15 Nisan 2025 Salı

Sosyal-emperyalizm pratikleri açısından SSCB-ÇHC kıyası [Kerem Yıldırım]

Devrimci Demokrasi tarafından yayınlandı--15 Nisan 2025, 00:46 yayınlandı

“Sosyal-yurtseverlik ve sosyal-emperyalizm, proletarya için emperyalizmin burjuva havarilerinden daha tehlikeli bir düşmandır; çünkü sosyalizm bayrağını kötüye kullanarak aydınlanmamış işçileri yanıltabilir. Sosyal-emperyalizme karşı acımasız mücadele, proletaryanın devrimci seferberliğinin ve Enternasyonal’in yeniden inşasının ilk koşulunu oluşturmaktadır.” (1)

Sosyal-emperyalizm kavramı ilk defa Lenin tarafından, I. Emperyalist Savaş’ın ikinci yılında, 5-8 Eylül tarihlerinde düzenlenen Zimmerwald Konferansı’nda dile getirildi. Engels’in deyimiyle Avrupa’nın burjuvalaşmış işçi sınıfı; I. Emperyalist Savaş sırasında II. Enternasyonal önderlerinin kendi emperyalist-burjuva devletlerini desteklemesiyle ideolojik-siyasal bir forma kavuşmuş oldu. (2)

Sosyal-emperyalizm ya da sosyal-şovenizm, Avrupa’nın burjuvalaşmış işçilerinin ideolojisi olarak enternasyonalist-komünist mücadeleye ve dünyanın bütün ezilenlerine ihanet ederek tarih sahnesine çıktı. (3) Sosyal-emperyalizm, görünüşte sosyalist gerçekte ise emperyalizmdir. Lenin’in de ifade ettiği üzere sosyal-emperyalizm emperyalizmin burjuva havarilerinden daha tehlikeli bir düşmandır.

Biz bu başlığımız altında sosyal-emperyalizm kavramını, Sovyetler Birliği (SB) ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) pratiklerini kıyaslayarak Lenin’in tanımladığı dönemden çok daha kurumsallaşmış ve gelişmiş olan hâllerini ele alacağız. Daha da doğru ifade etmek gerekirse SB’de ve ÇHC’de sosyalizmin yenilgisiyle başlayan kapitalist restorasyonlarla yeni bir anlam kazanan sosyal-emperyalizm nosyonunu bütün boyutlarıyla değerlendirmeye çalışacağız. Biz bu değerlendirmeyi komünist siyasetin bağımsızlığı ve sınıf uzlaşmacılığına teslim olmaması açısından yaşamsal önemde buluyoruz. Çünkü bugün dünyanın en büyük emperyalist devletlerinden biri olan ÇHC, orak çekiçli kızıl bayrağı elinden bırakmıyor ve dünyanın yeniden paylaşımına, elinde kızıl bayrakla katılıyor. Hakikatin karmaşık gibi görünen bu hâli, sosyal- emperyalizm kavramını hem tarihsel hem de güncel olarak daha da önemli yapıyor.

***

1960’lardan 1980’lerin sonuna kadar sosyal- emperyalizm meselesi, ziyadesiyle ajitatif bir ortamda tartışılageldi. Bu nedenle Mao’nun önderliğindeki Çin Komünist Partisi (ÇKP) her ne kadar SB’yi doğru tahlil edip sosyal-emperyalizm belirlemesinde bulunsa da ÇKP’nin 1970’lerin ortalarında SB’yi en tehlikeli emperyalist olarak nitelemesi hem gerçek dışıydı hem de komünist hareketin revizyonizmi sağlıklı bir zeminde tartışmasını da engelleyen bir ortamın oluşmasına neden oldu. (4)  ÇKP’nin bu aşırı tavrı, bir hatayı temsil etse de dönemin asıl hakikati bu değil; SB’nin özellikle Kruşçev iktidarı sırasında fiilen girdiği, sonrasında ise 1965 İktisat Reformu’yla da resmiyet kazanan kapitalist yola sapmasıydı.

Biz bu başlığımız altında, SB’de girilen kapitalist yolun nasıl sosyalist görünümlü bir emperyalizme dönüştüğüne ilişkin somut veriler de sunacağız.

1965 İktisat Reformu, SB’deki devlet mülkiyetinin bürokratik sermayeye dönüşmesiydi. Reformla birlikte işletmeler, işletme müdürlerinin inisiyatifine bırakılırken işletmenin istihdamı da işletme müdürünün, yani yeni burjuvazinin inisiyatifine bırakıldı. Burada dikkat edilmesi gerekilen bir durum var: İşletme müdürüne kapitalist nitelik kazandıran şey, devlet mülkiyetini özel mülkiyetine çevirme özgürlüğünü yasal olarak kazanması değil; yasal olarak hâlâ devlet mülkiyeti olan devlet işletmelerini, yani üretim araçlarını özel çıkarı için kullanma özgürlüğüne kavuşmasıdır. Özetle, devleti yönetenler artık işçi sınıfı değil, partiye çöreklenen bürokratik burjuva sınıfıdır. Herhangi bir kapitalist ülkeyle sosyalist görünümlü kapitalist ülke arasındaki tek fark, birisinde kapitalist sömürü açık ve özel girişimciler eliyle yapılırken diğerinde örtülü ve devlet eliyle yapılmaktadır. İster özel ister bürokrat olsun, hem kapitalist hem de sosyal-kapitalist devlette, üretim araçlarına sahip olan sınıf burjuva sınıfıdır.

SB’deki bürokratları kapitalist sınıf yapan yalnızca yüksek maaşı ve ayrıcalıkları (konut, ev, tatil, alışveriş olanakları) değil, devlet mülkiyetini kişisel çıkarları doğrultusunda, bir sınıf olarak yönetme ve kullanma yetkisine sahip olmalarıdır. Yani SB’deki bürokratlar; üretim araçlarının sahibi olan, işçileri işten çıkarma hakkını elde etmiş devlet kapitalistleriydi.

Kruşçev’le başlayan işçi sınıfının ücret düzleminde parçalanması/rekabeti, sosyalist çiftliklerin ve sanayi işletmelerinin kapitalistleşme süreci; yeni burjuvazinin, iktidarı her yönüyle kuşattığı bir restorasyon süreciydi. 1965’te, Brejnev-Kosigin iktidarıyla SB tam teşekküllü bir bürokratik kapitalist ülke hâline geldi. SB’de sınıflar mücadelesindeki ekonomik görünüm böyleyken iç ve dış siyasette de yeni burjuvazi/bürokratik kapitalist sınıf kendini gösteriyordu.

Emperyalizm ekonomik tekeldir, banka ile sanayi sermayesinin birleşip mali oligarşiye dönüşmesidir; sermaye ihracıdır, dünyayı paylaşmak için tekelcileşmiş sermaye devletlerinin hegemonyacı, ilhakçı ve işgalci refleksler göstermesidir. (5)

Özellikle 1965’ten sonra SB bürokratik kapitalist sınıfı, sosyalist sanayi altyapısına çöreklenerek “yardım” ve “kredi” kamuflajlarıyla sermaye ihraç eden; ezilen dünya ülkelerinin iç siyasetlerine karışan; askeri operasyonlara, şantajlara ve işgallere başvuran; ABD ile yarış adı altında emperyalist hegemonya savaşının parçası olan bir ekonomi politik süreci işletti. SB’de işçi sınıfının siyaset dışına itilmesinin ve iktidardaki bürokrasinin burjuva bir karakter kazanmasının doğal sonucu olarak SB, görünüşte sosyalist ama gerçekte emperyalist-kapitalist bir devlete dönüştü.

Kruşçev önderliğindeki Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP), Mao önderliğindeki Çin Komünist Partisi’ni (ÇKP), silahsızlanma ve “nükleer savaşı önlemek için barış içinde yaşam” politikasına karşı çıktığı için “halka güvenmemekle” ve “emperyalizmden korkmakla” suçladı. (6) Gelin görün ki ilerleyen yıllarda SB, bırakın silahsızlanmayı, tam tersine olağanüstü bir silahlanma atağına geçti.  1963’te Pekin-Moskova tartışmalarının ana başlıklarından biri SB’nin silahsızlanma politikasıyken, 1970’lere gelindiğinde bu politikanın biçimsel olarak tam tersi bir süreç yaşandı. SBKP birkaç yıl içinde “kapitalizmle barış içinde yaşama” isimli uzlaşmacı siyasetinden SB’yi dünyanın en fazla askeri yatırım yapan ülkesine dönüştürdüğü bir siyasete geçiş yaptı. Esasen SBKP’nin “barış içinde yaşama” uzlaşmacılığı da sonraki süreçte gelişen olağanüstü silahlanma hamleleri de Sovyet bürokratik burjuvazisinin çıkarlarıyla uyumluydu. “Barış içinde yaşama” siyasetiyle, silahlanma siyaseti çelişik gibi gözükse de esasen aşamalı olarak emperyalistleşen Sovyet bürokratik burjuvazisinin siyasal talepleri açısından tutarlıydı.

