Siyasetin omurgası yoksa geri kalan her şey zaten çürür.
İlkesiz bir çizgi, kendi kendini yemeye mahkûmdur. Daha önce de gördük ama son
bir yılda gördüğümüz şey tam olarak budur: Çizgisini kaybeden, yönünü şaşıran,
kendi kavramlarıyla bile çelişen bir siyaset tablosu. Ne dost belli ne düşman;
çünkü her şey günübirlik çıkarların terazisinde tartılıyor.
Türkiye sol tarihine bakınca bu manipülasyonun kökleri
aslında yeni değildir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları, taşıdıkları Kemalist
etkiler nedeniyle Kemalist çevreler tarafından yıllardır kendi siyasetlerinin
malzemesi hâline getirilip istedikleri gibi kullanılacak bir konuma sokuldu.
Onların devrimci yönelimi, Kemalist çerçeveye sıkıştırılarak yeniden
paketleniyor. Mahir Çayan bile zaman zaman bu manipülatif sahiplenmenin içine
çekiliyor. Bu devrimcilerin mücadelesi yıllardır ideolojik makyaj için
kullanılan bir vitrine dönüştürülüyor.
Ama iş Kaypakkaya’ya gelince orada bir duvar var. Onun
netliği, o keskin yöntemsel çizgisi, manipülasyon girişimlerinin hepsini geri
püskürtüyor. Netlik, bazılarının tahammül edemediği bir şeydir; çünkü netlik
kimsenin işine gelecek şekilde eğilip bükülebilecek bir şey değildir.
Fakat bugün yaşadığımız mesele çok daha büyük bir çürümenin
göstergesi. Ulusal sorun etrafında siyaset yaptığını iddia edenlerin çizdiği
zikzaklara bakınca bunun sıradan bir hatadan ibaret olmadığı açık. Marksist
yöntemi bir kenara bırakırsan tabii ki taktik stratejinin yerine geçer, ilkeler
bir kenara itilir, yön pusulası parçalanır. Yönünü kaybedersin. Dost düşman,
düşman da dost oluverir.
Bugün yaşanan savrulmanın ganimetini toplayan düşman ise
demek ki istediğini almış demektir. Ulusal hareketin önderinin “Barış ve
Demokratik Toplum Çağrısı”na devlet tarafından “Terörsüz Türkiye” karşılığı
veriliyorsa, bunun açık ifadesi şudur: Ortada ne barış olur ne de demokratik
toplum. Bu örnek bile söylemler arasındaki uçurumdur. Devlet yıllarca Öcalan’ı
“terörist başı”, “çocuk katili” diye tanımladı; herkes bunu biliyor. Aynı
devletin en faşist isimlerinden Bahçeli’nin bugün aynı Öcalan’a “kurucu önder”
demesi; yine faşist Bahçeli’nin sürecin akamete uğrayacağını düşünerek
Meclis’te kurulan İmralı heyetinin bir an önce gitmesini istemesi, şayet
uzayacaksa “yanıma iki kişi alıp ben giderim” demesi… Bütün bunlar siyaset sahnesindeki
dönüşümün, yani “Ektiğin kadar biçersin, hizmetin kadar saygı görürsün”
noktasına geldiğinin ifadesidir.
Daha da ilginci?
Ulusal hareket ekseninde siyaset yapanların bir anda “Sayın
Bahçeli” demeye başlaması. Düne kadar karşılıklı nefretin konusu olan bir
figüre şimdi hürmet gösteren bir dil… Bu nasıl açıklanır? İlkeyle değil.
Tutarlılıkla değil. Tarihle hiç değil. Bunun tek açıklaması var: Teslimiyetin
politik dildeki tezahürü.
Ve en vurucu tarafı şu:
Ulusal hareketin önderi bugün sosyalizme, Marksizme açık
saldırılar yöneltiyorsa bu bir fikir tartışması değil, siyasi tasfiyenin
kendisidir. Bu, düşmanın istediğini aldığının göstergesidir. Çünkü tarih
boyunca her karşı-devrimci basınç aynı yere vurmuştur: önce Marksizme, sonra
sosyalizme.
Kısacası bugün söylenen ve ortaya konan “demokratik
sosyalizm, özgürlükçü belediyecilik, komünler” gibi siyaset; İtalya’daki Murray
Bookchin’in yıllar önce savunduğu reformist siyaset çizgisidir. İşte bu yüzden
taktik değil; taklittir. Strateji değil; savrulmadır. Tarih değil; tarihçilik
oynayan bir siyasi tiyatrodur.
Omurgalı siyaset ise bu boşlukta altın değerindedir. Çünkü
omurga rüzgârın yönüne göre bükülmez. Çünkü omurga dün söylediğini bugün inkâr
etmez. Ve en önemlisi:
Omurga, manipülasyonun panzehiridir.
İlkesiz olan her şey dağılır.
Bugünün omurgasız siyaseti ise dağılmanın bütün
belirtilerini üzerinde taşıyor.
Gerçekten bir değişim isteniyorsa, bütün anti-Marksist ve
reformist savruluşu tersine bükecek güçlü bir rüzgâra ihtiyaç var.
Bu rüzgâr ise İbrahim Kaypakkaya’nın ortaya koyduğu
ideolojik netliğin ta kendisidir.
