KÜRESEL ENERJİ HEGEMONYASININ DÖNÜŞÜMÜ
(Petrodoların Yükselişinden Nadir Elementler Çağına Geçiş)
yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünya ekonomisinin temel
belirleyeni enerji kaynakları olmuştur. Sanayi devriminin kömür temelli
kapitalist üretim yapısı, II. Dünya Savaşı sonrasında petrol merkezli enerji
düzenine dönüşmüştür. 1945 sonrası dönemde ABD’nin küresel hegemonyası, sadece
askeri ve finansal araçlarla değil, enerji dolaşımını dolar üzerinden kontrol
etme mekanizmasıyla da kuruldu.
Bu sistemin merkezinde, 1970’lerin başında ABD-Suudi
Arabistan anlaşmasıyla şekillenen “petrodolar sistemi” yer alır. ABD, Suudi
Arabistan başta olmak üzere OPEC ülkelerine, petrol satışlarının yalnızca dolar
üzerinden yapılması şartını dayattı. Böylece petrol, yalnızca enerji kaynağı
değil, doların uluslararası rezerv para statüsünün teminatı haline geldi. Bu, hem
finansal sermayenin genişlemesini hem de ABD’nin bütçe açıklarını küresel
olarak finanse edebilmesini sağladı.
Petrodolar sistemi, aynı zamanda emperyalist tahakkümün
görünmez finansal aygıtıydı. Petrol üzerinden üretilen her dolar, gelişmekte
olan ülkelerin dış borçlarını artırıyor, çevre ekonomilerde bağımlılık
sarmalını derinleştiriyordu.
Tek
Kutuplu Enerji Düzeni ve 20. Yüzyılın Jeopolitiği
Soğuk Savaş boyunca enerji, yalnızca ekonomik bir meta
değil, siyasal bir silah haline geldi. ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki
mücadelede enerji kaynakları, askeri stratejinin ayrılmaz parçasıydı.
ABD, Ortadoğu petrolleri üzerinde kurduğu askeri-politik
denetimle hem Avrupa hem Japonya ekonomilerini dolara bağımlı hale getirdi. Bu
süreçte NATO ittifakı, yalnızca savunma örgütü değil, enerji güvenliği
koalisyonu işlevi gördü.
1973 Petrol Krizi, bu hegemonyanın iki yönlü karakterini
açığa çıkardı.
Bir yandan petrol fiyatlarının fırlamasıyla doların küresel
talebi arttı.
Öte yandan, enerji bağımlılığı uluslararası sermaye
akışlarını yeniden biçimlendirdi.
Sonuçta 20. yüzyılın son çeyreğinde dünya ekonomisi, hem
fosil yakıtlara hem de finansal dolarizasyon sürecine göbekten bağlanmış bir
yapıya evrildi.
Küresel kapitalizmin 2008 finansal krizi sonrası dönemi,
aynı zamanda enerji düzeninin yapısal krizine işaret etti.
Bir yandan petrol rezervlerinin sınırlılığı ve üretim
maliyetlerinin artışı. Diğer yandan iklim değişikliği baskısı, yeşil enerji
politikalarının yükselişi, ve özellikle teknolojik dönüşümün (dijital, yapay
zekâ, batarya devrimi) maden temelli bir üretim zincirine dayanması,
petrol merkezli hegemonyayı aşındırmaya başladı. Artık dünya
ekonomisinde stratejik değer, petrol varilinde değil, maden cevherinde
yoğunlaşmaktadır.
Petrodolar’dan
Madendolar’a Geçiş
Bugün küresel güç dengeleri, “enerji üretiminden teknoloji
üretimine” kayıyor. Bu kaymanın temelinde ise nadir toprak elementleri (rare
earth elements - REE) bulunuyor.
Neodimyum, disprosyum, lantan, terbiyum, lityum, kobalt,
nikel ve grafit gibi elementler, modern teknolojinin görünmez altyapısıdır. Bu
elementler olmadan elektrikli araçlar, rüzgar türbinleri, lazer sistemleri,
yarı iletken çipler ya da askeri sensörler üretilemez.
Bu nedenle, 21. yüzyılın enerji politikası artık “kimin
petrolü var?” değil, “kimin nadir elementi var?” sorusu etrafında
şekillenmektedir.
Bu dönüşüm, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik
bir devrim niteliğindedir. Çin’in nadir toprak elementlerindeki %70-80’lik
küresel payı, ABD’nin dolar hegemonyasıyla kurduğu sistem için ciddi bir tehdit
oluşturmaktadır.
Devrimci perspektiften bir ara değerlendirme yaparsak,
Petrodolar sistemi, kapitalizmin enerji üzerinden kurduğu
sömürü diyalektiğinin tarihsel bir biçimiydi..Bugün bu diyalektik, “yeşil
kapitalizm” maskesi altında yeni bir sömürü biçimiyle yeniden kuruluyor: doğayı
kurtarma adına doğanın içini oyma süreci!
Ancak her ekonomik dönüşüm, aynı zamanda hegemonya krizinin
ve yeni toplumsal bilinçlerin doğuşunun da zemini olur. Maden temelli bu yeni
düzen, hem emperyalist çatışmaları keskinleştirecek hem de doğa merkezli,
kolektif üretim ve planlamaya dayalı sosyalist alternatiflerin maddi
koşullarını yaratacaktır.
