haklı ve yerinde olan eleştirileri, körü körüne M.Oruçoğluna sahip
çıkan ve eleştiren kişileri, politik duruşları yerine kişisel özelliklerini öne
çıkararak tehdite varan tutum içine girerek yapılan eleştirilere kulak verme
yerine, kolay yoldan; “parti düşmanı, objektif ajan, lümpenler, mafya” vb. gibi
abartıcı nitelemelerde bulunmaları doğru değildir.
Elbette M.Oruçoğlu’nun işkencede olumsuz tutum içinde olduğu
hem kamuoyu ve hemde örgüt kitlesi tarafından biliniyor. Ama bu bilinme ihanet
düzeyinde, yani bildiği hatta tahmin ettiği herşeyi düşmana anlattığı biçimiyle
bilinmiyordu. Hatta Oruçoğlu’nu 50 günü aşkın yoğun işkenceler sonucu adım adım
çözüldüğü yani direnerek çözüldüğü yönlü gerçek dışı bilgilerle devrimci
kamuoyu ve yoldaşlarını aldatmıştır. Haliyle bu yalan ve çarpıtılmış tarihin,
M.Oruçoğlu tarafından düzeltilmesi için köklü özeleştiri yapılması gerekiyor.
Ama İbrahim Kaypakkaya yoldaşın ağır işkenceler sonucu
katledildiği gerçeğini sulandırmaya ve M.Oruçoğlunun kendi durumuna ilişkin
söylemiş olduğu yanlış ve doğru olmayan açıklamaları temel alarak, Kaypakkaya
yoldaşın, M.Oruçoğlu’nun verdiği bilgiler sonucu katledildiği, iddia edildiği
gibi Kaypakkaya yoldaşın işkenceler sonucu değil, kurşunlanarak katledildiği
vb. savlarının tamamıyla subjektif kişilerin kendi yorumuna dayandığını
belirtmeliyiz.
İbrahim yoldaş 16-18 Mayıs 73 tarihleri arasında yeniden
işkence merkezi Diyarbakırdaki MİT binasına götürülmüş ve işkencecilerin
teslimiyet dayatmasına hayır dediği için büyük olasılıkla 2 gün süren işkenceli
sorgunun ardında katledilmiş, olası bir doktor kontrolünde işkencede katledilme
olasılığının açığa çıkmaması için kurşunlanmış naaşı parçala ayrılarak babasına
çuval içinde teslim edilmiştir.
Burada M. Oruçoğlu’nun “İbrahim Kaypakkaya yoldaşın
öldürülmesinin sorumlusudur” iddiası doğru ve abartılmış tepkisel bir tutumdur.
Bu yaklaşım kabul edilirse, 12 Eylül darbesinin ardında yüzlerce insan
işkenceye dayanamayarak yoldaşlarını yakalattığını biliyoruz. İşkencede zaaflı
davranan kişiler yakalanmalarına vesile oldukları kişilerin polis tarafından
katledilmesini istemezler. Onlar ölümden korktuklarından ve faşizmin dizginsiz
işkencelerine dayanamadıklarından dolayı işkenceden kurtulma adına,
yoldaşlarını ele verirler. Bunun ne kadar olumsuz, onursuz olduğu kabul
edilemez bir zaaf zaaftır. Ama yakalanıp gözaltına alınan devrimcilerin
işkencede yada çatışmalarda katledilmesini devletin, devrim ve halk
düşmanlığında arama yerine, suçu çözülen ve işkencede zaaflı davranan kişilerin
üzerine yüklemek adil ve doğru bir tutum olamaz.
Buradan olarak Kaypakkaya yoldaşın Diyarbakır
işkencehanelerinde 3.5 ay süren işkence ve zorbalıklar sonucu 18 Mayıs 1973
yılında MİT binasında sorgulanarak, tüm işkencecilerin teslimiyet dayatmasına
hayır dediği, devletin dönemin en tehlikeleri örgütün lideri olarak görülmesi
nedeniyle faşist diktatörlük İbrahim Kaypakkaya yoldaşı işkencede katledip
kurşuna dizerek ortadan kaldırmıştır.
İbrahim yoldaşın faşizm tarafından parça parça edilmediği
iddiasında bulunana arkadaşlar, Kaypakkaya yoldaşa yapılan işkenceleri basite
indirgeyerek küçümsemektedirler. İbrahim Kaypakaya yoldaş kar ve buzlu sularda
4-5 saate yakın yalın ayak yürütülmüştür. Bu işkenceler içinde en ağır
olanlardan birisi değilmi. Nitekim bu yalın ayak kar ve buzlu sulardan
yürütülmesinde dolayı yoldaşın ayak parmakları donmuş ve Diyarbakırda hastanede
kesilmiştir. Bu Kaypakkaya yoldaşın vücudundaki uzuvlarını parça parça kesmek
değil mi? Üstelik İbrahim Kaypakkaya yoldaşın naaşıda katledildikten sonrası
babasına parça parça yapılarak verilmemiş mi? Yine İbrahim yoldaş öldürüldükten
sonrası kurşunlanmış. Bunda amaç yapılan işkenceleri gizlemektir.
Tüm bu veriler ortada durduğu halde bazı kişilerin,
M.Oruçoğlu’na tepkilerinden dolayı İbrahim yoldaşa söylendiği gibi ağır
işkenceler yapılmadığı yönlü çirkin düzeysiz saldırılarda bulunmaları onların
gerçeklerden ne kadar koptuklarını gösterir. Ama biz biliyoruz ki, işkencede
tabuları kırıp Türkiye Kuzey Kürdistan devrimci hareketine yeni bir ser verip
sır vermeme yolu açan İbrahim Kaypakkaya yoldaşın ideolojik-politik ve örgütsel
dik duruşuna asla gölge düşüremez. Hele birde işkencede devrimci direngen bir
tutum takınamayarak bülbül gibi ötenlerin utanmazcasına İ.Kaypakkaya yoldaşın
işkencedeki direnişini sorgulamaya kalkışmaları, bu kişilerin ne kadar
Kaypakkaya yoldaşın direnişi karşısında ezilip büzüldüklerini ve kıskanç
davrandıklarını gösterir- H.Kuran, B.İşçi-ki bu kişilerin polis tutumları
konuşma bildiklerini polise anlatma biçiminde olmuştur- bunlardan birkaçı.
İbrahim yoldaşın işkencede devrimci tutumunu sorgulayan yolunu, yönünü şaşırmış
H.Kuran’a, 12 Mart’ta yakalandığında polis ifadesini yayınlamasını önermiştik.
Kaypakkaya yoldaşın direnişi karşısında eziklik duyan, M-L’de Troçkizme,
Troçkizmde Aleviciliğe terfi eden kurumuş bir yaprak gibi sağa sola savrulup
durun H.Kuran, yakalandığında poliste nasıl bir ifade verdiğini yayınlasın
bizde Kaypakkaya yoldaşı değil H.Kuranı örnek alalım. Maalesef yalan ve
çarpıtmalarla peynir gemisi yürümüyor-
Yine Oruçoğlu’nu topa tutan bu arkadaşlar, herşeyi
Oruçoğlu’nun değerlendirme ve açıklamalarına bağlıyorlar. Kaypakkaya yoldaşın
18 Mayıs 1973 yılında 16 Mayıs’ta Diyarbakır MİT binasına götürülüp 2 gün
sorgulanıp ve 18 Mayıs 1973 yılında kuruşuna dizilerek katledildiğini
biliyoruz. 6 Kasım 1974 yılında İstanbul Selimiye’de TKP-ML Hareketi davası
başladığında yoldaşları Kaypakkaya yoldaşın intihar etmediği, katledildiğine
dair verdikleri dilekçede, önder yoldaşın 18 Mayıs 1973 yılında işkence ardında
kurşunlanarak katledildiğine dikkat çekiyorlardı.
