5 Kasım 2025 Çarşamba

Nadir Elementler Ve Önümüzdeki Sürece İlişkin Bir Araştırma çalışmasıdır...ALINTI_Facebook-Erdogan Ateş-29 Ekim

KÜRESEL ENERJİ HEGEMONYASININ DÖNÜŞÜMÜ

(Petrodoların Yükselişinden Nadir Elementler Çağına Geçiş)

yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünya ekonomisinin temel belirleyeni enerji kaynakları olmuştur. Sanayi devriminin kömür temelli kapitalist üretim yapısı, II. Dünya Savaşı sonrasında petrol merkezli enerji düzenine dönüşmüştür. 1945 sonrası dönemde ABD’nin küresel hegemonyası, sadece askeri ve finansal araçlarla değil, enerji dolaşımını dolar üzerinden kontrol etme mekanizmasıyla da kuruldu.

Bu sistemin merkezinde, 1970’lerin başında ABD-Suudi Arabistan anlaşmasıyla şekillenen “petrodolar sistemi” yer alır. ABD, Suudi Arabistan başta olmak üzere OPEC ülkelerine, petrol satışlarının yalnızca dolar üzerinden yapılması şartını dayattı. Böylece petrol, yalnızca enerji kaynağı değil, doların uluslararası rezerv para statüsünün teminatı haline geldi. Bu, hem finansal sermayenin genişlemesini hem de ABD’nin bütçe açıklarını küresel olarak finanse edebilmesini sağladı.

Petrodolar sistemi, aynı zamanda emperyalist tahakkümün görünmez finansal aygıtıydı. Petrol üzerinden üretilen her dolar, gelişmekte olan ülkelerin dış borçlarını artırıyor, çevre ekonomilerde bağımlılık sarmalını derinleştiriyordu.

Tek Kutuplu Enerji Düzeni ve 20. Yüzyılın Jeopolitiği

Soğuk Savaş boyunca enerji, yalnızca ekonomik bir meta değil, siyasal bir silah haline geldi. ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki mücadelede enerji kaynakları, askeri stratejinin ayrılmaz parçasıydı.

ABD, Ortadoğu petrolleri üzerinde kurduğu askeri-politik denetimle hem Avrupa hem Japonya ekonomilerini dolara bağımlı hale getirdi. Bu süreçte NATO ittifakı, yalnızca savunma örgütü değil, enerji güvenliği koalisyonu işlevi gördü.

1973 Petrol Krizi, bu hegemonyanın iki yönlü karakterini açığa çıkardı.

Bir yandan petrol fiyatlarının fırlamasıyla doların küresel talebi arttı.

Öte yandan, enerji bağımlılığı uluslararası sermaye akışlarını yeniden biçimlendirdi.

Sonuçta 20. yüzyılın son çeyreğinde dünya ekonomisi, hem fosil yakıtlara hem de finansal dolarizasyon sürecine göbekten bağlanmış bir yapıya evrildi.

Küresel kapitalizmin 2008 finansal krizi sonrası dönemi, aynı zamanda enerji düzeninin yapısal krizine işaret etti.

Bir yandan petrol rezervlerinin sınırlılığı ve üretim maliyetlerinin artışı. Diğer yandan iklim değişikliği baskısı, yeşil enerji politikalarının yükselişi, ve özellikle teknolojik dönüşümün (dijital, yapay zekâ, batarya devrimi) maden temelli bir üretim zincirine dayanması,

petrol merkezli hegemonyayı aşındırmaya başladı. Artık dünya ekonomisinde stratejik değer, petrol varilinde değil, maden cevherinde yoğunlaşmaktadır.

Petrodolar’dan Madendolar’a Geçiş

Bugün küresel güç dengeleri, “enerji üretiminden teknoloji üretimine” kayıyor. Bu kaymanın temelinde ise nadir toprak elementleri (rare earth elements - REE) bulunuyor.

Neodimyum, disprosyum, lantan, terbiyum, lityum, kobalt, nikel ve grafit gibi elementler, modern teknolojinin görünmez altyapısıdır. Bu elementler olmadan elektrikli araçlar, rüzgar türbinleri, lazer sistemleri, yarı iletken çipler ya da askeri sensörler üretilemez.

Bu nedenle, 21. yüzyılın enerji politikası artık “kimin petrolü var?” değil, “kimin nadir elementi var?” sorusu etrafında şekillenmektedir.

Bu dönüşüm, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir devrim niteliğindedir. Çin’in nadir toprak elementlerindeki %70-80’lik küresel payı, ABD’nin dolar hegemonyasıyla kurduğu sistem için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Devrimci perspektiften bir ara değerlendirme yaparsak,

Petrodolar sistemi, kapitalizmin enerji üzerinden kurduğu sömürü diyalektiğinin tarihsel bir biçimiydi..Bugün bu diyalektik, “yeşil kapitalizm” maskesi altında yeni bir sömürü biçimiyle yeniden kuruluyor: doğayı kurtarma adına doğanın içini oyma süreci!

Ancak her ekonomik dönüşüm, aynı zamanda hegemonya krizinin ve yeni toplumsal bilinçlerin doğuşunun da zemini olur. Maden temelli bu yeni düzen, hem emperyalist çatışmaları keskinleştirecek hem de doğa merkezli, kolektif üretim ve planlamaya dayalı sosyalist alternatiflerin maddi koşullarını yaratacaktır.