NADİR
TOPRAK ELEMENTLERİNİN EKONOMİK VE TEKNOLOJİK ROLÜ
(Teknolojik üretim zincirinin görünmez kalbi, maden
ekonomisinin yeni çağı)
Bilimsel ve Teknik Tanım: “Nadir” Olan Ne?
“Nadir toprak elementleri” ifadesi, aslında 17 kimyasal
elementin (lantanit serisi ile birlikte skandiyum ve itriyum) genel adıdır. Bu
elementlerin çoğu yer kabuğunda mutlak anlamda “nadir” değildir; esas mesele
onların ekonomik olarak çıkarılmasının, ayrıştırılmasının ve işlenmesinin son
derece zor ve maliyetli oluşudur.
Bu nedenle, nadir toprak elementlerinin gerçek değeri
kimyasal nadirliklerinden değil, üretim sürecindeki stratejik kıtlıktan doğar.
REE’nin Kullanım Alanları, Modern Teknolojinin Görünmez
Temeli
yüzyılın üretim sistemleri – özellikle dijitalleşme, yapay
zekâ, savunma sanayii, yeşil enerji ve uzay teknolojisi – doğrudan bu elementlere
bağımlıdır.
Başlıca kullanım alanlarını şöyle özetleyebiliriz.
Element
Kullanım Alanı
Neodimyum (Nd)
Elektrikli araç motorları, rüzgar türbinleri, sabit
mıknatıslar
Disprosyum (Dy)
Isıya dayanıklı mıknatıslar, savunma sistemleri
Terbiyum (Tb)
Ekran teknolojileri, lazer sistemleri
Lantan (La)
Kamera mercekleri, hidrojen pilleri
Seryum (Ce)
Katalizörler, cam endüstrisi
Ittriyum, Süper iletkenler, lazerler, radar sistemleri
Lityum, Kobalt, Nikel Batarya teknolojisi, enerji depolama
sistemleri
Bugün bir elektrikli araçta ortalama 10–15 kg nadir toprak
elementi, bir F-35 savaş uçağında ise 420 kg’a kadar REE kullanıldığı tahmin
ediliyor. Yani bu elementler, dijital kapitalizmin ve modern militarizmin temel
bileşenleri haline gelmiştir.
Çin Faktörü, Jeoekonomik Merkez Kayması
Çin, 1980’lerden itibaren REE üretiminde stratejik bir
planlama izlemiş; 2000’li yıllara gelindiğinde dünya üretiminin %80’ine hakim
hale gelmiştir.
Bu üstünlüğün arkasında üç neden vardır.
Devlet kontrolü ve planlama. REE üretimi özel sektörün
değil, devletin yönlendirmesi altındadır.
Ucuz işgücü ve çevre düzenlemelerinin esnekliği. Batılı
ülkeler çevre kısıtlamaları nedeniyle üretimden çekilmiştir.
Dikey entegrasyon. Çin yalnızca maden çıkarmıyor; aynı
zamanda işleme, rafine etme ve yüksek teknolojik ürünlere dönüştürme zincirinin
tamamını kontrol ediyor.
Bu durum, “yeni enerji hegemonya ekseni”nin Batı’dan Doğu’ya
kaydığının en somut göstergesidir.
ABD, AB ve Japonya bu bağımlılığı azaltmak için Avustralya,
Kanada ve Afrika’da yeni maden sahaları açsa da Çin’in işleme tekelini
kıramamaktadır.
REE Ekonomisinin Finansal Ağırlığı, Yeni Bir Rezerv Alan
Petrol piyasası 20. yüzyıl boyunca fiyat, üretim ve döviz
rezervi ekseninde dolar merkezli bir yapıya sahipti. REE piyasası ise 21.
yüzyılda stratejik hammadde, teknoloji zinciri ve veri ekonomisi üzerinden aynı
rolü üstlenmeye başlamıştır.
Bu süreçte,
Maden rezervleri, yeni finansal spekülasyon araçlarına dönüşüyor.
Tedarik zinciri güvenliği, devlet politikası haline geliyor.
Enerji ve teknoloji tekelleri, REE arzını denetleyerek kâr
oranlarını artırıyor.
ABD, 2023’ten itibaren “Critical Minerals Act” yasasıyla bu
alanı ulusal güvenlik meselesi olarak tanımlamış durumda. Avrupa Birliği de
“Critical Raw Materials Act” ( kritik hammaddeler yasası ) ile benzer bir
çerçeve çizmiştir. Yani artık maden, sadece üretim girdisi değil, jeopolitik
para birimidir.
Bu madenlerin çıkarılması, genellikle yoksul bölgelerde ekolojik
felaketler yaratmaktadır.
Örneğin;
Çin’in Baotou bölgesinde REE üretimi nedeniyle oluşan toksik
atık gölleri, ekosistemleri yok etmiştir.
Kongo’da kobalt madenciliği çocuk işçiliğiyle iç içe
geçmiştir.
Myanmar, Tanzanya, Bolivya gibi ülkelerde maden arama
faaliyetleri yeni sömürgecilik biçimleri olarak sürmektedir.
Kapitalizm, “yeşil enerji” söylemini doğayı kurtarmak için
değil, doğayı yeniden sermaye birikiminin kaynağı haline getirmek için
kullanmaktadır. Bu nedenle, REE ekonomisinin görünmeyen yüzü ekososyal
çelişkilerin derinleşmesidir.