1970’lerin ortasına gelindiğinde, SB resmi verilerine göre SB’nin milli geliri ABD’nin yüzde 66’sıydı ama askeri harcamaları ABD’den yüzde 20 daha fazlaydı. (7)  Ekonomik güç açısından SB, genel olarak ABD’nin çok gerisindeydi. Ancak silah üretimi ve savaşla yakından bağlantılı olan bazı Sovyet ağır sanayi sektörlerinin büyüme hızı ve ürünlerinin mutlak miktarı, ABD’ninkine yetişmiş veya onu geçmişti. (8)

Sovyet sosyal-emperyalizmi ABD emperyalizmini zorlayacak bir ekonomik altyapıya ve hacme sahip değildi. Ancak askeri donanımı ve örgütlenmesiyle dünyanın en güçlü ordusunu kurdu. SB sosyal-emperyalizmi, ekonomik eksikliğini silah gücüyle kapatmak istedi. 1960 yılında Sovyet revizyonistleri, ulusal gelirinin yüzde 13,1’ini askeri harcamalara ayırdı; ancak 1974’te bu oran yüzde 19,6’ya yükseldi. Bu oran, savaş öncesi Nazi Almanya’sının (yüzde 19) yanı sıra Kore’deki (yüzde 15) ve Vietnam’daki (yüzde 10) saldırgan savaşlar yürüttüğü dönemlerdeki ABD emperyalizmini de aşmaktaydı. (9) Dünya mühimmat pazarına ilk kez 1955’te giren SB, 1970’lerin başında yirmiden fazla ülkeye, dünya toplamının yüzde 37,5’ine tekabül eden satışlar yaptı. (10)

SB, sözde dış yardımlarından (sermaye ihracından) ve silah anlaşmalarından büyük kârlar elde etmekteydi. ABD burjuvazisi için “dış yardım” nasıl emperyalist bir araçsa SB için de öyleydi. Sermaye ihracı ile “yardımın”/kredinin hiçbir farkı yoktur. Çünkü metayla ödeme ile parayla ödeme arasında hiçbir fark yoktur.

SB Dış Ekonomik İlişkiler Komitesi Başkanı S.A. Skachov, bu hakikati “Sovyet ekonomik yardımı bir hayırseverlik değildir. SB’nin gelişmekte olan ülkelere yaptığı teknik yardım, dış ticaretimizin büyümesini teşvik etmekte ve ekipman ihracatımızı artırmaktadır. Bu, Sovyet ulusal ekonomisinin artan gereksinimlerini karşılama olasılığını artırmıştır” şeklinde açıkça ifade etmişti. (11) Diğer bir deyişle, Sovyet “yardımının” amacı gelişmekte olan ülkelere yardım etmek değil, Sovyet kapitalist ihtiyaçlarını desteklemekti. Örneğin SB kredi verdiği devlete şu şartı koydu: SB’den kredi alan devletin, bu krediyi öncelikle Sovyet makineleri ve ekipmanları satın almak için kullanması gerekiyordu. SB; krediler, “yardım” ve “iş birliği” yoluyla Asya, Afrika ve Latin Amerika’ya sermaye ihracını arttırdı. “Ortak işletmeler” ve “şirketler” kurarak gelişmekte olan ülkelerin madencilik, işletme, ulaşım ve ticaret sektörlerinde dahil olarak Batılı rakiplerinin adımlarını takip etti. Örneğin; Hindistan Maliye Bakanlığı 1973-1974’te SB’den 139 milyon rupilik “yardım” ya da kredi aldı. Bu kredinin anapara artı faiz ödemesi bir süre sonra 567 milyon rupiye ulaştı. (12)

Emperyalizmin ticaretteki olağan uygulaması, ucuza alıp pahalıya satmak suretiyle, eşitsiz değerlerin değiş tokuşu yoluyla gelişmekte olan ülkeleri sömürmektir. Öncelikle, SB krediler yoluyla modası geçmiş makineleri çöpe atmak yerine kredi verdiği ülkelere sattı. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi SB, bir ülkeye kredi verirken bu ülkenin krediyi SB mallarını almak için kullanmasını şart koşuyordu. (13)

SB bu düzlemde Arap ülkelerine silah sattı ve karşılığında ucuz petrol alarak bu petrolü Avrupa ülkelerine yüksek fiyatlarla sattı. Bu ticareti daha da somutlaştıracak olursak; SB Irak’ın ham petrolünü alıp Batı Avrupa pazarına sattı ve 1973-1974 yıllarında Irak’a sattığı silahların kısmi ödemesi için petrol aldı. (14) SB’nin 1974’teki silah ihracat değeri 5500 milyon dolardı. Bu ihracın da yüzde 45’i Orta Doğu’ya yapıldı. Aynı yıl ABD’nin silah ihracat değeri ise 8,3 milyar dolardı ve bu ihracın da 7 milyar doları yine Orta Doğu’ya yapıldı. (15)

Örnekleri daha da zenginleştirelim. 1973 Orta Doğu savaşında Sovyet revizyonizmi, Mısır’ı ateşkesi kabul etmeye zorlamak için silah teslimatını geciktirdi ve Sovyet kredileri üzerindeki 80 milyon ABD doları faiz ödemesini talep etti. 1974’te Bangladeş ciddi sel felaketine uğradığında, Sovyet revizyonizmi 200.000 ton buğdayın geri ödenmesini talep etti. Hindistan’ın Financial Express gazetesi, Hindistan ile varılan bir anlaşmanın ihlali olarak Sovyet revizyonizminin, rupi değer kaybettiği gerekçesiyle mevcut kredilerinin ve faizlerinin geri ödenmesinde yaklaşık 4 milyar rupi kadar yukarı yönlü bir değerleme talep ettiğini bildirdi. (16)

Ayrıca SB, Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi (COMECON) aracılığıyla üye ülkeleri sömürüyordu. COMECON 1949 yılında sosyalist ülkelerin dayanışması için kurulmuştu ancak SB’de sosyalizmin yenilgisinin ve bürokratik burjuvazinin iktidarı almasının ardından sosyal-emperyalist bir araca dönüştü.

İstatistiklere göre Doğu Avrupalı CAMECON üyeleri artık neredeyse tüm petrollerini SB’den ithal ediyor, demir ve kerestenin yüzde 80-90’ını, petrol ürünlerinin dörtte birini; metal, fosfatlı gübre ve pamuklarının beşte üçünden fazlasını, kömür ve manganez cevherini de SB’den ithal ediyorlardı. Çekoslovakya, Macaristan ve Demokratik Almanya Cumhuriyeti ve Bulgaristan’da uranyum cevheri SB’nin kontrolü altındaydı. Moğolistan’ın tungsten ve florit cevherinin yüzde 50’sini yağmaladı. Polonya’nın çinko ihracatının yüzde 43’ü, Bulgaristan’ın barit ihracatının yüzde 94’ü, yine Bulgaristan’ın Kurşun cevherinin yüzde 49’u SB’ye gidiyordu. (17) Sovyet revizyonistleri bu ülkelere ticaret yaparken onları kendi iç pazarlarını açmaya zorladı.

SB bürokratik burjuvazisi, ABD burjuvazisiyle girdiği yarışta, oluşturduğu ve daha da ileri bir aşamaya taşımak istediği emperyalist sömürü zincirini, gelişmekte olan ülkelere siyasi ve askeri operasyonlar yaparak güvenlik altında tutmak istiyordu.

Pakistan’ı parçalamak için Hindistan’ı desteklediler. Dört Japon adasını vermemek için Japonya’ya gözdağı verdiler. Angola’nın iç işlerine müdahale ettiler. (18) Sovyet savaş gemileri Angola Limanı’na roket atarak iç savaşın alevlerini körükledi. Bu hiçbir şekilde ulusal direnişe destek değildi. SB’nin yaptığı “enternasyonel sorumluluk” değil, eski sömürgecilerin yerini alma çabasıydı. (19)  SB 1969 baharında Çin’in Chenpao Adası’na silahlı saldırıda bulundu. 1968 yılında Çekoslovakya’yı, 1979’da ise Afganistan’ı işgal etti.

Bunların yanı sıra SB, aynı zamanda ABD emperyalizmine ve İsrail Siyonizmine karşı ulusal kurtuluş mücadelesi veren ezilen uluslara da tamamen Sovyet tekelci-bürokratik burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda yaklaştı. Kruşçev, Cezayir Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı “Fransa’nın iç sorunu” olarak gördü. (20) Sovyet revizyonistleri, Kamboçya ulusal kurtuluş savaşını değil, milliyetçi asker burjuva klik lideri Lon Nol’u destekledi.

SB, 1950’lerin ortalarında Mısır’a askeri “yardım” başlattı. On yılın üzerinde bir süre boyunca istediği gibi musluğu açıp kapattı. SB ihtiyaç duyduğunda silah tedarikini yasaklıyordu. 1973 Ekim Savaşı’nın arifesinde, Mısır halkı İsrail saldırılarına karşı hazırlık yaparken SB, defalarca söz verdiği silahların teslimatını engelledi. (21)

Bu süreçte yaşanan en çarpıcı olaylardan biri de Filistin meselesine ilişkin Sovyet revizyonistlerinin tavrıydı. SB, Filistinli savaşçıların silahlı mücadelelerini “aşırılık yanlısı eylemler”, “hatalar”, “sorumsuz maceracılık” ve “Troçkist bir yaklaşım” gibi iftiralarla suçladı. Filistinlilerin silahlı mücadelesine nefret beslediler. (22) İsrail’in Filistin’e yönelik işgali karşısında Sovyet yetkilileri ve basını, 1967 Kasım’ında BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen karara sarıldı. Hatta SBKP Politbüro Üyesi N. V. Podgorny, İsrail’in Filistin’i işgali karşısında “Orta Doğu sorunuyla ilgili olarak hangi tarafın saldırgan olduğunu tartışmaktan hoşlanmıyorum.” dedi ve SB’nin İsrail işgali karşısında “tarafsız” olduğunu itiraf etti. (23)

SB’de bürokratik burjuva diktatörlüğü, 1965 İktisat Reformu ile resmileşmişti. 1968 Çekoslovakya işgaliyle de SB’nin sosyal-emperyalist karakteri resmileşti. Sovyet revizyonistleri dış siyasette emperyalist bir çizgi izlerken bunun iç siyasetteki doğrusal sonucu da sosyal-şovenizm oldu. Sovyet tekelci-bürokratik burjuvazisi muntazam olarak Rus milliyetçisi reflekslerini güçlendirdi ve Rus olmayan uluslara, tıpkı Çarlık dönemindekine benzer bir biçimde milli zulüm siyaseti uyguladı.