NADİR TOPRAK ELEMENTLERİNİN EKONOMİK VE TEKNOLOJİK ROLÜ

(Teknolojik üretim zincirinin görünmez kalbi, maden ekonomisinin yeni çağı)

Bilimsel ve Teknik Tanım: “Nadir” Olan Ne?

“Nadir toprak elementleri” ifadesi, aslında 17 kimyasal elementin (lantanit serisi ile birlikte skandiyum ve itriyum) genel adıdır. Bu elementlerin çoğu yer kabuğunda mutlak anlamda “nadir” değildir; esas mesele onların ekonomik olarak çıkarılmasının, ayrıştırılmasının ve işlenmesinin son derece zor ve maliyetli oluşudur.

Bu nedenle, nadir toprak elementlerinin gerçek değeri kimyasal nadirliklerinden değil, üretim sürecindeki stratejik kıtlıktan doğar.

REE’nin Kullanım Alanları, Modern Teknolojinin Görünmez Temeli

yüzyılın üretim sistemleri – özellikle dijitalleşme, yapay zekâ, savunma sanayii, yeşil enerji ve uzay teknolojisi – doğrudan bu elementlere bağımlıdır.

Başlıca kullanım alanlarını şöyle özetleyebiliriz.

Element Kullanım Alanı

Neodimyum (Nd)

Elektrikli araç motorları, rüzgar türbinleri, sabit mıknatıslar

Disprosyum (Dy)

Isıya dayanıklı mıknatıslar, savunma sistemleri

Terbiyum (Tb)

Ekran teknolojileri, lazer sistemleri

Lantan (La)

Kamera mercekleri, hidrojen pilleri

Seryum (Ce)

Katalizörler, cam endüstrisi

Ittriyum, Süper iletkenler, lazerler, radar sistemleri

Lityum, Kobalt, Nikel Batarya teknolojisi, enerji depolama sistemleri

Bugün bir elektrikli araçta ortalama 10–15 kg nadir toprak elementi, bir F-35 savaş uçağında ise 420 kg’a kadar REE kullanıldığı tahmin ediliyor. Yani bu elementler, dijital kapitalizmin ve modern militarizmin temel bileşenleri haline gelmiştir.

Çin Faktörü, Jeoekonomik Merkez Kayması

Çin, 1980’lerden itibaren REE üretiminde stratejik bir planlama izlemiş; 2000’li yıllara gelindiğinde dünya üretiminin %80’ine hakim hale gelmiştir.

Bu üstünlüğün arkasında üç neden vardır.

Devlet kontrolü ve planlama. REE üretimi özel sektörün değil, devletin yönlendirmesi altındadır.

Ucuz işgücü ve çevre düzenlemelerinin esnekliği. Batılı ülkeler çevre kısıtlamaları nedeniyle üretimden çekilmiştir.

Dikey entegrasyon. Çin yalnızca maden çıkarmıyor; aynı zamanda işleme, rafine etme ve yüksek teknolojik ürünlere dönüştürme zincirinin tamamını kontrol ediyor.

Bu durum, “yeni enerji hegemonya ekseni”nin Batı’dan Doğu’ya kaydığının en somut göstergesidir.

ABD, AB ve Japonya bu bağımlılığı azaltmak için Avustralya, Kanada ve Afrika’da yeni maden sahaları açsa da Çin’in işleme tekelini kıramamaktadır.

REE Ekonomisinin Finansal Ağırlığı, Yeni Bir Rezerv Alan

Petrol piyasası 20. yüzyıl boyunca fiyat, üretim ve döviz rezervi ekseninde dolar merkezli bir yapıya sahipti. REE piyasası ise 21. yüzyılda stratejik hammadde, teknoloji zinciri ve veri ekonomisi üzerinden aynı rolü üstlenmeye başlamıştır.

Bu süreçte,

Maden rezervleri, yeni finansal spekülasyon araçlarına dönüşüyor.

Tedarik zinciri güvenliği, devlet politikası haline geliyor.

Enerji ve teknoloji tekelleri, REE arzını denetleyerek kâr oranlarını artırıyor.

ABD, 2023’ten itibaren “Critical Minerals Act” yasasıyla bu alanı ulusal güvenlik meselesi olarak tanımlamış durumda. Avrupa Birliği de “Critical Raw Materials Act” ( kritik hammaddeler yasası ) ile benzer bir çerçeve çizmiştir. Yani artık maden, sadece üretim girdisi değil, jeopolitik para birimidir.

Bu madenlerin çıkarılması, genellikle yoksul bölgelerde ekolojik felaketler yaratmaktadır.

Örneğin;

Çin’in Baotou bölgesinde REE üretimi nedeniyle oluşan toksik atık gölleri, ekosistemleri yok etmiştir.

Kongo’da kobalt madenciliği çocuk işçiliğiyle iç içe geçmiştir.

Myanmar, Tanzanya, Bolivya gibi ülkelerde maden arama faaliyetleri yeni sömürgecilik biçimleri olarak sürmektedir.