Nadir toprak elementleri, bugünün kapitalist üretim
biçiminde “enerjinin hammaddesi” değil, “teknolojinin özü” haline gelmiştir.
Bu dönüşüm, sermayenin artık yalnızca üretimi değil, doğanın
iç dokusunu bile kontrol etmeye yöneldiğini gösteriyor. Bu nedenle REE
ekonomisi, klasik enerji kapitalizminin ötesinde; biyosferin, verinin ve
teknolojinin iç içe geçtiği yeni bir sömürü formunu temsil ediyor.
PETRODOLAR
SİSTEMİ KARŞISINDA NADİR TOPRAK EKONOMİSİNİN JEOEKONOMİK AĞIRLIĞI
(Emperyalist sermaye dolaşımının yeni ekseni,
enerji-finans-maden üçgeni)
Petrodolar Sistemi, Sermaye Dolaşımının Finansal Kalbi
1970’lerde ABD, Vietnam yenilgisi sonrası sarsılan ekonomik
gücünü yeniden tahkim etmek için petrolün dolar üzerinden fiyatlandırılması
sistemini kurdu.
Suudi Arabistan’la yapılan 1974 anlaşmasıyla OPEC ülkeleri,
petrol satışlarını yalnızca dolar üzerinden yapmayı kabul etti. Bu sayede,
ABD doları, küresel enerji ticaretinin zorunlu aracı haline
geldi.
Petrol gelirleri, ABD bankalarında “petrodolar rezervi”
olarak depolandı.
ABD’nin bütçe açıkları, bu rezervlerle finanse edildi.
Sonuç olarak, petrol doların altını oldu; ABD emperyalizmi
hem enerji hem finans piyasalarında çifte tekel kurdu.
2000’li yıllardan itibaren bu sistem, üç yönden sarsılmaya
başladı:
Enerji Kaynaklarının Çeşitlenmesi,
Yenilenebilir enerji, elektrikli araçlar, batarya
teknolojileri, fosil enerjiye bağımlılığı azalttı.
Jeopolitik Dağılma,
Ortadoğu’da ABD hegemonyasına karşı direniş odakları (İran,
Rusya, Çin ortaklıkları) güç kazandı.
Finansal Alternatifler,
BRICS ülkeleri, enerji ticaretinde yerel para birimleriyle
ödeme sistemlerine geçti (örneğin Rusya-Hindistan petrol anlaşmaları ruble/rupee
bazlı).
Tüm bunlar, doların enerji temelli rezerv para statüsünü
tehdit eden yapısal gelişmelerdir.
REE Ekonomisi - Yeni Emperyalist Alan
Nadir toprak elementleri, günümüzde teknolojik üretim
zincirlerinin çekirdeğini oluşturur.
Bu durum, klasik enerji merkezli kapitalizmin yerini madene
dayalı üretim merkezli kapitalizmin almasına yol açmaktadır.
Bu geçiş, emperyalist güçlerin yeni bir paylaşım savaşına
girişmesini beraberinde getirmiştir.
Çin, maden üretiminde ve rafinasyonunda açık ara önde (%80’e
yakın küresel pay).
ABD, savunma sanayi bağımlılığını azaltmak için iç üretimi
canlandırmakta (Mountain Pass madeni, Kaliforniya).
AB ve Japonya, tedarik zincirinde Çin’e bağımlılığı azaltmak
için Afrika ve Latin Amerika’da maden arayışına girmekte.
Sonuçta, dünya ekonomisinde yeni bir stratejik harita
şekillenmektedir:
“Ortadoğu’nun petrolü yerine Afrika ve Asya’nın madenleri.”
Afrika, Latin Amerika ve Asya, Yeni Sömürge Cepheleri
Kapitalizmin “yeşil enerji” söylemi, aslında yeni bir maden
sömürgeciliği dalgasını meşrulaştırıyor.
Örneğin;
Kongo Demokratik Cumhuriyeti, dünya kobalt rezervlerinin
%70’ine sahip; bu kaynaklar Çin, ABD ve Avrupa tekelleri arasında paylaşılmış
durumda.
Bolivya, Şili ve Arjantin, “lityum üçgeni” olarak
adlandırılan bölgede devasa rezervlere sahip; Tesla, Panasonic, BYD gibi
şirketler doğrudan yatırım yapıyor.
Myanmar, Tanzanya, Madagaskar gibi ülkelerde, Çin merkezli
madencilik şirketleri çevre yıkımına yol açarak yeni bağımlılık ilişkileri
kuruyor.
Bu süreç, klasik sömürgecilikten farklı olarak
teknolojik-sömürgecilik (technocolonialism) biçimini almıştır:
Doğrudan işgal yerine, veri, maden, enerji ve teknoloji
zinciri üzerinden kurulan bağımlılık.
BRICS ve Yeni Rezerv Arayışları, Petrodolara Alternatif mi?
BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) bloğu,
2023 sonrası dönemde maden temelli rezerv para sistemi tartışmalarını gündeme
getirdi.
Bu sistemin iki temel dayanağı öne çıkıyor.
Altın ve maden rezervlerine dayalı ortak rezerv fonu,
Enerji ve maden ticaretinde dolar dışı ödeme sistemleri.
Bu girişim, petrodolar sisteminin tek kutupluluğunu kırma
potansiyeline sahip.
Ancak BRICS içinde de çelişkiler mevcut: Çin’in üretim
tekelini koruma eğilimi, Hindistan ve Brezilya’nın bağımsız politikalarıyla
zaman zaman çatışıyor.
Yine de bu hareket, kapitalist dünya düzeninde çok kutuplu
bir jeoekonomik dönüşümün öncüsüdür.
ABD, Çin’in REE üzerindeki hakimiyetini ulusal güvenlik
tehdidi olarak tanımlamış durumda.
Biden yönetimi, 2022’den itibaren “Defense Production Act”
kapsamında nadir toprak ve lityum üretimini askeri öncelik haline getirdi.
Ayrıca;
Avustralya, Kanada ve Afrika ülkelerinde stratejik maden
ittifakları kuruyor.
“Friendshoring” ( dostluk paylaşımı) politikasıyla, üretimi
yalnızca dost ülkelerde (örneğin Kanada, Güney Kore) teşvik ediyor.
Çin’e yönelik ihracat kısıtlamalarıyla (örneğin çip,
mıknatıs teknolojisi) yeni bir ekonomik soğuk savaş başlatıyor.
Bu süreç, klasik ticaret savaşlarının ötesinde, maden ve
teknoloji temelli hegemonya mücadelesine dönüşmüş durumda.
Jeoekonomik Sonuç, Yeni Dünya Düzeni Madende Şekilleniyor
Bugün küresel güç dengesi şu şekilde evriliyor:
20. yüzyılın jeopolitiği petrolün dolar üzerinden
fiyatlandırılmasına,
yüzyılın jeopolitiği ise madenin teknoloji üzerinden
değerlenmesine dayanıyor.
Bu geçiş, yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil, aynı zamanda
emperyalist sistemin iç yeniden yapılanmasıdır.
Yani artık mesele enerji arzından çok, teknolojik üretim
zincirine kimin hükmettiği meselesidir.
Petrodolar sistemi, sermayeyi enerji akışına bağlamıştı;
nadir toprak ekonomisi ise sermayeyi doğanın jeolojik
derinliğine bağlıyor.
Bu, kapitalizmin artık yeryüzünün damarlarını dahi
metalaştırdığı anlamına gelir.
Böylece sistem, yalnızca insan emeğini değil, gezegenin
varlığını da emek-sermaye çelişkisinin nesnesine dönüştürüyor.
Nadir Toprak Elementlerinin Jeostratejik Önemi ve Kaynak
Dağılımı
Nadir toprak elementleri (NTE), modern sanayinin ve ileri
teknoloji ekonomisinin görünmez omurgasını oluşturur. Bu 17 elementlik grup
—skandiyum, itriyum ve lantanitler dahil— dijital çağın, askeri-endüstriyel
kompleksin ve yeşil dönüşüm teknolojilerinin temel girdisidir. Bugün, akıllı
telefonlardan elektrikli araçlara, füze güdüm sistemlerinden güneş panellerine
kadar hemen her teknolojik ürün bu elementlere bağımlıdır. Bu durum, nadir
toprak elementlerini yalnızca ekonomik bir meta değil, aynı zamanda jeopolitik
güç unsuru haline getirmiştir.
Kaynak Dağılımı ve Çin Hegemonyası
Dünya nadir toprak elementlerinin yaklaşık %60’ı Çin
tarafından üretilmektedir. Ancak bu oran yalnızca bir üretim kapasitesine
değil, aynı zamanda rafine etme ve işleme tekeline işaret eder. Çin, ham
cevherden kullanılabilir forma dönüştürmede %85’in üzerinde bir paya sahiptir.
Bu, tıpkı 20. yüzyılda petrodoların ABD merkezli finansal sistemin omurgasını
oluşturması gibi, 21. yüzyılda “rare earth yuan” (Nadir toprak yuan'ı) benzeri
bir enerji-jeoloji finans sisteminin temellerini atmaktadır.
ABD, Japonya, Güney Kore ve Avrupa Birliği ülkeleri bu
bağımlılığı azaltmak için Avustralya, Grönland, Kanada ve Afrika’da (özellikle
Kongo, Tanzanya, Madagaskar ve Namibya’da) stratejik yatırımlar başlatmıştır.
Ancak, nadir toprak tedarik zinciri yalnızca maden üretimiyle değil, kimyasal
işleme ve çevresel risk yönetimiyle de kontrol altına alınabildiğinden, Çin
hâlen bu alanda belirleyici konumunu korumaktadır.
Nadir toprak elementleri, 20. yüzyılın petrolü kadar
stratejik bir değere sahiptir. Savunma sanayi açısından, bu elementler radar
sistemleri, lazer güdüm teknolojileri, nükleer reaktörler ve jet motorlarında
kritik işlevler üstlenir. ABD Savunma Bakanlığı’nın 2023 tarihli raporuna göre,
modern bir F-35 savaş uçağında yaklaşık 400 kilogram nadir toprak elementi
bulunmaktadır. Dolayısıyla, bu elementlerin arzında yaşanacak bir kesinti,
yalnızca sivil sanayi değil, askeri caydırıcılık kapasitesini de doğrudan
etkileyebilir.
Bu yönüyle nadir topraklar, enerji ve finans üzerinden
kurulan petrodolar hegemonyasına alternatif bir jeoekonomik eksen oluşturma
potansiyeline sahiptir. Çin bu farkındalıkla, 2010’lardan itibaren nadir toprak
ihracatını bir siyasi silah olarak da kullanmaya başlamıştır. Örneğin 2010’da
Japonya ile yaşanan Senkaku Adaları krizi sonrası ihracatı sınırlayarak
Tokyo’yu diplomatik geri adım atmaya zorlamıştır. Bu, “enerji diplomasisi”nden “maden
diplomasisi”ne geçişin sembolik bir örneğidir.
Petrol çağında küresel finans sistemi dolar rezervine dayalı
enerji borsası üzerinden şekillenmişti. Bugünse, yeşil dönüşüm, dijitalleşme ve
askeri üretim alanlarında artan talep, nadir toprak elementlerini yeni
stratejik rezerv birimi haline getirmektedir. Çin’in Yuan bazlı nadir toprak
ticareti girişimleri, ABD’nin petrodolar sistemine karşı mal temelli bir para
stratejisi olarak okunabilir.
Bu durum, kapitalizmin klasik enerji-finans dengesinin
çözülüşünü ve “maden merkezli yeni finansal mimarinin” doğuşunu haber verir.
Yani, 20. yüzyılın “petrol-dolar” ilişkisi, 21. yüzyılda “maden-yuan” veya
“teknoloji-mineral” eksenine evrilmektedir. Bu evrim, küresel güç dengelerini
enerji üzerinden değil, maden tabanlı endüstriyel kapasite üzerinden
belirleyecektir.
Nadir Toprak Ekonomisi ve Petrodolar Sisteminin Çözülüşü
yüzyılın ikinci yarısı, petrolün siyasal ekonomi üzerindeki
mutlak belirleyiciliği ile şekillenmişti. ABD’nin 1970’lerde Suudi Arabistan’la
kurduğu petrodolar sistemi, yalnızca enerji ticaretini değil, tüm küresel
finans akışlarını dolar merkezli hale getirdi. Bu sistem, ABD hegemonyasının
parasal zemini olarak işledi: her ülke enerji ihtiyacını karşılamak için dolar
rezervi tutmak zorundaydı. Böylece dolar, bir enerji parası haline geldi. Ancak
21. yüzyılda enerji ekonomisinin yönü, fosil yakıtlardan teknoloji ve nadir
element temelli üretim alanlarına kaydıkça bu model sarsılmaya başladı.
Petrodoların zayıflaması, salt enerji dönüşümünden değil,
finansal sistemin yapısal bunalımından kaynaklanmaktadır. ABD’nin 2008 finans
krizinden sonra devasa miktarda para basması, doların uluslararası gücünü reel
üretimden kopardı. Dolar, artık petrol gibi bir reel değerle değil, spekülatif
finansal araçlarla desteklenmeye başladı. Buna karşın Çin ve Rusya gibi
ülkeler, maden ve enerji rezervleriyle teminatlı yeni ticaret sistemleri
geliştirmeye yöneldi. Bu yönelim, “mal temelli rezerv para” anlayışının geri
dönüşü anlamına gelir.
Bugün enerji dönüşümüyle birlikte dünya ekonomisi, fosil
yakıt yerine nadir toprak elementlerine dayalı bir büyüme eksenine geçiyor.
Elektrikli araç bataryaları, rüzgar türbinleri, mikroçipler, lazer sistemleri,
füzyon teknolojileri gibi alanlarda kullanılan bu elementler, modern ekonominin
yeni enerji birimi haline gelmiştir. Bu bağlamda, petrolün bir zamanlar doların
değerini belirlediği gibi, nadir toprak elementleri de teknolojik ve finansal
sistemin yeni dayanak noktası olmaya başlamıştır.
Kapitalizmin klasik birikim modeli, enerji-sermaye-üretim
üçlüsü etrafında döner. Ancak bugünün kapitalizmi, üretimi değil, veriyi ve
teknolojiyi merkezine almıştır. Bu dönüşüm, üretimin hammaddesi olan
elementlerin değerini daha da yükseltmiştir. Örneğin, bir ton neodimyum ya da
disprosyumun piyasa değeri, aynı ağırlıktaki petrolden katbekat fazladır; fakat
bu fark sadece fiyatla ilgili değildir. Bu elementler, yüksek katma değerli
ürünlerin üretilmesini sağlar. Dolayısıyla, nadir toprak elementleri yalnızca
sanayi girdisi değil, ekonomik artı-değerin teknolojik kaynağı haline
gelmiştir.
Bu durum, klasik enerji ekonomisinin finansal mantığını
tersine çevirmektedir. Artık değer birikimi, yeraltından çıkan sıvı (petrol)
değil, atomik düzeyde saflaştırılan toprak elementleri üzerinden
gerçekleşmektedir. Bu da üretim ilişkilerini, finansman araçlarını ve ticaret
dengelerini kökten değiştirir. Çin bu dönüşümün farkına vararak, 2010 sonrası
dönemde “Made in China 2025” stratejisiyle nadir toprak elementlerini
teknolojik üretimin merkezine yerleştirmiştir. Yani üretim zincirinin
hammaddeden ürüne kadar tüm aşamaları tek ulusal strateji altında toplanmıştır.
Bu model, neoliberal serbest piyasa mantığına ters düşer; daha çok devlet
güdümlü planlı ekonomi anlayışına dayanır.