Moğolistan Sosyalist Cumhuriyeti örneğini inceleyecek olursak; Moğolistan Devlet Üniversitesinin müfredatının bir kısmı, tarım-hayvancılık yüksekokulunun büyük bir kısmı, politeknik ve tıp fakültesinin tamamı Rusça okutuluyordu. Moğolistan’daki eğitim kitaplarının çoğu Rusçaydı. Yine, 1973 yılında Moğolistan’da yayımlanan filmlerin üçte ikisi Sovyet (Rus) filmleriydi. (24) Moğolistan’daki sosyal-şoven pratik, Birliğin içinde olan ve bütün Rus olmayan uluslar için geçerliydi.

Verilerle ortaya koyduğumuz üzere SB’de Kruşçev iktidarıyla başlayan bürokratik burjuva iktidarı, Brejnev ve Kosigin’in elinde kurumsallaştı ve aşamalı olarak sosyal-emperyalist bir karakter kazandı. SB dünya emperyalist-kapitalist hiyerarşisi içinde kızıl bir maskeyle yer aldı ama Mao dönemi ÇKP’sinin iddia ettiği gibi hiçbir zaman başat emperyalist olmadı.

SB, askeri yarışı ekonomik yarışın önüne koyduğu için başarısız bir bürokratik burjuva iktidarı olarak 1991’de çözülmek durumunda kaldı. Kruşçev iktidarıyla başlayan Sovyet bürokratik kapitalist iktidarı böylece son buldu.

***

Kapitalist restorasyon açısından, ÇHC pratiği, SB pratiğiyle kıyaslandığında başarılı ve SB pratiğinden de ders çıkarmış bir bürokratik burjuva siyasal pratiğidir. İki pratik arasında çok fazla benzerlik olsa da ÇHC pratiğini SB pratiğinden ayırt eden temel fark, ÇKP’nin SBKP gibi askeri yarışı değil, ekonomik yarışı esas almasıdır. Ayrıca ÇHC revizyonistleri ekonomik yarışı esas almalarının yanı sıra ÇKP’nin varlığını da siyasal olarak kapitalist restorasyona uygun hâle getirebilmişlerdir.

Ekonomi gazetecisi Arthur Kroeber da bu gerçeği saptıyor ve şu şekilde ifade ediyor:

“Rusya, ekonomik değişimi tam bir politik değişim yapmadan sağlamayı deneyen ve başarısız olan bir örnektir. Çin ve Vietnam ise ekonomik değişim sağlamaya çalışırken komünist partilerinin politik güç üzerindeki tekel konumunu korumasını sağlamaya çalışan örneklerdir.” (25)

ÇHC’nin 1982’de kabul edilen yeni Anayasa’sında devlet sektörünün ülke ekonomisinin ana direği, “bireysel” sektörün de bir tamamlayıcı olduğu; devletin bireysel sektörün çıkar ve haklarını koruduğu belirtiliyor, böylece bireysel girişim en yüksek düzeyde tanınmış oluyordu ama “özel” sözcüğünden kaçınılıyordu. Anayasa’nın bu maddesi 1988’de açıkça özel sektör tanımı kullanılarak değiştirildi.  Ancak özel sektör ÇHC ekonomisinde 1990’ların ikinci yarısına kadar varlık gösteremeyecek; tarım dışında üretim, devlet işletmelerine dayalı olmayı sürdürecekti. Çin’de piyasa ekonomisine geçiş, bir anda planlamaya dayalı sisteme son verip devlet işletmelerini piyasalarda etkinlik göstermek üzere serbest bırakma şeklinde gelişmedi; tersine kapitalist restorasyon, ülkenin planlamaya dayalı üretim sistemini aksatmadan yapıldı. Çin bürokratik kapitalizmi bir yandan devleti planlamacı olarak kullanmaya devam etti, diğer yandan da kontrollü olarak özel sektörün de önünü açtı. (26)

1990’larda hız kazanan kapitalist reformların olmazsa olmaz hamlesi kamu mallarının tamamının özelleştirilmesi değildi. ÇHC’nin sözde sosyalist eylemde ise kapitalist olan piyasa ekonomisinin vazgeçilmez koşulu özel mülkiyet değil, rekabettir. Eğer kamu varlıkları özelleştirilmiş fakat rekabet mekanizmaları işlemez durumdaysa sonuç olumsuz olacaktır. Burada anlaşılması gereken mesele, kapitalizmin işleyişini var eden temel özelliğin rekabet olduğudur. Sovyet kapitalist restorasyonunu ÇHC kapitalist restorasyonundan ayıran asıl fark da SB sosyal-emperyalizmini başarısız yapıp ÇHC sosyal-emperyalizmini başarılı yapan da mülkiyetin devletin kontrolünde olup olması değil, piyasada rekabetin işletilmesidir.

1991’de, SB’nin çözülmesiyle Deng Xiaoping liderliğindeki bürokratik kapitalist iktidar, meşhur güney turuna çıkarak eskiyle kıyasla Çin’de çarkların daha güçlü döneceği bir ortam yarattı. Hong Kong’un hemen yanı başındaki Shenzhen özel ekonomik bölgesi, aynı zamanda en cesur ekonomik denemelerin yapıldığı bir merkez oldu. Buradan başlayarak Deng, Güney Çin’de kapitalist reformun önemli noktalarını üst düzey askeri yetkilerle birlikte ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında “Değişime karşı olan görevini terk etmelidir” uyarısında da bulundu. (27)

Bu dönem aynı zamanda ÇHC’de özelleştirme atağı başlatıldı. ÇHC revizyonistleri “Büyüğü tut, küçüğü bırak” siyasetiyle, bir yandan devlet eliyle dev tekeller inşa ettiler diğer yandan da özel sektörde küçük ve orta dereceli işletmelerin gelişmesinin önünü açtılar. Devlet eliyle yaratılan işletmelerin mantığı, büyük Çinli şirketlere uluslararası sermaye pazarından pay alma fırsatı yaratmaktı ve böyle de oldu. Bugün ÇHC’nin en büyük üç devlet işletmesi dünyanın en büyük on şirketi arasında yer alıyor. (28)

ABD emperyalizmi kendi pazarlarını yabancı şirketlerin erişimine kapatacak tedbirler alırken kendi şirketlerinin ihracatına büyük destekler sağladı. ÇHC’li şirketlerin böyle ayrıcalıklı bir uygulamadan faydalanma olanağı yoktu. ABD ve Avrupa emperyalizminin baskın olduğu dünya ticaret sistemine girmek için Çin, yabancı şirketlere kendi pazarına erişim serbestliği sağladı. ÇHC’nin, Doğrudan Yabancı Yatırımcı (DYY) stratejisinin önemli bir ayağı, “yabancı” yatırımların büyük bir kısmının aslında “yabancı” olmamasıdır. ÇHC’deki DYY’nin yarıya yakın kısmı Hong Kong kaynaklıdır. Bunun sebebi kısmen ABD’li ve Avrupalı şirketlerin Hong Kong merkezli yan işletmelerin etkinlikleri ile açıklanabilirse de Hong Konglu şirketlerin, ana karada önemli yatırım yaptığı gerçeği göz ardı edilemez. ÇHC’de DYY olarak gösterilen yatırımın üçte birlik kısmı aslında “çift yönlü”, yani Çinli yatırımcılar ve şirketlerin diğer yetki alanlarında (özellikle Hong Kong’da) bulunan işletmelerin yatırımıdır. Örneğin Ali Baba ya da TenCent gibi internet devleri “yabancı” şirket olarak kayda geçmiştir. Çünkü ÇHC’li firmalar uluslararası borsalarda işlem görmek için yabancı holding ortaklıkları kurdular. (29)

Ali Baba ve TenCent gibi şirketler de dahil yeni teknoloji şirketlerinin büyük çoğunluğu, hisselerinin arzı için ÇHC borsalarını değil, başta ABD olmak üzere yabancı borsaları tercih ediyorlardı. 2018 yılında 120 kadar Çinli şirket hisselerinin arzını yabancı borsalarda gerçekleştirdi. (30) Hatta Trump iktidarının ilk döneminde başlatılan ticaret savaşlarının temel gerekçesi de Çinli şirketlerin ABD borsalarında ve pazarında etkin olmasıydı. Trump’ın ticaret savaşını başlatmasıyla ABD borsalarından çıkartılan Çinli şirketler Şanghay borsasına girdiler.

Esasen 2018 tarihi, ABD-Çin arasında süregelen emperyalist rekabetin somut olarak belirmesi açısından geç bir tarihtir. Çünkü 2008 Dünya Ekonomik Buhranı, ÇHC ile ABD arasının, ekonomik ve teknolojik olarak kapanmasına yol açtı. ABD ve Batı kapitalizmi kriz yaşarken Çin kapitalizmi büyüyordu. Trump’ın ilk döneminde şiddetlenen ABD-ÇHC rekabetiyle, Çin için dış talebe bağımlılık riski başka bir nitelik kazandı. 1997 Asya Krizi, 2008 Dünya Ekonomik Buhranı ve 2020 Covid-19 krizi ÇHC ihracatını başta düşürdü ama bu düşüş geçici oldu. Her kriz sonrasında ÇHC, ihracatı kısa sürede toparladı ve ekonomik büyümeyi sürdürdü. (31)

Çin ekonomisi 2008-2018 yılları arasında neredeyse üç kat büyüdü. ÇHC’de bu süre zarfında devasa ölçekte küresel şirketler oluştu. Henüz 2018 yılında Çin, 120 şirketiyle Fortune 500 listesinde, 126 şirketli ABD’nin hemen ardından geliyordu. (32) Görüldüğü üzere bu süreçte Çin bürokratik sermayesi tekelci sermaye hâline gelmiştir. Çin, hammadde ve enerji tedarikini güvence altına almak için hem Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu’ya hem de Avrupa ve Avusturalya’ya büyük yatırımlar yaptı. Çin, 2017 yılına gelindiğinde, ABD’yi geride bırakarak en büyük ham petrol ithalatçısı konumuna yükseldi.

