Peru Komünist Partisi’nde İki Çizgi Mücadelesi
Peru Komünist Partisi’nde İki Çizgi Mücadelesi Diğer
komünist partilerde olduğu gibi PKP’de de iki çizgi mücadelesi yoğun bir
şekilde yaşanmış ve PKP bu mücadele içinde ideolojik ve siyasi olarak gelişip
güçlenmiştir. PKP’nin kuruluş aşamasında, partinin şekillenmesi ve kurulmasına
ilişkin yapılan tartışmalar en temel konuda, partinin kurulmasına ilişkin
yapılan tartışmalarda kendisini göstermiştir.
Tartışma PKP’nin kurucusu Mariategui ile Haya de la Torre
arasındaki tartışmada ifadesini bulmaktadır. Mariategui bir komünist partisinin
kurulmasını öneriyordu. Buna karşın Haya de la Torre ise, Peru’da proletaryanın
çok küçük olduğunu ve bir komünist partisi yaratabilecek kadar şartların var
olmadığını ileri sürerek bunu yerine Guomintang benzeri bir cephe kurulmasını
öneriyordu.
1928’de partinin kurulmasından sonra PKP içindeki iki çizgi
mücadelesinin nasıl tezahür ettiğini Gonzalo şöyle açıklamaktadır; “Parti
süreci ve bundan çıkartılan dersler konusunda, parti tarihini, günümüz Peru toplumunun üç dönemine
tekabül eden üç bölümde ele alarak kavrayabiliriz:
İlk dönem, birinci bölüm,
Parti’nin
kurulmasıdır. Bu dönemde, köklü bir Marksist-Leninist olan Jose Carlos
Mariategui’ye sahip olma talihimiz vardı. Ama kaçınılmaz olarak ardından,
Mariategui’ye karşı çıkıldı. Reddedildi, çizgisi terk edildi ve bekleyen bir
görev olarak geride bıraktığı Kuruluş Kongresi hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Yapılan Kuruluş Kongresi ise, bildiğimiz gibi, Mariategui’nin tezlerine tamamen
zıt olan bir ‘ulusal birlik’ çizgisini onayladı.
Partizan-70-sayfa-111
Bu şekilde, Del Prado’nun bağlı olduğu Browderizm’in ve daha
sonra da modern revizyonizmin etkisi altında parti baş aşağı oportünizme battı. Bütün bu süreç
bizi ikinci döneme yani partinin Yeniden İnşası’na getirir. Bu, özetle
revizyonizme karşı mücadeledir. 1960’ların başlarından itibaren açık ve yoğun
bir şekilde gelişmeye başlayan bir dönemdir bu.
Bu süreç, parti üyelerinin revizyonist önderliğe karşı
birleşmesine ve daha önce de belirttiğim gibi, Ocak 1964’teki IV. Kongre’de
onları Parti’den atmalarına yol açar. Yeniden İnşa Süreci, Parti’de 1978-79
yıllarına dek sürer, bu dönem o yıllar sona erer ve Parti üçüncü bir döneme,
bugün içinde bulunduğumuz Halk Savaşına Önderlik Etme dönemine girer.
Bunlardan
ne dersler çıkartabiliriz?
Birinci ders, parti birliğinin temelinin önemi ve bunun iki
çizgi mücadelesi ile olan bağıdır. Bu temel ve onun üç öğesi
1. Marksizm-Leninizm-Maoizm, Gonzalo Düşüncesi
2. Program
ve
3. Genel Siyasi Hat)
olmadan Partinin ideolojik-siyasi inşası için hiçbir temel olamazdı. Ama iki
çizgi mücadelesi olmadan da parti birliği için hiçbir temel olmazdı. Parti
içerisinde köklü ve dirayetli bir iki çizgi mücadelesi olmadan, bırakalım
savunulması, uygulanması ve geliştirilmesini bir yana, ideolojinin sağlam bir
şekilde kavranması, programın veya genel siyasi hattın oluşturulması ve
geliştirilmesi de mümkün değildir. Bizim için iki çizgi mücadelesi temeldir ve
çelişki yasasının evrensel niteliğine uygun olarak, Parti’nin bir çelişki
olarak kavranması ile ilişkilidir.”
(Başkan
Gonzalo Konuşuyor, Belge Yayınları, Sf. 12-13)
PKP içinde ayrışmanın tam ve nasıl geliştiğini ise yine Gonzalo yoldaş,
Mariategui sonrası parti içinde net
olarak ayrışan ve kendilerini fraksiyon olarak ortaya koyan görüşlerlel parti
içinde kıyasıya iki çizgi mücadelesi verdiklerini ise şöyle açıklamaktadır.
“Fraksiyon sorununa Lenin değinmiş, fraksiyonu, ilkelerin en
saf biçimi etrafında eylemde sağlam bir şekilde birleşmiş aynı düşünen insanlar
grubu olarak kavramış ve fraksiyonun, mücadeleyi ilerletmek ve partiyi
geliştirmek için, siyasi tavırlarını açık bir şekilde ifade etmesi gerektiğini
belirtmiştir.
Partimizde
fraksiyonu inşa ederken sahip çıktığımız, işte bu Leninist anlayış olmuştur.
Fraksiyonun oluşturulmasına 1960’ların ilk yıllarında başlanmıştır ve elbette
ülkemizde de yansıyan dünya çapındaki Marksizm ile revizyonizm arasındaki mücadele ile bağı
vardır. Fraksiyon, Peru’da devrimin nasıl geliştirileceği sorununu ele
almaya başladı. Ve bu meselelerin o zamanlar daha yeni yeni ülkemize ulaşmaya
başlamış olan Başkan Mao Zedung’un eserlerinde ele alınmış olduğunu gördü.
Biz hangi meseleler üzerinde
odaklaştık?
Peru devriminin ideolojik ve
politik olarak sağlam bir partiye ihtiyacı olduğunu, köylülüğün toplumumuzda
esas gücü, proletaryanın ise öncü sınıfı oluşturduğunu ve izlememiz gereken
yolun kırdan şehre olduğunu belirttik. Faaliyeti bu şekilde geliştirdik.
Fraksiyon, Del Prado revizyonizmine karşı mücadeleye katkıda
bulundu ve Del Prado kliğini parti saflarından sürüp atmak için birleşenlerin
bir parçasıydık. Fraksiyon, parti içinde birkaç fraksiyonun bulunduğu bir
çerçevede gelişmeye devam etti, bunlardan biri Parades’in başını çektiği
fraksiyondu. Leninist fraksiyon kıstasını uygulamayıp tersine parti içinde
parti gibi gizlice hareket eden iki fraksiyon daha vardı. …
Partizan-70-sayfa-112
Sözüm ona “Çinkang grubu” olan Patria Roja’dan ve
kendilerine “Bolşevik grubu” adını takanlardan bahsediyorum. Bir de merkezi
Ayakuço bölgesi olan bizim fraksiyonumuz vardı. Fraksiyon, devrimin üç aracının
ele alınması gerektiği sorunu üzerinde yoğunlaştı- çizgi daha önce 1965’teki V.
Konferans’ta belirlenmişti. Bu, kötü önderlik edilen bir iç mücadeleye yol
açtı.
Yeterli birliktelikten yoksun olduğu için parti infilak etti.
Böylelikle, partiden ilk ayrılan Patria Roja oldu. Sağ oportünist bir çizgi
izlenmesinden, Başkan Mao’ Zedung’u ,Mariategui’yi reddetmesinden, Peru’da devrimci
durumun varlığını reddetmesinden ötürü, ihraç edildi.
Geriye
üç fraksiyon kaldı.
Daha sonra 1969’da yapılan VI. Konferans’ta, fraksiyonun
ortaya attığı iki mesele üzerinde, parti birliğinin temeli ve partinin Yeniden
İnşası üzerinde görüş birliğine vardık; aynı 1967’de olduğu gibi, o zamanki
genişletilmiş siyasi komisyonda fraksiyonun gündeme getirmiş olduğu temel
meselelerdi bunlar. Pardes ve grubu, ne partinin Yeniden İnşası ne de parti
birliğinin temeli üzerine görüş birliğine vardılar ve kontrol edemedikleri için partiyi parçalayacak bir
plan hazırladılar.
Bu onların meşum
planıydı. Bu sağcı tasfiyeciliğe karşı yoğun bir mücadele yürütüldü, geriye iki fraksiyon
kaldı; bizimki ve sol tasfiyeci olarak
gelişmekte olan kendilerine yakıştırdıkları adla
‘Bolşevik grup.’ Bunlar toplumda istikrar olduğunu, dolayısıyla devrimci
bir durumun mevcut olmadığını savunuyorlardı. Faşizmin bizi silip süpüreceğini,
kitle çalışmasının mümkün olmadığını, çalışma grupları vb. ile kadro eğitme
üzerinde yoğunlaşmamız gerektiğini söylüyorlardı.
Bu mücadele
sonucu, partinin Yeniden İnşasını, fraksiyon tek başına üstlenmek zorunda
kaldı. Lenin, gerçekten devrimci bir fraksiyonun partiyi yeniden inşa etmesi
gerekeceği bir anın geleceğini söyler.
Fraksiyon işte bu görevi üstlendi. Burada şu soru gelebilir;
Fraksiyon niçin partinin Yeniden İnşasını üstlendi? O zamanlar ve şimdi de moda
olduğu gibi, neden başka bir parti
kurmadı?
Birinci neden,
çünkü
parti 1928’de berrak Marksist-Leninist bir temelde kurulmuştu,
dolayısıyla büyük bir tecrübeye, hem olumlu hem de olumsuz derslerden oluşan
bir tecrübeye sahipti. Ama dahası, Lenin bize, sapan, yoldan çıkan veya baş
aşağı oportünizme batan bir partide olunduğu zaman, görevin onu tekrardan doğru
yola sokmayı amaçlamak olduğunu söyler. Bunu yapmamak siyasi bir suçtur.
Bu nedenle fraksiyonun önemi, bu
rolü başarmış olması, ideolojik-siyasi temelden başlayarak partinin yeniden
inşasına hizmet etmiş olmasıdır. Kendimize, o zamanlar Mao Zedung Düşüncesi
denilen Maoizm’i ve genel bir siyasi hattın tesis edilmesini temel aldık.