Kapitalizm, “yeşil enerji” söylemini doğayı kurtarmak için değil, doğayı yeniden sermaye birikiminin kaynağı haline getirmek için kullanmaktadır. Bu nedenle, REE ekonomisinin görünmeyen yüzü ekososyal çelişkilerin derinleşmesidir.

Nadir toprak elementleri, bugünün kapitalist üretim biçiminde “enerjinin hammaddesi” değil, “teknolojinin özü” haline gelmiştir.

Bu dönüşüm, sermayenin artık yalnızca üretimi değil, doğanın iç dokusunu bile kontrol etmeye yöneldiğini gösteriyor. Bu nedenle REE ekonomisi, klasik enerji kapitalizminin ötesinde; biyosferin, verinin ve teknolojinin iç içe geçtiği yeni bir sömürü formunu temsil ediyor.

PETRODOLAR SİSTEMİ KARŞISINDA NADİR TOPRAK EKONOMİSİNİN JEOEKONOMİK AĞIRLIĞI

(Emperyalist sermaye dolaşımının yeni ekseni, enerji-finans-maden üçgeni)

Petrodolar Sistemi, Sermaye Dolaşımının Finansal Kalbi

1970’lerde ABD, Vietnam yenilgisi sonrası sarsılan ekonomik gücünü yeniden tahkim etmek için petrolün dolar üzerinden fiyatlandırılması sistemini kurdu.

Suudi Arabistan’la yapılan 1974 anlaşmasıyla OPEC ülkeleri, petrol satışlarını yalnızca dolar üzerinden yapmayı kabul etti. Bu sayede,

ABD doları, küresel enerji ticaretinin zorunlu aracı haline geldi.

Petrol gelirleri, ABD bankalarında “petrodolar rezervi” olarak depolandı.

ABD’nin bütçe açıkları, bu rezervlerle finanse edildi.

Sonuç olarak, petrol doların altını oldu; ABD emperyalizmi hem enerji hem finans piyasalarında çifte tekel kurdu.

2000’li yıllardan itibaren bu sistem, üç yönden sarsılmaya başladı:

Enerji Kaynaklarının Çeşitlenmesi,

Yenilenebilir enerji, elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, fosil enerjiye bağımlılığı azalttı.

Jeopolitik Dağılma,

Ortadoğu’da ABD hegemonyasına karşı direniş odakları (İran, Rusya, Çin ortaklıkları) güç kazandı.

Finansal Alternatifler,

BRICS ülkeleri, enerji ticaretinde yerel para birimleriyle ödeme sistemlerine geçti (örneğin Rusya-Hindistan petrol anlaşmaları ruble/rupee bazlı).

Tüm bunlar, doların enerji temelli rezerv para statüsünü tehdit eden yapısal gelişmelerdir.

REE Ekonomisi - Yeni Emperyalist Alan

Nadir toprak elementleri, günümüzde teknolojik üretim zincirlerinin çekirdeğini oluşturur.

Bu durum, klasik enerji merkezli kapitalizmin yerini madene dayalı üretim merkezli kapitalizmin almasına yol açmaktadır.

Bu geçiş, emperyalist güçlerin yeni bir paylaşım savaşına girişmesini beraberinde getirmiştir.

Çin, maden üretiminde ve rafinasyonunda açık ara önde (%80’e yakın küresel pay).

ABD, savunma sanayi bağımlılığını azaltmak için iç üretimi canlandırmakta (Mountain Pass madeni, Kaliforniya).

AB ve Japonya, tedarik zincirinde Çin’e bağımlılığı azaltmak için Afrika ve Latin Amerika’da maden arayışına girmekte.

Sonuçta, dünya ekonomisinde yeni bir stratejik harita şekillenmektedir:

“Ortadoğu’nun petrolü yerine Afrika ve Asya’nın madenleri.”

Afrika, Latin Amerika ve Asya, Yeni Sömürge Cepheleri

Kapitalizmin “yeşil enerji” söylemi, aslında yeni bir maden sömürgeciliği dalgasını meşrulaştırıyor.

Örneğin;

Kongo Demokratik Cumhuriyeti, dünya kobalt rezervlerinin %70’ine sahip; bu kaynaklar Çin, ABD ve Avrupa tekelleri arasında paylaşılmış durumda.

Bolivya, Şili ve Arjantin, “lityum üçgeni” olarak adlandırılan bölgede devasa rezervlere sahip; Tesla, Panasonic, BYD gibi şirketler doğrudan yatırım yapıyor.

Myanmar, Tanzanya, Madagaskar gibi ülkelerde, Çin merkezli madencilik şirketleri çevre yıkımına yol açarak yeni bağımlılık ilişkileri kuruyor.

Bu süreç, klasik sömürgecilikten farklı olarak teknolojik-sömürgecilik (technocolonialism) biçimini almıştır:

Doğrudan işgal yerine, veri, maden, enerji ve teknoloji zinciri üzerinden kurulan bağımlılık.

BRICS ve Yeni Rezerv Arayışları, Petrodolara Alternatif mi?

BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) bloğu, 2023 sonrası dönemde maden temelli rezerv para sistemi tartışmalarını gündeme getirdi.

Bu sistemin iki temel dayanağı öne çıkıyor.

Altın ve maden rezervlerine dayalı ortak rezerv fonu,

Enerji ve maden ticaretinde dolar dışı ödeme sistemleri.