ABD ile Çin arasındaki en önemli rekabet madencilik alanında seyrediyor Çin sadece Afrika’nın madencilik sektörüne hâkim olmakla kalmamış aynı zamanda tedarik zinciri ve dağıtımını da Kuşak Yol Projesi ile hâkimiyet altına aldı. ABD ise Lobito koridorunu kurarak Çin’i, Orta ve Güney Batı Afrika’da etkisizleştirmek istiyor. (33) Yine nadir toprak elementleri, elektrikli araçlar ve yapay zekâ da ABD ile Çin’in karşı karşıya geldiği başlıca rekabet alanlarıdır. Trump’ın ilk iktidar döneminde başlayan ticaret savaşları, ikinci dönemde de yeni yasaklarla devam ediyor.

Güncel olarak Çin sosyal-emperyalizmi, ABD emperyalizminin ardından dünya emperyalist hiyerarşisi içinde ikinci sırada yer alıyor. Henüz ABD gibi emperyalist bir bloğa (Batı) önderlik etmiyor ve askeri işgallere başvurmuyor. Emperyalist hiyerarşi ve rekabet içerisinde tek başına yer alıyor. ABD emperyalistlerinin saldırganlığı karşısında savunma pozisyonunu koruyor.  İktisadi olarak hâlâ ABD’nin bazı noktalarda gerisinde olmasına rağmen bazı alanlarda ABD’yi yakalamış ve hatta geçmiş olduğu görünüyor. ABD’nin, ÇHC’den çok açık bir biçimde önde olduğu tek alan askeri gücü ve silahlanma kapasitesidir.

Bugün ABD küresel askeri harcamalarda hâlâ rakiplerinin çok ilerisindedir. Neredeyse tüm küresel askeri harcamaların yarısını tek başına (883 milyar dolar) karşılıyor. Buna karşılık Çin’in askeri harcamaları son yıllarda önemli ölçüde arttı. Resmi rakamlara göre Çin, 1995’te yaklaşık 25 milyar dolar savunma harcaması yapıyordu. Bugün savunma için 219 milyar dolar harcıyor. Satın alma gücü paritesi dikkate alındığında, bu rakamın 500 ila 700 milyar dolar arasında olduğu ve ABD’ye çok yaklaştığı tahmin ediliyor. Bu harcamaların büyük kısmı, Çin’in askeri cephaneliğini güçlendirmeye yöneliktir. Ayrıca Çin, 2035 yılında dünyanın en büyük deniz gücü olma yolunda kararlı adımlar atıyor. Bazı uzmanlara göre gemi sayısı açısından bunu zaten başardı. 2014-2018 yılları arasında Çin, tek başına Almanya, Hindistan, İspanya ve İngiltere’nin toplamından daha fazla gemiyi suya indirdi. (34)

Görüldüğü üzere, ÇHC’de 1976 Deng darbesiyle iktidarı ele alan bürokratik burjuva sınıfı, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde olduğumuz bir tarihsellikte, devasa bir sosyal-emperyalist devlet yarattı. Mao Zedong 1950’lerin sonunda SB’yi sosyal emperyalist -sözde sosyalist, eylemde emperyalist- olarak nitelemişti, bu niteleme şimdi ise Çin ve ÇKP için geçerlidir. “Sosyalizm” retoriğine rağmen Çin, daha küçük ve zayıf ülkelere kendi ultra-ulusal hedeflerini dayatmayı, ucuz iş gücünü sömürmeyi ve dev sanayi makinesini beslemek için hammaddelerini yağmalamayı ve süper kârlar biriktirmeyi amaçlayan küstah bir emperyalist güç haline geldi. Dünyayı sömürme uğraşında ABD ile kıyasıya rekabet ediyor.

SB sosyal-emperyalizminin ekonomisi, ABD emperyalizminin yaklaşık yarısı büyüklüğündeydi. SB’nin askeri olmayan teknolojisi ABD’nin gerisindeydi. Bilgi teknolojileri alanında ABD’nin çok gerisinde kalmıştı. SB’nin çöküşünde askeri harcamaların ekonomiye yükü önemli rol oynamıştı. SB’nin yatırım yapma kapasitesi, hem askeri harcamaları hem ekonomik gelişme için gerekli yatırımları karşılamaya yetmedi. Çin sosyal-emperyalizmi ise satın alma gücü paritesiyle ABD emperyalizminden büyük ve daha hızlı büyüyen bir ekonomiye sahiptir. ÇHC’nin belli alanlarda dışa bağımlılığı olsa da teknolojide ABD’nin çok gerisinde değil, bilgi teknolojilerinin belli alanlarında ise bir miktar önünde bulunuyor. Daha önemlisi Çin’in ABD’den birkaç kat daha fazla yatırım yapma kapasitesine sahip olması, ABD’nin geçmişte SB ile rekabetinden farklı olarak ABD’yi zorlayacak bir durumdur. (35)

***

Son tahlilde Çin sosyal-emperyalizmi, hem ekonomi-silahlanma dengesini doğru ele alması hem de başat emperyalist ABD’ye karşı güç ilişkilerinin planlanması açısından Sovyet sosyal-emperyalizminden daha başarılı bir pratik sergilemektedir.

Dediğimiz gibi, hâlâ emekçi insanlığı tehdit eden başat emperyalist ABD’dir ve ABD hâlâ (bazı çatlaklar oluşsa da) Batılı emperyalist bloğun başındadır. Ancak ABD başat emperyalist olsa da güç kaybetmektedir ve bunun karşısında Çin sosyal-emperyalizmi henüz savunmada olan, her geçen gün ise güç kazanan ve en çok gelişen emperyalist devlettir.

İçinden geçtiğimiz koşullar içerisinde başat emperyalist devleti ve bloğu hedef almak, siyaseten anlamlıdır. Asli emperyalist tehditle tali olanı ayırmak önemlidir. Ancak bu tali olan emperyalist gücün yadsınmasına neden olmamalıdır. Tekelci kapitalizm bugün itibarıyla en dünyalı hâlini yaşamaktadır; emperyalizm, ulusal pazarların hiçleştiği ve piyasaların iç içe geçtiği bir küresel dönemin içindedir. Başat emperyalist ABD, emekçi insanlık için asli düşman olsa da genel olarak bütün bir emperyalist-kapitalist düzen emekçi insanlığı tehdit etmektedir.

Bu aşamada, komünist siyasetin görevi başat emperyaliste karşı çıkıp diğer emperyalistlere sessiz kalmak değildir. Proleter devrimci siyaset bir yandan asli olanla tali olanı ayırt etmelidir ama diğer yandan da gelişen emperyalistlerin de düşman olduğunu açıkça dile getirmelidir. Bunu dile getirmemek, oportünizmin uluslararası düzlemdeki en somut ifadesidir. Bu konuda özellikle, elinde kızıl bayrakla emperyalist hiyerarşinin ikinci sırasında yer alan ÇHC’nin sosyal-emperyalist karakterini yadsımak daha da tehlikelidir. Tali olsa da ABD emperyalizminin rakibi olan emperyalist devlet görüntüde sosyalisttir.

Meseleyi karmaşık gibi gösteren bu durum, oportünizmin ve yeni revizyonizmin boy vermesi için nesnel bir zemin sunmaktadır. Bunun yanında komünist hareket yarım asırlık bir yenilgi içindedir. Yenilgi durumunun uzaması da yeni revizyonizme ve sınıf uzlaşmacılığına büyüme olanağı sağlamaktadır.

Bütün bu nedenlerden ötürü Lenin’in, “Sosyal-emperyalizme karşı acımasız mücadele, proletaryanın devrimci seferberliğinin ve Enternasyonal’in yeniden inşasının ilk koşulunu oluşturmaktadır” diye formülleştirdiği devrimci vazifeyi bilince çıkararak hem tarihsel hem de güncel olarak sosyal-emperyalizmin karşı devrimci rolünü ortaya koymak, bağımsız komünist siyaset için yaşamsal önemdedir.