Fraksiyon, partiyi yeniden inşa etmiş olmanın büyük şerefine
sahiptir ve bu tamamlanmış olunca da araç vücut bulmuş oldu: ‘Yiğit savaşçı’,
Marksist-Leninist-Maoist, yeni tipte bir Komünist Partisi, örgütlü siyasi öncü mevcut
hale geldi- sık sık hatalı olarak ifade edildiği gibi, ‘siyasi askeri örgüt’
değil de, halk savaşı yoluyla silah elde iktidarı ele geçirmek için gerekli bir
parti varlık kazandı.”
(Başkan Gonzalo Konuşuyor, Belge
Yayınları, Sf. 16-17)
Uluslararası Alanda İki Çizgi Mücadelesi Belirtmek gerekir ki, iki
çizgi mücadelesi sadece bir partinin kendisine özgü bir sorunu değildir. İki
çizgi mücadelesi partiler arası, partilerin bir araya gelerek oluşturdukları
platformlar ya da komünist enternasyonalde olduğu gibi önemli bir yer
tutmaktadır.
Uluslararası alanda iki çizgi
mücadelesi sorunu oldukça kapsamlı ve geniş bir konudur. Biz burada
sorunun anlaşılması ve konumuzla olan bağını kurmak için belli başlı konularda öne çıkan iki çizgi
mücadelesinden örnekler vererek konuya zenginlik kazandırmaya çalışacağız.
İkinci Enternasyonal’de öne çıkan en önemli tartışma
konularının başında savaş sorunu gelir.
Partizan-70-sayfa-113
2. Enternasyonal’de savaş sorununa ilişkin yaşanan bu iki çizgi mücadelesi, I.
Emperyalist Paylaşım Savaşı’n patlak vermesiyle saflardaki ayrışım 2.
Enternasyonal’in de bitişini birlikte getirmiştir.
Savaş sorunu 2. Enternasyonal’de en kapsamlı şekilde 1907
Stuttgart Kongresi’nde ele alındı. Bu kongrede Lenin ve R. Luxsemburg geleceğin sosyal şovenlerine karşı
birlikte mücadele ettiler.
Bu kongrede, iki
çizgi mücadelesi, çıkacak bir emperyalist savaşta ML’lerin tavrının ne olması
gerektiği, savaş önlenemezse komünistlerin nasıl bir tavır geliştirmeleri
gerektiği üzerine yoğunlaştı. Kongrede Fransız Guesde, her türlü özel önleme
karşı olduklarını dile getirerek şunu savundular; “Kapitalizmi yıkarsak,
emperyalist savaşlara da son vermiş oluruz.” Alman Bebel, Vollmar ve Fransız
Jaures önderliğindekiler ise “ulusal savunma savaşlarını savunuyorlardı.”
Lenin
önderliğindeki Marksist-Leninistler ise “Anavatan
savunması” ilkesini reddedip, çıkacak savaşın “kapitalist sınıf
egemenliliğinin yıkılmasını hızlandırmak için” kullanılmasını savundular. Bu
doğru çizgiye karşın, Bebel, Haase ve Adler; “savaştan kaçınmak için mücadele
ama buna rağmen savaş çıkarsa savunma savaşlarını destekleme imkanı” tanıyan
bir kararla geldiler.
Buna karşın Lenin,
sonradan kabul edilen bir düzeltme kararıyla tezlerinde ısrarlı oldular. Bu
düzeltme “savaşı önlemek için mücadeleyi, ama buna rağmen savaş çıkarsa onun
çabuk bitirilmesi için mücadele etmeyi ve iktisadi ve sosyal durumu kapitalist
egemenliğinin tasfiyesini hızlandırmak için kullanmayı” içeriyordu.
“Böylece II. Enternasyonal Anavatan savunucularının elleri, Stuttgart
Kongresi tarafından kağıt üzerinde bile bağlanamadı. 1910 Kopenhag ve 1912
Basel Kongreleri de önemli değişiklikler getirmedi. Kongrelerde şovenistlerin
ellerini bağlayacak ve emperyalist savaşı iç savaşa, devrime dönüştürmeyi görev
kılacak bir karar alınamadı.”
(3.
Enternasyonalde Faşizm Üzerine Tartışmalar Belgeler 1, sf 144-145)
2. Enternasyonal önderleri teoride emperyalizme ve
emperyalist savaşlara karşıydılar. Onlar esasta “savunma savaşlarından”
yanaydılar. Onlar emperyalistlerin kâr uğruna ülkeleri sömürgeleştireceklerini,
pazarlar için savaşlar çıkartacaklarını görmezden geliyorlardı. Ve nihayet 1914 gelip çattığında 2.
Enternasyonal’in önderleri bir biri ardına kendi hükümetlerinin yanında saf tutarak sosyal
şoven oldular.
Bu durumda “savunma savaşları” teorisinin savunucuları ne yapacaklardı?
Her hükümet, kendi savaşlarının “savunma savaşı”, “barış
için” olduğuna dair en ağır yeminleri ediyor, suçu diğerlerine yüklüyor ve işçi sınıfından destek istiyordu.
Sonuç 4 Ağustos karar günü ve SPD’nin, “hükümetinin” tüm isteklerini tamamen
yerine getireceğini açıklamasıydı. Aynı zamanda Fransız hükümeti de savaşı
önlemek için her şeyi yaptığını ilan edip kendi sosyalistlerine Berlin’de
olanları gösterdi ve destek istedi. Ve Fransız sosyalmilliyetçileri de -hatta
Fransa’da Marksizm’in temelini koyan Gues’de bile- Alman sosyal-demokratlarının
gittiği yoldan gittiler.
Belçika’da birkaç yıl
öncesine kadar extrem (aşırı) anti-militarist olan, II. Enternasyonal yönetim
kurulu başkanı Vandervelde,
tüm savaş boyunca dışişleri bakanı olarak tüm gücünü anavatanın savunmasına
adayarak Albaert’in hizmetine girdi. “Aynı şey Avusturya’da, İngiltere’de, her
yerde gerçekleşti. Tarihin
en büyük cinayeti gerçekleşti.
Düne kadar proleter
enternasyonalizmine ve devrimine bağlılık yemini eden milyonlarca proleter,
değişik ülkelerin siperlerinde, ‘savunma savaşları’ adına birbirlerini boğazladılar.
Bir zamanlar kendinden çok şey beklenen II. Enternasyonal
paçavraya dönüştü ve yolunun bu kısmını en onursuz, en korkunç cinayetle
kapadı.”
(3.
Enternasyonalde Faşizm Üzerine Tartışmalar Belgeler 1, Sf. 146-147)
Partizan-70-sayfa-114
II. Enternasyonal’in fikir babalarından Kautsky, savaş
konusunda kendi hükümeti yanında yer almasından sonra diğer Marksist
görüşlerinden de adım adım uzaklaştı. Lenin, bu tavrından dolayı Kautsky’yi dönek olarak
niteledi ve onunla bu temelde siyasi olarak hesaplaştı. “Proleter Devrim ve Dönek Kautsky” adlı
eseriyle de tüm görüşlerini deşifre etti.
Lenin’in uluslararası alanda Kautsky’le yürüttüğü iki çizgi
mücadelesi esas olarak Proletarya diktatörlüğü ve burjuvaziye oy hakkının
tanınıp tanınmayacağı konusu ve bundan doğan diğer meselelerdir.
Kautsky, Proletarya diktatörlüğü adlı eserinde, proletarya
diktatörlüğüne karşı çıkışını Marks’a dayandırarak açıklıyor ve Lenin bunu
şöyle aktarıyor; “ ‘Bu görüş (Kautsky’nin demokrasinin küçümsenmesi olarak
gördüğü görüş) Karl Marx’ın bir sözcüğüne dayanır’-20. sayfada harfiyen böyle
deniyor. Hatta 60. sayfada Kautsky bunu şu biçimde yineliyor.
‘Ve Marx’ın 1875’te bir mektubunda bir kez kullandığı
proletarya diktatörlüğü kelimeciğini’ (harfi harfine: kelimecik!!)
(Bolşevikler) ‘tam zamanında anımsattılar.’
Marx’ın
‘kelimeciği’ şöyledir:
“Kapitalist toplumla komünist
toplum arasında birinin diğerine devrimci dönüşüm dönemi yatar. Buna bir de
politik geçiş dönemi tekabül eder ki, onun devleti proletaryanın devrimci
diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.”
(Proleter Devrim ve Dönek
Kautsky, Sf 15, İnter Yayınları, Birinci basım)
Lenin, Kautsky’den aktarmaya devam ediyor:
“Ne yazık ki, Marx bu diktatörlüğü nasıl düşündüğünü daha
ayrıntılı biçimde belirtmemiştir. (Bir döneğin baştan sona yalan bir
lakırdısıdır bu, çünkü Marx ve Engels, Marksizm’i çok iyi bilen Kautsky’nin
kasten görmezden geldiği bir dizi çok ayrıntılı açıklamalar vermişlerdir)...
Harfiyen alındığında bu sözcük demokrasinin ortadan kaldırılması anlamına
gelir.
Fakat elbette yine harfiyen alındığında, bu sözcük, hiçbir
yasa ile bağlı olmayan bir tek bireyin kişisel iktidarı anlamına da gelir.
Zorbalıktan sürekli bir devlet kurumu olarak değil, geçici bir zorunluluk
önlemi olarak düşünülmüş olmasıyla ayrılan bir kişisel iktidar. “Proletarya
diktatörlüğü ifadesi yani bir bireyin değil, bir sınıfın diktatörlüğü, Marx’ın
burada sözcüğün gerçek anlamıyla bir diktatörlüğü düşünmediğini kanıtlar.
O burada bir hükümet biçiminden değil, proletaryanın politik
iktidarı eline geçireceği her yerde zorunlu olarak oryaya çıkacak bir durumdan
söz eder. İngiltere ve Amerika’da geçişin barışçıl, yani demokratik yoldan
gerçekleşebileceğini düşünmesi de onun burada bir hükümet biçimini düşünmediğini
kanıtlar.” (age, Sf. 16)
Kautsky, bu
sözleriyle proletarya diktatörlüğünü basit bir hükümet olma derekesine düşürmüş
hem de saf bir demokrasiden dem vurarak sosyalist demokrasinin içini boşaltarak
burjuva liberal bir rol üstlenmiş bulunuyor. Lenin tam da bu konuda Kautsky’nin bu dönekliğini orta
yere serer ve şunları söyler: “Birinci olarak Marks’ın tüm devrimci
öğretisini özetleyen bu ünlü açıklamasını ‘bir kelime’, hatta ‘kelimecik’
olarak adlandırmak, Marksizm’le alay etmek, onu tamamen yadsımak demektir.