Bu girişim, petrodolar sisteminin tek kutupluluğunu kırma potansiyeline sahip.

Ancak BRICS içinde de çelişkiler mevcut: Çin’in üretim tekelini koruma eğilimi, Hindistan ve Brezilya’nın bağımsız politikalarıyla zaman zaman çatışıyor.

Yine de bu hareket, kapitalist dünya düzeninde çok kutuplu bir jeoekonomik dönüşümün öncüsüdür.

ABD, Çin’in REE üzerindeki hakimiyetini ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımlamış durumda.

Biden yönetimi, 2022’den itibaren “Defense Production Act” kapsamında nadir toprak ve lityum üretimini askeri öncelik haline getirdi.

Ayrıca;

Avustralya, Kanada ve Afrika ülkelerinde stratejik maden ittifakları kuruyor.

“Friendshoring” ( dostluk paylaşımı) politikasıyla, üretimi yalnızca dost ülkelerde (örneğin Kanada, Güney Kore) teşvik ediyor.

Çin’e yönelik ihracat kısıtlamalarıyla (örneğin çip, mıknatıs teknolojisi) yeni bir ekonomik soğuk savaş başlatıyor.

Bu süreç, klasik ticaret savaşlarının ötesinde, maden ve teknoloji temelli hegemonya mücadelesine dönüşmüş durumda.

Jeoekonomik Sonuç, Yeni Dünya Düzeni Madende Şekilleniyor

Bugün küresel güç dengesi şu şekilde evriliyor:

20. yüzyılın jeopolitiği petrolün dolar üzerinden fiyatlandırılmasına,

yüzyılın jeopolitiği ise madenin teknoloji üzerinden değerlenmesine dayanıyor.

Bu geçiş, yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil, aynı zamanda emperyalist sistemin iç yeniden yapılanmasıdır.

Yani artık mesele enerji arzından çok, teknolojik üretim zincirine kimin hükmettiği meselesidir.

Petrodolar sistemi, sermayeyi enerji akışına bağlamıştı;

nadir toprak ekonomisi ise sermayeyi doğanın jeolojik derinliğine bağlıyor.

Bu, kapitalizmin artık yeryüzünün damarlarını dahi metalaştırdığı anlamına gelir.

Böylece sistem, yalnızca insan emeğini değil, gezegenin varlığını da emek-sermaye çelişkisinin nesnesine dönüştürüyor.

Nadir Toprak Elementlerinin Jeostratejik Önemi ve Kaynak Dağılımı

Nadir toprak elementleri (NTE), modern sanayinin ve ileri teknoloji ekonomisinin görünmez omurgasını oluşturur. Bu 17 elementlik grup —skandiyum, itriyum ve lantanitler dahil— dijital çağın, askeri-endüstriyel kompleksin ve yeşil dönüşüm teknolojilerinin temel girdisidir. Bugün, akıllı telefonlardan elektrikli araçlara, füze güdüm sistemlerinden güneş panellerine kadar hemen her teknolojik ürün bu elementlere bağımlıdır. Bu durum, nadir toprak elementlerini yalnızca ekonomik bir meta değil, aynı zamanda jeopolitik güç unsuru haline getirmiştir.

Kaynak Dağılımı ve Çin Hegemonyası

Dünya nadir toprak elementlerinin yaklaşık %60’ı Çin tarafından üretilmektedir. Ancak bu oran yalnızca bir üretim kapasitesine değil, aynı zamanda rafine etme ve işleme tekeline işaret eder. Çin, ham cevherden kullanılabilir forma dönüştürmede %85’in üzerinde bir paya sahiptir. Bu, tıpkı 20. yüzyılda petrodoların ABD merkezli finansal sistemin omurgasını oluşturması gibi, 21. yüzyılda “rare earth yuan” (Nadir toprak yuan'ı) benzeri bir enerji-jeoloji finans sisteminin temellerini atmaktadır.

ABD, Japonya, Güney Kore ve Avrupa Birliği ülkeleri bu bağımlılığı azaltmak için Avustralya, Grönland, Kanada ve Afrika’da (özellikle Kongo, Tanzanya, Madagaskar ve Namibya’da) stratejik yatırımlar başlatmıştır. Ancak, nadir toprak tedarik zinciri yalnızca maden üretimiyle değil, kimyasal işleme ve çevresel risk yönetimiyle de kontrol altına alınabildiğinden, Çin hâlen bu alanda belirleyici konumunu korumaktadır.

Nadir toprak elementleri, 20. yüzyılın petrolü kadar stratejik bir değere sahiptir. Savunma sanayi açısından, bu elementler radar sistemleri, lazer güdüm teknolojileri, nükleer reaktörler ve jet motorlarında kritik işlevler üstlenir. ABD Savunma Bakanlığı’nın 2023 tarihli raporuna göre, modern bir F-35 savaş uçağında yaklaşık 400 kilogram nadir toprak elementi bulunmaktadır. Dolayısıyla, bu elementlerin arzında yaşanacak bir kesinti, yalnızca sivil sanayi değil, askeri caydırıcılık kapasitesini de doğrudan etkileyebilir.