Kaynakça

  1. https://www.marxists.org/history/international/social-democracy/zimmerwald/draft-resolution.htm
  2. İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, F. Engels, Ç: Oktay Emre, Ayrıntı Yayınları, sy. 39, 2. Basım, 2019, İstanbul.
  3. Emperyalizm, Lenin, Ç: Süheyla Kaya, İnter Yayınları, sy. 16, 1. Baskı, 1995, İstanbul
  4. Ugly features of Soviet social imperializm, Foreign Languages Press,  Peking 1976, Page 17.
    Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review
    Jantary , Yenan Books, 1977, Page 1.
  5. Emperyalizm, Lenin, Ç: Süheyla Kaya, İnter Yayınları, sy. 92-94, 1. Baskı, 1995, İstanbul.
  6. Pekin-Moskova Çatışması, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, sy.96, 5. Baskı, 1998, İstanbul.
  7. Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review Jantary , Yenan Books, 1977, Page 4.
  8. Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review Jantary , Yenan Books, 1977, Page 5.
  9. Soviet Social Imperialism and the International Situation Today, Encyclopedia of Anti-Revisionism On-Line, 1977.
  10. Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review Jantary , Yenan Books, 1977, Page 8.
  11. Soviet Social Imperialism and the International Situation Today, Encyclopedia of Anti-Revisionism On-Line, 1977.
  12. Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review Jantary , Yenan Books, 1977, Page 72.
  13. Ugly Features Of Soviet Social Imperialism, Foreign Languages Press,  Peking, 1976, Page 28.
  14. The Soviet Union: Socialist or Social-Imperialist? Part-II, Raymond Lotta vs. Albert Szymanski The Question Is Joined — Full Text of New York City Debate, May 1983 RCP Publications, Chicago, Page 55.
  15. Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review Jantary , Yenan Books, 1977, Page 53.
  16. Ugly Features Of Soviet Social Imperialism, Foreign Languages Press, Peking, 1976, Page 30.
  17. Ugly Features Of Soviet Social Imperialism, Foreign Languages Press,  Peking, 1976, Page 36-37-38.
  18. Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review Jantary , Yenan Books, 1977, Page 91.
  19. Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review Jantary , Yenan Books, 1977, Page 70.
  20. Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review Jantary , Yenan Books, 1977, Page 69.
  21. Ugly Features Of Soviet Social Imperialism, Foreign Languages Press,  Peking, 1976, Page 49.
  22. Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review Jantary , Yenan Books, 1977, Page 64.
  23. Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review Jantary , Yenan Books, 1977, Page 66.
  24. Social-Imperialism: The Soviet Union Today, Reprints from Peking Review Jantary , Yenan Books, 1977, Page 57-59.
  25. Çin Ekonomisi, Arthur R. Kroeber, Ç: Mehmet Mazı, Buzdağı Yayınevi, sy.22, 1.Basım, 2017, Ankara
  26. Çin ve Dünyanın Geleceği, Fatih Oktay, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, sy. 58-59, 2.Basım, 2023.
  27. Çin Ekonomisi, Arthur R. Kroeber, Ç: Mehmet Mazı, Buzdağı Yayınevi, sy.23, 1.Basım, 2017, Ankara.
  28. Age, sy.142.
  29. Age, sy.82.
  30. Çin ve Dünyanın Geleceği, Fatih Oktay, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, sy. 156, 2.Basım, 2023.
  31. Age, sy.129.
  32. Zaferden Yenilgiye, Pao-yu Ching, Ç: Onurcan Ülker, Patika Kitap, sy. 125, 1.Basım, 2020, İstanbul.
  33. https://www.fokusplus.com/odak/afrikada-abd-cin-rekabeti-derinlesiyor
  34. https://medyascope.tv/2025/03/17/abd-cin-rekabeti-realist-teorisyenler-ufukta-bir-catisma-ongoruyor/
  35. Çin ve Dünyanın Geleceği, Fatih Oktay, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, sy. 271, 2.Basım, 2023.

 

6 Nisan 2025 Pazar

İktidar kanadı iki süreci de yeni anayasa atağıyla dizayn etmek istiyor_Halil Gündoğan_4.04.2025

İktidar kanadı çıkış arıyor

19 Mart darbesiyle birlikte ortaya çıkan toplumsal muhalefet direnci, iktidar kanadını hayli zorlamışa benziyor. Bunun üstesinden gelebilmek adına fiziki şiddet, aleni işkence, cinsel taciz, tutuklama, hapse atma ve akla gelebilecek daha pek çok psikolojik harp taktikleriyle toplumu terörize etme gibi, çok yönlü azgın bir devlet terörü estirilmekte.

Ve eş zamanlı olarak direniş cephesini içten zayıflatma ve toplumsal ilgi odağını dağıtma hamlesi olarak, “çözüm süreci”ni hızlandırma ve yeni anayasa hazırlama kartı devreye sokulmak isteniyor. Bununla hedeflenen, öncelikli olarak DEM Partiyi muhalif toplumsal direniş hattından koparmak veya en azından, tıpkı Gezi sürecinde olduğu gibi, nötr pozisyona çekmektir. İkinci olarak da toplumun ilgi odağını dağıtarak; 19 Mart darbesiyle alevlendirdikleri toplumsal tepkiyi soğutma ve giderek de sönümlenme sürecine sokmaktır.

 İşte bunun bir gereği olarak, yine Bahçeli aracılığıyla, Devlet-Öcalan Mutabakatının ortak üst paydası olan “Demokratik Toplum İnşası” için ilk adım olarak yeni ‘demokratik’ bir anayasanın acilen hazırlanması gündemi oluşturulmaya çalışılıyor. Örneğin bu, devlet sözcüsü görevi üslenmiş olan Bahçeli tarafından şu ifade ve vurgularla dile getiriliyor:

 “Terörsüz Türkiye hedefimiz inşallah gerçeğe dönüşmektedir. Türkiye çok şükür milli birliğin tahkim olduğu, barış ve huzurun kalıcılaşacağı bir döneme girmiştir. Yeni bir siyasi ve toplumsal hayat vasat bulmaktadır. İmralı’nın 27 Şubat’ta DEM Parti heyeti aracılığı ile yaptığı PKK’ya (…) kendisini feshetme çağrısı tarihi bir dönüm noktasıdır. Milletimiz umutlu bir bekleyiş içerisindedir. Bu beklentiyi hüsrana değil sevince dönüştürmek elimizdedir. Neyi nasıl yaparsak milletimizin hayrına olur düşüncesiyle hareket etmek durumundayız.” (*)

 Etkili bir karşı atak gerekiyor

Toplum nezdinde iktidar kanadının bu hamlesini kesinlikle yoğun bir propaganda ve alternatif gerçek demokratik bir anayasa talebi ile etkisiz kılmak gerekiyor. Bunun için de özellikle, hazırlamayı düşündükleri yeni anayasanın nasıl tamamen tek adam yönetimini esas alan ve hali hazırda yürürlükte olan bu ceberut faşist başkanlık sisteminin tahkimi amacı güttüğünün giçlü bir şekilde deşifre edilmesi gerekiyor.

 Bu aynı zamanda, Öcalan ve DEM Partinin manipüle ettiği; bu yeni anayasa hazırlığıyla “demokratik bir toplum inşasının mümkün olabileceği” söyleminin nasıl koca bir aldatmacadan ibaret olduğunun daha kolay görülebilmesine de hizmet edecektir. Çünkü demokrasi ve dolayısıyla da demokratik bir anayasa hazırlamak hem bu ırkçı ve İslamo faşist çetenin fıtratına aykırıdır ve hem de onları böylesi bir adım atmaya mecbur bırakacak güçlü bir kuşatılmışlık hali söz konusu değil. Nitekim Bahçeli’nin kaleme aldığı “yüzyılın manifestosu” yeni anayasa kılavuzu, adeta bu faşist karakterin belgesi niteliğindedir.

 

“Demokratik Toplum İnşası” mutabakatı

Bilindiği gibi devlet kanadı ile Öcalan Kürt sorunun barışçıl yollarla, siyaset ve hukuk zemininde çözümünü öngören bir mutabakat anlaşmasına vardı. Bu mutabakatta devletin iç cepheye yönelik birinci önceliği PKK’nin silahlı mücadeleyi bırakması ve silahlarını teslim etmesi ve keza Kürt sorunun çözümünün “eşit anayasal vatandaşlık” ve “yerel yönetimler özerkliği” üzerinden sağlanmasıydı.

Dış cephede ise diğer parçalardaki Kürtlerin Türk Devletine entegrasyonun bir şekilde sağlanmasıydı. Öcalan açısından bunlar son derece makul ve reel politik olarak da günün koşullarıyla uyumluydu. Nitekim Öcalan zaten bunları ta İmralı süreci itibariyle ileri sürüp savunuyordu da.  Üzerinde anlaşmaya varılan bu mutabakat, topluma ve ama özellikle de PKK’nin sosyal tabanına; “Demokratik Toplum İnşası” üst başlığı ile empoze edilecekti.

 

Tabii Kürt sorunun çözümünü esas aldığı iddia edilen bu “Demokratik Toplum İnşasının” aslında neyin nesi olduğu ise adeta bir “devlet sırı” olarak kamuoyundan gizlendi. Oysa her toplumsal kesimin kendine göre bir “demokrasi” ve “demokratik toplum” anlayışı, gereksinim ve beklentisi vardır. Ama işte yine de ezilen bir ulusun baş müzakerecisi sıfatıyla Öcalan, ezen ulusun egemenlik aparatı ve aynı zamanda da İslamcı-ırkçı-faşist bir devlet ile; “Demokratik Toplum İnşa etme” asgari müştereğinde buluşabilmişti.

 

Fakat yine de bu “Demokratik Toplum İnşasının” neyin nesi olduğunun kamuoyundan gizlenmesi ısrarı, Bahçeli’nin bayram mesajına kadar titizlikle sürdürülmüş oldu. Bahçeli’nin açıklamalarının ortaya koyduğu acı gerçek ise; mutabakatın içeriği ve kapsamı konusunda bilgi sahibi olan Kürt siyasetçilerinin, affedilmesi mümkün olmayan bir karartma ve manipülasyonla bu süreci, Öcalan’ın soyunduğu İdrisi Bitlisi rolüne uygun olarak sürdürmeyi kendilerine görev edindikleridir.