Demek ki TKP-ML Hareketi davası tutsakları Kaypakkaya
yoldaşın 16 Mayısta73’te Diyarbakır MİT binasına sorgulamak amacıyla
götürüldüğü ve konuşmadığı için -belki de burada 2 gün boyunca ağır işkencelere
maruz kalmıştır. Bu işkencelerin tespit edilmemesi için İbrahim yoldaşın naaşı
parça parça edilerek bir çuval içinde babasına teslim edilmiştir.- Herşeye
karşın faşist diktatörlük İbrahim yoldaşını babasını kendi başına bırakmamış
takip ve tehdit etmiş, mezarının açılıp vücuduna yapılanların işkencelerin ve
kurşunlanmanın tespit edilmemesi için jandarma günlerce mezarlıkta nöbet
tutmuştur.
İbrahim yoldaşa söylendiği üzere ağır işkenceler
yapılmadığını iddia eden kişiler 16. Mayıs 1973 yılında MİT binasına alınarak
sorgulanmasında İ.Kaypakkaya yoldaşa neler yapıldığına dair somut elle
tutulacak verileri var mı? Dahası neye dayanarak İ.Kaypakkaya yoldaşın ağır
işkenceler maruz kalmadığı savını öne sürüp savuna biliyorlar.
Dahası Kaypakkaya yoldaş konuşmadığından dolayı, ağır
işkenceler sonucu katledildiği ve durumu gizlemek adına sonradan
kurşunlanmadığının bir garantisi var mı. İbrahim yoldaşın işkence sonucu değil
kurşunlanarak katledildiği iddiasını yapanlar ve hatta bu konuda çok bilmiş
yapan arkadaşlar, 16-18 Mayıs 1973 arasında MİT’te Kaypakkaya yoldaşa neler yapıldığını
biliyorlar mı Kendileri son 2 günde Kaypakkaya yoldaşın nelerle karşılaştığını
nerden bilebilirler? Komünist görüşleri, işkencede taviz vermez tutumu ve
dahası işkencehanedeyken devleti çangıla asacak devrimci savunma işine
girişmesi, devleti bu kararlı ve boyun eğmez komünist önderi katletme kararına
itmiş olamaz mı?
Faşist cellatlar Kaypakkaya yoldaşın önce yaralarını tedavi
etme ve donmuş ayağını ameliyat ettirmek vb. gibi papaz rolü oynayarak, kamuoyu
oluşturup Kaypakkaya yoldaşı gevşetip, uzlaşabilir ortama çekmeye çalışmıştır.
Neki işkencecilerin papaz taktiğinin Kaypakkaya yoldaş
nezdinden beş para etmediğini görünce, apar-topar Kaypakkaya yoldaşın
katledilmesi kararı uygulanmaya sokulmuştur. Önce ağır işkencelerle korkutulup
teslim alma yolu tutulmuş, bunda sonuç alınamayınca da işkencede katledilip,
ardından kurşunlanmış olabilir. Eğer faşizm 16-18 Mayıs 73 tarihleri arasında
Kaypakkaya yoldaşa ağır işkenceler yapamamış olsaydı onu parça parça ederek bir
çuval içinde babasına vermez ve jandarmalar mezarda Kaypakkaya yoldaşın naaşı
çürüyene kadar mezarında nöbet tutmazdı.
Sonuç: İşkenceciler, bir yandan Kaypakkaya yoldaş vücuduna
en ağır maddi işkenceleri uygularken, diğer yandan da O’nu manevi bakımdan
yıkmak için bütün metotlarını uyguladılar. Kaypakkaya, Şubat başından Mayıs
ayının ortalarına kadar, MİT hücrelerinde elleri ve ayakları zincirlere
vurulmuş bir halde işkencecilere karşı dişe diş bir mücadele verdi. MİT’in
Kürdistandaki kilit noktalarını tutan birçok yüksek rütbeli subay, bu çelik
iradeli komünisti görmek için, işkence odalarına kadar geldi; hücrelerde ve MİT
sorgulama merkezinde işkence görevi yapanlar gizlice saygı ve hayretlerini
belirttiler.
İbrahim Kaypakkaya’nın gösterdiği bu büyük devrimci direnç
ve cesaret, Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri cezaevinde bulunan, siyasi veya başka
nedenlerle tutuklanmış olsun, bütün tutuklular arasında derin bir saygı, sevgi
ve heyecan uyandırdı. Cezaevinde, MİT karargahında, Sıkıyönetim askeri ve adli
makamlarında bulunanlar arasında, erinden subayına, savcısından hakimlere ve
tutuklulardan
avukatlara kadar, Kaypakkaya yoldaşın işkencecilere meydan
okuyan tutumunu duymayan ve öğrenmeyen kalmadı.
İbrahim’le, Dersim ve Diyarbakır mahalli devrimcilerinden ve
köylülerinden 16 kişi yüzleştirildi; bunların her birine daha önce, işkence ve
baskı ile İbrahim’i tanıdıkları ve O’na yardım ettikleri kabul ettirilmişti.
Yüzleştirme sırasında İbrahim, gösterilenlerin hiçbirini tanımadığını, yoksul
köylüleri kendisini suçlayıcı ifade verdirdiklerini söyledi işkencecilere.
Dersim ve Diyarbakır mahalli devrimcilerinden ve
köylülerinden İbrahim’le yüzleştirilen 16 kişi cezaevinde karşılaştıkları
tutuklulara, İbrahim KAYPAKKAYA’nın, başında askeri savcı Yaşar Değerli'nin
bulunduğu işkence ekibi ile nasıl tartışıp kafa tuttuğunu , savcının- birçok er
ve subay, hücrelerde bulunan devrimcileri nasıl suçladığını ve onlara siyasi
cepheden nasıl saldırdığını, Yaşar Değerli’nin başında bulunduğu işkence
ekibine karşı kendilerini nasıl savunduğunu, savcıyla olan sert tartışmaları ve
işkence altında nasıl bitkin ve korkunç bir hale getirilmiş olduğunu, olduğunu,
saygı ve hayretle ve büyük bir heyecanla anlattılar.
Kaypakkaya yoldaş Türkiye devrimci hareketine işkencede
direnişiyle yeni bir yol açtı. Kaypakkaya yoldaş işkencede devrimci tutumun ne
olması gerektiğini sağa sola çekilmeyecek biçimde ortaya koydu ve işkenceye
düşen her devrimci Kaypakkaya yoldaşı kendine örnek aldı. Düşmanın işkence
yenilebileceğini kendi pratiğinde tanıklayan Kaypakkaya yoldaş düşmanla her cephede
dövüşmemiz için mermisi hiç bitmeyen bir direniş silahı bıraktı. İşkencede
devrimci tutum konusunda ne diyorudu Kaypakkaya yoldaş hatırlamakta yarar var.
“Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi
kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiçbir yerde
gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde
bizimle çalışan arkadaşlarımızı ve
örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve
grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum
açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya
kadar anlattıklarımı samimiyetle
inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve
sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda
her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi
öngörerek çalıştım ve neticede
yakalandım. Asla pişman değilim, Bir gün sizin elinizden
kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım»
dedi. Başka bir diyeceği olmadığını söyledi ve birlikte
tutulan işbu ifade zaptı, okunup imzalandı (21
Nisan 1973, TKP/M-L, TİKKO, TMLGB Davası, Klasör No 3, Dosya
No 1, Sıra No. 4)
Kaypakkaya yoldaşın işkencede ortaya koyduğu ve pratiğe
geçirdiği bu ser verip sır vermeme devrimci tutumu, 1973 döneminde yeterince
bilince çıkarılmamış ve özünlenemedi. Çünkü kısa süreçte işkencede ser verip
sır vermeme devrimci direnişin ne anlama geldiği yeterince bilince çıkarılmadı
ve aynı zamanda işkencede öncesinde yararlanılacak yeterli deneyim ve tecrübe
birikimi de yoktu. Ama 1974’lerden sonrası devrimci hareket işkencede direnişin
ne demek ve devrimci mücadelede ne kadar önemli olduğunu bilince çıkarıp kavramaya
ve pratiklerini buna göre örgütlemeye çalıştılar.
12 Eylül faşist darbesi aslında işkencede devrimci akımların
hem önderlikleri ve hem de kadrolarının ne kadar düşmana karşı donanımlı ve
ölüm dahil her türlü göğüslemeye hazır olup olmadıklarını açığa çıkardı. Burada
artık devrimci hareketinin önünde Kaypakkaya örneği ve yararlanılacak deneyim
ve tecrübe birikimi vardı.
M.Oruçoğlu’nun işkencede ihanet düzeyinde çözüldüğü yönlü
haklı olarak eleştir yapan bu arkadaşlar 12 eylüle doğru gidişte ve 12 Eylül
faşist darbesinin ardında yaşanana yoğun işkencelerde TKP-ML-Partizan örgütünün
önderliğinin ezici çoğunluğunun çözülmesi üzerine kafa yormuş olsalardı dünden
ders çıkarıp bugün yanlışa düşmemek adına daha yararlı olacaktır. Üstelik
M.Oruçoğlu bildiğimiz kadarıyla herhangi bir örgüt saflarında mücadele
yürütmüyor, roman yazıp resim yapıyor ve H.Günlüğü gazetesine yazıyor. Yani
M.Oruçoğlu kendisini bir önder olarak dayatmıyor. Haliyle örgütlü mücadelenin
dışına düşmüş birisinin bu kadar gündemde tutulması ne kişiler ve nede
mücadeleye yarar sağlamaktadır.
TKP-ML Partizan örgütünün 12 Eylül ve ardında yaşanan
süreçte MK’sinin ve yine kadrolarının ezici çoğunluğunun işkencede ser verip
sır vermeme direnişçi çizgi yerine çözülme çizgisinde buluşmaları. TKP-ML
Partizan tek çatı altında hareket eden bir örgüt iken gelinene durumda 4 yada
beş örgüte dönüşmüş olmaları nedeniyle biz ayrım yapmadan TKP-ML Partizan
cenahı diyeceğiz. Partizan tek bir örgüt olarak yoluna devam ettiği-ki
Partizandan ilk kopuş 1981 yılında Bolşevik Partizan ayrışmasında yaşanmış.
Ardında TKP-ML Partizanda 1986 yılında TKP-ML DABK ayrılmış. 92’de bu iki grup
TKP-Ml Merkez ile TKP-ML DABK birleşmişler ama 1994 yılında eski gruplar
yeniden ayrışarak yollarına ayrı ayrı devam etmişler. TKP-ML Merkezcilerde
TKP-ML-Birlik- adlı bir grup kopmuş ve sonrasında bu grup MKP’e katılmış.
TKP-ML DABK kendi ismini Maoist Komünist Partisi -MKP-olarak değiştirmiş MK’de
farklı yaklaşım içinde olan bir grup kendilerine geçek MKP diyerek Devrimci
Demokrasi dergisi etrafında örgütlü mücadeleye yürütürken yine MKP’de bir grup
genç MKP önderliğini eleştirerek Öncü partizan adı altında örgütlü mücadeleye
devam edeceğini açıklaması. TKP-ML Merkez ise yeni bir ayrışma yaşamış ve her
iki kesimde kendilerine TKP-ML demeye devam ediyorlar. Bu akımlar Yeni
demokrasi ve Özgür Gelecek dergileri etrafında çalışmalarını yürütmeye
çalışıyorlar.
Biz işkencede tutum konusunda TKP-ML Partizanı 1976-81
dönemini temel alarak değerlendireceğiz.
TKP-ML Hareketinde 1976 mart tartışmalarının ardında
temmuz-ağustos aylarında kopan dogmatizmi kendilerine temel almış olan bu
arkadaşlar 1978 kadar bölgesel ağırlıklı mücadele içinde oldular 1978
başlarında yapmış oldukları bir konferansla TKP-ML Partizan adını aldılar. Bu
arkadaş keskin Kaypakkayacı geçiniyor ve Kaypakkaya’ya yoldaşa eleştirel
yaklaşan hemen herkesi hain, oportünist-revizyonist-Troçkist vb. olarak
damgalayıp saldırıya geçiyorlardı. Halkımızın bir deyimi vardır keskin ş sirke
küpene zarar verir. Bu Partizancı arkadaşların keskin “İbocu” geçinmeleri
Kaypakkaya yoldaşı anlama ve onu aşma savaşımına arar veriyor ve örgütü donmuş
halde bırakarak sınıf savaşımının gerisinde kalmasına vesile oluyordu.
İbrahim Kaypakkaya yoldaşın işkencede direnişinin yaratmış
olduğu etkiyi partizan örgütü Kaypakkaya’nın izsürücü olduğu iddiasıyla
olabildiğinde kullandığı söylemek hiçte yanlış olamayacaktır. Ama sözde
Kaypakkaya’nın “mirasçısı ve onun devamcısı olduğunu iddia eden “ TKP-ML
Partizan örgütü işkencede devrimci tutum söz konusu olduğunda, Kaypakkaya
yoldaşın ser verip sır vermeyen direnişçi tutumunu unutmuş ve polisçe yakalanan
önderlerinden Süleyman Cihan dışındakiler işkencede çözülmüştür. Bunu sadece
biz söylemiyoruz, hem Bolşevik Partizancılar ve hem de MKP 1-kongresi poliste
TKP-ML Partizanın nasıl davrandığına dair yapmış olduğu değerlendirmeler,
TKP-ML Partizan geleneğinin önderliğinin ve yönetici kadrolarının büyük
çoğunluğunun direniş gösteremeyerek çözüldüklerini belirtiyor. Üstelik TKP-ML
Partizan önderliğinde yer alan kadroların sadece 12 Eylül döneminde değil,
sonrasında da işkencede başarılı bir direnişçi çizgisi tuturamadıklarına dikkat
çekiliyor.
12 Eylülde öncesinde aslında Partizan örgütü işkencede
devrimci tutumu sıradanlaştırıp basite alıyor ve çözülen kadroları 78
konferansında önderliğe seçiyor. Partizanın kuruluşundan itibaren sorumluluk
almış olan İ.Ünal kitabında değindiği üzere, Orhan Bakırın kaçırılması amacıyla
İzmir’e giderken yakalanan öne çıkmış kadrolardan H.Balkır ve S.Kaçmaz bu polis
yakalanmasında işkencede çözülürler. Ama 78’de Toptaşı cezaevinden kaçırılırlar
ve konferansa delege olarak katılıp, MK’ya seçilirler. Dahada önemlisi,
S.Kaçmaz MK’da genel sekterliğe getirilir. Partizan örgütün en üst organı olan
konferansta kadroların polis tutumları herhangi bir değerlendirmeye tabi
tutulmaz. Nitekim 1976 yılında Atilla Özkan yoldaşın katledildiği operasyonda
gözaltına alınan H.Aksu poliste direnişçi bir çizgi izlemez. Ama oda 78 Toptaşı
firarında sonrası partizanın 78 konferansına delege olarak katılır sonrasında
MK’ya seçilir.
Yani TKP-ML Partizan örgütü işkencede Kaypakkaya yoldaşın
direnişçi çizgisini temel alıp bunun gereklerine uygun bir pratik örgütlemez.
Nitekim önderlik kadrolarını çok yönlü özellikle düşmana karşı ne ölçüde
kararlı ve direngen olduklarına dair ciddi bir değerlendirme içine girmez.
Örneğin ciddi bir örgütsel pratik deneyimi olmayan ve zorluklardan geçerek
kendisini örgüt içinde kanıtlamamış olan Erhan Gencer sırf teorik-politik
olarak ileri bir konumda olması ve yazma yeteneğinden dolayı 78 Konferansta öne
çıkarılarak MK’sine seçilir. Ve Erhan Gencer 1981 yılında polisçe
yakalandığında tek bir fiske yemeden bildiği herşeyi polise anlatır. Çünkü
Erhan Gencer arkadaş devrimci mücadelenin zorlukların içine geçerek yani işin
fideliğinde yetişmiş bir devrimi kişi değil. Böylesi kişilikler zoru
gördüklerinde sözdeki keskinliklerini hızla teslimiyete dönüşme olasılığı
yüksek olur. Erkanın polise tek bir fiske yemeden çözülmesi de bunu tanıtlar.
Yine Partizan önderliğinin keskin İbocu görünmelerinin
altının ne kadar boş olduğunu 12 Eylül faşist darbesi sonrasındaki yaşanan
pratikte de görüyoruz. TKP-ML Partizan örgütünün önderliğinde yer alan
kadrolardan Süleyman Cihanı çıkarsak diğerlerinin pek olumlu bir sınav
vermediklerini söylemek yerinde olacaktır. Erhan Gencer, Ali Yavuz Çengeloğlu,
İ.Ünal, A.H.Akgün çok kötü çözülmüşlerdir. Yine sonraki süreçte gerek Ö.
Gelecek ve gerekse de H.Günlüğü çevresinde yakalanan yönetici kadrolardan
çözülenlerin olduğu biliyor. Örneğin 84 Hasan Hakkı Erdoğan’ın katledildiği
operasyonda TKP-ML önderliğinde yer alan bir kadronun polise bilgi verdiği
iddiaları, 95’de kırda yakalanan bir TKP-ML MK üyesinin çözüldüğü daha sonraki
süreçte de TKP-ML Partizan geleneğinin MK’da yer alan kadroların poliste
direnişçi bir hat tutturamadıklarını gösteriyor.
Tüm bunlar Partizan örgütünün teorisi ayrı pratiği ayrı bir
çizgide yürüdüğü ve teorisi ile pratiği arasındaki uyumsuzluğun sürdüğünü ifade
ediyor.
Haliyle M.Oruçoğlu’nu haklı olarak eleştirip hesap vermesini
isteyen arkadaşlar bu kadar gelişmeye karşın bir örgüt hala özde değil sözde
Kaypakkaycı kalıyorsa poliste Kaypakkaya yoldaşı görüşlerini derinleştirip
hatalardan arındırarak derinleştirip geliştiren ve işkencede direniş bayrağını
işkencehanelerde yukarıya kaldıran TKP-ML Hareketi olmuştur ve Kaypakkaya
yoldaşın mirasçıısnın kim olduğu tescillenmiştir.
M.Oruçoğlu’na tepki duyan arkadaşlarımıza tavsiyemiz düne
takılıp kalmadan bugüne ve yarına dair eleştirel yaklaşım ve çözüm önerilerinde
bulunurlarsa, devrim ve sosyalizm mücadelesine daha fazla katkıda
bulunacakların söylemek, hiçte yanlış olmayacaktır.
TKP-ML Hareketi tutsaklarının İbrahim Kaypakkaya yoldaşın
katledilmesine dair 6 Kasım 1974'te mehkemeye vermiş oldukları dilekçeyi yayınlıyoruz:
İşin dahada ilginç olanı, 1974 yılında yargılanan arasında bulunanlardan,1980
14 Eylülde Davutpaşa zindanında katledilen İrfan Çelik yoldaş dışında
kalanların hemen hepside, devrimci mücadeleyi bırakıp düzeniçi yaşama
dönmüşlerdir.
02-Kasım-2025
HALKIN BİRLİĞİ
"SELİMİYE..-6. Kasım 1974
ARKADAŞIMIZ İBRAHİM KAYPAKKAYA'NI ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ
AÇIKLAMADIR.
SELİMİYE..-
6. Kasım 1974
ARKADAŞIMIZ İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ
AÇIKLAMADIR..!
Aslında Kaypakkaya yoldaşa yakalandığında itibaren neler
yapıldığı ve ne türden işkence ve zulme maruz kaldığını, nasıl katledildiğine
dair aşağıda aktarmış olduğumuz belgeler kafalardaki sorunlara yeterince yanıt
verdiğini düşünüyoruz. Bu belgelerde hem Kaypakkaya yoldaşa konuşturmak
amacıyla özel muamele yapıldığı, sorgulayarak örgüt hakkında bilgi alarak
teslimiyetçiliği dayatma amacıyla tedavi edildiği görülüyor. Faşist devlet ve
işkenceciler tüm papaz rolü oynamalarına karşın Kaypakkaya yoldaşta değişen
herhangi bir durumun olmadığını görünce ve aksine Kaypakkaya yoldaşın sorgudaki
ser verip sır vermeme uzlaşmaz tutumunu mahkemede devleti her alanda yargılayıp
ipliğini pazara çıkaracak bir kararlılık içinde olmasının görülmesi yılanın
başı küçükken ezilmelidir yaklaşımı içinde Kaypakkaya yoldaş 16 Mayıs’ta yeniden
MİT binasında işkenceye alınır.
Ve İbrahim Kaypakkaya yoldaş bir daha Diyarbakır zindanına
dönmez. Bir asker İ.Kaypakkaya yoldaşın MİT binasının üst katında çok sayıda
bedenine sıkılan kurşunlarla 18 Mayıs 1973’te İ.Kaypakkaya yoldaşın
öldürüldüğünü söyler ve bu bilgi hızla Diyarbakır zindanında yayılır. Keza o
dönemde olaya tanıklık eden askerler ve tutsakların verdikleri bilgiler MİT
binasında işkence yapılarak katledildiği ve ardında yoldaşın naaşının
kurşunlandığıdır. İşkence olayının üzerinin kapatılması ve devletin işkenceci
yüzünün gizlenmesi amaçlı İbrahim yoldaş işkenceyle katledilip sonra
kurşunlanmıştır. Ardında kurşunlandığı görüşü bize daha doğru geliyor. Aksi
halde Kaypakkaya yoldaşın naaşının parçalara ayrılarak babasına bir çuval içinde
verilmesi, tören yapılmasına engel olunması, aylarca Jandarmanın mezarda nöbet
tutması bu savı doğruluyor; naaş mezarda çıkarılıp
Yoldaşlarının Kaypakkaya yoldaşın Katledilmesinin Açığa
çıkarılması Amaçlı Mahkemeye Sunulan Dilekçeler:
Dilekçe SELİMİYE.. 6. Kasım 1974
ARKADAŞIMIZ İBRAHİM KAYPAKKAYA'NI ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ
AÇIKLAMADIR. Görülmekte olan bu davanın 1 no'lu sanığı olan yoldaşımız İbrahim
KAYPAKKAYA, heyetinizin ve iddia makamının da bildiği gibi ölüdür. İbrahim
KAYРАКKAYA yoldaşın ölüm sebebi ile ilgili olarak bugüne kadar ne basında ne
radyoda kamuoyuna ne de onun mücadele arkadaşları ve kader ortakları olan
bizlere, -mesele bazı parlamento üyeleri tarafından soru önergeleri ve basın
yoluyla hükümete ve ilgili makamlara sunulduğu halde- hiçbir resmi açıklama
yapılmamıştır.
Ancak, şu anda bu davanın savcılık görevini yapan kişi,
ikinci kere savcılık sorgusuna çağırdığı bazı arkadaşlara, birbirini tutmayan
beyanları ile ve iddianamenin bazı bölümlerinde bir iki cümle ile, İbrahim
KAYPAKKAYA yoldaşın tutuklu iken intihar ettiğini belirtmiştir. Ne var ki,
gerek Diyarbakır'da bu davanın savcılık makamını işgal eden kişi tarafından
MİT’te sorguya çekilen ve bir kısmı halen burada sanık olan kişilerin
cezaevinde ve MİT'te karşılaştıkları olaylar, gerek savcı Yaşar DEĞERLİ'nin
İstanbul'da ikinci kere sorguya çektiği arkadaşlarla aralarında geçen
konuşmalar ve gerekse iddia makamını işgal eden bu kişinin görevi sırasında
hakim sınıflara en büyük sadakatını gösteren aşırı gayretkeşlikleri, İbrahim
KAYPAKKAYA yoldaşın: Kendisinin intihar etmediğini, öldürüldüğünü. Öldürme
olayının askeri savcı Yaşar DEĞERLİ’nin başında bulunduğu bir ekip tarafından
önce işkence edilerek, sonra da kurşunlanarak yerine
getirildiğini ortaya çıkarmıştır. Kanaat’ımızca bu durum
esasen bütün bu makamlarca da bilinmektedir. Çünkü bu davanın başında ve
müteakip duruşmalarda ne zaman İbrahim KAYPAKKAYA ve onun ölüm lafı geçtiyse,
heyetiniz olsun, askeri savcı olsun bu meseleyi geliştirmeye ve örtbas etmeye
çok büyük ve özel bir gayret gösterdiler ve göstermektedirler. Bu meseleyi
örtbas etme gayretleri yalnız bu mahkemeninki ile kalmadı ve kalmıyor; bu
konuda önce ilgili makamlara sonra da ondan bir sonuç alamamamız üzerine bu
mahkemeye yazdığımız dilekçelere ve hatta kurunun yanında yaşın da yanması
misali mahkeme ile ilgili diğer başka dilekçelerimize, kalmakta
olduğumuzcezaevi idarelerince el konuldu. Bu durumu geçen duruşmaların birinde
heyetinize de bildirmiştik.
Halen de, malum cezaevi yöneticilerince alıkonan bu
dilekçelerimiz verilmiş değildir ve verilmesi için
yaptığımız yazılı ve sözlü müracaatlar da cevapsız
bırakılmaktadır.
Bütün bu durumlar ve davranışlar tesadüfi değildir. Muhatap
olduğumuz bütün makamların bu
konudaki sözbirliği etmişçesine ortak davranışları belirli
bir amacın ve gayretin, deşildiği zaman altından Çapanoğlu çıkacak bir olayı
elbirliğiyle örtbas etmek gayretinin ürünüdür. Biz burada, devam
eden bu örtbas etme gayretlerini bir yana bırakarak, İbrahim
KAYPAKKAYA yoldaşın intihar etmediğinive başında iddia makamını işgal eden
kişinin bulunduğu bir ekip tarafından kurşunlanarak
öldürüldüğünü kanıtlayan deliller üzerinde durmak istiyoruz.
İbrahim KАҮРАККAYA yoldaş 24 Ocak 1973'de Tunceli'de yaralı olarak
yakalandıktan sonra Diyarbakır askeri hastahanesine getirilmişti. 21 Nisan 1973
tarihinde de hastahaneden alınarak Diyarbakır Askerî Cezaevinin yanında ayrı
bir binadaki üç no'lu hücreye konulmuştur. İbrahim KAYPAKKAYA bu hücrelerde
iken, yanındaki hücrelerde gözaltında bulunan Nuri YAMAN, Celal BOZATLI, Mehmet
ALTINBAŞ ve Hasan ZENGİN tarafından görülmüştür. Bunlardan ayrı olarak İbrahim
yine, hücrelere bitişik durumdaki gözaltı koğuşunda bulunan ve aynı davadan
olup çoğunluğu şu anda burada olan arkadaşlar tarafından da üç nolu hücrede
iken çeşitli defalar görülmüş, hatta bu arkadaşlar bir subayın denetiminde
İbrahim'le birkaç defada görüştürülmüşlerdir. İbrahim KAYPАККАYА Mayıs 1973
tarihine kadar bu hücrede kalmış, aynı gün saat onda hücresinden alınarak
götürülmüş ve durum yukarda adı geçen hücre arkadaşları tarafından yandaki
gözaltı koğuşunda bulunanlarca görülmüştür. Bu gidişten üç gün sonra, askeri
savcılıkta görevli erler arasında İbrahim KAYРАККАYA'nın öldüğü söylentisi
yayılmış ve bu söylenti cezaaevindeki tutukluların kulağına kadar gelmiştir.
Bunun üzerine tutuklular, cezaevi müdürlüğünde görevli subaylara, dolaşan ölüm
haberinin doğru olup olmadığı, İbrahim KAYPAKKAYA nın nerede olduğunu
sormuşlar, onlar da İbrahim KAYPAKKAYA'nın 16 Mayıs 1973 tarihinde komutanlıkça
«sorgu» için istendiğini ve «sorgu» için gidişten iki gün sonra da hiçbir
gerekçe gösterilmeden İbrahim KAYPAKKAYA'nın cezaevi müdürlüğündeki kaydının
silinmesini bildiren bir telefon emri aldıklarını, bu konuda bundan başka
birşey bilmediklerini söylemişlerdir. İbrahim'in hastahanedenalınıp, Diyarbakır
Sıkı yönetim Cezaevi Müdürlüğü sorumluluğunda bulunan hücreler bölümünün üç
no'lu hücresinde 21 Nisan 1973 tarihinden 16 Mayıs 1973 tarihine kadar
bekletilmesinden ve 16 Mayıs 1973 günü bilinmeyen bir yere götürülmesinden iki
gün sonra; askeri savcılığa vermek üzere götürülen çeşitli suçtan gözaltında ve
tutuklu bulunan kimselere askerî savcılıkta görevli erler, İbrahim KAYPAKKAYA'yı
askeri savcılık binasının üst katında vücudunun kurşun yaralarıyla delik deşik
bir durumda ve ölü olarak gördüklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Diyarbakır
Sıkıyönetim Cezaevinde bulunan tutuklulardan otuz altısı, bu durumun doğru olup
olmadığını öğrenmek, doğru ise bu ölüm olayı hakkında kovuşturma yapılmasını
istemek ve İbrahim KAYPAKKAYA'nın öldürüldüğü haberinin, savcılık, MİT (ki
aslında bu ikisini ayır etmek yanlıştır) ve cezaevinde görevli olanlar arasında
ayyuka çıkmasına rağmen hiçbir resmi açıklama yapılmamasının nedenini öğrenmek
amacıyla aşağıda metnini sunacağımız ortak dilekçeyi yazıp imzalayarak
Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı'na vermişlerdir. Diyarbakır Sıkıyönetim
Askeri Cezaevinde «29 Mayıs 1973» tarihine ve «1900-73/84» kayıt numarasına
kayıtlı bu dilekçe aynen şöyledir: Diyarbakır - Siirt İlleri Sıkıyönetim
Komutanlığı'na Diyarbakır;
1) Tutuklu İbrahim 'KAYPAKKAYA'nın 16.5.1973 tarihinde
hücresinden alınarak MİT’e götürüldüğü ve MİT'te yapılan işkencelerle
öldürüldüğü.
2) Bu cinayet hadisesini Türkiye ve dünya kamuoyuna
uyandırıcı tepkiden çekinilerek intihar süsü
verilmek istendiği.
3) Bu cinayete ne kadar intihar süsü verilmek istenirse
istensin bunun hiçbir zaman inandırıcı
olmayacağı.
4) Zira a) İbrahim KAYPAKKAYA'nın yaralı olarak
yakalandıktan sonra hastahanede yaralı haliyle
prangaya vurulduğu ve devamlı olarak kontrol altında
bulundurulduğu, hastahaneden sonra da
hücreye konulduğu, demir aksamlı hiçbir aletin, kemer ve ip
kabilinden hiçbir şeyin yanında
bulundurulmadığı ve tedbir mahiyetinde olarak aynı binada ve
birkaç metre ötedeki tuvalete dahi
götürülmediği ve hücresinde tuvalet ihtiyacını giderdiği. b)
Ayrıca İbrahim КАYРАККАYA'nın 15.5.1973
tarihinde hücresinden alınarak bir daha geri getirilmediği.
c) Zaten intihar süsü vermekte güçlük çeken faillerin
19.5.1973 tarihinde işlenen bu cinayeti yetkili
mercilere duyurmaması ve kamuoyuna gerekli açıklamanın
yapılmamasının, bu cinayetin en büyük
kanıtı olduğu. 5) Bu hadiseden de anlaşılacağı gibi
Diyarbakır~ Siirt ileri sıkıyönetim tutukevindeki tutukluların Anayasa ve
kanunlara aykırı olarak alınıp MİT’e götürüldüğü, dövüldüğü ve öldürüldüğü ve
bizim tutuklu olarak hayatlarımızın garantį altında bulundurulmadığı. Bunun
kanunlara aykırıolduğu. Bizler insanlık haysiyetine yaraşmayan bu hunharca
davranışı kınar ve birer vatandaş olarak Anayasa, kanunlar ve İnsan Hakları
Beyannamesi'ni ihlal ederek işlenen bu suçu, gerekli soruşturmanın yapılıp
faillerinin gerekli cezalara çarpıtılması için ihbar ediyoruz. 28.5.1973
Tutukevi kayıt no: 1900-73/84 Tarih : 29.5.1973
II - Yukarıda metnini verdiğimiz bu dilekçeye hiçbir cevap
verilmemiş ve bir açıklama yapılmamıştır.
Bu dilekçeden bir süre sonra, olayın ağır bir siyasî cinayet
olması nedeniyle bütün ilgili makamlarca duyulması ve hatta siyasî parti
yöneticilerinin ve parlamenterlerin kulaklarına gelmesi sonucu CHP
Genel Sekreter yardımcısı Ferda Güley Bolu'da, «İbrahim
KAYPAKKAYA'nın İşkenceyle
öldürüldüğünden bahsetmiş, İstanbul eski bağımsız
milletvekili M. Ali Aybar aynı günlerde Başbakana bu konuda ayrıntılı bir soru
önergesi vermiş, açıklama yapılmasını istemiş ve bu haberler basında yer
almıştır. Bütün bunlara rağmen küçüğünden en sorumlusuna ve büyüğüne kadar
hiçbir ilgili makam bu konuda tek kelime açıklama yapmamış, tam tersine bu konu
örtbas edilmeye, geçiştirilmeye çalışılmıştır. Bu konunun çeşitli şekillerde
üstüne üstüne gidilmesine rağmen bu konuda ısrarlı suskunluğun anlamı çok
açıktır. Açıklama yapması gerekenler, devlet mekanizmasının yönetiminde ve her
türlü dizginleri ellerinde bulunduran kimselerdir. Bu makamların bu cinayet
olayını tevile kaçarak, intihar süsü vererek bile olsa açıklamamaları,
açıklayamamaları ve bu konuda ısrarla susmaları, açıkça suçun ikrarıdır.
Basının, radyonun ve kamuoyuna yönelik her türlü haber
araçlarının, olaya intihar süsü verecek her türlü imkânın ellerinde olmasına
rağmen bu makamların ısrarlı suskunlukları neyin ifadesidir? En küçük adi
zabıta olaylarını bile bin bir sahtekârlıkla ve düzenbazlıkla “anarşistler”in
marifeti olarak günlerce kamuoyuna reklam edenler bu olay karşısında niçin
susmaktadırlar?
III - Bu cinayet olayının diğer bir delili şudur: 16 Mayıs
1973 günü İbrahim KAYPAKKAYA hücresinden sorguya götürülmeden bir saat kadar
önce, yandaki gözaltı koğuşunda adi bir suçtan dolayı tutulmakta olan Cemil
OKTAY askerî savcılığa götürülmüştür; Cemil OKTAY, askeri savcılıkta, İbrahim
KAYPAKKAYA'yı birtakım sivil şahıslar tarafından gözleri bağlı olarak askerî
savcılık binasından çıkarılıp sivil bir otomobile bindirilirken görmüş ve bu durumu,
gözaltı koğuşuna döndüğünde şimdi bu davada tutuklu olarak yargılanan Hasan
İLTER ve Seyithan DOKAY'a söylemiştir. Savcılıkta sonradan çıkan,söylentiye
göre de İbrahim КАҮРАККAYA götürüldüğü bu yerden kurşunlanarak getirilmiştir.
IV-1973 Nisan'ının ilk haftasında İbrahim daha iyileşmeden
ve hastahanedeyken, şimdi bu davada tutuklu olarak yargılanan Hasan İLTER ile
yüzleştirilmek üzere askeri savcılığa getirilmiş, Hasan İLTER İbrahimle
yüzleştirilmek için savcılık odasına alındığın- da savcı Yaşar DEĞERLİ ile
İbrahim KAYPAKKAYA arasında geçen şu konuşmaya şahit olmuştur: İ. KАYРАKKAYA:
«Hakkımdaki bu ifadeleri arkadaşlara işkence ile imzalatıyorsunuz.»
Y. DEĞERLİ: «Tabi sizin gizli dünyanızı ortaya çıkaracak
başka yol yok.» İ. KAYPAKKAYA: «Arkadaşlara bu ifadeleri, beni idam ettirmek
için zorla imzalattırıyorsunuz.» Y. DEĞERLİ: «Çok yakın bir zamanda sana
gereken cezayı kendi elimizle vereceğiz.» Bu konuşmalar neyi açıklamaktadır? Bu
konuşmalar üzerinde yorum yapmaya gerek var mıdır bilmiyorum? Bu konuşmalardan
çıkan anlam açıktır ve bu konuşmalardan sonra meydana gelen katletme olayının
baş sorumlusu da ortadadır. İbrahim'in intihar ettiği yalanını düzen ve
yukardaki cümlelerin sahibi olan kişi ve bu konuşmayı okuyup duyan herkes de
bilir ki, «kendisinin idam ettirilmesi için zorla ifadeler düzdürüldüğünden»
bahseden, ölmemek için aylarca hasta- hanede ve hücrelerde her türlü baskı,
işkence ve prova- _kasyona karşı direnen bir kişi nasıl olur da yukarıdaki
konuşmadan hemen sonra fikir değiştirip intihar eder? Üstelikbu kişi bir
komünisttir ve intihar etmenin bir komünist için korkakıik ve proletarya
davasına ihanetolduğunu söyleyen bir kişidir... Bu yalanlar ve sahtekârlık
senaryoları çok acemice ve suçluluk telaşı içinde düzülmüştür.
V-9 Temmuz 1973'te Selimiye'ye tekrar savcılık sorgusuna
götürülen bu dava sanıklarından Yalçın
BÜYÜKDAĞLI ile savcı Yaşar DEĞERLİ arasında geçen şu konuşma
bile, bu konuşmayı okuyan veya
duyan akıl mantık sahibi herkese hiçbir dedektiflik
bilgisini gerektirmeyecek kadar açık bir biçimde
«suçlunun kim?» olduğunu anlatmaktadır. Konuşma şöyle
geçmiştir. Y. BÜYÜKDAĞLI: «İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın öldüğü doğru mu?» Y.
DEĞERLİ: «İbrahim kendisi intihar etti biz öldürmedik.
İntihar ettiği zaman da ben İstanbul'daydım, telgrafla haber
aldım.» Arkadaşın sorusuna ve savcı Yaşar DEĞERLİ'nin cevabı iki noktada
dikkatinizi çekerim: Birincisi, arkadaş, İbrahim'in ölüp ölmediğini
sormaktadır; savcı ise cevap olarak doğrudan doğruya «kendilerinin
öldürmediğini, intihar ettiğini» söylemektedir. Bir kere, Yalçın BÜYÜKDAĞLI,
Ölümün nasıl olduğunu ve kimin öldürdüğünü sormamıştır. Sorduğu ölüm haberinin
doğru olup olmadığıdır. Savcı Yaşar DEĞERLİ'nin, sorulmadığı halde İbrahim'i
kendilerinin öldürmediğini, intihar ettiğini söylemesi suçluluk telaşının ve
psikolojisinin söylettiği sözlerdir. İkincisi, suçluluk psikolojisinin verdiği
dürtü ile Şecaat arz ederken sirkatini söyleyen savcının bu konuşmada
suçluluğunu gizlemek için başvurduğu bir yalandır.
Çünkü savcı Yaşar DEĞERLİ bu konuşmada İbrahim’in
öldürüldüğü tarihte İstanbul'da olduğunu söylemiştir. Oysa savcı Yaşar DEĞERLİ
İstanbul'a 1973 Haziran'ının ilk haftasında gelmiş olup, İbrahim ise 16-18
Mayıs tarihleri arasında, yani savcı Yaşar DEĞERLİ Diyarbakır'da iken
öldürülmüştür. SavcıYaşar DEĞERLİ'nin böyle bir yalana başvur
İbrahim Kaypakkaya’nın Yaşar DEĞERLİ'nin başında olduğu bir
cinayet şebekesi tarafından öldürüldüğünü açıklar.
VI - Ankara Sıkıyönetim'deki başka bir davası nedeni ile
1973 Mayıs ayı içerisinde Ankara Sıkıyönetim 3. no'lu cezaevinde bulunan Aslan
KILIÇ'la, Diyarbakır’dan getirilen THKO sanıklarından Mustafa KARADAĞ arasında
cezaevinde şu konuşma geçmiştir: M. KARADAĞ: «Haberin var mı, İbrahim'i
Diyarbakır'da öldürdüler.»> A KILIÇ: «Haberim yok ama sen kesin olarak
biliyor musun?» M. KARADAĞ: «Ben de İbrahim'i ve ölüsünü görmedim. Haberi
Diyarbakır askerî savcılığı ve erlerden duydum. Ayrıca MİT'te beni sorguya
çeken ismini bilmediğim saçları dökük ve yüzbaşı rütbesinde bir hakim subay
sorguya başlarken «daha geçen hafta burada konuşmayan birini gömdük. Aynı yolu
tutarsan senin de akıbetinin bu olacağından şüphe etmemen için bu şahsın adını
da sana söyleyeyim: Bu kişi İbrahim KAYPAKKAYA'dır ve tanırsın da. Şimdi adam gibi
konuş» dedi. Bu Konuşmada sözü edilen MİT görevlisi yüzbaşı rütbesindeki
saçları dökük Hakim-subay Savcı Yaşar DEĞERLİ'dir. Nitekim Aslan KILIÇ arkadaş
Ankara dönüşü, 1973 Temmuz ayında İstanbul'da tekrar askeri savcılığa
götürüldüğünde savcı. Yaşar DEĞERLİ ile arasında bu konuda şu konuşma
geçmiştir: A.KILIÇ: “İbrahim'i işkence ile öldürdünüz, ona söyletemediğiniz
şeyleri benden mi almak istiyorsunuz?”
Y. DEĞERLİ: «İbrahim'i biz öldürmedik; tokyosuna koyduğu
jiletle bileklerini keserek intihar etti. Hem sen bu haberi nereden duydun?”
A. KILIÇ: “Ankara'da THKO sanıklarından M. KARADAĞ'dan
duydum.”
Y. DEĞERLİ: «Hа, evet M. KARADAĞ'ın sorgusunu ben yaptım;
ama sana İbrahim'i bizim öldürdüğümüzü söylemekle yalan söylemiş. Fakat
inanmıyorsan İbrahim'i nasıl tedavi edip iyileştirdiğimizi anlaman için sana
hastahanede çekilmiş resimlerini göstereyim; (resimleri göstererek) bak!
İbrahim'i şu halden bu hale getirdik. Biz İbrahim'i ölümden kurtardık;
biliyorsun yakalandığında yaralı idi ve ayağı donmuştu. Hiç böyle ihtimam
gösterenler onu öldürür mü?» Son konuşmadan da bir kere daha anlaşılacağı üzere
Y. DEĞERLİ tam bir suçluluk psikolojisi içerisindedir. Böyle bir telaşla
haberin nasıl öğrenildiğini sormakta, sonra da kendisinin suçluluğunu ispat
edercesine, İbrahim'e yaralı iken nasıl ihtimam gösterdiklerinden bahsetmekte,
sorgulardaki canavarlığının açığa çıkmasını önlemek amacıyla kendisini şefkatli
bir hastabakıcı rolüne sokmaktadır. Kaldı ki İbrahim'i öldürenler, onu, hasta
iken babalarının hayrına ve Yaşar DEĞERLİ'nin göstermek istediği gibi şefkâtli
oldukları için değil, iyileştirip konuşturabilmek için tedavi etmişlerdir. Bu
iyilik perilerinin ne denli şefkâti olduklarını bugün dünyada sağır sultan bile
duymuştur. Hem, suçluluk psikolojisi içinde olmayan bir kimsenin
İbrahim'i iyileştirmede özel gayret sarfettiğinden
bahsetmesine, hiç yoktan kendini savunmaya kalkışmasına gerek yoktur.
Savcı Y. DEĞERLİ, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın tokyosuna
sakladığı jiletle bileklerini keserek intihar ettiği yalanını söylemiştir.
Polis ve MİT'ten geçmiş herkes bilir ki, külotlara ve koltuk altlarına kadar
aranılan, ayakkabıların bükülerek veya pençeleri kesilerek kontrol edildiği,
mendil, ayakkabı bağı, gözlük, kemer ve toplu iğnenin bile hücreye girişte
sanıkların üzerinden alındığı bu yerlere,-önceden konmuş olsa bile- tokyoya
jilet koyarak girebileceğini söylemek düpedüz yalan söylemekti. Bunu söyleyen
kişi kimi kandıracağını sanmaktadır? Ankara MİT'te, bir arkadaşın ayakkabısının
pençesindeki lastiğin normalden biraz kalın olması yüzünden ayakkabı
pençelerinin testere ile ikiye biçildiğini gözlerimizle gördük.
Öte yandan, sünger olan sandaletlere önce den jilet bile
konmuş olsa daha ilk büküşte içinde değil jilet, kağıt olup olmadığı bile
anlaşılır. Kaldı ki, İbrahim KAYPAKKAYA intihar ettiği söylendiği güne kadar
demire ve kelepçeye vurulmuş olarak ve sürekli gözetim altında bulundurularak
askeri hapishanede ve gözaltı hücrelerinde kalmış, görevliler dışında hiçbir
kimseyle görüş ve temasta bulunmamıştır.
Değil hastahane ve gözaltı gibi yerlerde, hapishanelerde
bile traş için dahi olsa jilet veya hiçbir kesici veya delici şeyin parçası
bile verilmemekte, bunun için sık sık aramalar yapılmaktadır. Sürekli
gözaltında ve bağlı olarak tutulan, hiç kimseyle teması
olmayan İbrahim KAYРАКKAYA jileti nereden sağlamıştır acaba? Gökten zembil le
mi inmiştir jilet? Yüzümüze bu şekilde söylenen bu yalanlar suçluluk telaşı ile
olsa gerek çok acemice hazırlanmıştır. Dosyadaki intihar kılıflarının ise ne
türuydurmalar olduğunu şu ana kadar öğrenebilmiş değiliz.
VII - Savcı Y. DEĞERLİ iddianamede, “İbrahim. KAYPAKKAYA’nın
intiharından önce yapmış olduğumuz sorgusunda her `ne kadar örgütsel
faaliyetleri konusunda ketum davranmış ise de;...” diyerek, sorgulama sırasında
öldürülen İbrahim yoldaşı bir polis ve MİT görevlisi gibi bizzat kendisinin
sorguladığını belirtmekte, fakat İbrahim'in bu «ketum» davranışı karşısında
kendisinin neler yaptığını açıklamamaktadır.
Fakat polis ve MİT gibi yerlerde sorguda «ketum» davranışın
sonucunun ne olduğunu bugün bilmeyen yoktur. Yukarıdaki cümleyi okuyan kime
sorulsa, bu «ketum» davranış sahibinin sonunun ne olacağını daha sonucu
öğrenmeden rahatlıkla söyleyebilir. İbrahim yoldaşın, hizmet ettiği efendileri
adına -kendi deyimiyle- «menfur katlinin» baş aktörü Y. DEĞERLİ, bu cümleleri
ile secaat arz edeyim derken sirkatini söylemiştir.
VIII - Faşistler, daha yakalandığı ilk andan itibaren
yoldaşımız İbrahim KАУРАККАYA'ya hunharca davranmışlardır. Vartinik baskınından
sıyrılarak, yarım saatlik bir yaya yürüyüşten sonra Barıkbaşı mezrasına gelen
İbrahim KAYPAKKAYA birkaç gün sonra burada yakalanmıştır. Barıkbaşı'ndan
Kutudere'ye kadar dört saatlik bir yol, arkadaşımıza yalın ayak olarak
yürütülmüştür. Mirik köyü ile
Gökçe köyü arasındaki dereden geçen buzlu çay kıvrılarak
aktığı için beş altı defa yalın ayak geçirtilmiştir. Yolda giden köylüler bu
durumu görerek diğer köуlülere anlatmışlardır.
Aynı baskından kaçan iki arkadaş buzlara gömüldükleri ve 48
saat dağda kaldıkları halde neden ayaklarını üşütmüyorlar da İbrahim KAYPAKKAYA
yarım saatlik mesafede bulunan en yakın köye
gittiği halde ayaklarını üşütüyor? Üçüncü bir nokta olarak
da iddianamede arkadaşımızın Barıkbaşı'ndan Gökçe'ye götürülürken yürümek
istemediği ve karların üzerine yattığı belirtilmektedir.
Bu hareketler bir kimsenin yalın ayak karlar üzerinde
yürütülürken yapacağı hareketlerdir. Arkadaşımızın ayak parmaklarının
kesilmesinden Üsteğmen Fehmi ALTINBİLEK sorumludur-ve bu,
bizlere yapılan işkencelerin en alçakça olanlarından
biridir.
IX - İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş bir komünisttir. (...) O, bir
komünistin intihar etmesinin korkaklık proletaryanın davasına ihanet olduğu
bilincinde olan ve bunu yoldaşlarına öğreten bir önderdir.
İntihar, ABD emperyalizminin, onların kompradorlarının ve
toprak ağaları kliğinin temsilcisi savcı Yaşar DEĞERLİ'nin iddia ettiği gibi
komünistlerin değil, faşist köpekler, işbirlikçiler ve halk düşmanları gibi
korkakların halkımızın devrimci mücadelesinin zafere yaklaştığı günlerde
seçecekleri bir tercih olacaktır. Stalin yoldaşın önderliğindeki Sovyet Kal
Ordusu'nun Berlin'e girdiği gün gelmiş geçmiş en büyük faşist köpek Adolf
HİTLER'di kendi beynine kurşun sıkan!...
İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş Nazi işkence odalarının tavanına
kanıyla “unutma ki, sen bir komünistsin” diye yazarak falakaya her
yatırılışında o yazıyı okuyup faşist cellatlara karşı direnen
Dimitrov'ların, Naziler tarafından kurşuna dizilirken, Alman
askerlerine “ Ben sizin kurtuluşunuz için mücadele ettim. Siz kurtuluşunuzu
öldürüyorsunuz” diye bağıran Fransız Komünisti George POLİTZER'lerin, Nazi
kurşunlarına karşı korkusuzca göğüs geren Ernest THELLMANN'ların ve ölümü
”Yaşasın HO Şİ MİNH” diyerek göğüsleyen Vietnam kahramanlarının her türlü şart
altında son nefeslerine dek sürdürdükleri mücadelelerin izleyicisidir. 36
Canını proletaryanın ve halkların kurtuluşuna adamış komünistler, faşist zulüm
ve baskılardan korkarak intihar etmezler. İntihar
tercihini seçecek olanlar, bizzat halkın devrimci
mücadelesinden korktukları için zulmeden faşist köpeklerdir! İşte bütün bu somut
gerçeklerden ötürüdür ki, önderimiz İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş intihar etmez ve
etmemiştir. ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR! (...) Yukarıda özetini sunduğumuz dilekçenin altında
su imzalar vardır. Tutuklu Sanıklar: Arslan KILIÇ, Yalçın BÜYÜKDAĞLI, Muhsin
CANİK, İbrahim GÜLGEÇ, Ayşe İSMAİL, İsmail ÖZBAY, Celâl ERDOĞMUŞ, İbrahim Halil
AKYOL, Bаki İşçi, Muzaffer ORUÇOĞLU, Zeki ŞERİT, Nezihe BAHAR, Nizamettin
KARAKOÇ, Ali ŞENCİ, Gürsel BEZEK, Fatma EREZ, Hüseyin TEKİN, İsmail ERDOĞAN,
Ali TAŞYAPAN, Sami SARI, Davut KURUN, Engin GİRAY, Feryal SARIOĞULLARI, Kemal
ВАHAR, Ali TURAN, Musa SÖĞÜT, Mümtaz ÇELTİK, Hikmet ŞENSES, Süleyman YEŞİL,
Güner ALAKOÇ, Ünsal ALANYA, Mukaddes ERDOĞDU, Seyithan DOKAY, Hayrettin İPEK,
Hüseyin AÇIKGÖZ, İrfan ÇELİK.» (Sf. 54 - 61