Unutmamak gerekir ki, Kautsky Marks’ı neredeyse ezbere-------------
Partizan-70-sayfa-115
---------- bilir, yayınladıklarına bakarak yargıya varmak
gerekirse, masasında ya da kafasının içinde Marks’ın yazdığı her şeyi, tam ve
en kolay şekilde alıntılayabilmek için özenle yerleştirdiği bir dizi çekmeceye
sahiptir. Kautsky, gerek Marks’ın gerekse de Engels’in mektup ve yazılarında,
özellikle Komün öncesi ve sonrasında, proletarya diktatörlüğünden tekrar tekrar
söz ettiklerini bilmek zorundadır. Kautsky, ‘proletarya diktatörlüğü’
formülünün, proletaryanın burjuva devlet aygıtını ‘parçalama’ görevinin, Marks
ve Engels’in 1848 devrimleri ve daha çok 1871 devriminin deneyimini göz önünde
tutarak 1852’den 1891’e kadar kırk yıl boyunca sözünü etmiş oldukları görevin
tarihsel bakımdan daha somut ve bilimsel bakımdan daha doğru bir anlatımından
başka bir şey olmadığını bilmek zorundadır.
“Marksizm’i bu
kadar iyi bilen Kautsky’nin Marksizm’i böylesine korkunç çarpıtması nasıl
açıklanabilir?
Bu olgunun felsefi temellerinden söz edecek olursak, bu işin
başı diyalektiği
eklektizme ve safsatacılığa dönüştürmeye çıkar. Kautsky bu dönüştürme
işinde büyük bir ustadır.
Politik,
pratik bakımdan ise bu, oportünizme yani sonuçta burjuvaziye uşaklıktır.
Savaşın başından beri gittikçe daha hızlı ilerleyen Kautsky,
sözde Marksist, gerçekte ise burjuvazinin uşağı olma sanatında bir virtüöz
haline gelmiştir.”
(age,
Sf. 15-16)
Lenin’in, Kautsky’le kıyasıya çarpıştığı bir diğer konu da
demokrasi sorunudur. Proletarya diktatörlüğünde demokrasi ve oy hakkı konusunda
burjuva liberaller gibi
düşünen Kautsky, bu sorunu esas olarak proletarya diktatörlüğü
anlayışından ayrı olarak tartışmaz.
Sorunun temelinde
devlet olgusu vardır.
Nasıl bir devlet?
Devlet sınıflardan bağımsız mıdır?
Bu sorulara verilen doğru yanıtlar demokrasi ve oy hakkı
konusunda yapılan tartışmalara da doğru cevaplar bulmamızı sağlayacaktır. Kaustky, açıktır ki, burjuva demokrasisi
ile proleter demokrasiyi aynı kefeye koyarak tartışmakta, aralarında hiçbir ayrım
görmemektedir. Lenin tam da bu konuda “Kautsky’nin korkunç biçimde
karıştırdığı sorun gerçekte şöyledir: Sağduyuyla ve tarihle alay edilmek
istenmiyorsa, çeşitli sınıflar var oldukça ‘saf demokrasi’den değil, ancak
sınıf demokrasisinden söz edilebileceği açıktır. (Geçerken belirtelim: ‘Saf
demokrasi’ sadece gerek sınıf mücadelesi, gerekse de devletin niteliğinden
bihaber olmayı açığa vuran bilgisizliği gösteren bir safsata değil, aynı
zamanda bomboş bir safsatadır; çünkü komünist toplumda dönüşen ve alışkanlık
haline gelen demokrasi sönüp gidecek, ama hiçbir zaman ‘saf’ bir demokrasi
olmayacaktır)
“Saf demokrasi’ işçileri alaya
alan bir liberal uyduruk safsatasıdır. Tarih, feodalizmin yerini alan burjuva
demokrasisinin yerini alacak proleter demokrasiyi bilir.”
(age,
Sf. 26)
Lenin tüm bu temel
argümanlarda Kautsky’yle yürüttüğü iki çizgi mücadelesinde ele aldığı devlet sorunu ve proletarya
diktatörlüğü sorununa, devrim sonrasında burjuvaziye oy hakkının tanınıp
tanınmaması meselesiyle polemiğini sürdürür.
Kautsky, broşüründe “sömürücüler daima nüfusun son derece
küçük bir azınlığını oluştururlar” ve devamla “proletaryanın egemenliği neden
demokrasiyle bağdaşmayan bir biçime bürünsün ve bürünmek zorunda” ve yine
devamla Kautsky, “Kitleler içinde böylesine kök salmış bir rejimin demokrasiye
dokunması için hiçbir neden yoktur. Bu rejim, demokrasiyi ezmek için şiddet
eylemi uygulandığı durumlarda kendisini her zaman şiddet uygulamaktan
alıkoyacaktır. Şiddete ancak şiddetle yanıt verilebilir.
Fakat kitlelerin kendinden yana olduğunu bilen bir rejim,
şiddete ancak demokrasiyi korumak için başvuracaktır, onu ortadan kaldırmak
için değil. Eğer bu rejim, en güvenilir temelini, muazzam bir manevi otoritenin
güçlü kaynağı olan genel oy hakkını ortadan kaldırmak isterse, düpedüz intihar
etmiş olur” (age, Sf.
36-37) dedikten sonra Lenin’in üzerinde ısrarla durduğu noktaya gelmiş
olur.
Partizan-70-sayfa-116
Tam da bu konuda Lenin Kautsky’nin bu tezini Rusya örneğinden yola
çıkarak şöyle yanıtlar;
“Sömürücüleri oy hakkından yoksun bırakmanın genelde
proletarya diktatörlüğünün bir sorunu değil, tamamen bir Rus sorunu olduğunu
belirtmek zorundayız. Eğer Kautsky, ikiyüzlülük etmeden broşürüne ‘Bolşeviklere
Karşı’ başlığını koysaydı bu başlık broşürün içeriğine uygun düşerdi ve o zaman
Kautsky’nin doğrudan oy hakkından söz etmeye hakkı olurdu.
Fakat Kautsky her şeyden önce ‘teorisyen’ olarak ortaya
çıkmak istemiştir. Broşürüne,
genel olarak ‘Proletarya Diktatörlüğü’ başlığını koymuştur. Özel olarak
Sovyetler ve Rusya hakkında ancak broşürün ikinci kısmında beşinci bölümden
itibaren söz etmeye başlar. Buna karşılık birinci kısımda (alıntıyı bu kısımdan yaptım) genelde demokrasi ve diktatörlükten
söz eder.
Kautsky oy hakkı sorununu ortaya atarak, kendini teoriye
metelik vermeyen bir Bolşevik karşıtı polemikçi olarak ele vermiştir. Çünkü
teori, yani demokrasi ve diktatörlüğün (özel ulusal değil) genel sınıfsal
temellerinin incelenmesi, oy hakkı sorunu gibi özel bir sorunu değil, şu genel
sorunu ele almak zorundaydı: sömürenlerin devrilmesi ve onların devletinin
yerine sömürülenlerin devletinin geçirilmesiyle belirlenen bir tarihsel
dönemde, demokrasi zenginler için de, sömürenler için de korunabilir mi?
Bir teorisyen sorunu
böyle ve ancak böyle koyabilir. Komün örneğini biliyoruz. Marksizm’in
kurucularının Komün vesilesiyle ve onunla bağıntılı olarak söyledikleri her
şeyi biliyoruz. Bu materyale dayanarak ben, Ekim Devrimi’nden önce kaleme
aldığım, ‘Devlet ve Devrim’ broşürümde örneğin demokrasi ve diktatörlük
sorununu inceldim. Oy hakkının sınırlandırılması konusunda tek söz söylemedim.
Ve bugün oy hakkının sınırlandırılması sorununun, diktatörlüğün genel bir
sorunu değil, şu ya da bu ulusa özgü bir sorun olduğu söylenmelidir.”
(age,
Sf. 42-43)
2.
Enternasyonal’in iflasından sonra 1919 yılında Rusya’da kurulan 3.
Enternasyonal’in Kuruluş Kongresine ilişkin yapılan tartışmalarda yoğun bir iki
çizgi mücadelesi yaşandı.
2 Mart 1919’da Moskova’da uluslararası alandan ve Sovyet Rusya’dan
toplam 51 delegenin katılımıyla bir uluslararası konferans toplandı.
Katılımcılardan oy hakkına sahip 35 delege 17 ülkeyi temsil ediyordu. 16 delege
de farklı ülkeleri temsilen konferansta hazır bulunuyordu. Sovyet Rusya iç
savaşın kıskacındaydı. Avrupa ülkeleri de savaştan yeni çıkmıştı. Bu yüzden
Hollanda ya da Berlin’de düşünülen konferans, Alman devriminin ezilmesinden
dolayı Moskova’ya taşındı. Konferansın açılışını Lenin yaptı.
Gündemler üzerine yapılan tartışma alınan kararların
ardından bu konferansın aynı zamanda 3. Enternasyonal’in kurulduğunu ilan
etmesi önerisi; “Alman Avusturya’sı Komünist Partisi, İsveç Sol Sosyal Demokrat
Partisi, Balkanlar Devrimci Sosyal Demokrat İşçi Federasyonu, Macaristan
Komünist Partisi temsilcileri, Komünist Enternasyonal’in kurulmasını
önermektedir.” Öneri sunulduktan sonra Alman delege Albert, toplanan bu konferansta çok az
sayıda ülkede komünist parti bulunduğunu söyleyerek 3. Enternasyonal’in ilanına
karşı çıktı. Buna karşın başta Bolşevikler olmak üzere çoğunluk delege,
bu durumun dünya çapında bir umutsuzluk nedeni olacağını söyleyerek ısrarlı
oldular.