Çünkü ortada, yeni bir anayasa üzerinden inşa edilecek herhangi bir demokrasi de demokratik toplum inşası da söz konusu değil. Yeni anayasada yapılacak tek değişiklik, adeta sadece, vatandaşlığın etnik köken üzerinden yapılan tanımının değiştirilmesi oluyor (Böyleyken, bunca alttan ve geriden alışı hangi daha büyük kazanımlar adına yaptıklarını kamuoyuna ve ama özellikle kendi tabanlarına açıklamamaları da bir başka kapalı kapıcılık ve anti demokratik yaklaşım örneğidir). Bunu şu ifadelerle formüle ediyor Bahçeli:

 

“Demokratikleşmeye dönük adımlara, milletimizi çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırma gayesi olarak, etnik siyasetin taleplerini aşan bir siyaset tarzıyla bakılabilecektir.

İmralı çağrısında yer alan ‘kültüralist politikalar dahil hiçbir talep söz konusu değildir’ söylemi çerçevesinde devletin atacağı adımlar etnik değil insani düzlemde ve herkese göre olmalıdır”

“Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes, eşit hak ve yükümlülüklere sahiptir.” (*)

 

PKK önder kadrolarından Bese Hozat’ın ifşa etmesinden anlaşıldığı kadarıyla mutabakata varılan bir diğer konu ise Kürt sorununa yerel yönetimler özerkliği şeklinde bir çözümün öngörülmüş olmasıymış. Bunlar dışında toplumun demokratikleştirilmesini içeren hiçbir şey söz konusu değil. Tam aksine yeni anayasa tamamen, başkanlık sisteminin daha da tahkim edilmesi için istenmektedir. Örneğin şunları yapmak istiyorlarmış:

 İktidar blokunun yeni anayasa referansı

“(…) Yönetim sistemimiz etkinlik ve esneklik sağlayabilecek özelliktedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi siyasi ve toplumsal uzlaşmanın ön plana çıktığı bir yönetim yapısıdır. Şartlara ve gelişmelere cevap veren dinamik demokratik bir tercihtir. (…) Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle, ülkemiz, yönetimde istikrarın tesis, temsilde adaletin temin edileceği bir yönetim sistemine kavuşmuştur.

Güçlü yönetim, etkin meclis ile Türkiye’nin maruz kaldığı tehditlere daha güçlü karşılık verebilmesi mümkün hale gelmiş, (…) Devlet ile millet bütünleşmiş, milli şuur ve egemenlik siyasetin tek belirleyicisi haline gelmiştir. (…) Yargı, yasama ve yürütme katı biçimde birbirinden ayrılmış, kuvvetler arasındaki ayrım ve ilişkiler olması gereken şeklini almıştır. Yasama ve yürütme arasında güçlü bir denge ve denetim sistemi kurulmuş ve hukukun üstünlüğü teminat altına alınmıştır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle birlikte Parlamenter sistem döneminde yaşanan anti demokratik süreçler, muhtıra ve darbeler dönemleri kapanmış, Türkiye prangalarını söküp atmıştır.”  Keza:

 

“Ahlaki kirlilik (“millet ve milli irade” kapsamına sadece kendilerinin sadık kemik tabanını aldıkları göz önünde bulundurulursa, bununla neyi kastettikleri de kolayca anlaşılacaktır. Bn.) ve yolsuzluklara kararlı ve etkin mücadele suretiyle temiz siyaset, temiz yönetim, temiz toplumu tesis etmektir.”

 

“İstihdam edilebilirliği yüksek, eğitimli, sağlıklı, vasıflı, yüksek ahlak ve seciye sahibi, Türk kültür ve değerlerini özümsemiş, evrensel düzeyde iddia sahibi bir gençlik yetiştirmektir.”

“Milli ve manevi değerleri güçlendirerek kültürel ve ahlaki yozlaşmayı önlemektir.” (Malum, bu gayeyle “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” bile hazırlandı. Bn.)

 

“Bize göre Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yönetim istikrarını, temsil adaletini ve uzlaşma kültürünü tesis eden yapısını daha da kurumsallaştıracak atılımları yapmak 28’nci dönem TBMM’nin önemli bir sorumluluğudur. Bu kapsamda; devletimizin kuruluş ilkelerini (bu vurgu, tayin edici bir çerçeve çizer. Yani mevcut Anayasa’nın ilk üç maddesinde yer alan o faşizan tekçilik olduğu gibi korunacaktır. Bn.), Cumhuriyetin temel niteliklerini koruyan, çatısının başkanlık sisteminin ana ilkelerince örüldüğü, milli ve katılımcı, kapsayıcı demokratik yeni bir anayasa ile (…)”

 

“(…) etnik kökeni, dini ve mezhebi, ideolojik aidiyeti, siyasi görüşü ne olursa olsun ‘bu vatan benim, bu bayrak hepimizin, bu devlet benim’ diyen ve bu değerlere yan gözle bakanlara (“yan gözle bakmak” bile suç sayılacaksa, demokratik bir anayasa ve toplumun olmazsa olmazı sayılması gereken demokrasi ve düşünce özgürlüğü nasıl mümkün olabilecek acaba? Bn.) tavır alabilen herkes baş tacıdır, can beraberimizdir.” (*)

 Özetle

İktidar kanadının nasıl bir anayasa ve keza bu anayasa ile nasıl bir “demokratik toplum inşası” istediği, Bahçeli’nin sunduğu “referansta” tüm açıklığıyla izah edilmiş durumda. Kimsenin bunu MHP liderinin kendisinin bireysel veya partisinin görüş ve yaklaşımının paylaşılması olarak görme yanılgısına düşmemesi gerekiyor. Öyle ki bunca alenileşen şeylere rağmen hâlâ da bazıları (ki bunların bir kısmı devletçi refleksleriyle, bilinçli olarak böyleymiş gibi sunmaya devam ediyorlar.) böyleymiş gibi yorumluyor ve dolayısıyla da toplumun itiraz gardının bozulmasına hizmet ediyorlar.

 

Bu süreç ne Bahçeli tarafından başlatılmıştır ne de Bahçeli tarafından belirlenen parametrelerle ilerliyor. Bu süreç bir devlet projesi olarak tasarlanmış, Öcalan ile ortaklaştırılmış stratejik bir devlet politikasıdır. Fiiliyata geçirilmesi de buna uygun yapılan plan, görev ve rol dağılımlarına göredir. Dolayısıyla da Bahçeli’nin bunun dışına çıkıp, kendisine vazife edinme şansı da pek mümkün olmayacaktır. Bu bağlamda olmak üzere; Bahçeli’nin yukarıya aktarılan ifadeleri de yapılacak anayasa ve tasarlanan “demokratik toplum inşasının” genel çerçeve referansı olarak okunmalıdır.

 PKK ve DEM Parti tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadır

Öcalan’ın tavır değiştirmesini ummak ve beklemek, en iyimser ifadeyle safdillik olur. Ama PKK ve DEM Parti bu topa iktidar bloğu safında girmeyerek bu oyunu bozabilir. Çünkü Öcalan’ın destek verdiğini söylediği bu devlet projesinin içinde demokrasi de demokratik toplum inşası da Kürt sorununun eşit haklar temelinde barışçıl çözümü de yoktur. Dolayısıyla da bu ceberut iktidara, Kürtlere tutunarak güç tahkim etme şansının tanınmaması tarihi bir sorumluluktur.

Bu ceberut iktidar bloğunun artık kesinlikle feshedilmesi gerektiği iradesi oluşturmuş karşı cephenin tüm demokrasi güçleri başta olmak üzere CHP ile asgari müştereği demokrasi ve Kürt sorunun eşit haklar temelinde çözümü olan yeni bir ittifak pekâlâ oluşturulabilir, bunun koşulları mevcuttur. Öznel koşullardaki elverişsizlikten ötürü devrimsel yıkıcılığın pek de mümkün olmadığı bugünün somutunda, ileriye yönelik bir mevzi kazanımı olarak, bunu denemek ve zorlamak, düne göre bugün çok daha olanaklı bir seçenek değil midir acaba?

(*) (https://www.odatv.com/guncel/devlet-bahceli-turkgun-yazisi-terorsuz-turkiye-cagrisi-120092698 )

 ----------------------------------------------------------------Gönderen Halil Gündoğan 

 

 

3 Nisan 2025 Perşembe

Analiz__Demokratik İsyanda Kızıl Siyasetin Rolü Üzerine….

Proleter devrimcilerin görevi İmamoğlu’nu desteklemek değil, halk kitlelerinin CHP’yi korkak ilan eden ve kurtuluşu sokakta gören demokratik isyanlarını büyütmektir.

19 Mart itibariyle Türk burjuva egemen fraksiyonu olan AKP-MHP koalisyonu meşruiyet krizine girmiştir. Burjuva devletin temel görevi halkın can ve mal güvenliğini korumaktır ve bu görevi bir sözleşmeyle, yani anayasa eliyle yürütür. Gelinen aşamada egemen burjuva-faşist fraksiyon kendi meşruiyetinin de kaynağı olan anayasayı fiilen hükümsüzleştirdi, halkın can ve mal güvenliğini ise tehdit eder hâle geldi. Bu kendi yazılı hukukunu da tanımayan durum, tekil ve tikel örneklerle geçmişte de varken, 19 Mart itibariyle genel bir duruma dönüşmüştür.

 Daha önce 2013’te, Gezi’de de benzer bir meşruiyet krizi yaşan AKP iktidarı, bu krizi atlattı ve daha baskıcı-faşist bir rejimi, 2016’daki Fetullahçı darbe girişimi sonrası MHP ile inşa etti.

 AKP-MHP rejiminin koyulaşmış burjuva diktatörlüğü adım adım daha açık bir faşist diktatörlüğe dönüşürken, dünya konjonktürü de bu aşırılaşmaya uygundu. Çünkü bu sırada dünyanın Batı’sında ve Doğu’sunda da emperyalist burjuvaziler dünyanın yeniden paylaşımına hazırlanırken, daha otoriter ve kontrolcü rejimler kurmaya yöneldi ve bu yönelimin inşa süreci hâlâ devam etmektedir.

 

Burjuva devrimlerin en önemli kazanımı olan genel oy hakkı, bugünkü dünyada, tekelci burjuvazinin ve onu temsil eden siyasetlerin önüne bir engel oluşturmaktadır. Artık burjuvazinin kanun yapmak için bir parlamentoya, Lenin’in deyimiyle ahıra ihtiyacı yoktur. Çünkü burjuvaziye kendi koydukları kanunlar bile dar gelmektedir, sömürü ihtiyaçlarına engel olmaktadır.

 

Türkiye burjuva siyasetinde de bir süredir, bu genel durumun yansımaları yaşanmaktadır. Özellikle geçtiğimiz iki yerel seçimde, bütün büyük kentlerin yönetiminin burjuva muhalefete geçmesi, burjuva egemenliği içerisinde ikili iktidar yarattı. Merkezi idare ile yerel idare iki ayrı burjuva fraksiyonun elinde kaldı. Kapitalizmin dünya genelindeki genel seyri, bu ikili iktidar durumuna izin vermemektedir. Sermayenin büyüme ihtiyaçları siyasetin bütünsel olarak tekelleşmesini ve otoriterleşmesini arzu etmektedir.

 

Yine uluslararası emperyalist rekabetin bir sonucu olarak, Orta Doğu’nun önemli siyasal düğümlerinden birini temsil eden, Kürt sorununun “çözülmesi” daha da yakıcı hale geldi. AKP-MHP faşist iktidarı böyle bir dönemde, Kürdistan’a atadığı kayyımların gölgesinde, Kürt Özgürlük Hareketi’ne yeniden havuç uzattı. İktidarın amacı hem bölgesel hegemonyacılığını güçlendirmekti hem de Kürt ulusunu Türkiye demokrasi güçlerinden koparmaktı. Kürk Özgürlük Hareketi’ni koparma konusunda kısmen başarılı oldu ama faşist rejime güveni kalmayan Kürt halk kitleleri konusunda kısmi de olsa başarılı olabildiğini sanmıyoruz. Özellikle büyük kentlerde yaşayan Kürt halk kitleleri AKP-MHP rejiminin CHP’ye operasyon çekerken dahi, bunu Kürt düşmanlığı üzerinden yaptığının farkındadır.

 

19 Mart’ta başlayan halk isyanı, tıpkı 2013 Gezi isyanı gibi kentli sınıfların demokratik isyanıdır. İçinde, farklı sınıfların muhtelif eğilimlerini barındırmaktadır. Bunlar 19 Mart ile Gezi arasındaki ortak özelliklerdir. Ancak güncel mücadele açısından 19 Mart ile Gezi arasındaki farkları ortaya koymak çok önemlidir.

 

Birinci fark: Gezi’nin siyasal önderliği yoktu ve yaşandığı süreç içerisinde de herhangi bir siyasal önderlik oluşamadı. 19 Mart isyanının önderliği burjuvazinin muhalif fraksiyonu olan CHP’dir. 19 Mart ayaklanmasının önderliği CHP olmasına rağmen, ayaklanmayı itekleyerek sürdüren halk kitleleri şimdiden CHP’yi aşan bir siyasal niteliğe ulaştı. Kitleler “Korkak CHP” ve “Özgür gelsene biber gazı yesene” gibi sloganlarla yalnızca CHP sınırlarını aşan bir siyasal niteliğe ulaşmakla kalmıyor, aynı zamanda, hâlâ sandık geveleyen CHP’yi sokakta tutan da bir basınç uyguluyor.

 

İkinci fark: Gezi, AKP ile Fetullahçılık arasındaki krizi büyütmüştü. AKP’nin şimdiki partneri MHP ile böyle bir krizin oluşması şartları var mıdır? Bu soru şimdilik belirsizdir. Ancak bürokrasiyi büyük ölçüde tekeline almış ve kaderini Erdoğan’la birleştirmiş görüntüsündeki bir MHP, AKP’den kopmaya ne kadar yeteneklidir, bu gerçekten şüphelidir. Görünen şudur ki, Gezi’ye kıyasla ayaklanma bastırma olanaklarını daha çok geliştirmiş bir devlet aygıtı ile karşı karşıyayız.

 

Üçüncü fark: 19 Mart isyanının Gezi isyanından en büyük farkı, bugünkü isyan pandemiden beri aşılamamış bir yoksullaşma ve ekonomik kriz içerisinde başladı. Yoksullaşmadan kaynaklı olarak da AKP-MHP rejimi ciddi bir toplumsal meşruiyet krizi yaşamaktadır. İktidarın toplumsal desteği hiç olmadığı kadar daralmıştır. Kitlelerin demokrasi talebinin yanında muazzam da bir sınıfsal öfkenin biriktiği bir aşamada isyan başladı. Meselenin bu yanı CHP’yi aşan, hatta CHP’yi de hedef alacak bir ideolojik-siyasal potansiyele sahiptir. Çünkü demokrasi talebine ekmek talebi eklenirse eğer, bu yalnızca AKP-MHP faşist rejimini değil, bütün olarak düzeni hedef alan bir etkinliğe dönüşebilir.

 

Dördüncü fark: Kitlelerin ekmek talebini siyaseten temsil edecek, proleter devrimci siyaset bugünkü isyana, Gezi’ye kıyasla daha zayıf bir güçle yakalanmıştır. Bu bir olgudur.

 

Son fark, bizim açımızdan en önemli farktır. Çünkü proleter devrimci siyaset bir asırlık tarihinin en zayıf dönemini yaşamasına rağmen, muhtelif siyasal çevrelerden bir avuç sosyalist genç, bugünkü ayaklanmanın sürükleyici dinamiği olan üniversiteli gençlik eylemliliklerine öncülük etmektedir. Eşitsiz gelişme yasası işlemektedir. Zayıf olanın nesnel koşullar gereği güçlü olma olanağı doğmuştur.

 

Mevcut koşullar toplumları ve siyaseti aşırılığa zorlamaktadır. Ya zorbalık daha da kurumsallaşacak ve hiçbir demokratik hak kalmayacak ya da düzeni temellerinden sarsacak proleter devrimci siyaset, tarihte bu coğrafyada hiç olmadığı düzeyde güçlenecektir.

 

19 Mart’la AKP-MHP rejimi bu anlamda dönülmez bir yola girdi ve eskiye dönme ya da uzlaşma olanağını da yitirdi. İktidar ya daha da sertleşecek ya da çözülecektir. Girişte belirttiğimiz gibi, bu hakikat sadece ulusal dinamikler içindeki çelişmeler açısından değil, uluslararası dinamikler içindeki çelişmeler gereği de böyledir.

 

Gelinen aşamada proleter devrimci siyasetin önünde ivedilikle yapması gereken iki görev vardır:

 

Bir; proleter devrimcilerin görevi İmamoğlu’nu desteklemek değil, halk kitlelerinin CHP’yi korkak ilan eden ve kurtuluşu sokakta gören demokratik isyanlarını büyütmektir. İmamoğlu’na destek olmak, CHP’ye yedeklenmek başka; genel oy hakkını ve adil yargılanma hakkını savunmak başka bir şeydir. Bağımsız-birleşik devrimci siyaset bu nedenle, tam da isyan eden kitlelerin sel gibi akan eylemleri içinde kurulmalıdır. Halkın ayağa kalktığı bu süreçte “sol” gerekçelerle eylemlerden uzak durmak da bağımsız-devrimci bir hat ısrarı yerine CHP’ye eklemlenmek de hem faşizmin daha da kurumsallaşmasına yol açar hem de proleter devrimciliğe ölümcül bir darbe indirir. Proleter devrimciler halkın isyan ettiği her alanda, emekçi halkın en geniş güçlerini birleştirerek ve bütün bir düzen siyasetini hedef alarak devrim isteğini arşa çıkarmalıdır.

 

İki; proleter devrimciler bütün demokratik güçleri, halk sınıflarını temsil eden tüm siyasetleri bir eylem birliği platformunda birleştirmelidir. Gezi’de kuramadığı devrimci koordinasyonu ve birleşik mücadeleyi bu defa kurmalıdır. Kitlelerin demokrasi ve ekmek talebi bu platformun asgari programı olmalıdır. Böyle bir platform ivedilikle kurulursa eğer hem burjuva muhalefetin peşine takılmanın ve ideolojik uzlaşmacılığın önüne geçilir hem de Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye demokratik güçleriyle bağları güçlenir ve Kürt halk kitleleri isyana daha güçlü katılır.

 

Zor bir süreçten geçiyoruz. Hızlı bir araya gelip, hızlı kararlar alıp, hızla alınan kararları uygulamamız gereken bir dönemdeyiz. Uzun tartışmalara ayıracağımız, kendi “dükkanlarımızı” koruma refleksleriyle hareket edeceğimiz bir tarihsellikten geçmiyoruz. Bu nedenle birleşik mücadelenin kurulması için bütün komünistlerin sorumlu davranması gerekmektedir.

 https://gazetepatika23.com/demokratik-isyanda-kizil-siyasetin-rolu-uzerine-164484.htm

###########Ya birleşik ve devrimci mücadele ya da hiçlik.

 

2 Nisan 2025 Çarşamba

"Derin devlet” borazanı Bahçeli’den iç savaş tehdidi!__Halil Gündoğan_01.04.2025

Zorbalığa ve darbeye direnmek ve iktidarı talep etmek halkın meşru hakkıdır.