Petrodolar sisteminin çözülüşüyle birlikte, yeni bir kavram
ortaya çıkmaktadır: mineraldolar ya da daha doğru bir ifadeyle maden temelli
finansal rezerv. Bu anlayış, para değerinin artık yalnızca merkez bankası
gücüne değil, doğal kaynak stoğuna ve endüstriyel kapasiteye dayanmasını
öngörür. Çin’in nadir topraklar üzerindeki kontrolü, onu ABD’nin karşısında bir
“kaynak bankası” haline getirmiştir. ABD’nin sahip olduğu finansal baskı gücüne
karşı, Çin maden stokları ve işleme tesisleriyle stratejik bir karşı ağırlık
üretmiştir.
Rusya’nın enerji kaynakları (doğalgaz, petrol, uranyum) ile
Çin’in nadir toprak kaynakları birleştiğinde, mal temelli yeni bir uluslararası
finans düzeni oluşma eğilimindedir. BRICS ve bu doğrultuda, dolar dışı ticareti
genişletme ve altın-maden rezervleriyle destekli ortak ödeme sistemleri kurma
adımları atmaktadır. Böylece kapitalizmin enerji eksenli parasal düzeni, maden
eksenli üretim ekonomisine evrilmektedir. Bu, yalnızca bir ekonomik geçiş
değil, aynı zamanda dünya hegemonya merkezinin Batı’dan Doğu’ya kayışı anlamına
gelir.
Petrodolar sistemi, kapitalist üretimin enerji temelli
fetişizmini temsil ediyordu: petrol, üretimin tanrısıydı; dolar onun kutsal
simgesiydi. Bugün bu tanrı çökmekte, yerine maden temelli bir teknik-fetişizm
doğmaktadır. Ancak bu yeni sistem de, özünde meta ilişkilerinin başka bir
biçimidir; yani sömürünün teknolojik maskesidir. Nadir toprak ekonomisi, yeni
bir üretim ilişkisi getirmemekte, yalnızca sermayenin teknik formunu
değiştirmektedir.
Dolayısıyla, bu çözülüşü yalnızca ekonomik değil, diyalektik
bir dönüşüm olarak da okumak gerekir: sermaye, kendi üretim araçlarını
dönüştürürken, kendi mezar kazıcılarını da yaratmaktadır. Nadir toprak
elementlerinin üretim zinciri, ekolojik yıkım, işçi sömürüsü ve küresel
eşitsizlikleri yeniden üretmektedir. Bu çelişki, kapitalizmin içsel entropi
yasasıyla uyumludur: sistem, varlığını sürdürmek için sürekli yeni enerji
biçimleri ve meta fetişleri yaratmak zorundadır — ta ki kendi sınırına dayanıp
çökene kadar.
Petrodolar sisteminin çözülüşü, sadece ekonomik bir kırılma
değil, aynı zamanda küresel güç merkezlerinin yeniden yapılanma süreci anlamına
gelir. Bu süreçte öne çıkan en önemli blok, Çin ve Rusya ekseninde genişleyen
BRICS+ ittifakıdır. (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika ve son
dönemde İran, Suudi Arabistan, Arjantin, Etiyopya, Birleşik Arap Emirlikleri
gibi ülkelerin katılımıyla genişlemiştir.) Bu genişleme, artık yalnızca
“alternatif bir birlik” olmanın ötesine geçip, yeni bir jeoekonomik sistemin
omurgası olma iddiasına dönüşmüştür.
BRICS+
ve Mal Temelli Rezerv Para Arayışı
BRICS+ ülkeleri, doların uluslararası ticaretteki
tahakkümüne karşı “mal temelli para birimi” fikrini yeniden gündeme taşımıştır.
Bu anlayış, geçmişin altın standardını değil, enerji, maden ve tarımsal üretim
kapasitesiyle desteklenmiş çoklu rezerv sistemini temel alır. Çin’in nadir
toprak elementleri, Rusya’nın enerji kaynakları, Güney Afrika’nın platin ve
paladyum rezervleri, Brezilya’nın tarımsal üretimi, Hindistan’ın sanayi işgücü
– tüm bu unsurlar birlikte BRICS rezerv para biriminin maddi temeli olarak
tasarlanmaktadır.
Bu sistem, klasik anlamda “kağıt para”nın ötesinde, reel
değerlerle desteklenen dijital bir rezerv birimi (örneğin “BRICS coin” veya
“BRICSD”) biçiminde tasarlanmaktadır. Yani para, soyut bir değişim aracı
olmaktan çıkarak mal, enerji ve maden stoğuna dayalı bir değer ölçüsüne
dönüşmektedir. Bu durum, petrodoların dayandığı speküljatif finans yapısına
kökten bir alternatif üretmektedir.
Çin’in Stratejik Hamlesi Ve Nadir Topraklar Üzerinden Yeni
Rezerv Sistemleri
Çin, dünya nadir toprak rezervlerinin %60’ına, işleme
kapasitesinin ise %85’ine sahip olarak kaynak temelli finansın merkezine
yerleşmiştir. 2024 itibariyle Çin, Yuan cinsinden nadir toprak ticaret
borsalarını açmaya başlamış, bu yolla Yuan’ın küresel dolaşımını artırmayı
hedeflemiştir. Bu strateji, doğrudan ABD’nin petrodolar dayatmasına karşı
“mineralyuan” sistemini oluşturma girişimidir.
Bu hamleyle Çin, üç hedefi aynı anda gerçekleştirmeyi
amaçlamaktadır.
Finansal egemenlik. Yuan’ın uluslararası rezerv para
statüsünü güçlendirmek.
Teknolojik bağımsızlık. Batı’nın tedarik zincirine karşı
kendi hammadde gücünü stratejik araç olarak kullanmak.
Jeopolitik üstünlük. Asya-Afrika hattında “kaynak
diplomasisi” aracılığıyla yeni müttefikler kazanmak.
Dolayısıyla Çin’in nadir toprak politikası, salt ekonomik
bir plan değil, 21. yüzyılın hegemonya projesidir.
Rusya’nın
Enerji-Emtia Tabanlı Finans Modeli
Rusya, Batı yaptırımlarına karşı geliştirdiği stratejide,
enerji ihracatını dolar dışı ödeme sistemleriyle yeniden örgütlemeye
başlamıştır. Ruble, Yuan, Hint Rupisi ve İran Riyali arasında kurulan ikili
ödeme ağları, enerji ve maden ticaretinin SWIFT sistemine bağımlılığını
kırmaktadır. Özellikle 2023 sonrası dönemde, Moskova “Enerji Rublesi” kavramını
ortaya atmış ve petrol-doğalgaz gelirlerini altın ve maden rezervleriyle
desteklemeye başlamıştır.
Bu girişim, Rusya’nın kapitalist merkezlerden kopuşunun ilk
somut ekonomik göstergelerinden biridir. Çünkü bu model, parayı finansal
spekülasyondan değil, doğrudan üretim kapasitesinden türeten bir anlayışa
yaslanır. Yani sermayenin değil, kaynağın kendisinin egemenliği hedeflenmektedir.
BRICS
Bankası ve Alternatif Finans Altyapısı
2014’te kurulan BRICS Kalkınma Bankası (NDB), IMF ve Dünya
Bankası’na alternatif bir finans kurumu olarak giderek güçlenmektedir. Bu
banka, kredi politikalarını dolar üzerinden değil, yerel para birimleri ve mal
temelli karşılıklar üzerinden yürütmektedir. Örneğin, bir Afrika ülkesine
sağlanan kredi, Çin’den ithal edilen nadir toprak teknolojileriyle geri
ödenebilmektedir. Bu, kapitalizmin finansal zincirini çözebilecek
üretim-tabanlı finans modeline geçiş anlamına gelir.
NDB’nin uzun vadeli hedefi, mal, enerji ve maden
rezervleriyle destekli dijital ödeme sistemi kurmaktır. Bu sistem, küresel
finansın dolar bağımlılığını zayıflatacak, çok kutuplu bir rezerv ekosistemi
yaratacaktır. Dolayısıyla BRICS+, sadece ekonomik değil, siyasal bağımsızlık
için de bir araç haline gelmiştir.
Batı
Hegemonyasının Çözülüşü ve Yeni Bloklaşma
BRICS+’ın yükselişi, Atlantik merkezli finansal hegemonyanın
çözülüşünü hızlandırmaktadır. Bu çözülüş, kapitalizmin bir krizinden ziyade,
merkezinin yer değiştirmesi anlamına gelir. Washington merkezli sermaye
düzeninin yerini, Şanghay-Moskova eksenli üretim temelli yeni bir sermaye bloğu
almaktadır. Ancak bu da kendi içinde çelişkisiz değildir: BRICS+ ülkeleri,
henüz sermaye birikimi ve üretim ilişkileri bakımından eşit bir blok
oluşturmamaktadır. Dolayısıyla bu geçiş, kapitalizmin doğudan yeniden üretilmesi
riskini taşır.
Fakat yine de bu süreç, tarihsel açıdan tek kutuplu
hegemonyanın sonu anlamına gelir. Artık dünya ekonomisi bir “tek merkezden
yönetilen finansal imparatorluk” olmaktan çıkmakta; çok merkezli, kaynak
temelli, üretim odaklı bir yapıya evrilmektedir.
Yeni
Jeoekonomik Çağın Devrimci Perspektifi
Dünya, 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken yalnızca
teknolojik değil, jeoekonomik bir kırılmanın eşiğindedir. Nadir toprak
elementleri, tıpkı sanayi devriminde kömürün, 20. yüzyılda petrolün oynadığı
rolü üstlenmiş; üretim ilişkilerinin, finans sistemlerinin ve siyasal iktidar
biçimlerinin yeniden tanımlandığı yeni bir dönemin dinamiği haline gelmiştir.
Bu dönüşüm, yalnızca ekonomik altyapıyı değil, sınıf ilişkilerini, ekolojik
dengeleri ve devrimci öznenin konumunu da doğrudan etkilemektedir.
Kapitalizmin
Yeni Çelişkisi, Teknolojik Üretim – Ekolojik Yıkım
Nadir toprak elementlerinin üretimi, kapitalizmin doğası
gereği yeni bir sömürü zinciri yaratmıştır. Madenin çıkarıldığı Afrika ve Asya
bölgelerinde çevre kirliliği, ağır metal zehirlenmeleri ve işçi ölümleri
yaygındır. Yani kapitalizm, “yeşil enerji” söylemi altında bile emek ve doğa
üzerindeki sömürüyü sürdürmektedir. Bu, Marx’ın “metabolik yarılma” kavramıyla
örtüşür: insan ile doğa arasındaki denge, sermayenin kâr yasası uğruna yeniden
bozulmaktadır.
Dolayısıyla nadir toprak ekonomisinin yükselişi, yalnızca
enerji formunun değişimi değil, yeni bir ekolojik sınıf çelişkisi doğurmuştur.
Artık devrimci hareket, işçi sınıfı mücadelesini yalnızca üretim araçları
üzerinden değil, doğa ve ekosistem üzerindeki mülkiyet ilişkileri üzerinden de
yürütmek zorundadır.
Sermayenin
“Madenleşmesi” ve Yeni Emperyalizm
Kapitalizmin bugünkü aşaması, finansallaşmadan sonra maden
temelli yeniden merkezileşme sürecine girmiştir. Sermaye artık veri, enerji ve
element üzerinden işlemektedir. Bu süreç, klasik emperyalizmin modern
biçimidir. teknolojik madencilik emperyalizmi. Artık işgaller askeri değil,
ekonomik lisans ve tedarik zinciri biçiminde gerçekleşir. Çok uluslu şirketler,
maden rezervlerini kontrol ederek devletleri ekonomik olarak bağımlı hale
getirir.
Bu nedenle, Lenin’in emperyalizm analizini güncellemek
gereklidir: sermaye ihracı artık yalnızca finansal değil, jeolojik ve
teknolojik bir nitelik kazanmıştır. Bu, emperyalizmin “yeni maddi formudur.”
Nadir toprak elementleri, bu anlamda kapitalist sistemin son evresinin
stratejik kalbidir.
Planlı,
Ekososyalist ve Kolektif Ekonomi
Bu yeni çağ, devrimci düşünce açısından bir yıkım değil,
fırsat yaratmaktadır. Çünkü kapitalizm, kendi teknik altyapısını geliştirdikçe,
planlı ve kolektif üretim biçimlerinin nesnel koşullarını da yaratmaktadır.
Otomasyon, yapay zekâ, enerji dönüşümü ve nadir toprak teknolojileri,
kapitalist özel mülkiyet altında sömürü aracına dönüşür; ancak kolektif
mülkiyet altında insanlığın özgürleşme araçları haline gelebilir.
Bu bağlamda, devrimci
perspektifin üç temel yönü belirginleşmektedir:
Ekososyalist yönelim:
Doğa ve üretim arasındaki ilişkiyi yeniden kurarak, maden
çıkarımından enerji üretimine kadar tüm süreçleri ekolojik planlamaya tabi
kılmak.
Kolektif mülkiyet modeli:
Nadir toprak elementleri gibi stratejik kaynakların devlet
tekeli ya da özel sermaye değil, kolektif toplumsal denetim altında
yönetilmesi.
Uluslararası dayanışma:
BRICS+ benzeri blokların kapitalistleşme eğilimine karşı,
dünya halklarının emek ve ekoloji temelli dayanışma ekonomileri oluşturması.
Tarihsel
Diyalektik, Madenin Dönüşümü, Bilincin Dönüşümü
Her çağın devrimi, kendi üretim araçlarından doğar. Buhar
motoru sanayi devrimini, petrol motoru emperyalizmi, nadir topraklar ise bilgi
ve enerji devrimini yarattı. Fakat bu devrim, kapitalizmin elinde insanı ve
doğayı yabancılaştıran bir makineye dönüştü. Şimdi görev, bu enerjiyi insan
bilincinin devrimci dönüşümüyle birleştirmektir.
Madenin içinden çıkan teknoloji, bilincin içinden çıkacak
devrimle birleştiğinde, insanlık tarihin üretici öznesi olarak yeniden
doğacaktır. Bu, yalnızca ekonomik bir devrim değil, aynı zamanda etik, estetik
ve ontolojik bir devrimdir: insanın doğayla, emekle ve kendi özüyle yeniden
bütünleştiği yeni bir toplumsal düzenin kapısıdır.
İnsan
Yeni Çağın Eşiğinde
Petrodolar çağının sonu, nadir toprak çağının başlangıcıdır.
Fakat bu yalnızca sermayenin bir form değişikliğidir; insanlığın özgürleşmesi anlamına
gelmez. Gerçek dönüşüm, bu kaynakların insanlığın kolektif çıkarları
doğrultusunda örgütlenmesiyle mümkündür. Devrimci perspektif, madenin kendisini
değil, madenin üzerindeki mülkiyet ilişkisini hedef alır.
Çünkü mesele, hangi enerjiyi kullandığımız değil, enerjiyi
kimin için kullandığımızdır.
Nadir toprak ekonomisi, kapitalizmin son maddi kalesidir —
ve aynı zamanda, yeni bir sosyalist çağın maddi temeli olma potansiyelini
taşır.
Erdoğan ATEŞİN
29 Ekim 2025
Kaynaklar
Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu
(USGS), Nadir Toprak Elementleri: Küresel Üretim ve Piyasa Trendleri, 2023.
IMF, Petro Dolar Sistemi ve Küresel Finans, 2022.
BRICS Kalkınma Bankası, Yıllık Rapor, 2024.
Yergin, D., Smith, J., 21. Yüzyılda Enerji ve Jeopolitik,
2018.
Çin Ulusal Nadir Toprak Raporu, Sanayi ve Bilgi
Teknolojileri Bakanlığı, 2023.
Marx, K., Kapital, Cilt I–III, 1867–1894.
Lenin, V. I., Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması,
1917.
Avrupa Komisyonu, AB'de Stratejik Teknolojiler ve Sektörler
için Kritik Hammaddeler, 2023.