Ve 3. Enternasyonal’in kurulmasından sonra, alınan kararın
doğruluğu, hızla enternasyonalin benimsenmesi, kabul edilmesi ve katılımların
hızla artmasıyla ispatlanmıştır. Komünist Enternasyonal, dünyadaki birçok
sorunu tartışıp karara
bağlarken yoğun bir iki çizgi mücadelesi yaşadı. Hiçbir dönem
yaklaşımlar tartışılmadan, fikir ayrılıkları gündeme gelmeden kararlar
alınmadı. Bu anlamda bazı örnekleri aktarabiliriz. Komünist Enternasyonal’de
faşizm tartışması en çarpıcı olanlardandır. Komünist Enternasyonal’de faşizmin-----------
Partizan-70-sayfa-117
----------- tahlili meselesi yoğun bir iki çizgi mücadelesi
sonucu netliğe kavuşturuldu. Komünist Enternasyonal’de faşizmin tahlili bir tek
tezde ifadesini bulmamıştır. Yoğun tartışmalar ve ortaya konan görüşlerle
faşizmin doğru bir tahliline varılmıştır. Komünist Enternasyonal kurulduktan
kısa bir süre sonra faşizm gerçeğiyle karşı karşıya geldi.
1922 yılında İtalya’da iktidara
gelen faşizm, kapitalizmin 1929 Bunalımı ve onu takip eden 1933 yılında
Hitlerin Almanya’da iktidara gelmesiyle faşizm bir ülkede iş başına gelen bir
tehlike olmaktan çıkarak, dünya çapında bir olgu haline geldi.
1922’de İtalya’da
faşizmin iş başına gelmesiyle bu sorun komünist enternasyonalin gündemine
oturmuş ve sonrasında da 7. Kongresinde başlı başına tartışılmıştır.
1922
yılında toplanan komünist enternasyonalin 4. Kongresinde faşizmin özünün küçük burjuva olduğunu ileri süren
görüşler gündeme geldi. Enternasyonal bu görüşleri reddediyor ve faşizmin
sadece işçi sınıfına bir saldırı olmadığı, aynı zamanda “burjuva demokrasinin
temel kurallarına yönelmiş bir iktidar aracı” olduğunu vurgulayarak, faşizmin
ortaya çıkışındaki, toplumsal ve iktisadi temel olarak emperyalizmi alıyordu.
Faşizm tahlilinde, Komünist Enternasyonal Lenin’in
emperyalizm tezlerini faşizmi incelerken temel bir çıkış olarak ele almış, tam
da bu noktada farklı bakış açıları kendisini göstermiştir. Enternasyonal’de Lenin’in ortaya koyduğu
emperyalizm tahlili konusunda da iki çizgi mücadelesi Kaustsky ile
Marksist-Leninist arasında ciddi tartışmalara sahne olmuştur.
Lenin, emperyalizmin tahlili konusunda şu ana
konulara dikkat çekmiştir.
“Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin
kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın
uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki
bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin
tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.”
(Lenin’den aktaran Komünist
Enternasyonalde Faşizm Tahlili, E. Lewerenz, Sf. 23, 24, Sol Yayınları, İkinci
baskı)
Bu saptamaya
karşın Kautsky, emperyalizmin kapitalizm içinden yeşermediğini,
emperyalizmin sadece politikanın bir biçimi olduğunu ileri sürmüştür. Lenin, bu tartışmalarda
Kautsky’nin bu tezi üzerinden yürüttüğü iki çizgi mücadelesinde şunları
belirtir, “Kautsky, emperyalizmin politikasını ekonomisinden ayırmakta; ...
Bundan da, ekonomi içerisinde tekellerin, tekelci zoru, fethi dıştalayan bir
politik tutumla bağdaşabileceği sonucu çıkartmaktadır...
Böylece,
Kautsky, kapitalizmin bugünkü evresinin en temel çelişkilerini bütün
derinliği ile ortaya koyacağı yerde, bunları daha hafif göstermeye, gizlemeye
çalışıyor.”
(age, Sf. 24)
Lenin’in emperyalizm tahlilinde en önemli konuların başında
ekonomi ile politikanın birliği gelir. Ekonomik alanda ortaya çıkan tekelin,
bununla sınırlı kalmadığını, gücünü toplumsal yaşamın bütün alanlarında
göstererek, saldırgan ve anti demokratik davranarak her alanda gerici bir damga
taşıdığını vurgular. Ve emperyalizmi kapitalizmin en son aşaması olarak
görürken, Kautsky, emperyalizmi kapitalizmin en son
aşaması olarak görmez. Emperyalistlerin savaş politikası, sömürge
halklarının baskı altında tutulması, işçi sınıfının sömürülmesi, Kautsky’e göre
devrimci bir değişim olmaksızın kapitalizmin ortadan kaldıracağı
yanlışlıklardır.
Mesela Kautsky,
“(…) emperyalizmi, öncelikle dünyanın kapitalizm tarafından
henüz ele geçirilmemiş bölgeleri üzerinde kapitalist devletlerin aralarında
yaptıkları bir savaş olarak görür. Yeryüzünün son bölgesine kapitalizmin
girmesiyle, ona göre, emperyalist savaşın temel nedeni ortadan kalkmaktadır.
Buna karşı, Lenin,
yeryüzünün kapitalist
devletler tarafından paylaşımının, emperyalizmle son bulduğunu tanıtlamıştır.
Söz konusu olan, yeryüzünün emperyalist amaçlarla yeniden paylaşım için
başlamış olan savaştır. Tekel ile devlet arasındaki bağlamın ve tekellerin
egemenliği altındaki devletin yeryüzünün yeniden paylaşımı savaşımındaki……
Partizan-70-sayfa-118
rolünün tahlili ile Lenin, emperyalizm ve savaş arasındaki
bağlamı gözler önüne sermiş, böylece savaşa karşı savaşımın bilimsel
temellerini atmıştır.”
(age,
Sf. 26)
Emperyalizmin
tarihteki yerini, sınıfsal özünü, ekonomik ve politik niteliğini kavramak
önemlidir. Çünkü faşizmin sınıfsal özünü anlamak ancak böyle mümkündür.
Bu anlamda enternasyonalde
emperyalizm üzerine ciddi iki çizgi mücadelesi verilmiştir.
1928’deki Enternasyonalin
6. Kongresinde tekelci kapitalizme ilişkin ciddi tartışmalar ve açılımlar
yapılmıştır. “Komünist Enternasyonalin program taslakları üzerine yapılan
tartışmalarda mali-sermayenin emperyalizm olgusundaki rolü yenilenmiş ve tüm
çelişkilerin kaynağı olarak tekeller gösterilmişti. Bu tartışmalarda ortaya
çıkan ilk gerçek, faşizm eğilimlerinin, her şeyden önce, ‘modern, tekelci
kapitalizmin gelişme zorunluluğundan kaynaklandığıdır’.
Faşizm ile modern kapitalizmin tekelci niteliği arasındaki
bağlantı da bundan dolayı bugüne kadar olduğundan daha güçlü vurgulanmalıdır.
Komünist Enternasyonal, ayrıca tekellerin iktidarının devletle kaynaşma
sürecine dikkat çekmiştir. Bu kaynaşma, kapitalizmin genel bunalımından ayrı
olarak ele alınmaması gereken bir gelişmedir. Komünist Enternasyonalin VI.
Kongresinde, bu koşullar altında devlet gücünün tekelci kapitalizm için,
giderek anlam kazandığı belirtilmiştir.
Buna karşılık,
Hilferding gibi sosyal-demokrat ideologlar, tekelci gelişmeleri ‘örgütlenmiş’
kapitalizme doğru ileri bir adım olarak görmüşler ve bunu sosyalizme
kendiliğinden geçişin şu ya da bu ölçülerdeki başlangıcı saymışlardır. Komünist Enternasyonal ise, VI.
Kongresinde, tekelci kapitalizmin sürekli artan ölçülerde terörcü
yöntemlere başvurduğunu belirlemiştir. Terörün amacı, işçi sınıfının sermayenin
çıkarlarını temsil eden devletin iç ve dış politikasına karşı direncini
kırmaktır.
Komintern, bununla,
tüm gelişmiş emperyalist ülkeler için de faşizm tehlikesine yeniden
değinmektedir. Böylelikle faşizmin hala yalnızca geri kalmış ülkelerde
görülebileceğini savunan görüşlere kesinlikle karşı çıkmıştır. Vurgulanması
gereken bir başka önemli nokta da, faşizmin gelişmiş emperyalist ülkelerde
iktidara gelişinin mutlaka silahlı bir darbe ile gerçekleşmeyeceği olgusudur.
Burjuva demokratik egemenlik biçiminin tekelci kapitalizm tarafından aşama
aşama faşistleştirilmesi çok daha olası görülmektedir.”
(age,
Sf. 27- 28-29)
Buna karşılık Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu 8. Oturumu faşizmin
tahlili üzerine geniş tartışmaların yapıldığı bir oturum olması bakımından
tarihsel bir öneme sahiptir. 8. Oturumda
“faşizm, savaş tehlikesi ve komünist partilerin görevleri” üzerine yapılan
tartışmalarda faşizmin sınıfsal niteliği tartışılmış ve belli sonuçlara
varılmıştır. Özellikle faşizmin Almanya’da iktidara gelişiyle ilgili
yapılan araştırmalar enternasyonaldeki tartışmalara yön vermiştir.
Hitler’in Almanya’da
iktidara gelmesinde, onun kişiliği veya onu destekleyen küçük burjuva
kitlelerden yola çıkılarak faşizm tahlili yapılmamış, bunun yerine, tekelci
sermayenin durumu üzerinden faşizm tahliline gidilmiştir. Buna göre ağır sanayi
tekelleri hiçbir sınır getirmeden bir diktatörlükten yana olduklarını, keza
ticaret…………
Partizan-70-sayfa-119
……… sanayiyle uğraşan kesimlerin de o güne kadar uygulanan
baskılardan yana oldukları sonucuna varılmıştır. Tüm bu gelişmeler ve
sonuçlardan hareketle Komünist
Enternasyonal Yürütme Kurulu 8. Oturumunda faşizmin sınıfsal niteliğinin
açıklaması üzerine durmuş ve dünya çapında faşizmin maskesini indirerek,
faşizmin hangi güçlere dayanarak iktidara geldiğini ortaya koymuştur.
Komünist Enternasyonal, faşizm tahlilinde birçok görüş
ayrılığı yaşadı.
“Faşizmin
çoğu kez küçük burjuva kitle eylemlerinden sonra ortaya çıktığı
gerçeğinden hareket eden sosyal-demokratlar,
bu yargılarını daha da ileriye götürmekte ve faşizm olgusunda sorunun,
küçük-burjuva hareketi çevresinde döndüğünü savunmaktadırlar.
Almanya’da faşizmin kuruluşundan
sonra bile bazıları hala bu görüşe bağlı kalmışlardır. XIII. Oturum, bir yandan
sosyal-demokrat görüşlere, bir yandan da Troçkist görüşlere şiddetle karşı
çıkmıştır. Her iki görüş de, faşizmi ‘sınıflar-üstü devlet gücü’, ‘küçük
burjuva diktatörlüğü’ olarak ya da hem proletaryayı, hem de burjuvaziyi, ‘sadık
teb’aları’ gibi gören ‘lümpen proletaryanın diktatörlüğü’ olarak
değerlendirmektedir.”
Sosyal-Demokratların
faşizmin tahlili konusundaki yetersizliği onların Lenin’in emperyalizm
ve devlet konusundaki değerlendirmelerini kavrayamamalarından
ileri geliyordu.
Sosyal-Demokratların ekonomi ile politikayı birbirlerinden
ayırmaları, sosyal demokratların devlet anlayışından kaynaklanıyor. Komünist Enternasyonalde faşizmin
tahlili konusunda ileri sürülen bir diğer görüş de, Troçki
ve Thalheimer’in ileri sürdükleri görüşlerdir. Bunların ileri
sürdükleri görüşler faşizme karşı savaşımı teorik olarak güçleştirmiştir.
Thalheimer, faşizmi tahlil ederken Bonapartizm teorisini
ileri sürmüş ve faşizmin sınıfsal niteliğini bununla açıklamaya çalışmıştır.
Thalheimer’e göre faşizmi tahlil etmede Marks ve Engels’in Bonapartizm üzerine
yaptıkları değerlendirmeler referans noktası olmuştur.
Thalheimer,
1928 yılında Komintern’in 6.
Kongresine sunduğu “Programla ilgili sorunlar” adlı yazısında faşizm
konusunda şunları
söylüyordu; “Bonapartizm, burjuva devletin, proletarya devrimine karşı
kendisini savunması, tahkim etmesi ve yerini sağlamlaştırmasının bir biçimidir.
Sermayenin açık diktatörlüğünün bir biçimidir. (…) Bunun dışında bir başka
biçim, çok yakın bir başka biçim daha vardır ki, bu, faşist devlet biçimidir. Her ikisinin ortak yanı sermayenin
açık (ama dolaylı) diktatörlüğü olmalarıdır. Her ikisinin görüngü biçimi,
yürütme erkinin kendi başına buyrukluğu, burjuvazinin siyasal egemenliğinin yok
olması ve toplumdaki tüm diğer sınıfların, yürütme erkinin boyunduruğu altına
girmeleridir.
Ancak, her ikisinin toplumsal ve sınıfsal içeriği, burjuvazi
ve özel mülkiyetin, işçi sınıfı ve kapitalizm tarafından sömürülen diğer
sınıflar üzerindeki egemenliğidir.”
(age,
Sf. 50-51)
Thalheimer bu görüşlere başından beri sahipti. O, ilk kez
İtalya’da faşizmin iş başına gelmesinden sonra Komintern’de yapılan
tartışmalarda da İtalyan
faşizmini “Bonapartizm” olarak nitelemiştir. Thalheimer’i Bonapartizm
teorisine götüren yaklaşım onun emperyalizm teorisini kavrayamamasından ileri
geliyordu.
1922 yılında Komünist Enternasyonal’de program taslağı
üzerine yapılan tartışmalarda Thalheimer, Lenin’in emperyalizm tahliline karşı
çıkarak, emperyalizmin kapitalizmin son aşaması olup olmadığı konusunda ikna olmamış ve şunları
dile getirmiştir; “Çevresinde tartışılan temel noktanın açıklığa kavuşturulması
gerekir. Emperyalizm, ekonomik olarak sermaye birikiminin, büyümesinin ya da
genişletilmiş yeniden-üretimin bir sorunudur.
Bu genişletilmiş yeniden-üretim, bu sermaye büyümesi,
sermayenin kapitalist olmayan alanlara el atması, tarihsel bir gerçektir. Bu
tarihsel gerçek, yalnızca emperyalist çağın başlangıcından bu yana değil,
bilindiği gibi, kapitalizmin tarih sahnesine çıkışından beri vardır.”
(age, Sf. 53)
Faşizm olgusu Komünist Enternasyonali, strateji ve taktik
tüm yönleriyle incelemek..
Partizan-70-sayfa-120
….ve dersler çıkartmak bakımından yoğun bir araştırma ve
inlemeye sevk etmiştir. Tüm komünist partilerin ve tek tek kişilerin faşizm
tahlilleri Enternasyonal’in yayın organında yayımlanıyor ve böylece tüm
yaklaşım ve değerlendirmelerin bilinmesi sağlanıyordu.
7. Kongrenin hazırlık döneminde, Enternasyonal içinde
sosyal-demokratlar ve onların ideologları tarafından yayılan faşizmin, küçük
burjuva hareketi olduğu ve iktidarın da küçük burjuva diktatörlüğü olduğunu öne
sürdükleri teoriyle uğraşmak zorunda kaldı. “Faşizmin, küçük-burjuva
diktatörlüğü olduğuna ilişkin ‘teoriler’in gözden geçirilmesi sırasında bir ..
Çek
delegesi şu görüşleri dile getirdi:
‘Eğer böyleyse o
zaman küçük-burjuvaziyi bugün karşı-devrimci diktatörlüğün en uçtaki ve en
gerici biçimini uygulayan gerici bir sınıf olarak değerlendiriyoruz demektir.
Dolayısıyla devrimci proletarya ile küçük-burjuvazi arasında asla aşılamayacak
sınıf çelişkilerinin bulunduğunu benimsememiz gerekecektir. Bunun anlamı şudur:
söz konusu teori, proleter ekonomisi ile küçükburjuva ekonomisi arasındaki
ayrılık ve karşı olma çizgisinde bulunmaktadır. Oysa, asıl yapılması gereken,
küçük-burjuvanın temel çıkarlarıyla, ya da Marks’ın belirttiği gibi, onun
gelecekteki çıkarlarıyla proletaryanın çıkarlarının birleştiğinin
gösterilmesidir.”
(age,
Sf. 118-119)
Tüm bu tartışmalar Komünist Enternasyonal’i 7. Kongreye
taşımış ve 7. Kongrede faşizmin tahlili yapılarak doğru bir rota çizilmiştir.
Faşizmin tahlillinde kuşkusuz ki Dimitrov’un önemli katkıları olmuştur. Özellikle
Almanya’da yargılandığı dönem faşizm üzerine yaptığı araştırmalar, İtalya’daki
faşizm üzerine yaptığı incelemeler faşizmin doğru tahlilinde önemli sonuçlar
ortaya çıkartmıştır.
Dimitrov,
Enternasyonal’in 7. Kongresine, faşizm üzerine sunduğu raporla tartışmalara yön
verdi. Faşist rejimler 1920’lerde tek tek ülkelerde iş başına gelirken,
1930’ların başında faşizm dünyada genel bir tehlike haline geldi. Faşizmin
yükselişi Büyük Ekim Devriminden sonra çağın değişimine karşı çıkma
hareketiydi. Dimitrov, raporunda tekelci sermayenin gerici kesimlerinin,
bunalımın yükünü emekçilerin sırtına yüklemek ve dünyanın yeniden paylaşımında
pazar sorununu savaş yoluyla çözmek için faşizme gereksinim duymakta
olduklarını ifade eder.
Dimitrov’a göre tekeller,
işçilerin ve köylülerin devrimci hareketini dağıtarak ve dünya proletaryasının
kalesi Sovyetler Birliği’ne askeri baskı yaparak devrimci güçlerin gelişmesinin
önüne geçmek” girişimindedirler. Faşizmi kapitalizmin genel bunalımından ve
yeni çağın sınıf savaşımından ayrı olarak düşünmek olanaklı değildir.
Faşizm
her şeyden önce karşı devrim hareketidir. Faşizmin ortaya çıkışı kesinlikle rastlantı değildir. Faşizm
emperyalizmin özünden ortaya çıkmıştır. Ve Dimitrov, “Komünist Enternasyonal
Yönetim Kurulu’nun on üçüncü oturumunda iktidardaki faşizmi finans kapitalin en
gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü
olarak doğru bir biçimde tanımladı.”
(Faşizme
Karşı Birleşik Cephe, Dimitrov, Evrensel Basım Yayın, Sf. 87)
diye açıklayarak tüm tartışmalara noktayı koyar ve bu görüş
Enternasyonalin resmi görüşü olarak tarihe geçer. 1956 yılında dünya
çapında yeni bir dalgalanma oldu. Bu dalgalanma SBKB 20. Kongresinin sonucuydu.
SBKP 20. Kongresi, Stalin’in ölümünden sonra parti iktidarını ele geçiren yeni
burjuvazinin temsilcisi Kruşçev grubu 20. Kongreyle birlikte uluslararası
komünist harekete, sosyalist ülkelere ve demokratik cumhuriyetlere 20. Kongrede
alınan revizyonist kararları dayattı.
Bu, uluslararası alanda yeni tartışmaları ve saflaşmaları
birlikte getirdi. Uluslararası alanda
çok ciddi bir iki çizgi mücadelesi yaşandı. Saflaşmalar ve ayrışmalar yaşandı.
Sosyalist kamp ciddi olarak
zayıfladı.
Bu tezlerin içinde en
önemli tartışma, nasıl bir sosyalizm, nasıl bir parti ve nasıl bir gelecek
üzerine oturmuştu. Kruşçev revizyonistleri 20.
Kongrede şu tezleri benimseyerek uluslararası komünist partilere
dayattı. Kruşçev revizyonistleri bu……..
Partizan-70-sayfa-121
……….saldırıları üç ana başlık altında gizleyerek yaptı. Ve
tartışmalar “Marksizm-Leninizm’in yaratıcı bir biçimde geliştirilmesi ve
dogmatizme karşı mücadele, MarksizmLeninizm’in her ülkenin somut şartlarına
yaratıcı bir biçimde uygulanması ve Stalinizm’e ya da kişinin putlaştırılmasına
karşı mücadele” üzerine oturdu.
20.