Bu yönüyle nadir topraklar, enerji ve finans üzerinden kurulan petrodolar hegemonyasına alternatif bir jeoekonomik eksen oluşturma potansiyeline sahiptir. Çin bu farkındalıkla, 2010’lardan itibaren nadir toprak ihracatını bir siyasi silah olarak da kullanmaya başlamıştır. Örneğin 2010’da Japonya ile yaşanan Senkaku Adaları krizi sonrası ihracatı sınırlayarak Tokyo’yu diplomatik geri adım atmaya zorlamıştır. Bu, “enerji diplomasisi”nden “maden diplomasisi”ne geçişin sembolik bir örneğidir.

Petrol çağında küresel finans sistemi dolar rezervine dayalı enerji borsası üzerinden şekillenmişti. Bugünse, yeşil dönüşüm, dijitalleşme ve askeri üretim alanlarında artan talep, nadir toprak elementlerini yeni stratejik rezerv birimi haline getirmektedir. Çin’in Yuan bazlı nadir toprak ticareti girişimleri, ABD’nin petrodolar sistemine karşı mal temelli bir para stratejisi olarak okunabilir.

Bu durum, kapitalizmin klasik enerji-finans dengesinin çözülüşünü ve “maden merkezli yeni finansal mimarinin” doğuşunu haber verir. Yani, 20. yüzyılın “petrol-dolar” ilişkisi, 21. yüzyılda “maden-yuan” veya “teknoloji-mineral” eksenine evrilmektedir. Bu evrim, küresel güç dengelerini enerji üzerinden değil, maden tabanlı endüstriyel kapasite üzerinden belirleyecektir.

Nadir Toprak Ekonomisi ve Petrodolar Sisteminin Çözülüşü

yüzyılın ikinci yarısı, petrolün siyasal ekonomi üzerindeki mutlak belirleyiciliği ile şekillenmişti. ABD’nin 1970’lerde Suudi Arabistan’la kurduğu petrodolar sistemi, yalnızca enerji ticaretini değil, tüm küresel finans akışlarını dolar merkezli hale getirdi. Bu sistem, ABD hegemonyasının parasal zemini olarak işledi: her ülke enerji ihtiyacını karşılamak için dolar rezervi tutmak zorundaydı. Böylece dolar, bir enerji parası haline geldi. Ancak 21. yüzyılda enerji ekonomisinin yönü, fosil yakıtlardan teknoloji ve nadir element temelli üretim alanlarına kaydıkça bu model sarsılmaya başladı.

Petrodoların zayıflaması, salt enerji dönüşümünden değil, finansal sistemin yapısal bunalımından kaynaklanmaktadır. ABD’nin 2008 finans krizinden sonra devasa miktarda para basması, doların uluslararası gücünü reel üretimden kopardı. Dolar, artık petrol gibi bir reel değerle değil, spekülatif finansal araçlarla desteklenmeye başladı. Buna karşın Çin ve Rusya gibi ülkeler, maden ve enerji rezervleriyle teminatlı yeni ticaret sistemleri geliştirmeye yöneldi. Bu yönelim, “mal temelli rezerv para” anlayışının geri dönüşü anlamına gelir.

Bugün enerji dönüşümüyle birlikte dünya ekonomisi, fosil yakıt yerine nadir toprak elementlerine dayalı bir büyüme eksenine geçiyor. Elektrikli araç bataryaları, rüzgar türbinleri, mikroçipler, lazer sistemleri, füzyon teknolojileri gibi alanlarda kullanılan bu elementler, modern ekonominin yeni enerji birimi haline gelmiştir. Bu bağlamda, petrolün bir zamanlar doların değerini belirlediği gibi, nadir toprak elementleri de teknolojik ve finansal sistemin yeni dayanak noktası olmaya başlamıştır.

Kapitalizmin klasik birikim modeli, enerji-sermaye-üretim üçlüsü etrafında döner. Ancak bugünün kapitalizmi, üretimi değil, veriyi ve teknolojiyi merkezine almıştır. Bu dönüşüm, üretimin hammaddesi olan elementlerin değerini daha da yükseltmiştir. Örneğin, bir ton neodimyum ya da disprosyumun piyasa değeri, aynı ağırlıktaki petrolden katbekat fazladır; fakat bu fark sadece fiyatla ilgili değildir. Bu elementler, yüksek katma değerli ürünlerin üretilmesini sağlar. Dolayısıyla, nadir toprak elementleri yalnızca sanayi girdisi değil, ekonomik artı-değerin teknolojik kaynağı haline gelmiştir.

Bu durum, klasik enerji ekonomisinin finansal mantığını tersine çevirmektedir. Artık değer birikimi, yeraltından çıkan sıvı (petrol) değil, atomik düzeyde saflaştırılan toprak elementleri üzerinden gerçekleşmektedir. Bu da üretim ilişkilerini, finansman araçlarını ve ticaret dengelerini kökten değiştirir. Çin bu dönüşümün farkına vararak, 2010 sonrası dönemde “Made in China 2025” stratejisiyle nadir toprak elementlerini teknolojik üretimin merkezine yerleştirmiştir. Yani üretim zincirinin hammaddeden ürüne kadar tüm aşamaları tek ulusal strateji altında toplanmıştır. Bu model, neoliberal serbest piyasa mantığına ters düşer; daha çok devlet güdümlü planlı ekonomi anlayışına dayanır.

Petrodolar sisteminin çözülüşüyle birlikte, yeni bir kavram ortaya çıkmaktadır: mineraldolar ya da daha doğru bir ifadeyle maden temelli finansal rezerv. Bu anlayış, para değerinin artık yalnızca merkez bankası gücüne değil, doğal kaynak stoğuna ve endüstriyel kapasiteye dayanmasını öngörür. Çin’in nadir topraklar üzerindeki kontrolü, onu ABD’nin karşısında bir “kaynak bankası” haline getirmiştir. ABD’nin sahip olduğu finansal baskı gücüne karşı, Çin maden stokları ve işleme tesisleriyle stratejik bir karşı ağırlık üretmiştir.

Rusya’nın enerji kaynakları (doğalgaz, petrol, uranyum) ile Çin’in nadir toprak kaynakları birleştiğinde, mal temelli yeni bir uluslararası finans düzeni oluşma eğilimindedir. BRICS ve bu doğrultuda, dolar dışı ticareti genişletme ve altın-maden rezervleriyle destekli ortak ödeme sistemleri kurma adımları atmaktadır. Böylece kapitalizmin enerji eksenli parasal düzeni, maden eksenli üretim ekonomisine evrilmektedir. Bu, yalnızca bir ekonomik geçiş değil, aynı zamanda dünya hegemonya merkezinin Batı’dan Doğu’ya kayışı anlamına gelir.

Petrodolar sistemi, kapitalist üretimin enerji temelli fetişizmini temsil ediyordu: petrol, üretimin tanrısıydı; dolar onun kutsal simgesiydi. Bugün bu tanrı çökmekte, yerine maden temelli bir teknik-fetişizm doğmaktadır. Ancak bu yeni sistem de, özünde meta ilişkilerinin başka bir biçimidir; yani sömürünün teknolojik maskesidir. Nadir toprak ekonomisi, yeni bir üretim ilişkisi getirmemekte, yalnızca sermayenin teknik formunu değiştirmektedir.

Dolayısıyla, bu çözülüşü yalnızca ekonomik değil, diyalektik bir dönüşüm olarak da okumak gerekir: sermaye, kendi üretim araçlarını dönüştürürken, kendi mezar kazıcılarını da yaratmaktadır. Nadir toprak elementlerinin üretim zinciri, ekolojik yıkım, işçi sömürüsü ve küresel eşitsizlikleri yeniden üretmektedir. Bu çelişki, kapitalizmin içsel entropi yasasıyla uyumludur: sistem, varlığını sürdürmek için sürekli yeni enerji biçimleri ve meta fetişleri yaratmak zorundadır — ta ki kendi sınırına dayanıp çökene kadar.

Petrodolar sisteminin çözülüşü, sadece ekonomik bir kırılma değil, aynı zamanda küresel güç merkezlerinin yeniden yapılanma süreci anlamına gelir. Bu süreçte öne çıkan en önemli blok, Çin ve Rusya ekseninde genişleyen BRICS+ ittifakıdır. (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika ve son dönemde İran, Suudi Arabistan, Arjantin, Etiyopya, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin katılımıyla genişlemiştir.) Bu genişleme, artık yalnızca “alternatif bir birlik” olmanın ötesine geçip, yeni bir jeoekonomik sistemin omurgası olma iddiasına dönüşmüştür.

BRICS+ ve Mal Temelli Rezerv Para Arayışı

BRICS+ ülkeleri, doların uluslararası ticaretteki tahakkümüne karşı “mal temelli para birimi” fikrini yeniden gündeme taşımıştır. Bu anlayış, geçmişin altın standardını değil, enerji, maden ve tarımsal üretim kapasitesiyle desteklenmiş çoklu rezerv sistemini temel alır. Çin’in nadir toprak elementleri, Rusya’nın enerji kaynakları, Güney Afrika’nın platin ve paladyum rezervleri, Brezilya’nın tarımsal üretimi, Hindistan’ın sanayi işgücü – tüm bu unsurlar birlikte BRICS rezerv para biriminin maddi temeli olarak tasarlanmaktadır.

Bu sistem, klasik anlamda “kağıt para”nın ötesinde, reel değerlerle desteklenen dijital bir rezerv birimi (örneğin “BRICS coin” veya “BRICSD”) biçiminde tasarlanmaktadır. Yani para, soyut bir değişim aracı olmaktan çıkarak mal, enerji ve maden stoğuna dayalı bir değer ölçüsüne dönüşmektedir. Bu durum, petrodoların dayandığı speküljatif finans yapısına kökten bir alternatif üretmektedir.

Çin’in Stratejik Hamlesi Ve Nadir Topraklar Üzerinden Yeni Rezerv Sistemleri

Çin, dünya nadir toprak rezervlerinin %60’ına, işleme kapasitesinin ise %85’ine sahip olarak kaynak temelli finansın merkezine yerleşmiştir. 2024 itibariyle Çin, Yuan cinsinden nadir toprak ticaret borsalarını açmaya başlamış, bu yolla Yuan’ın küresel dolaşımını artırmayı hedeflemiştir. Bu strateji, doğrudan ABD’nin petrodolar dayatmasına karşı “mineralyuan” sistemini oluşturma girişimidir.

Bu hamleyle Çin, üç hedefi aynı anda gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır.

Finansal egemenlik. Yuan’ın uluslararası rezerv para statüsünü güçlendirmek.

Teknolojik bağımsızlık. Batı’nın tedarik zincirine karşı kendi hammadde gücünü stratejik araç olarak kullanmak.

Jeopolitik üstünlük. Asya-Afrika hattında “kaynak diplomasisi” aracılığıyla yeni müttefikler kazanmak.

Dolayısıyla Çin’in nadir toprak politikası, salt ekonomik bir plan değil, 21. yüzyılın hegemonya projesidir.

Rusya’nın Enerji-Emtia Tabanlı Finans Modeli

Rusya, Batı yaptırımlarına karşı geliştirdiği stratejide, enerji ihracatını dolar dışı ödeme sistemleriyle yeniden örgütlemeye başlamıştır. Ruble, Yuan, Hint Rupisi ve İran Riyali arasında kurulan ikili ödeme ağları, enerji ve maden ticaretinin SWIFT sistemine bağımlılığını kırmaktadır. Özellikle 2023 sonrası dönemde, Moskova “Enerji Rublesi” kavramını ortaya atmış ve petrol-doğalgaz gelirlerini altın ve maden rezervleriyle desteklemeye başlamıştır.

Bu girişim, Rusya’nın kapitalist merkezlerden kopuşunun ilk somut ekonomik göstergelerinden biridir. Çünkü bu model, parayı finansal spekülasyondan değil, doğrudan üretim kapasitesinden türeten bir anlayışa yaslanır. Yani sermayenin değil, kaynağın kendisinin egemenliği hedeflenmektedir.

BRICS Bankası ve Alternatif Finans Altyapısı

2014’te kurulan BRICS Kalkınma Bankası (NDB), IMF ve Dünya Bankası’na alternatif bir finans kurumu olarak giderek güçlenmektedir. Bu banka, kredi politikalarını dolar üzerinden değil, yerel para birimleri ve mal temelli karşılıklar üzerinden yürütmektedir. Örneğin, bir Afrika ülkesine sağlanan kredi, Çin’den ithal edilen nadir toprak teknolojileriyle geri ödenebilmektedir. Bu, kapitalizmin finansal zincirini çözebilecek üretim-tabanlı finans modeline geçiş anlamına gelir.

NDB’nin uzun vadeli hedefi, mal, enerji ve maden rezervleriyle destekli dijital ödeme sistemi kurmaktır. Bu sistem, küresel finansın dolar bağımlılığını zayıflatacak, çok kutuplu bir rezerv ekosistemi yaratacaktır. Dolayısıyla BRICS+, sadece ekonomik değil, siyasal bağımsızlık için de bir araç haline gelmiştir.

Batı Hegemonyasının Çözülüşü ve Yeni Bloklaşma

BRICS+’ın yükselişi, Atlantik merkezli finansal hegemonyanın çözülüşünü hızlandırmaktadır. Bu çözülüş, kapitalizmin bir krizinden ziyade, merkezinin yer değiştirmesi anlamına gelir. Washington merkezli sermaye düzeninin yerini, Şanghay-Moskova eksenli üretim temelli yeni bir sermaye bloğu almaktadır. Ancak bu da kendi içinde çelişkisiz değildir: BRICS+ ülkeleri, henüz sermaye birikimi ve üretim ilişkileri bakımından eşit bir blok oluşturmamaktadır. Dolayısıyla bu geçiş, kapitalizmin doğudan yeniden üretilmesi riskini taşır.

Fakat yine de bu süreç, tarihsel açıdan tek kutuplu hegemonyanın sonu anlamına gelir. Artık dünya ekonomisi bir “tek merkezden yönetilen finansal imparatorluk” olmaktan çıkmakta; çok merkezli, kaynak temelli, üretim odaklı bir yapıya evrilmektedir.

Yeni Jeoekonomik Çağın Devrimci Perspektifi

Dünya, 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken yalnızca teknolojik değil, jeoekonomik bir kırılmanın eşiğindedir. Nadir toprak elementleri, tıpkı sanayi devriminde kömürün, 20. yüzyılda petrolün oynadığı rolü üstlenmiş; üretim ilişkilerinin, finans sistemlerinin ve siyasal iktidar biçimlerinin yeniden tanımlandığı yeni bir dönemin dinamiği haline gelmiştir. Bu dönüşüm, yalnızca ekonomik altyapıyı değil, sınıf ilişkilerini, ekolojik dengeleri ve devrimci öznenin konumunu da doğrudan etkilemektedir.

Kapitalizmin Yeni Çelişkisi, Teknolojik Üretim – Ekolojik Yıkım

Nadir toprak elementlerinin üretimi, kapitalizmin doğası gereği yeni bir sömürü zinciri yaratmıştır. Madenin çıkarıldığı Afrika ve Asya bölgelerinde çevre kirliliği, ağır metal zehirlenmeleri ve işçi ölümleri yaygındır. Yani kapitalizm, “yeşil enerji” söylemi altında bile emek ve doğa üzerindeki sömürüyü sürdürmektedir. Bu, Marx’ın “metabolik yarılma” kavramıyla örtüşür: insan ile doğa arasındaki denge, sermayenin kâr yasası uğruna yeniden bozulmaktadır.

Dolayısıyla nadir toprak ekonomisinin yükselişi, yalnızca enerji formunun değişimi değil, yeni bir ekolojik sınıf çelişkisi doğurmuştur. Artık devrimci hareket, işçi sınıfı mücadelesini yalnızca üretim araçları üzerinden değil, doğa ve ekosistem üzerindeki mülkiyet ilişkileri üzerinden de yürütmek zorundadır.

Sermayenin “Madenleşmesi” ve Yeni Emperyalizm

Kapitalizmin bugünkü aşaması, finansallaşmadan sonra maden temelli yeniden merkezileşme sürecine girmiştir. Sermaye artık veri, enerji ve element üzerinden işlemektedir. Bu süreç, klasik emperyalizmin modern biçimidir. teknolojik madencilik emperyalizmi. Artık işgaller askeri değil, ekonomik lisans ve tedarik zinciri biçiminde gerçekleşir. Çok uluslu şirketler, maden rezervlerini kontrol ederek devletleri ekonomik olarak bağımlı hale getirir.

Bu nedenle, Lenin’in emperyalizm analizini güncellemek gereklidir: sermaye ihracı artık yalnızca finansal değil, jeolojik ve teknolojik bir nitelik kazanmıştır. Bu, emperyalizmin “yeni maddi formudur.” Nadir toprak elementleri, bu anlamda kapitalist sistemin son evresinin stratejik kalbidir.

Planlı, Ekososyalist ve Kolektif Ekonomi

Bu yeni çağ, devrimci düşünce açısından bir yıkım değil, fırsat yaratmaktadır. Çünkü kapitalizm, kendi teknik altyapısını geliştirdikçe, planlı ve kolektif üretim biçimlerinin nesnel koşullarını da yaratmaktadır. Otomasyon, yapay zekâ, enerji dönüşümü ve nadir toprak teknolojileri, kapitalist özel mülkiyet altında sömürü aracına dönüşür; ancak kolektif mülkiyet altında insanlığın özgürleşme araçları haline gelebilir.

Bu bağlamda, devrimci perspektifin üç temel yönü belirginleşmektedir:

Ekososyalist yönelim:

Doğa ve üretim arasındaki ilişkiyi yeniden kurarak, maden çıkarımından enerji üretimine kadar tüm süreçleri ekolojik planlamaya tabi kılmak.

Kolektif mülkiyet modeli:

Nadir toprak elementleri gibi stratejik kaynakların devlet tekeli ya da özel sermaye değil, kolektif toplumsal denetim altında yönetilmesi.

Uluslararası dayanışma:

BRICS+ benzeri blokların kapitalistleşme eğilimine karşı, dünya halklarının emek ve ekoloji temelli dayanışma ekonomileri oluşturması.

Tarihsel Diyalektik, Madenin Dönüşümü, Bilincin Dönüşümü

Her çağın devrimi, kendi üretim araçlarından doğar. Buhar motoru sanayi devrimini, petrol motoru emperyalizmi, nadir topraklar ise bilgi ve enerji devrimini yarattı. Fakat bu devrim, kapitalizmin elinde insanı ve doğayı yabancılaştıran bir makineye dönüştü. Şimdi görev, bu enerjiyi insan bilincinin devrimci dönüşümüyle birleştirmektir.

Madenin içinden çıkan teknoloji, bilincin içinden çıkacak devrimle birleştiğinde, insanlık tarihin üretici öznesi olarak yeniden doğacaktır. Bu, yalnızca ekonomik bir devrim değil, aynı zamanda etik, estetik ve ontolojik bir devrimdir: insanın doğayla, emekle ve kendi özüyle yeniden bütünleştiği yeni bir toplumsal düzenin kapısıdır.

İnsan Yeni Çağın Eşiğinde

Petrodolar çağının sonu, nadir toprak çağının başlangıcıdır. Fakat bu yalnızca sermayenin bir form değişikliğidir; insanlığın özgürleşmesi anlamına gelmez. Gerçek dönüşüm, bu kaynakların insanlığın kolektif çıkarları doğrultusunda örgütlenmesiyle mümkündür. Devrimci perspektif, madenin kendisini değil, madenin üzerindeki mülkiyet ilişkisini hedef alır.

Çünkü mesele, hangi enerjiyi kullandığımız değil, enerjiyi kimin için kullandığımızdır.

Nadir toprak ekonomisi, kapitalizmin son maddi kalesidir — ve aynı zamanda, yeni bir sosyalist çağın maddi temeli olma potansiyelini taşır.

Erdoğan ATEŞİN

29 Ekim 2025

Kaynaklar

Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS), Nadir Toprak Elementleri: Küresel Üretim ve Piyasa Trendleri, 2023.

IMF, Petro Dolar Sistemi ve Küresel Finans, 2022.

BRICS Kalkınma Bankası, Yıllık Rapor, 2024.

Yergin, D., Smith, J., 21. Yüzyılda Enerji ve Jeopolitik, 2018.

Çin Ulusal Nadir Toprak Raporu, Sanayi ve Bilgi Teknolojileri Bakanlığı, 2023.

Marx, K., Kapital, Cilt I–III, 1867–1894.

Lenin, V. I., Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, 1917.

Avrupa Komisyonu, AB'de Stratejik Teknolojiler ve Sektörler için Kritik Hammaddeler, 2023.

 

Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA