İrfan Çelik imzasıyla yayınlanan “TKP-ML hareketinin 1973
yenilgisi, işkencede direniş ve 1974’te yeniden toparlanma ile Muzaffer
Oruçoğlu-Aslan Kılıç’a karşı tutum üzerine” başlıklı yazı hakkında kısa bir
hatırlatma yapmak istiyoruz.
Söz konusu yazının birçok bölümünde tarihsel gerçekler
çarpıtılmış, bazı yerlerde ise bilinçli ya da bilinçsiz biçimde önemli
yanılsamalara, yanlışlara düşürmüştür. Yanlış ya da çarpıtılmış bulduğumuz
noktaları gerektiğinde ayrıca yanıtlarız; bunların dostlar arasındaki tartışmalar
kapsamında değerlendirilmesi mümkündür. Bu metinde odaklandığımız asıl ve
öncelikli mesele, devlet milisi rolündeki kimi kirli kişiliklerce günlük olarak
yapılan saldırıların ardında yatan gerçekleri “İrfan Çelik” adlı Facebook
profilini kullanan arkadaşa hatırlatma ihtiyacımızdır.
Öncelikle belirtmeliyiz ki, İrfan Çelik’in Hacı Kaya (gerçek
adıyla Sinan Atalay) ve Metin Atalay gibi bazı kişilere dair
değerlendirmelerinde yanlış bir tutum sergilediğini görüyoruz. Özellikle
Muzaffer Oruçoğlu şahsında gerçekleştirilen sistematik ve bilinçli saldırılar,
komünist hareketimize karşı siyasi polis ve onların yönlendirdiği odaklarca
yürütülmektedir. Bu tür girişimleri “tartışma” ya da “eleştiri” olarak
nitelemek, gizlenen bir önyargı değilse eğer, siyasi-örgütsel konulardaki
acemilik ve sır olmayan polisiye odakların faaliyetleri konusundaki
tecrübesizliğe işaret eder. Ayrıca, bu saldırıları masum göstermek ya da “haklı
eleştiriler” diye adlandırmak, kanımızca karşı-devrimci saldırıların doğasını
kavrayamamakla eşdeğerdir.
Hacı Kaya (Sinan Atalay) ve bazı başka şahısların, devlet
odaklı kimi servislerle doğrudan iş tutan kişiler olduğunu da özellikle
hatırlatmak isteriz. Türkiye devrimci hareketinin kendi iç muhalefetine karşı
geliştirdiği kimi olumsuz ve kabul edilemez tutumların sonucu olarak ortaya
çıkan tepkileri; duyulan haklı öfkeyi, her türden “eleştiri”yle bir torbada
toplamak yanlış olmanın da ötesinde riskli de bir tutum alıştır. Bu konuda
hedef alınan TKP(ML)-MKP’nin tavrı kamuoyu tarafından yeterince bilinmektedir.
İrfan Çelik’in de bu gerçekleri bildiğini düşünüyoruz.
Israrla belirtmek isteriz ki, Hacı Kaya (Sinan Atalay) ve
kimi başka kuşkulu isimler uzun yıllar boyunca hareketimiz içinde bir şekilde
yer almış devlet istihbaratının has adamı Av. Ahmet Hulusi Kırım adındaki
provokatörün yönlendirmesiyle son yıllarda doğrudan faaliyet yürüten karanlık
kişiliklerdir. Bu ve benzeri kişilere kefil olmak manasına gelebilecek her
yanlış, devrimci saflara büyük zarar veriyor. Oruçoğlu’nun sorgu konusundaki pratiği
geçmişte bilinir ve hâlâ pek çok tanığı yaşamaktadır; bu konuda gizli bir yan
yoktur.
Ancak, siyasi polis merkezli sistemli yıkıcı çalışmaların
yoldaşımız Muzaffer Oruçoğlu şahsında başlattığı saldırının asıl amacı, İbrahim
Kaypakkaya’nın tarihsel mirasını ve devrimci çizgisini hedef almaktır.
“Kaypakkaya işkence görmemiştir” gibi yaklaşımların, siyasi polisin
azmettirdiği saldırılar eşliğinde özellikle Oruçoğlu’na yöneltildiğini bir kez
daha vurguluyoruz. Parçalanmak ve itibarsızlaştırılmak istenen unsur ise,
komünist hareketin sağlam bağlarla örülmüş zincirini koparmaktır. Bu
saldırılar, 1980 yazından bu yana partimizle ilişkisi kalmayan, her türlü kirli
ilişki ağında yer alan Hacı Kaya (Sinan Atalay) ve onunla organik olarak
ilişkili veya onun maskelediği kişilerce yürütülmektedir. Bu gerçek
anlaşılmadan, devrimci-komünist safların onurlu tarihini layıkıyla korumak
mümkün değildir.
Son yıllarda, komünist ve devrimci mücadelenin çekim
alanının zayıflamasının etkisiyle, devrimci-demokrat aydın ve sanatçılara
yönelik seri saldırılar yaşanmaktadır. Yılmaz Güney de bunun bir diğer
örneğidir. Amaç, komünist-devrimci değerleri daha fazla yıpratmak, örgütsüz
halk kitlelerini karanlığa çekmek, devrimci örgütlerin güvenilirliğini
zedeleyerek topluma daha derin bir umutsuzluk yaymaktır.
Tarihimizin onurlu bir parçası olan komünist aydın ve
yoldaşımız Muzaffer Oruçoğlu’na karşı yürütülen sistematik saldırılar, bu
politik kampanyanın en görünür örneklerindendir. Aslında bu saldırılar, İrfan
Çelik’in savunduğunu iddia ettiği değerlere de yöneliktir.
Ama ne yaman bir çelişkidir ki, İ. Çelik arkadaşımız yazısı
boyunca birçok kez “H.Kaya, Metin Atalay ve diğer zatların tutumlarını yalnızca
“oldukça sekter ve haklı eleştirileri boşa düşüren bir tutum içinde…”
olduklarını belirtmekle yetinme gafletine düşüyor. Bu tutum alışında, zaman
zaman hakem rolündeki bir adalet dağıtıcı gibi davransa da, yarı açık yarı
örtülü -ama sonuçta hiç de hakkaniyetli ve gerçekçi olmayan- bir Oruçoğlu
karşıtlığı da gözlerden kaçmıyor.
Aynı merkezlerce organize edilen, fakat farklı dijital
kanallar ve isimler kullanılarak yürütülen devlet destekli faşist saldırılar
geçtiğimiz yıl içinde bir kez daha görüldü. “Maoist Birlik” adlı internet
sitesinde dört yoldaşımızın isimleri yayınlanarak açık infaz çağrısı
yapılmıştır. Sitede yer alan kişi ve kimlikler teşhis edilmiş; bu süreçte
İstanbul-Vatan Emniyet karargahı, söz konusu siteyi yeniden ele geçirmek için
doğrudan müdahale etmiştir.
Sonuç olarak, tarihimizin ele alınışı ile karşı-devrimci
saldırıların birbiriyle karıştırılması ve bazı konular hakkında yeterli bilgi
olmadan yargıya varılması doğru değildir. Faşist devletin istihbarat ağları
eliyle sürdürülen karşı-devrimci saldırıları “haklı eleştiriler” olarak
göstermek, ne geçmişin doğru muhasebesine katkı sunar ne de bugünün devrimci
görevlerine hizmet eder.
İshak Kızıldağ
02-11-2025
https://www.facebook.com/profile.php?id=100054333501654