Kongrede alınan kararlar uluslararası komünist hareket içinde çok büyük
ideolojik tartışmalara yol açtı. Bu tarihten sonra yeni saflaşmalar
oldu. Kongreden sonra emperyalistler ve Troçkistler büyük bir sevinçle olup
bitenleri izlemeye başladılar.
Kruşçev’in
ABD emperyalizme dizdiği övgülerden de cesaret alan ABD emperyalizmi, 20.
Kongreden sonra iyice küstahlaşamaya başladı. ABD, sosyalist sisteme ve
proletarya diktatörlüğüne ve 20. Kongrede Stalin’e karşı yapılan saldırıyı
“kendi amaçlarına uygun görerek” Stalin’e saldırmaya başladılar.
ÇKP, SBKP 20. Kongresi’nde
benimsenen revizyonist görüşlere karşı çok ciddi bir tavır geliştirdi.
Sovyetler Birliği’nin uluslararası prestijinden kaynaklanan
nedenden dolayı baştan bir teşhir tavrı geliştirmedi. İkna ve dönüştürme
tavrını esas alan ÇKP ve bir dizi komünist partisi, Kruşçev’in ikna olması
şartlarının ortadan kalmasına kesin emin olduktan sonra açık tavır alarak SBKP
20. Kongresi ve sonrası gelişimleri teşhir etmeye yöneldiler.
ÇKP, sonrasında
polemiklerde ifadesini bulan bu gelişmeyi şöyle anlatmaktadır; “SBKP’nin 20.
Kongresi, SBKP yönetiminin revizyonizm yolunda attığı ilk adımdı. SBKP
yönetiminin revizyonist çizgisi, 20. Kongreden bugüne kadar, ortaya çıkma,
şekillenme, gelişme ve sistemleşme sürecinden geçmiştir. Aynı şekilde süreç
içinde de SBKP yönetiminin revizyonist çizgisi gittikçe daha derinliğine
kavranmıştır. (...) SBKP 20. Kongresi’nde Stalin’e
yöneltilen eleştiri, hem ilke hem de yöntem bakımından hatalıydı.”
(Polemik,
Sf 61, İnter Yayınları, Temmuz 1988)
Stalin bir
Marksist-Leninist olarak Lenin’in ölümünden sonra hem Sovyetler Birliği’ne hem
de uluslararası komünist harekete önderlik eden büyük bir ustaydı.
Stalin uluslararası komünist hareketin gelişmesi için çok
büyük çabalar harcadı. Stalin Sovyetler Birliği’nde Leninizm’in düşmanları “…-Troçkistlere, Zinovyevcilere ve diğer
burjuva ajanlarına- karşı savunma mücadelesinde, Stalin halkın iradesini ve
özlemlerini dile getirdi ve seçkin bir Marksist-Leninist savaşçı olduğunu
kanıtladı.
Stalin, Sovyet halkının desteğini kazandı ve tarihte önemli
bir rol oynadı ise, bu her şeyden önce onun Sovyetler Birliği Komünist
Partisi’nin diğer yöneticileriyle birlikte, Sovyetler Birliği’nin
sanayileştirilmesi ve tarımın kolektifleştirilmesiyle ilgili Leninist çizgiyi
savunmasındandı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi bu çizgiyi izleyerek
Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi zafere ulaştırmış ve Hitler’e karşı savaşta Sovyetler
Birliği’nin zaferi için gerekli şartları yaratmıştır.
Sovyet halkının bu zaferleri, dünya işçi sınıfının ve tüm
ilerici insanlığın çıkarları ile uyuşmaktaydı. Bu nedenle Stalin’in adının
bütün dünyada şerefle anılması doğaldır.”
(age,
Sf. 62)
Kruşçev SBKP 20. Kongresinde kişiye tapmayı reddetme adı
altında Stalin’e saldırması, aslında sosyalizme, proletarya diktatörlüğünü
inkar etmeyle eş değerdi.
Kruşçev,
20. Kongrede dünyada şartlar değişmiştir bahanesiyle “barış içinde
geçiş” tezini savundu. Ekim Devriminin o günkü şartlar içinde doğru olduğunu
ancak, 20. Kongre şartlarında dünyada durumun değiştiğini, durum değiştiğine
göre, kapitalizmden sosyalizme geçişi, “parlamenter yoldan” gerçekleştirmenin
artık geçerli bir yol olduğu tezini savundu.
Bu tez Ekim Devrimi yolunun evrensel olmasını inkar ediyor,
Marksizm-Leninizm’in devlet ve devrim teorilerini revize ediyordu.
Kruşçev, 20.
Kongrede yine dünyada şartların değiştiği tezi üzerinden Lenin’in savaş ve
barış tezlerine şüpheleri olduğunu ileri sürerek Lenin’in bu Marksist
ilkelerini inkar etti. Kruşçev, ABD emperyalizmini…………….
Partizan-70-sayfa-122
……… savaş güçleri olarak değil, savaşa karşı imiş gibi
görerek ABD emperyalizmini “meseleleri savaşla halletme görüşünün savunucuları,
orada (ABD’de) hala önemli mevkileri ellerinde tutmakta ve ... onlar Başkana ve
hükümete büyük baskı yapmaya devam etmektedirler” (age, Sf. 63) görüşünü dile getirdi ve “Biz
Amerika Birleşik Devletleriyle dost olmak ve onunla barış ve uluslararası
güvenlik mücadelesinde olduğu kadar, iktisadi ve kültürel alanlarda da
işbirliği yapmak istiyoruz” (age,
Sf. 64) diyerek bu yanlış görüşü daha sonra “dünya meselelerinin
çözülmesi için Sovyet–ABD işbirliği”ne dönüştürdü. ÇKP bu iki çizgi
mücadelesinde en ön saflarda mücadele etti. Hiçbir tereddüt geçirmeden bu
revizyonist yeni çizgiye karşı önceleri içte sonraları da açıktan bir
mücadeleye girişerek Kruşçev revizyonistlerini dünya çapında önemli ölçüde
teşhir ve tecrit etmeyi başardılar.
“ÇKP, SBKP 20. Kongresine
bakışta, ilkede daima ayrışmıştır. SBKP’nin yönetici yoldaşları bunu çok
iyi bilirler. Oysa SBKP Merkez Komitesinin Açık Mektubunda Çin Komünist Partisi’nin 20. Kongreyi önceleri bütünüyle
desteklediği, 20. Kongreyi değerlendirmesinde ’180 derecelik bir dönüş’ yaptığı
ve tutumunun ’yalpalanmalarla ve kararsızlıklarla’ dolu bulunduğu bu tutumun
’sahte’ olduğu ileri sürülmektedir” (age, Sf. 64)
“Şunu da söylemek
gerekir ki, düşmana karşı birlik uğruna ve SBKP yöneticilerinin içinde
bulundukları güç durumu dikkate alarak, o zamanlar 20. Kongrenin hatalarının
açık eleştirilerinden kaçındık; çünkü emperyalistler ve bütün ülkelerin
gericileri bu hataları sömürmekte ve Sovyetler Birliği’ne, komünizme ve halka
karşı azgın faaliyetler yürütmekteydiler ve çünkü henüz o zamanlar SBKP
yöneticileri, Marksizm-Leninizm’den bugün olduğu kadar uzaklaşmış değillerdi.
Biz, o zamanlar SBKP
yöneticilerinin hatalarını düzelteceklerini içtenlikle umuyorduk. Dolayısıyla,
daima olumlu yanları bulup çıkarmaya gayret ettik ve kamuoyu önünde onlara
uygun ve gerekli olan her türlü desteği gösterdik.”
(age,
Sf. 66-67)
ÇKP’nin bu doğru ve yerinde tavrıyla diğer komünist
partileri yanına çekmeyi bilmiş ve süreç içinde SBKP 20. Kongresinde alınan
revizyonist görüşlere tavır almalarında etkin olmuştur. SBKP 20. Kongresi sonrası başlayan iki çizgi
mücadelesi 1957 yılına evrildiğinde çok daha çetin geçmeye başladı.
SBKP, ÇKP’nin uluslararası etkisini kırmak ve kendi
revizyonist görüşlerini dayatmak için yoğun bir anti propagandaya girişti. Özellikle Yugoslavya-KP’yi yanına
alan SBKP, ÇKP, Arnavutluk ve bir dizi komünist partiyi hedef alarak tecrit
etmeye kalkıştı.
Komünist ve işçi
partilerinin 1957 yılındaki toplantısı, uluslararası alanda sosyalizme yapılan
saldırıların geriletilmesinden sonra yapıldı.
SBKP’nin 20.
Kongresinde kabul edilen revizyonist görüşler ve “Barış içinde geçiş, barış
içinde bir arada yaşama” teorilerinden cesaret alan emperyalistler ve gericiler
sosyalizme saldırmaya başladılar.
ÇKP başta olmak üzere bir dizi komünist partisi bu saldırıyı cesaretle
göğüsledi. Saldırıların pervasızca
yapılmasında, SBKP’nin ikna edilmesi dönemi boyunca, uluslararası alanda açık
tavır alınmamasında önemli bir etkisi vardı. Buna rağmen ÇKP ve bir dizi
komünist partisi bu gerici saldırılara karşı sosyalizmi cesaretle savundular.
1957 yılında, Moskova’da bir araya gelen bir dizi komünist
ve işçi partisi bu toplantı sonrası bir deklarasyon yayınladılar. Deklarasyonun içeriği konusunda yoğun bir iki çizgi
mücadelesi yaşandı.
1957 yılında SBKP ile ipler daha koparılmadığı için
tartışmalar sürdürülüyordu.
Revizyonizmin temsilciliğini Kruşçev yapıyordu. İki çizgi mücadelesi revizyonistler ve komünistler arasında ciddi
tartışmalara yol açtı. Tartışmaların özü, sosyalizmin tarihi dersleri,
mücadele biçimleri, savaş ve barış konularında yaşandı.
ÇKP heyetinin başkanlığını bizzat Mao Zedung
yoldaş yapıyordu.
Partizan-70-sayfa-123
“… ÇKP heyeti, toplantı boyunca çok önemli çalışmalarda
bulundu; bir yandan SBKP yöneticileriyle devamlı görüşmeler yaparken ve gerekli
ve uygun durumlarda, hatalarını düzeltmelerine yardımcı olmak için onlara karşı
mücadele verirken, öte yandan herkes tarafından kabul edilecek ortak bir
belgenin ortaya çıkartılabilmesi için diğer kardeş partilerin yöneticileriyle
tekrar tekrar görüş alışverişinde bulundu.”
(age,
Sf. 70-71)
Toplantıda
iki çizgi mücadelesi SBKP’nin hazırladığı ve 20. Kongrede kabul edilen “barış
içinde geçiş”le ilgili tezi üzerine oldu.
SBKP ortak açıklamada bu tezin yer alması için ısrar etti. SBKP bu tezi
daha da ileri götürerek “Parlamentoda çoğunluğu sağlamak ve parlamentoyu
burjuva diktatörlüğünün aracı olmaktan çıkartıp, gerçek bir halk devletinin
iktidar aracına dönüştürmek” olarak tanımlıyordu. “Aslında bu, Ekim Devriminin
yolu yerine, İkinci Enternasyonal oportünistleri tarafından savunulan
‘parlamenter yol’u koymak ve Marksizm-Leninizm’in devlet ve devrim konusundaki
temel teorisini tahrif etmek demekti.”
(age, Sf. 71)
1957 yılında oy birliğiyle kabul edilen Moskova Bildirgesi
“çağımızın temel özünü; ‘Rusya’da Büyük Ekim Sosyalist Devrimi ile başlayan
kapitalizmden sosyalizme geçiş’ (DKH ortak belgeleri, Sf. 11) olarak doğru bir şekilde tespit etti.
Bunu çağımız ‘Rusya’da Büyük Ekim Sosyalist Devrimi ile
başlayan proleter devrimleri çağıdır’ şeklinde de ifade edebiliriz. ÇKP’nin UKH
içinde büyük bir otoriteye, yönetimini Kruşçevci revizyonistlerin ele geçirdiği
SBKP ve destekçilerine karşı 1957 Deklarasyonuna bu şekilde bir çağ tespiti
koyması yine de bir başarıdır.
Çünkü revizyonistler çağın değiştiği anlayışındaydılar.
Onlar Ekim Devrimi
yolunu ezilen sınıfların kurtuluşuna giden ortak yol olarak görmüyorlardı.
Onlar çağımızı, ‘sömürge devrimleri çağı’ ve daha sonraları açıkça
savunacakları gibi ‘kapitalizmin barışçıl bir biçimde sosyalizme dönüştüğü bir
çağ ‘ (BÜİB, sf 68)
olarak değerlendiriyorlardı. Ancak daha sonra ağır revizyonist baskılardan
dolayı Leninist çağ tespiti kararlıca savunulmamıştır.
Mesela 81 partinin imzaladığı
Moskova bildirisinde bu konuda yukarıdaki doğru çağ tespitinin yanında,
çağımız ‘sosyalizmin ve komünizmin dünya ölçüsünde zaferler kazanması çağıdır’
(DHK
Ortak Belgeleri, Sf. 45)
şeklindeki görüşler de yer verilmiştir.” (2. Konferans Belgeleri)
Deklarasyon dünyadaki durumu doğru değerlendirdi. Keza deklarasyon
emperyalistler arasındaki çelişkileri doğru olarak değerlendirdi.
Ancak “1957 Deklarasyonunun Leninist çağ tespitine ve
dünyadaki durumla ilgili doğru tespitine bir revizyonist tespit gölge
düşürmektedir. Bu tespit şöyledir; ‘çağımızda dünyanın gelişmesini,
birbirlerine taban tabana karşıt iki toplumsal sistemin yarışma süreci ve bu
sürecin sonuçları belirlemektedir.
(Ortak
belgeler, sf 11).
Bu, ÇKP ve onu destekleyenlerin görüşü değildir. Kruşçevci
revizyonistlerin görüşüydü ve onlara verilen önemli bir tavizdi. Çağımız
emperyalizm ve proleter devrimleri çağıdır. Genel ve esas olarak çağımızda ve
dünyada gelişmeyi belirleyen proletarya ve proletarya devrimleridir.” (age)
1960 yılında ipler
giderek kopmaya başladı. Kruşçev, iki çizgi mücadelesinde ÇKP ile baş edemeyince komplo
ve entrikalara başvurmaya başladı.
Haziran 1960’ da
Romanya İşçi Partisi’nin 3. Kongresi Bükreş’te toplandı. SBKP, bu kongrede,
uluslararası bir durum değerlendirmesi yapılmasını önerdi. ÇKP bunun erken bir çağrı olduğu ve
bu toplantıya sadece belli sayıda partinin katılmasını değil, dünyadaki tüm
komünist partilerinin katılmasını önerdi.
Öneri SBKP tarafından
kabul edilir ve söz konusu toplantının hazırlıklarının yapılması için Romanya
İşçi Partisi’nin 3. Kongresinde buluşmak üzere Bükreş’te biraraya gelmeye karar
verirler. Ancak SBKP
verdiği sözden dönerek, mücadelenin sivri ucunu ABD emperyalizmine çevireceğine
ÇKP’ye çevirir.
Partizan-70-sayfa-124
24 Haziran’da başlayan toplantıda, SBKP, 21 Haziran’da ÇKP’ye
gönderdiği mektubu diğer kardeş partilere dağıttı. Mektup baştan sonuna kadar
ÇKP’ye asılsız iftiralarla doluydu. Kruşçev, toplantıda ÇKP’nin teşhiri için
olağan bir çaba sarf etti.
Kruşçev konuşmasında ÇKP’yi “çılgınlar”, “savaş
kışkırtıcılığı yapmak”, “milliyetçilik” yapmakla suçladı.
“Bu şartlar altında, Çin Komünist Partisi Marksist-Leninist
konumları ve 1957 açıklamasında tespit edilen, kardeş Partiler arasındaki
ilişkilere yol gösteren ilkeleri savunmak için, SBKP yönetimine karşı dişe diş
bir mücadeleye girişti. Bükreş toplantısındaki ÇKP temsilcileri, ortak
çıkarları dikkate alarak, toplantı üzerine yayınlanan Komünikeyi imzaladı.
Ve aynı zamanda, ÇKP Merkez Komitesinin direktifi üzerinde,
26 Haziran 1960 tarihinde bir bildiri dağıttı. Bu bildiride, ÇKP heyeti
Kruşçev’in Bükreş’teki davranışlarının uluslararası komünist hareket için son
derece kötü bir örnek teşkil ettiğini belirttiler. (…) SBKP yöneticileri,
Bükreş’te Çin Komünist Partisi’ne boyun eğdirememelerine razı olmadılar.
Bükreş Toplantısından hemen sonra, Çin Sovyet Partileri
arasındaki ideolojik ayrılıkları devletlerarası ilişkiler alanına yaymak için
bir dizi harekete girişerek Çin’e daha fazla baskı yaptılar.” (age) Kasım 1960
yılında 81 partinin katıldığı toplantı, Moskova’da yapıldı. ÇKP, bu toplantıyla
kardeş partiler arasındaki ayrılıkları giderme konusunda oldukça kararlıydı.
Ancak SBKP yönetiminin kışkırtıcı tutumu, hem toplantı
öncesi, hem de toplantı başladığında devam etti. SBKP, diğer komünist partileri
ÇKP’ye karşı kışkırtmak için toplantı öncesi 127 sayfalık bir yazı dağıttı. SBKP,
bu tavrıyla toplantıyı kopma noktasına getirdi. ÇKP, bu oyun karşısında birliği
bozmamak için elinden geleni yaptı. ÇKP’nin gayretleri sayesinde bu toplantıda
antlaşma sağlanarak birlik sağlanmış oldu.
ÇKP, belgelerinde bu durum şöyle izah ediliyor “olgu şudur
ki, onların bildirge taslağında ileri sürdükleri yanlış tezlerin pek çoğu
reddedilmiştir. İşte birkaç örnek; SBKP yönetiminin barış içinde bir arada
yaşamanın ve iktisadi yarışın, sosyalist ülkelerin dış politikasının genel
çizgisini oluşturduğu şeklindeki yanlış tezi reddedildi.
Kapitalizmin genel
bunalımında yeni bir aşamanın ortaya çıkmasının barış içinde bir arada
yaşamanın ve barış içinde yarışın sonucu olduğu şeklindeki yanlış tezi
reddedildi. Barış içinde geçiş olanağının güçlenmekte olduğu şeklindeki yanlış
tezleri reddedildi. Sosyalist ülkelerin ‘kendi başlarına ilerleme’
siyasetlerine karşı çıkılması yolundaki yanlış tezleri reddedildi. Onların bu
tezleri, aslında sosyalizmin inşasında esas olarak kendi gücüne güvenme
siyasetine karşı çıkmak anlamına geliyordu.
Uluslararası komünist hareketteki sözde ‘klik
faaliyetlerine’ ve ‘hizipçilik faaliyetlerine’ karşı çıkılması yolundaki yanlış
tezleri reddedildi. Bu tez aslında kardeş partilerin kendisine boyun eğmelerini
istemek, kardeş partiler arasındaki bağımsızlık ve eşitlik ilkelerini ortadan
kaldırmak ve dayanışma yoluyla görüş birliğine Varna ilkesinin yerine,
azınlığın çoğunluğa tabi olması uygulamasını geçirmek demekti.” (age) Buna karşın “ÇKP ve
diğer bazı kardeş parti heyetlerinin de bazı tavizler verdiklerini eklemek
gerekir.
Örneğin biz, SBKP 20.
Kongresi meselesinde ve kapitalizmden sosyalizme geçiş biçimleri meselesinde
onlardan ayrılıyorduk; fakat SBKP’nin ve bazı diğer kardeş partilerin
ihtiyaçlarını dikkate alarak bu iki meselenin, 1957 Açıklamasında formüle
edildiği biçimde Bildirgeye alınmasını kabul ettik. Ancak, aynı zamanda 20
kongreye ilişkin böyle bir formülasyona son defa rıza gösterdiğimizi, bir daha
asla böyle yapmayacağımızı da açıkça belirttik. Yukarda yazdıklarımızdan, uluslararası
komünist harekette iki çizgi arasındaki mücadelenin, 1960 Moskova toplantısına
başından sonuna kadar hakim olduğu görülebilir.” (age) 1956’dan sonra, dünyadaki
siyasal kamplaşmada, revizyonist “SBKP” ile MLM…
Partizan-70-sayfa-125
……..ÇKP’nin
ortaya koyduğu görüşler
safların belirlenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Bu tartışmalar uzun yıllar sürmüş ve birçok KP saflarını bu ayrışma
içinde ortaya koymuştur.
Bu tartışmaların ardından başlayan ve bunların bir devamı niteliğinde
olan bir diğer tartışma da Stalin
meselesidir.
Bu sorun günümüzün önemli
tartışma konularından biri olma özelliğini hala korumaktadır. Troçkist
ve Stalin karşıtı grup ve partiler bir yana, kendisine MLM diyen, aynı
örgütlenmeler ve kurumlar içinde yer alan birçok parti ve grup içinde dahi
Stalin, bir tartışama konusudur. Stalin konusunda yürütülen iki çizgi
mücadelesinde, Lenin’in ölümünden sonra SBKP’nin başa getirdiği Stalin’e karşı,
SBKP 20. Kongresinde bizzat Kruşçev’in Stalin’e karşı başlattığı saldırı,
uluslararası alanda birçok kişiye saldırı malzemesi oluşturmuş, bu saldırılara
emperyalist burjuvazi de dahil olmuş ve saldırı cephesi giderek daha da
genişlemiştir.
Emperyalist
burjuvazinin II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda, Stalin’in Hitler faşizmine
karşı gösterdiği direnç, savaşın 1944’lerden sonra Sovyetlere yönelmesiyle
Stalin’in, Sovyetler Birliği’nde gösterdiği başarı, ülkenin birlik içinde
faşizme karşı koyması, Hitler’in yenilgiye uğramasında Stalin’in
politikalarının belirleyici olması, emperyalist burjuvazinin hazmedemediği en
önemli argümanlardır.
SBKP içinde,
Kruşçevlerin parti içinde hakim hale gelmeleriyle, Stalin şahsında sosyalizme
karşı başlattıkları saldırı, giderek ideolojik bir hal almış ve bir ayrışım
noktası olmuştur. Sonrasında, uluslararası alanda, Stalin’e yapılan saldırılar unutulmadan,
buna bir de Mao Zedung’a
karşı yapılan saldırılar eklendi.
1978 yılında Mao
Zedung’un ölümünden sonra başını AEP’in çektiği revizyonist klik, dünya
ölçeğinde başlayan bu tartışmalara öncülük etti.
Tartışmanın
temel konularından biri Mao Zedung’un bir klasik olup olmadığıdır. Mao tartışmasında, işin başını çeken
revizyonist AEP’in o dönemki başı Enver Hoca,
“Mao Zedung düşüncesi; anti-Marksist
bir teori” başlığıyla şu saptamalarda bulunuyordu “
Mao Zedung düşüncesi’ Marksizm-Leninizm’in özelliklerinden
yoksun bir ‘teori’dir. Gerek eskiden iktidarda olan, gerek şimdi iktidarı ele
geçirmiş olan tüm Çinli önderler, örgütlenme biçimlerinde ve eylem
yöntemlerinde stratejik ve taktik amaçlarda karşı devrimci planlarını hayata
gerçirmek amacıyla ‘Mao Zedung düşüncesi’ ile spekülasyon yaptılar ve yapmaya
devam etmektedirler.”
(Enver Hoca, Emperyalizm ve Devrim)
saptamasında bulunarak, tüm saldırılarını bu tespit üzerine
oturtmaya çalışmıştır. Enver Hoca’nın saldırıları AEP geriye dönüşte attığı
adımlardan ayrı olarak düşünülemez. Revizyonistler hiçbir zaman açıktan
sosyalizmden vazgeçtiklerini ilan etmemişlerdir. AEP de böyle yapmıştır. Mao
şahsında sosyalizmin reddi olan bu saldırıların temelinde ideolojik bir saldırı
yatmaktadır.
AEP, Mao şahsında ÇKP’nin Çin’de gerçekleştirdiği devrimi
bir bütün olarak ret etmiş ve kendi geçmişini de böylece inkar etmiştir. Çin’de
gerçekleşen devrimi bir devrim olarak görmeyen, AEP bu görüşlerini yedinci
kongre sonrası yayımladığı “Emperyalizm
ve Devrim” kitabında sistemleştirdi.
Bu görüşler …………….
1-ÇKP’nin
hiçbir zaman ML bir parti olmadığı;
2-Çin’de
yapılan devrimin köylü devrimi olduğu;
3-Çin’de
sosyalizmin kurulmadığı;
4-Kültür
devrimin bir öğrenci hareketi olduğu ve bir devrim sayılamayacağı;
5-Halk
Savaşının geçersizliği, kır şehir diyalektiğinin ret edilmesi ve nihayet Mao’
nun Marksizm-Leninizm’e yaptığı katkıların hiç birinin kabul edilmemesi. Biz
burada konumuzla bağlantılı olduğu için Enver Hoca’nın “Emperyalizm ve Devrim”
kitabından parti içinde iki çizgi mücadelesini ret eden ve Mao’ya bu konuda
nasıl saldırdığına ilişkin bölümü de aktarmak istiyoruz. Enver Hoca
Mao’yu şöyle eleştiriyor; “Mao Zedung Çin Komünist Partisi’ni
Mark, Engels, Lenin, Stalin’in ilkeleri temelinde örgütlemedi. Çin Komünist
Partisi’ni Leninist tipte bir parti, bir
Partizan-70-sayfa-126
Bolşevik partisi yapmak için uğraşmadı. Mao Zedung, proleter
bir sınıf partisinden yana değildi; tersine sınıfsal sınırları olmayan bir
partiden yanaydı. Partiye kitlesel özellik kazandırma sloganını, parti ile
sınıf arasındaki tüm ayrım çizgisini silmek için kullandı. Bunun sonucu olarak
isteyen herkes, her istediği zaman bu partiye girip çıkabilirdi.
‘Mao Zedung
Düşüncesi’nin bu soruna ilişkin tezleri, Yugoslav revizyonistlerinin ve ‘Avrupa
komünistleri’nin tezleriyle özdeştir. (…) Çin Komünist Partisi içinde düşünce
ve eylemde gerçek Marksist-Leninist birlik yoktu ve yoktur. Çin Komünist
Partisi’nin kuruluşundan beri var olan hizipler mücadelesi, bu parti içinde
doğru bir Marksist -Leninist çizgisinin oluşturulmasını, Marksist-Leninist
düşüncenin beliren çeşitli eğilimler kimi zaman sol, kimi zaman sağ oportünist,
kimi zaman merkeziyetçiydi ve açık anarşist şoven ve ırkçı görüşlere kadar
varmaktaydı.
Mao Zedung ve grubu partinin başında bulunduğu sürece, bu
eğilimler Çin Komünist Partisi’nin ayırt edeci özelliklerinden biriydi. Mao
Zedung parti içinde ‘iki çizgi’nin varlığının gerekli olduğunu öğütledi. Mao
Zedung’a göre iki çizginin varlığı ve mücadelesi doğal bir olgudur; zıtların
birliğinin ifadesidir; ilkelere bağlılık ile uzlaşmayı bünyesinde birleştiren
esnek bir siyasettir. Mao Zedung şöyle yazıyordu ‘Hata yapmış bir yoldaş
karşısında iki elimiz birden kullanılabilir; Bir el ile ona karşı mücadele
edilir, diğer el ile onunla birlik sağlanır. Bu mücadelenin amacı, Marksizm’in
ilkelerini korumaktır, yani ilkelere bağlı kalmaktır; bu, sorunun bir yanıdır.
Diğer yanı bu
yoldaşla birleşmektir. Birliğin amacı, bu yoldaşlara bir çıkış yolu
göstermektir. Onunla bir uzlaşmaya varmaktır.’ Bu görüşler, komünist partinin
tek bir çizgiye ve çelikten bir düşünce ve eylem birliğine sahip, örgütlü bir
öncü müfreze olması gerektiği biçimindeki Leninist öğretiye taban tabana
zıttır. Parti dışında yürütülen sınıf mücadelesinin bir yansıması olarak parti
ile, işçi sınıf mücadelesi ile Mao Zedung’un ‘parti içinde iki çizgi’ görüşünün
hiçbir ortak yanı yoktur.
Parti, uzlaşmaz
sınıflar arasında mücadele yürütülen bir sınıflar arenası değildir. Birbirine
zıt amaçları olan insanların toplandığı yer değildir. Gerçek Marksist–Leninist
parti, yalnızca işçi sınıfının partisidir ve işçi sınıfının çıkarlarını kendine
temel alır.” (Enver Hoca,
Emperyalizm ve Devrim) diyerek,
tam bir inkar politikası üzerinden teori yapan AEP, bu söyledikleriyle
kendi geçmişini de bir çırpıda inkar ederek anti MLM kulvara gelip demirledi.
Bir önceki bölümde AEP içinde iki çizgi mücadelesinin nasıl geliştiği, AEP’nin
bu çizgi mücadelesinde, dönem dönem nasıl uzlaşmak zorunda kaldığı,
Arnavutluğun bir köylü ülkesi olduğu, devrimin birçok yönüyle devam ettirilmesi
gerektiği sorunu vb. konularda ÇKP’yle benzer bir tarihe sahip olduğunu ortaya
koyduk.
Bunları bir çırpıda
unutan AEP’in, Mao’yu hedef almasının temelinde geriye bir şey kalıyor,
sosyalizme saldırı.
Bugün
açısından uluslararası alanda iki çizgi mücadelesi esas olarak tasfiyecilik ile
devrim arasında sürmektedir.
Sosyalizmden geriye dönüşten sonra yaşanan ‘sosyalizm
bitti mi?’ tartışması, devrimci saflarda yeni arayışları birlikte getirdi.
Tartışma proletarya diktatörlüğünün gerekli olup olmadığı, sosyalizmde çok
partili sistem üzerinden devam etmektedir. Dünya ölçeğinde, sosyalist bir
ülkenin olmaması, devrimci hareketlerin zayıflığı, kendine olan güvensizliği
ortaya çıkartmakta, bunda partileri yeni arayışlara yöneltmektedir. Sorun
ideolojik olarak ısrarlı olmaktır. Devrim geri sulara çekilmiş, önceden
kazanılan mevziler geçici olarak kaybedilmiş olabilir. Bu yeni arayışlara
yönelmek değil, varsa eksik ve yanlışlardan dersler çıkartmaktır.
Devam
edecek…