 Siyasal mücadelenin ana yöneliminin, iktidar olma ve orada kalma mücadelesi olduğu söylenirse; bu, yanlış olmayacaktır. Siyasal partiler bu mücadelenin meşru örgütsel aparatlarıdır. 

Varlık nedenleri, gelecek için ön gördükleri toplumsal düzeni tarif eden programları doğrultusunda örgütlenip, oluşturdukları toplumsal rıza ile iktidarı talep edip almaktır. 

 Bu, normal demokratik tüm sistemlerin, olmazsa olmaz temel işleyiş kuralıdır. Taraflar buna saygılı davrandığı oranda sistem, siyasal istikrarını esasen koruyor olacaktır. Ve fakat gerek bu normal yolla değil de askeri veya sivil darbe yoluyla iktidarın gasp edildiği veya terkedilmek istenmediği koşullarda toplum, kendi iradesine sahip çıkma meşru hakkına sahiptir. 

Bu da demokrasinin olmazsa olmaz bir diğer kuralıdır. Toplum, karşısına çıkarılan bu azınlık zorbalığı ve şiddetine karşı, zorunlu olarak kendisini ve haklarını korumak için savunma, direnme ve zorbaya haddini bildirme kolektif tutumu geliştirecektir. Bu, hem tamamen meşru ve demokratiktir ve hem de kaçınılamaz bir zorunluluktur. Çünkü şu veya bu şekilde iktidarı gasp ederek halkın iradesine ipotek koyanlar geriye bir başka yol bırakmamıştır.

 Darbeye karşı direnmek meşrudur 

Dinci faşist Cumhur İttifakı’nın 19 Mart’ta gerçekleştirdiği sivil darbe, hiçbir kıvırtmaya yer bırakmayacak açıklıkla nettir ki normal demokratik yollarla iktidarın el değiştirmesi kuralını askıya alma ve iktidarı terk etmeme operasyonuydu. Dolayısıyla da hem kendisi de bir sistem partisi olan ve varlık gerekçesi bu burjuva sistemin istikrarını korumak ve devam ettirmek olan ana muhalefet partisi konumunda olan CHP’nin ve hem diğer burjuva partilerinin ve hem de sol-sosyalist ve komünist parti ve siyasal oluşumların bu darbeye karşı direnç göstermeleri kadar meşru ve haklı başka hiçbir tutum yoktur, olamaz.

 

Başta anayasa olmak üzere “adil” ve “tarafsız” yargının askıya alındığı, yargının tamamen muktedirin keskin kılıcı olarak kullanıldığı koşullarda halkın en demokratik anayasal hakkını kullanarak sokak ve meydanlara çıkarak bu darbeyi boşa çıkarma iradesi göstermesi de yine aynı oranda meşrudur. Çünkü hem başka yol bırakılmamıştır ve ama daha da önemlisi hem de sokak ve meydanlar demokrasilerde halkın hak arama ve hesap sorma meşru alanlarıdır. Bu hakkın kullanılmasının kısıtlandığı veya zorlan ortadan kaldırıldığı yerlerde demokrasiden değil, her türden faşist yönetimden söze dilebilir ancak ki. Örneğin İsrail buna çarpıcı bir örnektir:

 Faşist-Siyonist ve başka halkların haklarına saygı duymayan mevcut iktidar, savaş koşullarında olmalarına rağmen, iktidar muhalifi farklı halk kesimlerinin sokak ve meydanları aktif bir mücadele alanı olarak kullanmasını, örneğin sıkı yönetim vb. yöntemlerle askıya almış değil, ya da alamıyor. Bu, burjuva anlamda da olsa oradaki sistemin iç demokrasinin ne oranda köklü bir oturmuşluğa sahip olduğunun bir göstergesidir de aslında.

 İslamcı faşist iktidar ise bu meşru hakkını kullananları iç savaşla tehdit ediyor

Derin devletin borazanı faşist şef Bahçeli, devletin ve tabii ki Erdoğan iktidarının refleksinin tercüman ifşacısı olarak şunları söyleyebiliyor:

 

“O sebeple sokaklar çare değildir.

Şayet sokağa davet edilenlerin karşısına 15 Temmuz’da olduğu gibi başkaları dikilirse kaçınılmaz çatışma nasıl önlenecek, olayların önüne nasıl geçilecektir? Sokak çağrısı yapan provokatörler acaba o vakit ortada bulunacaklar mı yoksa çoktan ülkeyi terk etmiş mi olacaklar. (…)” (*)

 

Açıkça görüleceği gibi Bahçeli burada hem bir iç savaş tehdidinde bulunuyor ve ama daha da önemlisi hem de bu tehdidi kullanarak, sıkıyönetim veya olağanüstü hâl ilan edilebileceğini söylemiş oluyor.

 

Bununla halka açıkça gözdağı verilmek isteniyor. Amaç, halkı sokak ve meydanlarda hak arama ve hesap sorma, zorbalığa ve irade gaspına dur deme kararlılığından vazgeçirmektir.

 

Bu konjonktürde iç savaşı göze alabilirler mi?

Bu konjonktürde, yani Bölgesel gelişmelerden ötürü “iç barışın”, “iç cephenin tahkim edilmesinin” ve Kürt-Türk İttifakının sağlanmaya çalışıldığı bu koşullarda iradi olarak bir iç savaşı göze alamayacakları rahatlıkla söylenebilir. Ancak toplumsal muhalefetin yıkıcı yöneliminin bastırılamadığı durumda, ezerek bastırma adına bunu göze alabileceklerini de hesaba katmak gerekiyor. Bahçeli’nin tam da bu süreçte, bir başka derin devlet elemanı ve aynı zamanda “ülkücü mafya lideri” Sedat Peker’e teminat vererek ülkeye dön çağrısı yapması da çok tesadüfü olmasa gerek. (**)

 İşte olası bu kötü senaryoya karşı da özellikle sol-sosyalist ve komünist devrimci örgütlerin ve keza bu özgülde CHP’nin de halkın can ve mal güvenliğinin nasıl sağlanacağına dair şimdiden “derslerini” iyi çalışmaları gerekecektir. Çünkü bir iç savaşın hafife alınacak hiçbir yanı olmayacaktır. Cumhur İttifakı’nın silahlandırılmış on binlerce yerli ve yabancı paramiliter gücünün, bir o kadar silahlı milis ve keza polis ve gece bekçilerinin oluşturduğu devasa bir silahlı gücünün olduğu unutulmazsa, durumun vahamet boyutu daha iyi anlaşılabilecektir.    

 Sıkıyönetim veya olağanüstü hâl

Toplumsal itirazın önünü alamaz ve de bunun artık bir “beka” tehdidi haline geldiği fikrine varırlarsa; hiç kuşku yok ki bunu da “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirerek, sıkıyönetim veya olağanüstü hâl ilanı için gerekçe yapacakları kuvvetle olası olacaktır. 

 Tek çare her halükârda direnerek bu ceberutlar iktidarını defetmektir

Başta sol-sosyalist ve tüm diğer demokrasi güçlerinin ve keza bu sürecin doğrudan muhatap dinamiklerinden olan CHP’nin sürecin bu olası risklerini hesaba katarak, bir an önce toplumsal muhalefeti anti faşist direniş cephesi veya bir başka ifadeyle demokrasi ve özgürlük cephesi formatı altında çok daha güçlü bir şekilde örgütleyip, organize etmesi, ertelenemez tarihi bir görev ve sorumluluğu olacaktır. Aynı şekilde bu örgütlü güçle çok daha kararlı bir şekilde meydan ve sokakları terk etmeyerek; direnişi büyütmesidir. Emekçilerin üretimden gelen gücünü örgütleyerek, olası sıkıyönetim veya olağanüstü hâl ilanına karşı genel grev dahil, daha pek çok fiili yeni direniş cephelerinin şimdiden örgütlenip, hazır hale getirmesidir.

Evet, şayet bu bilinç ve kararlılıkla, birleşilebilecek tüm direniş dinamikleri anti faşist bir demokrasi cephesi altında birleştirilip, tavizsiz uzun soluklu bir direniş ve püskürtme stratejisi izlenirse; işte o zaman “örgütlü halkın kahredici bu gücü karşısında hiçbir ceberut güç dayanamayacaktır” diyebiliriz. Sıkıyönetimleri veya iç savaş teşebbüsleri de onları bu kaçınılmaz sonuçtan kurtarmaya yetmeyecektir. 

(*) (https://t24.com.tr/haber/bahceli-imamoglu-tutuklandiktan-sonra-ilk-kez-yorum-yapti-chp-nin-sokak-cagrisi-cok-tehlikeli-,1229654

 (**) (https://www.youtube.com/watch?v=RdEW4YiEMXA

 

 

1 Nisan 2025 Salı

Çamurdan Ayaklı Ahmaklar Kaldırdıkları Kayanın Altında Kalacaklar!!!!

Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız.

Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir.

Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar.

Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır.

Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 

Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz.

Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 

3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız.

 Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek,

 önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz?

Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız.

 Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz:

Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir.

Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir.

Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek,

Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız:

 

“Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.”

 

Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek,

 

ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz.

 

İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR.

 

 Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır.

 

Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir.

 

 Ve ne ilginçtir ki,

 

bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir.

 

 Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır.

 

Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir.

 

Bu safralar,

 

Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır.

 

 

Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir).

 

İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır:

 

1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”.

 

 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”.

 

İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir.

 

Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır.

 

Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir.

 

 Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır)

 

Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz.

 

 Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir.

 

 Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir?

 

 Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar.

 

 Hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

https://www.avrupahaber11.org/camurdan-ayakli-ahmaklar-kaldirdiklari-kayanin-altinda-kalacaklar-emrah-cilasun.html

Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA