27 Kasım 2025 Perşembe

Tarihi dersler ışığında komünist partilerde iki çizgi mücadelesi -2- NKP(Maoist)

NKP(Maoist), iki çizgi mücadelesi konusunda iki temel konuya referans vermektedir. Bunlardan ilki Halk Savaşının her türlü gerici, reformist, revizyonist akıma karşı mücadelede belirleyici yeriyken diğeri Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin yarattığı ders ve deneyimlerden kendi özgünlüklerinden yararlanabilmektir.

NEPAL-Nepalli Maoistlerin belgelerinde iki çizgi mücadelesi oldukça önemli bir yere sahip. Devrimin ilerlemesinde ve derimin öncü gücü olan partinin güçlenmesinde iki çizgi mücadelesine sürekli ve verimli şekilde hayat verilmesi gerekliliğine ve parti içi demokrasinin önemine özel vurgular yapılmakta, her tarihsel dönemeçte ve toplantıda parti üye ve kadrolarının sürece dahil edilmesi için parti önderliği tarafından özel bir çaba gösterilmektedir.

NKP(Maoist), iki çizgi mücadelesi konusunda iki temel konuya referans vermektedir. Bunlardan ilki Halk Savaşının her türlü gerici, reformist, revizyonist akıma karşı mücadelede belirleyici yeriyken diğeri Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin yarattığı ders ve deneyimlerden kendi özgünlüklerinden yararlanabilmektir.

Halk Savaşının ikinci yılında partinin İngilizce yayın organı Worker Dergisinin Mayıs 1998 tarihli 4. sayısında makalesi yayımlanan Prachanda yoldaş, onlarca yıldır parti içinde süren gevezeliğe karşın gerilla savaşının ilk iki yılının partinin devrimci dönüşümünde muazzam etki yarattığına değinmektedir.

Prachanda yoldaş, partinin devrimci dönüşümünde ve gelişiminde, aynı zamanda partinin ideolojik birliğini güçlendirmede ve duygusal birliği sağlamada, ayrıca ülke gerçekliğine dair Partinin ideolojik-politik uyanıklığını geliştirmede, proleter devrimci kültürü güçlendirmede ve feda ruhunu yükseltmede Halk Savaşının önemli rol oynadığına vurgu yapmaktadır.

Lenin’in de dediği gibi artık buz kırılmıştır. Prachanda yoldaş “Halk Savaşıyla, getirdiği ideolojik mücadele sorunları” adlı makalesinde savaşın başlamasıyla beraber parti ve hareket içinde eski çelişkilerin çözüldüğünü ve yenilerinin karşılarına çıktığını belirtmektedir.

Savaşın başlamasının ardından parti içinde bazı kadroların artık önemli olanın savaşı yükseltmek olduğunu, ideolojik mücadelenin arka planda kalması gerektiği üzerine düşünceler öne sürdüğünü ancak bunun yanlış olduğunu yazmakta

ve şöyle devam etmektedir:

“Gerçek olan halk savaşının zaten ideolojik mücadelenin bir sonucu olduğudur ve halk savaşının kendi gelişimi her dakika sert, yoğun ve kapsamlı ideolojik mücadeleyi gerekli kılmaktadır.” Savaş, ideolojik mücadeleyi ertelemeyi değil, bu mücadeleye daha aktif katılımı şart koşmaktadır.

Prachanda Nepal reformizminin en belirgin özelliğini anlatırken onların “strateji belirlerken Everest Zirvesine çıktıklarını, taktik belirlerken ise Hint Okyanusunun seviyesine indiklerini” ifade etmektedir.

 

Halk Savaşının fırtınasıyla beraber Nepalli Maoistler düne kadar, barış zamanında dost olarak bildiklerinin, savaşla beraber oportünistlere ve düşmana dönüştüğünü, ancak barış zamanında siyaset içinde yer almayan, önem verilmeyen binlerce yeni devrimci savaşçının savaşla beraber gerçek karakterlerine büründüklerini ifade etmektedirler.

 Tüm dengeler artık değişmiştir. Halk Savaşı devrimci fikirlerin gelişimi ve yayılması için nesnel şartları geliştirmektedir, ancak bunun otomatik şekilde oluşacağını iddia etmek de doğru değildir. Çünkü fikirler bilinçli bir çaba ile geliştirilir. Dahası halk savaşı daha bilinçli bir ideolojik ilerlemeyi de şart koşmaktadır.

Marks, Lenin ve Mao devrimci savaşların yalnızca düşmanı yok etmediğini aynı zamanda içimizdeki pisliği de temizlediğini vurgulamaktadırlar.

Eğer Halk Savaşını yalnızca düşmanı yok etmek olarak algılarsak içimizdeki pislikleri dışarı atamayız ve bu durumda dış düşmandan önce iç düşman bizi yenilgiye uğratır.

Nepalli Maoistler aynı zamanda Halk Savaşını geliştirmede Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin (BPKD) ders ve kazanımlarından yararlanmanın partinin renginin değişmemesi, devrimci yönünü geliştirmesi, baskıya ve bölünmelere karşı direnç göstermesi için gerekli olduğunu açıklamaktalar.

BPKD başlangıç noktasıdır. Devrimin önderi olan partiyi fiziksel ve ideolojik olarak korumak ve kitlelerle ilişkisini geliştirmek için BPKD’nin öğretilerinden başka bilimsel bir yöntemin olmadığını savunmaktalar. Diyalektik materyalizmin de belirttiği üzere parti zıtların birliğidir ve parti var oldukça karşıtlar arası mücadele de devam edecektir.

Sınıf mücadelesi geliştikçe parti doğal olarak gelişecektir ancak partinin devrimci niteliğini koruyabilmesi, geliştirebilmesi ve revizyonizmle oportünizme karşı çıkabilmesi açısından kendi içinde ve dışında mümkün olan en üst düzeyde ve sürekliliğini sağlamış demokrasiyi işletmesi şarttır.

 Nepalli Maoistler açısından kadroların yanı sıra emekçi kitlelerin de partinin iç işlerine en üst düzeyde müdahale edebilmeleri partiyi revizyonizme karşı korumanın güvencesidir. Dolayısıyla büyük halk devriminin gerçekleşmesinde partinin üstüne düşen rolünü yerine getirmesi açısından kadrolar ve kitleler arasında bilinçleri yükselterek onların oportünist “karargahları bombalamaları” çağrısını yapmak gereklidir.

Prachanda yoldaş

 “Nepal Halk Devriminde İdeolojik Sapma Sorunu” adlı makalesinde her siyasi akım gibi oportünizmin ve reformizmin de ekonomik üretim ve yaşam biçimiyle ilişkisi olduğunu, KP içinde oportünizmin temel kaynağının küçük burjuva üretim tarzı olduğunu belirtmektedir. Nepal’de küçük burjuvazin yaygın olduğuna vurgu yapan Prachanda yoldaş, sistemin bu sınıfın ikili karakterinden yararlandığın eklemektedir.

 Bunlara ek olarak Nepal’de reformizmin güçlü oluşunda Hindistan “özgürlük mücadelesi”nin pasifizminin ve Hindu dininin kültürel etkilerinin de etkin rol oynadığını belirtmektedir. Prachanda Nepal reformizminin en belirgin özelliğini anlatırken onların “strateji belirlerken Everest Zirvesine çıktıklarını, taktik belirlerken ise Hint Okyanusunun seviyesine indiklerini” ifade etmektedir.

Stratejileri yeni demokratik devrim olsa da taktikleri burjuva liberalizmidir. Prachanda yoldaş ayrıca reformistlerin parti içi iki çizgi mücadelesi ile dışındaki sınıf mücadelesi arasındaki diyalektik ilişkiyi kuramadıklarını ve birlik-beraberlik adı altında uzlaşmayı tercih ettiklerini eklemektedir.

Prachanda yoldaş söz konusu makalede proleter devrimin hiçbir yerde sert bir ideolojik mücadele olmadan başarıya ulaşamayacağını belirtmekte ve Nepal Devriminin zaferi için revizyonizm zehrinden kurtulmanın şart olduğunu eklemektedir. Lenin yoldaşın da belirttiği gibi modern revizyonizme karşı mücadele yalnızca teorik tartışmalarla olmaz, ideolojik mücadele ile birlikte esas olarak sınıf mücadelesinin yükseltilmesi devrimin ilerlemesi için şarttır.

 Ancak 50 yılı aşkın süredir Nepal komünist hareketine aşılanan ve yüzlerce dürüst insanı zehirleyen revizyonizmle mücadele kolay bir mesele değildir. Çünkü halkın Marksizm diye kendilerine 40 yıl boyunca öğretilenin reformizm olduğunu anlaması zaman alacaktır.

Partizan-71-sayfa-104

Bu mücadelede Halk Savaşının belirleyici önemine değinen Prachanda yoldaş savaşın başlamasıyla ve kitlelerin büyük bir inisiyatif ve feda ruhuyla savaşa katılmasıyla beraber eski ve yeni tüm revizyonistlerin gerçek sınıf karakterlerinin deşifre olduğunu ve emperyalist ve feodal propagandalara destek veren ve ondan medet uman tavırları ile gerçek yüzlerinin açığa çıktığını eklemektedir.

 Worker Dergisinin Ekim 1999 tarihli 5. sayısında yer verilen Merkez Komite Genişletilmiş Toplantı kararlarında da devrimin esas silahı olan partiyi düşman komplolarından ve özellikle sağ revizyonizmden korumak için parti önderliğini güçlendirmek ve merkezileştirmek gerektiği üzerinde durulmakta ve bunun yolu olarak da iki çizgi mücadelesinin uygulanmasının hayati olduğu vurgulanmaktadır.

Proleter önderliğin sağlanmasında iki çizgi mücadelesinin önemine değinirken NKP (Maoist) MK, Uluslararası Komünist Hareketin deneyimlerini değerlendirmekte ve UKH içinde iki çizgi mücadelesinin önderlik için mücadele tarihi olduğunu eklemektedir. Birinci Enternasyonal’den BPKD’ye kadar MLM’ler anarşizme, sekterizme ve esas olarak sağ revizyonizme karşı proleter sınıfın önderliği için mücadele etmiştir. Bunun sonucunda revizyonistler ve sağ işbirlikçiler sınıf mücadelesinden kaçıp düşmanın kucağına atlarken gericilerin söylemlerine sarılmaktan başka yol bulamamıştır.

Bu nedenledir ki Bakunin Marks’ı “diktatör”, Kautsky Lenin’i “komplocu ve dogmatik”, Troçki ve Kruşçev Stalin’i benzer ifadelerle ve modern revizyonistler Mao’yu “savaş yanlısı, kişi kültü yanlısı” olarak itham etmektedir.

 Benzer şekilde reformistler kendilerini Lenin zamanında Marks’ı, Mao’nun zamanında da Marksizm-Leninizm’i savunma adı altında gizlemektedir. Reformizmin asıl amacı ise önderliği ideolojiden, politikadan ve programdan, kadroları önderlikten ve kitleleri partiden yalıtmaktır.

Worker Dergisinin Şubat 1997 tarihli 3. sayısında yayımlanan makalede Nepalli Maoistler onlarca yıldır reformist çalışma tarzının hakim olduğu Nepal’de devrimci ve silahlı mücadeleyi yürütmede karşılaştıkları sorunların daha rahat anlaşılması açısından Nepal devrimci hareketinin tarihinden örnekler vermektedirler. Buna göre 1949’da kurulan Nepal Komünist Partisi, Nepal için anti-emperyalist ve anti-feodal Yeni Demokratik Devrimi ve devrimin yolu olarak Halk Savaşını belirlemiş olsa da partinin önderlikleri yıllarca çeşitli reformist çalışmalara imza atmışlar ve konuşmaktan ve egemen sınıflarla uzlaşmaktan başka bir iş yapmamışlardır.

 1955’te de yalnızca barışçıl mücadele yapma kararını almışlardır. Özellikle 70’li yıllarda kendiliğinden silahlı ayaklanmalar veya silahlı mücadeleyi başlatma amaçlı partiden ayrılan küçük fraksiyonlar da önderliklerinin yetersizlikleri sebebiyle istikrarlı bir mücadele yürütememişler ve bir süre sonra dağılmışlardır.

Bu dönemde Nepal’de köylülerin tarihi Jhapa silahlı ayaklanması ve Uluslararası Komünist Hareket içinde ÇKP ile SBKP arasındaki polemiklerin etkisiyle Partinin 4. Kongresi’nde gerçek devrimcilerin devrimci sloganlarla silahlı mücadelenin kaçınılmazlığı ve siyasi iktidar için harekete geçme çağrısı yapmaları önemli bir etki yaratmıştır.

Devrimcilerin reformizmle mücadelesi sonucunda sonrasında NKP (Maoist) adını alan NKP(Birlik Merkezi) 1991’deki Birlik Kongresi ile kurulmuş ve Nepal devrimci hareketinin tarihinde ilk kez MLM perspektifle Yeni Demokratik Devrimi gerçekleştirmek için uzun süreli halk savaşı yürütme konusunda net bir politik çizgi belirlemiştir.

Ancak alınan kararın pratiğe uygulanışı konusunda sağ tasfiyeci kesimin engel olması sebebiyle bu klik partiden 1994 Mayısı’nda atılmış ve devrimci çizginin güçlenmesiyle beraber Mart 1995’te yapılan Partinin Üçüncü Merkezi toplantısı ile detaylı bir siyasi-askeri politika ve halk savaşının stratejisi ve taktikleri üzerine bir program ilan edilmiştir. Dolayısıyla Nepal proletaryasının öncü partisi yıllar süren parti içi mücadelede ve sınıf mücadelesinde çelikleşerek büyük bir atılım gerçekleştirmiş ve 13 Şubat 1996’da Halk Savaşını başlatmıştır.

Halk savaşının başlaması Nepal Komünist Hareketinde kutuplaşmayı da geliştirmiştir. Savaşa bakış devrimciyle reformisti birbirinden ayırmada güvenilir bir test olmuştur. Savaş aynı zamanda partinin sınıfsal yapısında ve üye bileşiminde de önemli bir değişime sebep olmuş, parti hatalarının, zayıflıklarının bedelini kanla ödemiştir.

 Nepalli Maoistler şu gerçeği özellikle vurgulamaktadır. Gerilla savaşı başladıktan sonra süreç ilerleme ve gerilemeyle, zafer ve yenilgiye savaşın yasalarına göre sürer, ancak bir kez isyan bayrağı kaldırıldıktan sonra bayrak sonuna kadar kararlılıkla indirilmeden havada tutulmalıdır. İsyan bayrağını indirmek halka ve MLM teoriye ihanettir.

Partizan-71-sayfa-105

 

Tarihi dersler ışığında komünist partilerde iki çizgi mücadelesi -3-Peru Komünist Partisi’nde İki Çizgi Mücadelesi

Peru Komünist Partisi’nde İki Çizgi Mücadelesi

Peru Komünist Partisi’nde İki Çizgi Mücadelesi Diğer komünist partilerde olduğu gibi PKP’de de iki çizgi mücadelesi yoğun bir şekilde yaşanmış ve PKP bu mücadele içinde ideolojik ve siyasi olarak gelişip güçlenmiştir. PKP’nin kuruluş aşamasında, partinin şekillenmesi ve kurulmasına ilişkin yapılan tartışmalar en temel konuda, partinin kurulmasına ilişkin yapılan tartışmalarda kendisini göstermiştir.

Tartışma PKP’nin kurucusu Mariategui ile Haya de la Torre arasındaki tartışmada ifadesini bulmaktadır. Mariategui bir komünist partisinin kurulmasını öneriyordu. Buna karşın Haya de la Torre ise, Peru’da proletaryanın çok küçük olduğunu ve bir komünist partisi yaratabilecek kadar şartların var olmadığını ileri sürerek bunu yerine Guomintang benzeri bir cephe kurulmasını öneriyordu.

1928’de partinin kurulmasından sonra PKP içindeki iki çizgi mücadelesinin nasıl tezahür ettiğini Gonzalo şöyle açıklamaktadır; “Parti süreci ve bundan çıkartılan dersler konusunda, parti tarihini, günümüz Peru toplumunun üç dönemine tekabül eden üç bölümde ele alarak kavrayabiliriz:

 İlk dönem, birinci bölüm,

 Parti’nin kurulmasıdır. Bu dönemde, köklü bir Marksist-Leninist olan Jose Carlos Mariategui’ye sahip olma talihimiz vardı. Ama kaçınılmaz olarak ardından, Mariategui’ye karşı çıkıldı. Reddedildi, çizgisi terk edildi ve bekleyen bir görev olarak geride bıraktığı Kuruluş Kongresi hiçbir zaman gerçekleşmedi. Yapılan Kuruluş Kongresi ise, bildiğimiz gibi, Mariategui’nin tezlerine tamamen zıt olan bir ‘ulusal birlik’ çizgisini onayladı.

Partizan-70-sayfa-111

Bu şekilde, Del Prado’nun bağlı olduğu Browderizm’in ve daha sonra da modern revizyonizmin etkisi altında parti baş aşağı oportünizme battı. Bütün bu süreç bizi ikinci döneme yani partinin Yeniden İnşası’na getirir. Bu, özetle revizyonizme karşı mücadeledir. 1960’ların başlarından itibaren açık ve yoğun bir şekilde gelişmeye başlayan bir dönemdir bu.

Bu süreç, parti üyelerinin revizyonist önderliğe karşı birleşmesine ve daha önce de belirttiğim gibi, Ocak 1964’teki IV. Kongre’de onları Parti’den atmalarına yol açar. Yeniden İnşa Süreci, Parti’de 1978-79 yıllarına dek sürer, bu dönem o yıllar sona erer ve Parti üçüncü bir döneme, bugün içinde bulunduğumuz Halk Savaşına Önderlik Etme dönemine girer.

Bunlardan ne dersler çıkartabiliriz?

Birinci ders, parti birliğinin temelinin önemi ve bunun iki çizgi mücadelesi ile olan bağıdır. Bu temel ve onun üç öğesi

1. Marksizm-Leninizm-Maoizm, Gonzalo Düşüncesi

2. Program

 ve

 3. Genel Siyasi Hat) olmadan Partinin ideolojik-siyasi inşası için hiçbir temel olamazdı. Ama iki çizgi mücadelesi olmadan da parti birliği için hiçbir temel olmazdı. Parti içerisinde köklü ve dirayetli bir iki çizgi mücadelesi olmadan, bırakalım savunulması, uygulanması ve geliştirilmesini bir yana, ideolojinin sağlam bir şekilde kavranması, programın veya genel siyasi hattın oluşturulması ve geliştirilmesi de mümkün değildir. Bizim için iki çizgi mücadelesi temeldir ve çelişki yasasının evrensel niteliğine uygun olarak, Parti’nin bir çelişki olarak kavranması ile ilişkilidir.”

(Başkan Gonzalo Konuşuyor, Belge Yayınları, Sf. 12-13)

PKP içinde ayrışmanın tam ve nasıl geliştiğini ise yine Gonzalo yoldaş, Mariategui sonrası parti içinde net olarak ayrışan ve kendilerini fraksiyon olarak ortaya koyan görüşlerlel parti içinde kıyasıya iki çizgi mücadelesi verdiklerini ise şöyle açıklamaktadır.

“Fraksiyon sorununa Lenin değinmiş, fraksiyonu, ilkelerin en saf biçimi etrafında eylemde sağlam bir şekilde birleşmiş aynı düşünen insanlar grubu olarak kavramış ve fraksiyonun, mücadeleyi ilerletmek ve partiyi geliştirmek için, siyasi tavırlarını açık bir şekilde ifade etmesi gerektiğini belirtmiştir.

Partimizde fraksiyonu inşa ederken sahip çıktığımız, işte bu Leninist anlayış olmuştur. Fraksiyonun oluşturulmasına 1960’ların ilk yıllarında başlanmıştır ve elbette ülkemizde de yansıyan dünya çapındaki Marksizm ile revizyonizm arasındaki mücadele ile bağı vardır. Fraksiyon, Peru’da devrimin nasıl geliştirileceği sorununu ele almaya başladı. Ve bu meselelerin o zamanlar daha yeni yeni ülkemize ulaşmaya başlamış olan Başkan Mao Zedung’un eserlerinde ele alınmış olduğunu gördü.

Biz hangi meseleler üzerinde odaklaştık?

Peru devriminin ideolojik ve politik olarak sağlam bir partiye ihtiyacı olduğunu, köylülüğün toplumumuzda esas gücü, proletaryanın ise öncü sınıfı oluşturduğunu ve izlememiz gereken yolun kırdan şehre olduğunu belirttik. Faaliyeti bu şekilde geliştirdik.

Fraksiyon, Del Prado revizyonizmine karşı mücadeleye katkıda bulundu ve Del Prado kliğini parti saflarından sürüp atmak için birleşenlerin bir parçasıydık. Fraksiyon, parti içinde birkaç fraksiyonun bulunduğu bir çerçevede gelişmeye devam etti, bunlardan biri Parades’in başını çektiği fraksiyondu. Leninist fraksiyon kıstasını uygulamayıp tersine parti içinde parti gibi gizlice hareket eden iki fraksiyon daha vardı. …

Partizan-70-sayfa-112

Sözüm ona “Çinkang grubu” olan Patria Roja’dan ve kendilerine “Bolşevik grubu” adını takanlardan bahsediyorum. Bir de merkezi Ayakuço bölgesi olan bizim fraksiyonumuz vardı. Fraksiyon, devrimin üç aracının ele alınması gerektiği sorunu üzerinde yoğunlaştı- çizgi daha önce 1965’teki V. Konferans’ta belirlenmişti. Bu, kötü önderlik edilen bir iç mücadeleye yol açtı.

Yeterli birliktelikten yoksun olduğu için parti infilak etti. Böylelikle, partiden ilk ayrılan Patria Roja oldu. Sağ oportünist bir çizgi izlenmesinden, Başkan Mao’ Zedung’u ,Mariategui’yi reddetmesinden, Peru’da devrimci durumun varlığını reddetmesinden ötürü, ihraç edildi.

Geriye üç fraksiyon kaldı.

Daha sonra 1969’da yapılan VI. Konferans’ta, fraksiyonun ortaya attığı iki mesele üzerinde, parti birliğinin temeli ve partinin Yeniden İnşası üzerinde görüş birliğine vardık; aynı 1967’de olduğu gibi, o zamanki genişletilmiş siyasi komisyonda fraksiyonun gündeme getirmiş olduğu temel meselelerdi bunlar. Pardes ve grubu, ne partinin Yeniden İnşası ne de parti birliğinin temeli üzerine görüş birliğine vardılar ve kontrol edemedikleri için partiyi parçalayacak bir plan hazırladılar.

 Bu onların meşum planıydı. Bu sağcı tasfiyeciliğe karşı yoğun bir mücadele yürütüldü, geriye iki fraksiyon kaldı; bizimki ve sol tasfiyeci olarak gelişmekte olan kendilerine yakıştırdıkları adla ‘Bolşevik grup.’ Bunlar toplumda istikrar olduğunu, dolayısıyla devrimci bir durumun mevcut olmadığını savunuyorlardı. Faşizmin bizi silip süpüreceğini, kitle çalışmasının mümkün olmadığını, çalışma grupları vb. ile kadro eğitme üzerinde yoğunlaşmamız gerektiğini söylüyorlardı.

Bu mücadele sonucu, partinin Yeniden İnşasını, fraksiyon tek başına üstlenmek zorunda kaldı. Lenin, gerçekten devrimci bir fraksiyonun partiyi yeniden inşa etmesi gerekeceği bir anın geleceğini söyler.

Fraksiyon işte bu görevi üstlendi. Burada şu soru gelebilir; Fraksiyon niçin partinin Yeniden İnşasını üstlendi? O zamanlar ve şimdi de moda olduğu gibi, neden başka bir parti kurmadı?

Birinci neden,

çünkü parti 1928’de berrak Marksist-Leninist bir temelde kurulmuştu, dolayısıyla büyük bir tecrübeye, hem olumlu hem de olumsuz derslerden oluşan bir tecrübeye sahipti. Ama dahası, Lenin bize, sapan, yoldan çıkan veya baş aşağı oportünizme batan bir partide olunduğu zaman, görevin onu tekrardan doğru yola sokmayı amaçlamak olduğunu söyler. Bunu yapmamak siyasi bir suçtur.

Bu nedenle fraksiyonun önemi, bu rolü başarmış olması, ideolojik-siyasi temelden başlayarak partinin yeniden inşasına hizmet etmiş olmasıdır. Kendimize, o zamanlar Mao Zedung Düşüncesi denilen Maoizm’i ve genel bir siyasi hattın tesis edilmesini temel aldık.

Fraksiyon, partiyi yeniden inşa etmiş olmanın büyük şerefine sahiptir ve bu tamamlanmış olunca da araç vücut bulmuş oldu: ‘Yiğit savaşçı’, Marksist-Leninist-Maoist, yeni tipte bir Komünist Partisi, örgütlü siyasi öncü mevcut hale geldi- sık sık hatalı olarak ifade edildiği gibi, ‘siyasi askeri örgüt’ değil de, halk savaşı yoluyla silah elde iktidarı ele geçirmek için gerekli bir parti varlık kazandı.”

 (Başkan Gonzalo Konuşuyor, Belge Yayınları, Sf. 16-17)

Uluslararası Alanda İki Çizgi Mücadelesi Belirtmek gerekir ki, iki çizgi mücadelesi sadece bir partinin kendisine özgü bir sorunu değildir. İki çizgi mücadelesi partiler arası, partilerin bir araya gelerek oluşturdukları platformlar ya da komünist enternasyonalde olduğu gibi önemli bir yer tutmaktadır.

Uluslararası alanda iki çizgi mücadelesi sorunu oldukça kapsamlı ve geniş bir konudur. Biz burada sorunun anlaşılması ve konumuzla olan bağını kurmak için belli başlı konularda öne çıkan iki çizgi mücadelesinden örnekler vererek konuya zenginlik kazandırmaya çalışacağız.

İkinci Enternasyonal’de öne çıkan en önemli tartışma konularının başında savaş sorunu gelir.

Partizan-70-sayfa-113

2. Enternasyonal’de savaş sorununa ilişkin yaşanan bu iki çizgi mücadelesi, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’n patlak vermesiyle saflardaki ayrışım 2. Enternasyonal’in de bitişini birlikte getirmiştir.

Savaş sorunu 2. Enternasyonal’de en kapsamlı şekilde 1907 Stuttgart Kongresi’nde ele alındı. Bu kongrede Lenin ve R. Luxsemburg geleceğin sosyal şovenlerine karşı birlikte mücadele ettiler.

 Bu kongrede, iki çizgi mücadelesi, çıkacak bir emperyalist savaşta ML’lerin tavrının ne olması gerektiği, savaş önlenemezse komünistlerin nasıl bir tavır geliştirmeleri gerektiği üzerine yoğunlaştı. Kongrede Fransız Guesde, her türlü özel önleme karşı olduklarını dile getirerek şunu savundular; “Kapitalizmi yıkarsak, emperyalist savaşlara da son vermiş oluruz.” Alman Bebel, Vollmar ve Fransız Jaures önderliğindekiler ise “ulusal savunma savaşlarını savunuyorlardı.”

Lenin önderliğindeki Marksist-Leninistler iseAnavatan savunması” ilkesini reddedip, çıkacak savaşın “kapitalist sınıf egemenliliğinin yıkılmasını hızlandırmak için” kullanılmasını savundular. Bu doğru çizgiye karşın, Bebel, Haase ve Adler; “savaştan kaçınmak için mücadele ama buna rağmen savaş çıkarsa savunma savaşlarını destekleme imkanı” tanıyan bir kararla geldiler.

 Buna karşın Lenin, sonradan kabul edilen bir düzeltme kararıyla tezlerinde ısrarlı oldular. Bu düzeltme “savaşı önlemek için mücadeleyi, ama buna rağmen savaş çıkarsa onun çabuk bitirilmesi için mücadele etmeyi ve iktisadi ve sosyal durumu kapitalist egemenliğinin tasfiyesini hızlandırmak için kullanmayı” içeriyordu.

“Böylece II. Enternasyonal Anavatan savunucularının elleri, Stuttgart Kongresi tarafından kağıt üzerinde bile bağlanamadı. 1910 Kopenhag ve 1912 Basel Kongreleri de önemli değişiklikler getirmedi. Kongrelerde şovenistlerin ellerini bağlayacak ve emperyalist savaşı iç savaşa, devrime dönüştürmeyi görev kılacak bir karar alınamadı.”

(3. Enternasyonalde Faşizm Üzerine Tartışmalar Belgeler 1, sf 144-145)

2. Enternasyonal önderleri teoride emperyalizme ve emperyalist savaşlara karşıydılar. Onlar esasta “savunma savaşlarından” yanaydılar. Onlar emperyalistlerin kâr uğruna ülkeleri sömürgeleştireceklerini, pazarlar için savaşlar çıkartacaklarını görmezden geliyorlardı. Ve nihayet 1914 gelip çattığında 2. Enternasyonal’in önderleri bir biri ardına kendi hükümetlerinin yanında saf tutarak sosyal şoven oldular.

Bu durumda “savunma savaşları” teorisinin savunucuları ne yapacaklardı?

Her hükümet, kendi savaşlarının “savunma savaşı”, “barış için” olduğuna dair en ağır yeminleri ediyor, suçu diğerlerine yüklüyor ve işçi sınıfından destek istiyordu. Sonuç 4 Ağustos karar günü ve SPD’nin, “hükümetinin” tüm isteklerini tamamen yerine getireceğini açıklamasıydı. Aynı zamanda Fransız hükümeti de savaşı önlemek için her şeyi yaptığını ilan edip kendi sosyalistlerine Berlin’de olanları gösterdi ve destek istedi. Ve Fransız sosyalmilliyetçileri de -hatta Fransa’da Marksizm’in temelini koyan Gues’de bile- Alman sosyal-demokratlarının gittiği yoldan gittiler.

 Belçika’da birkaç yıl öncesine kadar extrem (aşırı) anti-militarist olan, II. Enternasyonal yönetim kurulu başkanı Vandervelde, tüm savaş boyunca dışişleri bakanı olarak tüm gücünü anavatanın savunmasına adayarak Albaert’in hizmetine girdi. “Aynı şey Avusturya’da, İngiltere’de, her yerde gerçekleşti. Tarihin en büyük cinayeti gerçekleşti.

 Düne kadar proleter enternasyonalizmine ve devrimine bağlılık yemini eden milyonlarca proleter, değişik ülkelerin siperlerinde, ‘savunma savaşları’ adına birbirlerini boğazladılar.

Bir zamanlar kendinden çok şey beklenen II. Enternasyonal paçavraya dönüştü ve yolunun bu kısmını en onursuz, en korkunç cinayetle kapadı.”

(3. Enternasyonalde Faşizm Üzerine Tartışmalar Belgeler 1, Sf. 146-147)

Partizan-70-sayfa-114

II. Enternasyonal’in fikir babalarından Kautsky, savaş konusunda kendi hükümeti yanında yer almasından sonra diğer Marksist görüşlerinden de adım adım uzaklaştı. Lenin, bu tavrından dolayı Kautsky’yi dönek olarak niteledi ve onunla bu temelde siyasi olarak hesaplaştı. “Proleter Devrim ve Dönek Kautsky” adlı eseriyle de tüm görüşlerini deşifre etti.

Lenin’in uluslararası alanda Kautsky’le yürüttüğü iki çizgi mücadelesi esas olarak Proletarya diktatörlüğü ve burjuvaziye oy hakkının tanınıp tanınmayacağı konusu ve bundan doğan diğer meselelerdir.

Kautsky, Proletarya diktatörlüğü adlı eserinde, proletarya diktatörlüğüne karşı çıkışını Marks’a dayandırarak açıklıyor ve Lenin bunu şöyle aktarıyor; “ ‘Bu görüş (Kautsky’nin demokrasinin küçümsenmesi olarak gördüğü görüş) Karl Marx’ın bir sözcüğüne dayanır’-20. sayfada harfiyen böyle deniyor. Hatta 60. sayfada Kautsky bunu şu biçimde yineliyor.

‘Ve Marx’ın 1875’te bir mektubunda bir kez kullandığı proletarya diktatörlüğü kelimeciğini’ (harfi harfine: kelimecik!!) (Bolşevikler) ‘tam zamanında anımsattılar.’

Marx’ın ‘kelimeciği’ şöyledir:

“Kapitalist toplumla komünist toplum arasında birinin diğerine devrimci dönüşüm dönemi yatar. Buna bir de politik geçiş dönemi tekabül eder ki, onun devleti proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.”

(Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, Sf 15, İnter Yayınları, Birinci basım)

 Lenin, Kautsky’den aktarmaya devam ediyor:

“Ne yazık ki, Marx bu diktatörlüğü nasıl düşündüğünü daha ayrıntılı biçimde belirtmemiştir. (Bir döneğin baştan sona yalan bir lakırdısıdır bu, çünkü Marx ve Engels, Marksizm’i çok iyi bilen Kautsky’nin kasten görmezden geldiği bir dizi çok ayrıntılı açıklamalar vermişlerdir)... Harfiyen alındığında bu sözcük demokrasinin ortadan kaldırılması anlamına gelir.

Fakat elbette yine harfiyen alındığında, bu sözcük, hiçbir yasa ile bağlı olmayan bir tek bireyin kişisel iktidarı anlamına da gelir. Zorbalıktan sürekli bir devlet kurumu olarak değil, geçici bir zorunluluk önlemi olarak düşünülmüş olmasıyla ayrılan bir kişisel iktidar. “Proletarya diktatörlüğü ifadesi yani bir bireyin değil, bir sınıfın diktatörlüğü, Marx’ın burada sözcüğün gerçek anlamıyla bir diktatörlüğü düşünmediğini kanıtlar.

O burada bir hükümet biçiminden değil, proletaryanın politik iktidarı eline geçireceği her yerde zorunlu olarak oryaya çıkacak bir durumdan söz eder. İngiltere ve Amerika’da geçişin barışçıl, yani demokratik yoldan gerçekleşebileceğini düşünmesi de onun burada bir hükümet biçimini düşünmediğini kanıtlar.” (age, Sf. 16)

 Kautsky, bu sözleriyle proletarya diktatörlüğünü basit bir hükümet olma derekesine düşürmüş hem de saf bir demokrasiden dem vurarak sosyalist demokrasinin içini boşaltarak burjuva liberal bir rol üstlenmiş bulunuyor. Lenin tam da bu konuda Kautsky’nin bu dönekliğini orta yere serer ve şunları söyler: “Birinci olarak Marks’ın tüm devrimci öğretisini özetleyen bu ünlü açıklamasını ‘bir kelime’, hatta ‘kelimecik’ olarak adlandırmak, Marksizm’le alay etmek, onu tamamen yadsımak demektir. Unutmamak gerekir ki, Kautsky Marks’ı neredeyse ezbere-------------

Partizan-70-sayfa-115

---------- bilir, yayınladıklarına bakarak yargıya varmak gerekirse, masasında ya da kafasının içinde Marks’ın yazdığı her şeyi, tam ve en kolay şekilde alıntılayabilmek için özenle yerleştirdiği bir dizi çekmeceye sahiptir. Kautsky, gerek Marks’ın gerekse de Engels’in mektup ve yazılarında, özellikle Komün öncesi ve sonrasında, proletarya diktatörlüğünden tekrar tekrar söz ettiklerini bilmek zorundadır. Kautsky, ‘proletarya diktatörlüğü’ formülünün, proletaryanın burjuva devlet aygıtını ‘parçalama’ görevinin, Marks ve Engels’in 1848 devrimleri ve daha çok 1871 devriminin deneyimini göz önünde tutarak 1852’den 1891’e kadar kırk yıl boyunca sözünü etmiş oldukları görevin tarihsel bakımdan daha somut ve bilimsel bakımdan daha doğru bir anlatımından başka bir şey olmadığını bilmek zorundadır.

“Marksizm’i bu kadar iyi bilen Kautsky’nin Marksizm’i böylesine korkunç çarpıtması nasıl açıklanabilir?

Bu olgunun felsefi temellerinden söz edecek olursak, bu işin başı diyalektiği eklektizme ve safsatacılığa dönüştürmeye çıkar. Kautsky bu dönüştürme işinde büyük bir ustadır.

Politik, pratik bakımdan ise bu, oportünizme yani sonuçta burjuvaziye uşaklıktır.

Savaşın başından beri gittikçe daha hızlı ilerleyen Kautsky, sözde Marksist, gerçekte ise burjuvazinin uşağı olma sanatında bir virtüöz haline gelmiştir.”

(age, Sf. 15-16)

Lenin’in, Kautsky’le kıyasıya çarpıştığı bir diğer konu da demokrasi sorunudur. Proletarya diktatörlüğünde demokrasi ve oy hakkı konusunda burjuva liberaller gibi düşünen Kautsky, bu sorunu esas olarak proletarya diktatörlüğü anlayışından ayrı olarak tartışmaz.

 Sorunun temelinde devlet olgusu vardır.

Nasıl bir devlet?

Devlet sınıflardan bağımsız mıdır?

Bu sorulara verilen doğru yanıtlar demokrasi ve oy hakkı konusunda yapılan tartışmalara da doğru cevaplar bulmamızı sağlayacaktır. Kaustky, açıktır ki, burjuva demokrasisi ile proleter demokrasiyi aynı kefeye koyarak tartışmakta, aralarında hiçbir ayrım görmemektedir. Lenin tam da bu konuda “Kautsky’nin korkunç biçimde karıştırdığı sorun gerçekte şöyledir: Sağduyuyla ve tarihle alay edilmek istenmiyorsa, çeşitli sınıflar var oldukça ‘saf demokrasi’den değil, ancak sınıf demokrasisinden söz edilebileceği açıktır. (Geçerken belirtelim: ‘Saf demokrasi’ sadece gerek sınıf mücadelesi, gerekse de devletin niteliğinden bihaber olmayı açığa vuran bilgisizliği gösteren bir safsata değil, aynı zamanda bomboş bir safsatadır; çünkü komünist toplumda dönüşen ve alışkanlık haline gelen demokrasi sönüp gidecek, ama hiçbir zaman ‘saf’ bir demokrasi olmayacaktır)

“Saf demokrasi’ işçileri alaya alan bir liberal uyduruk safsatasıdır. Tarih, feodalizmin yerini alan burjuva demokrasisinin yerini alacak proleter demokrasiyi bilir.”

(age, Sf. 26)

Lenin tüm bu temel argümanlarda Kautsky’yle yürüttüğü iki çizgi mücadelesinde ele aldığı devlet sorunu ve proletarya diktatörlüğü sorununa, devrim sonrasında burjuvaziye oy hakkının tanınıp tanınmaması meselesiyle polemiğini sürdürür.

Kautsky, broşüründe “sömürücüler daima nüfusun son derece küçük bir azınlığını oluştururlar” ve devamla “proletaryanın egemenliği neden demokrasiyle bağdaşmayan bir biçime bürünsün ve bürünmek zorunda” ve yine devamla Kautsky, “Kitleler içinde böylesine kök salmış bir rejimin demokrasiye dokunması için hiçbir neden yoktur. Bu rejim, demokrasiyi ezmek için şiddet eylemi uygulandığı durumlarda kendisini her zaman şiddet uygulamaktan alıkoyacaktır. Şiddete ancak şiddetle yanıt verilebilir.

Fakat kitlelerin kendinden yana olduğunu bilen bir rejim, şiddete ancak demokrasiyi korumak için başvuracaktır, onu ortadan kaldırmak için değil. Eğer bu rejim, en güvenilir temelini, muazzam bir manevi otoritenin güçlü kaynağı olan genel oy hakkını ortadan kaldırmak isterse, düpedüz intihar etmiş olur” (age, Sf. 36-37) dedikten sonra Lenin’in üzerinde ısrarla durduğu noktaya gelmiş olur.

Partizan-70-sayfa-116

 Tam da bu konuda Lenin Kautsky’nin bu tezini Rusya örneğinden yola çıkarak şöyle yanıtlar;

“Sömürücüleri oy hakkından yoksun bırakmanın genelde proletarya diktatörlüğünün bir sorunu değil, tamamen bir Rus sorunu olduğunu belirtmek zorundayız. Eğer Kautsky, ikiyüzlülük etmeden broşürüne ‘Bolşeviklere Karşı’ başlığını koysaydı bu başlık broşürün içeriğine uygun düşerdi ve o zaman Kautsky’nin doğrudan oy hakkından söz etmeye hakkı olurdu.

Fakat Kautsky her şeyden önce ‘teorisyen’ olarak ortaya çıkmak istemiştir. Broşürüne, genel olarak ‘Proletarya Diktatörlüğü’ başlığını koymuştur. Özel olarak Sovyetler ve Rusya hakkında ancak broşürün ikinci kısmında beşinci bölümden itibaren söz etmeye başlar. Buna karşılık birinci kısımda (alıntıyı bu kısımdan yaptım) genelde demokrasi ve diktatörlükten söz eder.

Kautsky oy hakkı sorununu ortaya atarak, kendini teoriye metelik vermeyen bir Bolşevik karşıtı polemikçi olarak ele vermiştir. Çünkü teori, yani demokrasi ve diktatörlüğün (özel ulusal değil) genel sınıfsal temellerinin incelenmesi, oy hakkı sorunu gibi özel bir sorunu değil, şu genel sorunu ele almak zorundaydı: sömürenlerin devrilmesi ve onların devletinin yerine sömürülenlerin devletinin geçirilmesiyle belirlenen bir tarihsel dönemde, demokrasi zenginler için de, sömürenler için de korunabilir mi?

 Bir teorisyen sorunu böyle ve ancak böyle koyabilir. Komün örneğini biliyoruz. Marksizm’in kurucularının Komün vesilesiyle ve onunla bağıntılı olarak söyledikleri her şeyi biliyoruz. Bu materyale dayanarak ben, Ekim Devrimi’nden önce kaleme aldığım, ‘Devlet ve Devrim’ broşürümde örneğin demokrasi ve diktatörlük sorununu inceldim. Oy hakkının sınırlandırılması konusunda tek söz söylemedim. Ve bugün oy hakkının sınırlandırılması sorununun, diktatörlüğün genel bir sorunu değil, şu ya da bu ulusa özgü bir sorun olduğu söylenmelidir.”

(age, Sf. 42-43)

2. Enternasyonal’in iflasından sonra 1919 yılında Rusya’da kurulan 3. Enternasyonal’in Kuruluş Kongresine ilişkin yapılan tartışmalarda yoğun bir iki çizgi mücadelesi yaşandı.

2 Mart 1919’da Moskova’da uluslararası alandan ve Sovyet Rusya’dan toplam 51 delegenin katılımıyla bir uluslararası konferans toplandı. Katılımcılardan oy hakkına sahip 35 delege 17 ülkeyi temsil ediyordu. 16 delege de farklı ülkeleri temsilen konferansta hazır bulunuyordu. Sovyet Rusya iç savaşın kıskacındaydı. Avrupa ülkeleri de savaştan yeni çıkmıştı. Bu yüzden Hollanda ya da Berlin’de düşünülen konferans, Alman devriminin ezilmesinden dolayı Moskova’ya taşındı. Konferansın açılışını Lenin yaptı.

Gündemler üzerine yapılan tartışma alınan kararların ardından bu konferansın aynı zamanda 3. Enternasyonal’in kurulduğunu ilan etmesi önerisi; “Alman Avusturya’sı Komünist Partisi, İsveç Sol Sosyal Demokrat Partisi, Balkanlar Devrimci Sosyal Demokrat İşçi Federasyonu, Macaristan Komünist Partisi temsilcileri, Komünist Enternasyonal’in kurulmasını önermektedir.” Öneri sunulduktan sonra Alman delege Albert, toplanan bu konferansta çok az sayıda ülkede komünist parti bulunduğunu söyleyerek 3. Enternasyonal’in ilanına karşı çıktı. Buna karşın başta Bolşevikler olmak üzere çoğunluk delege, bu durumun dünya çapında bir umutsuzluk nedeni olacağını söyleyerek ısrarlı oldular.

Ve 3. Enternasyonal’in kurulmasından sonra, alınan kararın doğruluğu, hızla enternasyonalin benimsenmesi, kabul edilmesi ve katılımların hızla artmasıyla ispatlanmıştır. Komünist Enternasyonal, dünyadaki birçok sorunu tartışıp karara bağlarken yoğun bir iki çizgi mücadelesi yaşadı. Hiçbir dönem yaklaşımlar tartışılmadan, fikir ayrılıkları gündeme gelmeden kararlar alınmadı. Bu anlamda bazı örnekleri aktarabiliriz. Komünist Enternasyonal’de faşizm tartışması en çarpıcı olanlardandır. Komünist Enternasyonal’de faşizmin-----------

Partizan-70-sayfa-117

----------- tahlili meselesi yoğun bir iki çizgi mücadelesi sonucu netliğe kavuşturuldu. Komünist Enternasyonal’de faşizmin tahlili bir tek tezde ifadesini bulmamıştır. Yoğun tartışmalar ve ortaya konan görüşlerle faşizmin doğru bir tahliline varılmıştır. Komünist Enternasyonal kurulduktan kısa bir süre sonra faşizm gerçeğiyle karşı karşıya geldi.

1922 yılında İtalya’da iktidara gelen faşizm, kapitalizmin 1929 Bunalımı ve onu takip eden 1933 yılında Hitlerin Almanya’da iktidara gelmesiyle faşizm bir ülkede iş başına gelen bir tehlike olmaktan çıkarak, dünya çapında bir olgu haline geldi.

 1922’de İtalya’da faşizmin iş başına gelmesiyle bu sorun komünist enternasyonalin gündemine oturmuş ve sonrasında da 7. Kongresinde başlı başına tartışılmıştır.

1922 yılında toplanan komünist enternasyonalin 4. Kongresinde faşizmin özünün küçük burjuva olduğunu ileri süren görüşler gündeme geldi. Enternasyonal bu görüşleri reddediyor ve faşizmin sadece işçi sınıfına bir saldırı olmadığı, aynı zamanda “burjuva demokrasinin temel kurallarına yönelmiş bir iktidar aracı” olduğunu vurgulayarak, faşizmin ortaya çıkışındaki, toplumsal ve iktisadi temel olarak emperyalizmi alıyordu.

Faşizm tahlilinde, Komünist Enternasyonal Lenin’in emperyalizm tezlerini faşizmi incelerken temel bir çıkış olarak ele almış, tam da bu noktada farklı bakış açıları kendisini göstermiştir. Enternasyonal’de Lenin’in ortaya koyduğu emperyalizm tahlili konusunda da iki çizgi mücadelesi Kaustsky ile Marksist-Leninist arasında ciddi tartışmalara sahne olmuştur.

 Lenin, emperyalizmin tahlili konusunda şu ana konulara dikkat çekmiştir.

“Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.”

(Lenin’den aktaran Komünist Enternasyonalde Faşizm Tahlili, E. Lewerenz, Sf. 23, 24, Sol Yayınları, İkinci baskı)

Bu saptamaya karşın Kautsky, emperyalizmin kapitalizm içinden yeşermediğini, emperyalizmin sadece politikanın bir biçimi olduğunu ileri sürmüştür. Lenin, bu tartışmalarda Kautsky’nin bu tezi üzerinden yürüttüğü iki çizgi mücadelesinde şunları belirtir, “Kautsky, emperyalizmin politikasını ekonomisinden ayırmakta; ... Bundan da, ekonomi içerisinde tekellerin, tekelci zoru, fethi dıştalayan bir politik tutumla bağdaşabileceği sonucu çıkartmaktadır...

Böylece, Kautsky, kapitalizmin bugünkü evresinin en temel çelişkilerini bütün derinliği ile ortaya koyacağı yerde, bunları daha hafif göstermeye, gizlemeye çalışıyor.”

 (age, Sf. 24)

Lenin’in emperyalizm tahlilinde en önemli konuların başında ekonomi ile politikanın birliği gelir. Ekonomik alanda ortaya çıkan tekelin, bununla sınırlı kalmadığını, gücünü toplumsal yaşamın bütün alanlarında göstererek, saldırgan ve anti demokratik davranarak her alanda gerici bir damga taşıdığını vurgular. Ve emperyalizmi kapitalizmin en son aşaması olarak görürken, Kautsky, emperyalizmi kapitalizmin en son aşaması olarak görmez. Emperyalistlerin savaş politikası, sömürge halklarının baskı altında tutulması, işçi sınıfının sömürülmesi, Kautsky’e göre devrimci bir değişim olmaksızın kapitalizmin ortadan kaldıracağı yanlışlıklardır.

 Mesela Kautsky,

“(…) emperyalizmi, öncelikle dünyanın kapitalizm tarafından henüz ele geçirilmemiş bölgeleri üzerinde kapitalist devletlerin aralarında yaptıkları bir savaş olarak görür. Yeryüzünün son bölgesine kapitalizmin girmesiyle, ona göre, emperyalist savaşın temel nedeni ortadan kalkmaktadır.

 Buna karşı, Lenin,

 yeryüzünün kapitalist devletler tarafından paylaşımının, emperyalizmle son bulduğunu tanıtlamıştır. Söz konusu olan, yeryüzünün emperyalist amaçlarla yeniden paylaşım için başlamış olan savaştır. Tekel ile devlet arasındaki bağlamın ve tekellerin egemenliği altındaki devletin yeryüzünün yeniden paylaşımı savaşımındaki……

Partizan-70-sayfa-118

rolünün tahlili ile Lenin, emperyalizm ve savaş arasındaki bağlamı gözler önüne sermiş, böylece savaşa karşı savaşımın bilimsel temellerini atmıştır.”

(age, Sf. 26)

Emperyalizmin tarihteki yerini, sınıfsal özünü, ekonomik ve politik niteliğini kavramak önemlidir. Çünkü faşizmin sınıfsal özünü anlamak ancak böyle mümkündür. Bu anlamda enternasyonalde emperyalizm üzerine ciddi iki çizgi mücadelesi verilmiştir.

 1928’deki Enternasyonalin 6. Kongresinde tekelci kapitalizme ilişkin ciddi tartışmalar ve açılımlar yapılmıştır. “Komünist Enternasyonalin program taslakları üzerine yapılan tartışmalarda mali-sermayenin emperyalizm olgusundaki rolü yenilenmiş ve tüm çelişkilerin kaynağı olarak tekeller gösterilmişti. Bu tartışmalarda ortaya çıkan ilk gerçek, faşizm eğilimlerinin, her şeyden önce, ‘modern, tekelci kapitalizmin gelişme zorunluluğundan kaynaklandığıdır’.

Faşizm ile modern kapitalizmin tekelci niteliği arasındaki bağlantı da bundan dolayı bugüne kadar olduğundan daha güçlü vurgulanmalıdır. Komünist Enternasyonal, ayrıca tekellerin iktidarının devletle kaynaşma sürecine dikkat çekmiştir. Bu kaynaşma, kapitalizmin genel bunalımından ayrı olarak ele alınmaması gereken bir gelişmedir. Komünist Enternasyonalin VI. Kongresinde, bu koşullar altında devlet gücünün tekelci kapitalizm için, giderek anlam kazandığı belirtilmiştir.

 Buna karşılık, Hilferding gibi sosyal-demokrat ideologlar, tekelci gelişmeleri ‘örgütlenmiş’ kapitalizme doğru ileri bir adım olarak görmüşler ve bunu sosyalizme kendiliğinden geçişin şu ya da bu ölçülerdeki başlangıcı saymışlardır. Komünist Enternasyonal ise, VI. Kongresinde, tekelci kapitalizmin sürekli artan ölçülerde terörcü yöntemlere başvurduğunu belirlemiştir. Terörün amacı, işçi sınıfının sermayenin çıkarlarını temsil eden devletin iç ve dış politikasına karşı direncini kırmaktır.

 Komintern, bununla, tüm gelişmiş emperyalist ülkeler için de faşizm tehlikesine yeniden değinmektedir. Böylelikle faşizmin hala yalnızca geri kalmış ülkelerde görülebileceğini savunan görüşlere kesinlikle karşı çıkmıştır. Vurgulanması gereken bir başka önemli nokta da, faşizmin gelişmiş emperyalist ülkelerde iktidara gelişinin mutlaka silahlı bir darbe ile gerçekleşmeyeceği olgusudur. Burjuva demokratik egemenlik biçiminin tekelci kapitalizm tarafından aşama aşama faşistleştirilmesi çok daha olası görülmektedir.”

(age, Sf. 27- 28-29)

Buna karşılık Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu 8. Oturumu faşizmin tahlili üzerine geniş tartışmaların yapıldığı bir oturum olması bakımından tarihsel bir öneme sahiptir. 8. Oturumda “faşizm, savaş tehlikesi ve komünist partilerin görevleri” üzerine yapılan tartışmalarda faşizmin sınıfsal niteliği tartışılmış ve belli sonuçlara varılmıştır. Özellikle faşizmin Almanya’da iktidara gelişiyle ilgili yapılan araştırmalar enternasyonaldeki tartışmalara yön vermiştir.

 Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesinde, onun kişiliği veya onu destekleyen küçük burjuva kitlelerden yola çıkılarak faşizm tahlili yapılmamış, bunun yerine, tekelci sermayenin durumu üzerinden faşizm tahliline gidilmiştir. Buna göre ağır sanayi tekelleri hiçbir sınır getirmeden bir diktatörlükten yana olduklarını, keza ticaret…………

Partizan-70-sayfa-119

……… sanayiyle uğraşan kesimlerin de o güne kadar uygulanan baskılardan yana oldukları sonucuna varılmıştır. Tüm bu gelişmeler ve sonuçlardan hareketle Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu 8. Oturumunda faşizmin sınıfsal niteliğinin açıklaması üzerine durmuş ve dünya çapında faşizmin maskesini indirerek, faşizmin hangi güçlere dayanarak iktidara geldiğini ortaya koymuştur.

Komünist Enternasyonal, faşizm tahlilinde birçok görüş ayrılığı yaşadı.

“Faşizmin çoğu kez küçük burjuva kitle eylemlerinden sonra ortaya çıktığı gerçeğinden hareket eden sosyal-demokratlar, bu yargılarını daha da ileriye götürmekte ve faşizm olgusunda sorunun, küçük-burjuva hareketi çevresinde döndüğünü savunmaktadırlar.

Almanya’da faşizmin kuruluşundan sonra bile bazıları hala bu görüşe bağlı kalmışlardır. XIII. Oturum, bir yandan sosyal-demokrat görüşlere, bir yandan da Troçkist görüşlere şiddetle karşı çıkmıştır. Her iki görüş de, faşizmi ‘sınıflar-üstü devlet gücü’, ‘küçük burjuva diktatörlüğü’ olarak ya da hem proletaryayı, hem de burjuvaziyi, ‘sadık teb’aları’ gibi gören ‘lümpen proletaryanın diktatörlüğü’ olarak değerlendirmektedir.”

Sosyal-Demokratların faşizmin tahlili konusundaki yetersizliği onların Lenin’in emperyalizm ve devlet konusundaki değerlendirmelerini kavrayamamalarından ileri geliyordu.

Sosyal-Demokratların ekonomi ile politikayı birbirlerinden ayırmaları, sosyal demokratların devlet anlayışından kaynaklanıyor. Komünist Enternasyonalde faşizmin tahlili konusunda ileri sürülen bir diğer görüş de, Troçki ve Thalheimer’in ileri sürdükleri görüşlerdir. Bunların ileri sürdükleri görüşler faşizme karşı savaşımı teorik olarak güçleştirmiştir.

Thalheimer, faşizmi tahlil ederken Bonapartizm teorisini ileri sürmüş ve faşizmin sınıfsal niteliğini bununla açıklamaya çalışmıştır. Thalheimer’e göre faşizmi tahlil etmede Marks ve Engels’in Bonapartizm üzerine yaptıkları değerlendirmeler referans noktası olmuştur.

Thalheimer, 1928 yılında Komintern’in 6. Kongresine sunduğu “Programla ilgili sorunlar” adlı yazısında faşizm konusunda şunları söylüyordu; “Bonapartizm, burjuva devletin, proletarya devrimine karşı kendisini savunması, tahkim etmesi ve yerini sağlamlaştırmasının bir biçimidir. Sermayenin açık diktatörlüğünün bir biçimidir. (…) Bunun dışında bir başka biçim, çok yakın bir başka biçim daha vardır ki, bu, faşist devlet biçimidir. Her ikisinin ortak yanı sermayenin açık (ama dolaylı) diktatörlüğü olmalarıdır. Her ikisinin görüngü biçimi, yürütme erkinin kendi başına buyrukluğu, burjuvazinin siyasal egemenliğinin yok olması ve toplumdaki tüm diğer sınıfların, yürütme erkinin boyunduruğu altına girmeleridir.

Ancak, her ikisinin toplumsal ve sınıfsal içeriği, burjuvazi ve özel mülkiyetin, işçi sınıfı ve kapitalizm tarafından sömürülen diğer sınıflar üzerindeki egemenliğidir.”

(age, Sf. 50-51)

Thalheimer bu görüşlere başından beri sahipti. O, ilk kez İtalya’da faşizmin iş başına gelmesinden sonra Komintern’de yapılan tartışmalarda da İtalyan faşizmini “Bonapartizm” olarak nitelemiştir. Thalheimer’i Bonapartizm teorisine götüren yaklaşım onun emperyalizm teorisini kavrayamamasından ileri geliyordu.

1922 yılında Komünist Enternasyonal’de program taslağı üzerine yapılan tartışmalarda Thalheimer, Lenin’in emperyalizm tahliline karşı çıkarak, emperyalizmin kapitalizmin son aşaması olup olmadığı konusunda ikna olmamış ve şunları dile getirmiştir; “Çevresinde tartışılan temel noktanın açıklığa kavuşturulması gerekir. Emperyalizm, ekonomik olarak sermaye birikiminin, büyümesinin ya da genişletilmiş yeniden-üretimin bir sorunudur.

Bu genişletilmiş yeniden-üretim, bu sermaye büyümesi, sermayenin kapitalist olmayan alanlara el atması, tarihsel bir gerçektir. Bu tarihsel gerçek, yalnızca emperyalist çağın başlangıcından bu yana değil, bilindiği gibi, kapitalizmin tarih sahnesine çıkışından beri vardır.”

 (age, Sf. 53)

Faşizm olgusu Komünist Enternasyonali, strateji ve taktik tüm yönleriyle incelemek..

Partizan-70-sayfa-120

….ve dersler çıkartmak bakımından yoğun bir araştırma ve inlemeye sevk etmiştir. Tüm komünist partilerin ve tek tek kişilerin faşizm tahlilleri Enternasyonal’in yayın organında yayımlanıyor ve böylece tüm yaklaşım ve değerlendirmelerin bilinmesi sağlanıyordu.

7. Kongrenin hazırlık döneminde, Enternasyonal içinde sosyal-demokratlar ve onların ideologları tarafından yayılan faşizmin, küçük burjuva hareketi olduğu ve iktidarın da küçük burjuva diktatörlüğü olduğunu öne sürdükleri teoriyle uğraşmak zorunda kaldı. “Faşizmin, küçük-burjuva diktatörlüğü olduğuna ilişkin ‘teoriler’in gözden geçirilmesi sırasında bir ..

Çek delegesi şu görüşleri dile getirdi:

 ‘Eğer böyleyse o zaman küçük-burjuvaziyi bugün karşı-devrimci diktatörlüğün en uçtaki ve en gerici biçimini uygulayan gerici bir sınıf olarak değerlendiriyoruz demektir. Dolayısıyla devrimci proletarya ile küçük-burjuvazi arasında asla aşılamayacak sınıf çelişkilerinin bulunduğunu benimsememiz gerekecektir. Bunun anlamı şudur: söz konusu teori, proleter ekonomisi ile küçükburjuva ekonomisi arasındaki ayrılık ve karşı olma çizgisinde bulunmaktadır. Oysa, asıl yapılması gereken, küçük-burjuvanın temel çıkarlarıyla, ya da Marks’ın belirttiği gibi, onun gelecekteki çıkarlarıyla proletaryanın çıkarlarının birleştiğinin gösterilmesidir.”

(age, Sf. 118-119)

Tüm bu tartışmalar Komünist Enternasyonal’i 7. Kongreye taşımış ve 7. Kongrede faşizmin tahlili yapılarak doğru bir rota çizilmiştir. Faşizmin tahlillinde kuşkusuz ki Dimitrov’un önemli katkıları olmuştur. Özellikle Almanya’da yargılandığı dönem faşizm üzerine yaptığı araştırmalar, İtalya’daki faşizm üzerine yaptığı incelemeler faşizmin doğru tahlilinde önemli sonuçlar ortaya çıkartmıştır.

Dimitrov, Enternasyonal’in 7. Kongresine, faşizm üzerine sunduğu raporla tartışmalara yön verdi. Faşist rejimler 1920’lerde tek tek ülkelerde iş başına gelirken, 1930’ların başında faşizm dünyada genel bir tehlike haline geldi. Faşizmin yükselişi Büyük Ekim Devriminden sonra çağın değişimine karşı çıkma hareketiydi. Dimitrov, raporunda tekelci sermayenin gerici kesimlerinin, bunalımın yükünü emekçilerin sırtına yüklemek ve dünyanın yeniden paylaşımında pazar sorununu savaş yoluyla çözmek için faşizme gereksinim duymakta olduklarını ifade eder.

 Dimitrov’a göre tekeller, işçilerin ve köylülerin devrimci hareketini dağıtarak ve dünya proletaryasının kalesi Sovyetler Birliği’ne askeri baskı yaparak devrimci güçlerin gelişmesinin önüne geçmek” girişimindedirler. Faşizmi kapitalizmin genel bunalımından ve yeni çağın sınıf savaşımından ayrı olarak düşünmek olanaklı değildir.

Faşizm her şeyden önce karşı devrim hareketidir. Faşizmin ortaya çıkışı kesinlikle rastlantı değildir. Faşizm emperyalizmin özünden ortaya çıkmıştır. Ve Dimitrov, “Komünist Enternasyonal Yönetim Kurulu’nun on üçüncü oturumunda iktidardaki faşizmi finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü olarak doğru bir biçimde tanımladı.”

(Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Dimitrov, Evrensel Basım Yayın, Sf. 87)

diye açıklayarak tüm tartışmalara noktayı koyar ve bu görüş Enternasyonalin resmi görüşü olarak tarihe geçer. 1956 yılında dünya çapında yeni bir dalgalanma oldu. Bu dalgalanma SBKB 20. Kongresinin sonucuydu. SBKP 20. Kongresi, Stalin’in ölümünden sonra parti iktidarını ele geçiren yeni burjuvazinin temsilcisi Kruşçev grubu 20. Kongreyle birlikte uluslararası komünist harekete, sosyalist ülkelere ve demokratik cumhuriyetlere 20. Kongrede alınan revizyonist kararları dayattı.

Bu, uluslararası alanda yeni tartışmaları ve saflaşmaları birlikte getirdi. Uluslararası alanda çok ciddi bir iki çizgi mücadelesi yaşandı. Saflaşmalar ve ayrışmalar yaşandı.

Sosyalist kamp ciddi olarak zayıfladı.

 Bu tezlerin içinde en önemli tartışma, nasıl bir sosyalizm, nasıl bir parti ve nasıl bir gelecek üzerine oturmuştu. Kruşçev revizyonistleri 20. Kongrede şu tezleri benimseyerek uluslararası komünist partilere dayattı. Kruşçev revizyonistleri bu……..

Partizan-70-sayfa-121

……….saldırıları üç ana başlık altında gizleyerek yaptı. Ve tartışmalar “Marksizm-Leninizm’in yaratıcı bir biçimde geliştirilmesi ve dogmatizme karşı mücadele, MarksizmLeninizm’in her ülkenin somut şartlarına yaratıcı bir biçimde uygulanması ve Stalinizm’e ya da kişinin putlaştırılmasına karşı mücadele” üzerine oturdu.

20. Kongrede alınan kararlar uluslararası komünist hareket içinde çok büyük ideolojik tartışmalara yol açtı. Bu tarihten sonra yeni saflaşmalar oldu. Kongreden sonra emperyalistler ve Troçkistler büyük bir sevinçle olup bitenleri izlemeye başladılar.

Kruşçev’in ABD emperyalizme dizdiği övgülerden de cesaret alan ABD emperyalizmi, 20. Kongreden sonra iyice küstahlaşamaya başladı. ABD, sosyalist sisteme ve proletarya diktatörlüğüne ve 20. Kongrede Stalin’e karşı yapılan saldırıyı “kendi amaçlarına uygun görerek” Stalin’e saldırmaya başladılar.

ÇKP, SBKP 20. Kongresi’nde benimsenen revizyonist görüşlere karşı çok ciddi bir tavır geliştirdi.

Sovyetler Birliği’nin uluslararası prestijinden kaynaklanan nedenden dolayı baştan bir teşhir tavrı geliştirmedi. İkna ve dönüştürme tavrını esas alan ÇKP ve bir dizi komünist partisi, Kruşçev’in ikna olması şartlarının ortadan kalmasına kesin emin olduktan sonra açık tavır alarak SBKP 20. Kongresi ve sonrası gelişimleri teşhir etmeye yöneldiler.

 ÇKP, sonrasında polemiklerde ifadesini bulan bu gelişmeyi şöyle anlatmaktadır; “SBKP’nin 20. Kongresi, SBKP yönetiminin revizyonizm yolunda attığı ilk adımdı. SBKP yönetiminin revizyonist çizgisi, 20. Kongreden bugüne kadar, ortaya çıkma, şekillenme, gelişme ve sistemleşme sürecinden geçmiştir. Aynı şekilde süreç içinde de SBKP yönetiminin revizyonist çizgisi gittikçe daha derinliğine kavranmıştır. (...) SBKP 20. Kongresi’nde Stalin’e yöneltilen eleştiri, hem ilke hem de yöntem bakımından hatalıydı.”

(Polemik, Sf 61, İnter Yayınları, Temmuz 1988)

Stalin bir Marksist-Leninist olarak Lenin’in ölümünden sonra hem Sovyetler Birliği’ne hem de uluslararası komünist harekete önderlik eden büyük bir ustaydı.

Stalin uluslararası komünist hareketin gelişmesi için çok büyük çabalar harcadı. Stalin Sovyetler Birliği’nde Leninizm’in düşmanları “…-Troçkistlere, Zinovyevcilere ve diğer burjuva ajanlarına- karşı savunma mücadelesinde, Stalin halkın iradesini ve özlemlerini dile getirdi ve seçkin bir Marksist-Leninist savaşçı olduğunu kanıtladı.

Stalin, Sovyet halkının desteğini kazandı ve tarihte önemli bir rol oynadı ise, bu her şeyden önce onun Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin diğer yöneticileriyle birlikte, Sovyetler Birliği’nin sanayileştirilmesi ve tarımın kolektifleştirilmesiyle ilgili Leninist çizgiyi savunmasındandı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi bu çizgiyi izleyerek Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi zafere ulaştırmış ve Hitler’e karşı savaşta Sovyetler Birliği’nin zaferi için gerekli şartları yaratmıştır.

Sovyet halkının bu zaferleri, dünya işçi sınıfının ve tüm ilerici insanlığın çıkarları ile uyuşmaktaydı. Bu nedenle Stalin’in adının bütün dünyada şerefle anılması doğaldır.”

(age, Sf. 62)

Kruşçev SBKP 20. Kongresinde kişiye tapmayı reddetme adı altında Stalin’e saldırması, aslında sosyalizme, proletarya diktatörlüğünü inkar etmeyle eş değerdi.

Kruşçev, 20. Kongrede dünyada şartlar değişmiştir bahanesiyle “barış içinde geçiş” tezini savundu. Ekim Devriminin o günkü şartlar içinde doğru olduğunu ancak, 20. Kongre şartlarında dünyada durumun değiştiğini, durum değiştiğine göre, kapitalizmden sosyalizme geçişi, “parlamenter yoldan” gerçekleştirmenin artık geçerli bir yol olduğu tezini savundu. Bu tez Ekim Devrimi yolunun evrensel olmasını inkar ediyor, Marksizm-Leninizm’in devlet ve devrim teorilerini revize ediyordu.

Kruşçev, 20. Kongrede yine dünyada şartların değiştiği tezi üzerinden Lenin’in savaş ve barış tezlerine şüpheleri olduğunu ileri sürerek Lenin’in bu Marksist ilkelerini inkar etti. Kruşçev, ABD emperyalizmini…………….

Partizan-70-sayfa-122

……… savaş güçleri olarak değil, savaşa karşı imiş gibi görerek ABD emperyalizmini “meseleleri savaşla halletme görüşünün savunucuları, orada (ABD’de) hala önemli mevkileri ellerinde tutmakta ve ... onlar Başkana ve hükümete büyük baskı yapmaya devam etmektedirler” (age, Sf. 63) görüşünü dile getirdi ve “Biz Amerika Birleşik Devletleriyle dost olmak ve onunla barış ve uluslararası güvenlik mücadelesinde olduğu kadar, iktisadi ve kültürel alanlarda da işbirliği yapmak istiyoruz” (age, Sf. 64) diyerek bu yanlış görüşü daha sonra “dünya meselelerinin çözülmesi için Sovyet–ABD işbirliği”ne dönüştürdü. ÇKP bu iki çizgi mücadelesinde en ön saflarda mücadele etti. Hiçbir tereddüt geçirmeden bu revizyonist yeni çizgiye karşı önceleri içte sonraları da açıktan bir mücadeleye girişerek Kruşçev revizyonistlerini dünya çapında önemli ölçüde teşhir ve tecrit etmeyi başardılar.

 “ÇKP, SBKP 20. Kongresine bakışta, ilkede daima ayrışmıştır. SBKP’nin yönetici yoldaşları bunu çok iyi bilirler. Oysa SBKP Merkez Komitesinin Açık Mektubunda Çin Komünist Partisi’nin 20. Kongreyi önceleri bütünüyle desteklediği, 20. Kongreyi değerlendirmesinde ’180 derecelik bir dönüş’ yaptığı ve tutumunun ’yalpalanmalarla ve kararsızlıklarla’ dolu bulunduğu bu tutumun ’sahte’ olduğu ileri sürülmektedir” (age, Sf. 64)

 “Şunu da söylemek gerekir ki, düşmana karşı birlik uğruna ve SBKP yöneticilerinin içinde bulundukları güç durumu dikkate alarak, o zamanlar 20. Kongrenin hatalarının açık eleştirilerinden kaçındık; çünkü emperyalistler ve bütün ülkelerin gericileri bu hataları sömürmekte ve Sovyetler Birliği’ne, komünizme ve halka karşı azgın faaliyetler yürütmekteydiler ve çünkü henüz o zamanlar SBKP yöneticileri, Marksizm-Leninizm’den bugün olduğu kadar uzaklaşmış değillerdi.

 Biz, o zamanlar SBKP yöneticilerinin hatalarını düzelteceklerini içtenlikle umuyorduk. Dolayısıyla, daima olumlu yanları bulup çıkarmaya gayret ettik ve kamuoyu önünde onlara uygun ve gerekli olan her türlü desteği gösterdik.”

(age, Sf. 66-67)

ÇKP’nin bu doğru ve yerinde tavrıyla diğer komünist partileri yanına çekmeyi bilmiş ve süreç içinde SBKP 20. Kongresinde alınan revizyonist görüşlere tavır almalarında etkin olmuştur. SBKP 20. Kongresi sonrası başlayan iki çizgi mücadelesi 1957 yılına evrildiğinde çok daha çetin geçmeye başladı.

SBKP, ÇKP’nin uluslararası etkisini kırmak ve kendi revizyonist görüşlerini dayatmak için yoğun bir anti propagandaya girişti. Özellikle Yugoslavya-KP’yi yanına alan SBKP, ÇKP, Arnavutluk ve bir dizi komünist partiyi hedef alarak tecrit etmeye kalkıştı.

 Komünist ve işçi partilerinin 1957 yılındaki toplantısı, uluslararası alanda sosyalizme yapılan saldırıların geriletilmesinden sonra yapıldı.

SBKP’nin 20. Kongresinde kabul edilen revizyonist görüşler ve “Barış içinde geçiş, barış içinde bir arada yaşama” teorilerinden cesaret alan emperyalistler ve gericiler sosyalizme saldırmaya başladılar.

ÇKP başta olmak üzere bir dizi komünist partisi bu saldırıyı cesaretle göğüsledi. Saldırıların pervasızca yapılmasında, SBKP’nin ikna edilmesi dönemi boyunca, uluslararası alanda açık tavır alınmamasında önemli bir etkisi vardı. Buna rağmen ÇKP ve bir dizi komünist partisi bu gerici saldırılara karşı sosyalizmi cesaretle savundular.

1957 yılında, Moskova’da bir araya gelen bir dizi komünist ve işçi partisi bu toplantı sonrası bir deklarasyon yayınladılar. Deklarasyonun içeriği konusunda yoğun bir iki çizgi mücadelesi yaşandı.

1957 yılında SBKP ile ipler daha koparılmadığı için tartışmalar sürdürülüyordu. Revizyonizmin temsilciliğini Kruşçev yapıyordu. İki çizgi mücadelesi revizyonistler ve komünistler arasında ciddi tartışmalara yol açtı. Tartışmaların özü, sosyalizmin tarihi dersleri, mücadele biçimleri, savaş ve barış konularında yaşandı.

 ÇKP heyetinin başkanlığını bizzat Mao Zedung yoldaş yapıyordu.

 Partizan-70-sayfa-123

“… ÇKP heyeti, toplantı boyunca çok önemli çalışmalarda bulundu; bir yandan SBKP yöneticileriyle devamlı görüşmeler yaparken ve gerekli ve uygun durumlarda, hatalarını düzeltmelerine yardımcı olmak için onlara karşı mücadele verirken, öte yandan herkes tarafından kabul edilecek ortak bir belgenin ortaya çıkartılabilmesi için diğer kardeş partilerin yöneticileriyle tekrar tekrar görüş alışverişinde bulundu.”

(age, Sf. 70-71)

Toplantıda iki çizgi mücadelesi SBKP’nin hazırladığı ve 20. Kongrede kabul edilen “barış içinde geçiş”le ilgili tezi üzerine oldu.

SBKP ortak açıklamada bu tezin yer alması için ısrar etti. SBKP bu tezi daha da ileri götürerek “Parlamentoda çoğunluğu sağlamak ve parlamentoyu burjuva diktatörlüğünün aracı olmaktan çıkartıp, gerçek bir halk devletinin iktidar aracına dönüştürmek” olarak tanımlıyordu. “Aslında bu, Ekim Devriminin yolu yerine, İkinci Enternasyonal oportünistleri tarafından savunulan ‘parlamenter yol’u koymak ve Marksizm-Leninizm’in devlet ve devrim konusundaki temel teorisini tahrif etmek demekti.”

 (age, Sf. 71)

1957 yılında oy birliğiyle kabul edilen Moskova Bildirgesi “çağımızın temel özünü; ‘Rusya’da Büyük Ekim Sosyalist Devrimi ile başlayan kapitalizmden sosyalizme geçiş’ (DKH ortak belgeleri, Sf. 11) olarak doğru bir şekilde tespit etti.

Bunu çağımız ‘Rusya’da Büyük Ekim Sosyalist Devrimi ile başlayan proleter devrimleri çağıdır’ şeklinde de ifade edebiliriz. ÇKP’nin UKH içinde büyük bir otoriteye, yönetimini Kruşçevci revizyonistlerin ele geçirdiği SBKP ve destekçilerine karşı 1957 Deklarasyonuna bu şekilde bir çağ tespiti koyması yine de bir başarıdır.

Çünkü revizyonistler çağın değiştiği anlayışındaydılar.

 Onlar Ekim Devrimi yolunu ezilen sınıfların kurtuluşuna giden ortak yol olarak görmüyorlardı. Onlar çağımızı, ‘sömürge devrimleri çağı’ ve daha sonraları açıkça savunacakları gibi ‘kapitalizmin barışçıl bir biçimde sosyalizme dönüştüğü bir çağ ‘ (BÜİB, sf 68) olarak değerlendiriyorlardı. Ancak daha sonra ağır revizyonist baskılardan dolayı Leninist çağ tespiti kararlıca savunulmamıştır.

 Mesela 81 partinin imzaladığı Moskova bildirisinde bu konuda yukarıdaki doğru çağ tespitinin yanında, çağımız ‘sosyalizmin ve komünizmin dünya ölçüsünde zaferler kazanması çağıdır’

(DHK Ortak Belgeleri, Sf. 45)

şeklindeki görüşler de yer verilmiştir.” (2. Konferans Belgeleri) Deklarasyon dünyadaki durumu doğru değerlendirdi. Keza deklarasyon emperyalistler arasındaki çelişkileri doğru olarak değerlendirdi.

Ancak “1957 Deklarasyonunun Leninist çağ tespitine ve dünyadaki durumla ilgili doğru tespitine bir revizyonist tespit gölge düşürmektedir. Bu tespit şöyledir; ‘çağımızda dünyanın gelişmesini, birbirlerine taban tabana karşıt iki toplumsal sistemin yarışma süreci ve bu sürecin sonuçları belirlemektedir.

(Ortak belgeler, sf 11).

Bu, ÇKP ve onu destekleyenlerin görüşü değildir. Kruşçevci revizyonistlerin görüşüydü ve onlara verilen önemli bir tavizdi. Çağımız emperyalizm ve proleter devrimleri çağıdır. Genel ve esas olarak çağımızda ve dünyada gelişmeyi belirleyen proletarya ve proletarya devrimleridir.” (age)

1960 yılında ipler giderek kopmaya başladı. Kruşçev, iki çizgi mücadelesinde ÇKP ile baş edemeyince komplo ve entrikalara başvurmaya başladı.

 Haziran 1960’ da Romanya İşçi Partisi’nin 3. Kongresi Bükreş’te toplandı. SBKP, bu kongrede, uluslararası bir durum değerlendirmesi yapılmasını önerdi. ÇKP bunun erken bir çağrı olduğu ve bu toplantıya sadece belli sayıda partinin katılmasını değil, dünyadaki tüm komünist partilerinin katılmasını önerdi.

 Öneri SBKP tarafından kabul edilir ve söz konusu toplantının hazırlıklarının yapılması için Romanya İşçi Partisi’nin 3. Kongresinde buluşmak üzere Bükreş’te biraraya gelmeye karar verirler. Ancak SBKP verdiği sözden dönerek, mücadelenin sivri ucunu ABD emperyalizmine çevireceğine ÇKP’ye çevirir.

Partizan-70-sayfa-124

24 Haziran’da başlayan toplantıda, SBKP, 21 Haziran’da ÇKP’ye gönderdiği mektubu diğer kardeş partilere dağıttı. Mektup baştan sonuna kadar ÇKP’ye asılsız iftiralarla doluydu. Kruşçev, toplantıda ÇKP’nin teşhiri için olağan bir çaba sarf etti. Kruşçev konuşmasında ÇKP’yi “çılgınlar”, “savaş kışkırtıcılığı yapmak”, “milliyetçilik” yapmakla suçladı.

“Bu şartlar altında, Çin Komünist Partisi Marksist-Leninist konumları ve 1957 açıklamasında tespit edilen, kardeş Partiler arasındaki ilişkilere yol gösteren ilkeleri savunmak için, SBKP yönetimine karşı dişe diş bir mücadeleye girişti. Bükreş toplantısındaki ÇKP temsilcileri, ortak çıkarları dikkate alarak, toplantı üzerine yayınlanan Komünikeyi imzaladı.

Ve aynı zamanda, ÇKP Merkez Komitesinin direktifi üzerinde, 26 Haziran 1960 tarihinde bir bildiri dağıttı. Bu bildiride, ÇKP heyeti Kruşçev’in Bükreş’teki davranışlarının uluslararası komünist hareket için son derece kötü bir örnek teşkil ettiğini belirttiler. (…) SBKP yöneticileri, Bükreş’te Çin Komünist Partisi’ne boyun eğdirememelerine razı olmadılar.

Bükreş Toplantısından hemen sonra, Çin Sovyet Partileri arasındaki ideolojik ayrılıkları devletlerarası ilişkiler alanına yaymak için bir dizi harekete girişerek Çin’e daha fazla baskı yaptılar.” (age) Kasım 1960 yılında 81 partinin katıldığı toplantı, Moskova’da yapıldı. ÇKP, bu toplantıyla kardeş partiler arasındaki ayrılıkları giderme konusunda oldukça kararlıydı.

Ancak SBKP yönetiminin kışkırtıcı tutumu, hem toplantı öncesi, hem de toplantı başladığında devam etti. SBKP, diğer komünist partileri ÇKP’ye karşı kışkırtmak için toplantı öncesi 127 sayfalık bir yazı dağıttı. SBKP, bu tavrıyla toplantıyı kopma noktasına getirdi. ÇKP, bu oyun karşısında birliği bozmamak için elinden geleni yaptı. ÇKP’nin gayretleri sayesinde bu toplantıda antlaşma sağlanarak birlik sağlanmış oldu.

ÇKP, belgelerinde bu durum şöyle izah ediliyor “olgu şudur ki, onların bildirge taslağında ileri sürdükleri yanlış tezlerin pek çoğu reddedilmiştir. İşte birkaç örnek; SBKP yönetiminin barış içinde bir arada yaşamanın ve iktisadi yarışın, sosyalist ülkelerin dış politikasının genel çizgisini oluşturduğu şeklindeki yanlış tezi reddedildi.

 Kapitalizmin genel bunalımında yeni bir aşamanın ortaya çıkmasının barış içinde bir arada yaşamanın ve barış içinde yarışın sonucu olduğu şeklindeki yanlış tezi reddedildi. Barış içinde geçiş olanağının güçlenmekte olduğu şeklindeki yanlış tezleri reddedildi. Sosyalist ülkelerin ‘kendi başlarına ilerleme’ siyasetlerine karşı çıkılması yolundaki yanlış tezleri reddedildi. Onların bu tezleri, aslında sosyalizmin inşasında esas olarak kendi gücüne güvenme siyasetine karşı çıkmak anlamına geliyordu.

Uluslararası komünist hareketteki sözde ‘klik faaliyetlerine’ ve ‘hizipçilik faaliyetlerine’ karşı çıkılması yolundaki yanlış tezleri reddedildi. Bu tez aslında kardeş partilerin kendisine boyun eğmelerini istemek, kardeş partiler arasındaki bağımsızlık ve eşitlik ilkelerini ortadan kaldırmak ve dayanışma yoluyla görüş birliğine Varna ilkesinin yerine, azınlığın çoğunluğa tabi olması uygulamasını geçirmek demekti.” (age) Buna karşın “ÇKP ve diğer bazı kardeş parti heyetlerinin de bazı tavizler verdiklerini eklemek gerekir.

 Örneğin biz, SBKP 20. Kongresi meselesinde ve kapitalizmden sosyalizme geçiş biçimleri meselesinde onlardan ayrılıyorduk; fakat SBKP’nin ve bazı diğer kardeş partilerin ihtiyaçlarını dikkate alarak bu iki meselenin, 1957 Açıklamasında formüle edildiği biçimde Bildirgeye alınmasını kabul ettik. Ancak, aynı zamanda 20 kongreye ilişkin böyle bir formülasyona son defa rıza gösterdiğimizi, bir daha asla böyle yapmayacağımızı da açıkça belirttik. Yukarda yazdıklarımızdan, uluslararası komünist harekette iki çizgi arasındaki mücadelenin, 1960 Moskova toplantısına başından sonuna kadar hakim olduğu görülebilir.” (age) 1956’dan sonra, dünyadaki siyasal kamplaşmada, revizyonist “SBKP” ile MLM…

Partizan-70-sayfa-125

……..ÇKP’nin ortaya koyduğu görüşler safların belirlenmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Bu tartışmalar uzun yıllar sürmüş ve birçok KP saflarını bu ayrışma içinde ortaya koymuştur.

Bu tartışmaların ardından başlayan ve bunların bir devamı niteliğinde olan bir diğer tartışma da Stalin meselesidir.

 Bu sorun günümüzün önemli tartışma konularından biri olma özelliğini hala korumaktadır. Troçkist ve Stalin karşıtı grup ve partiler bir yana, kendisine MLM diyen, aynı örgütlenmeler ve kurumlar içinde yer alan birçok parti ve grup içinde dahi Stalin, bir tartışama konusudur. Stalin konusunda yürütülen iki çizgi mücadelesinde, Lenin’in ölümünden sonra SBKP’nin başa getirdiği Stalin’e karşı, SBKP 20. Kongresinde bizzat Kruşçev’in Stalin’e karşı başlattığı saldırı, uluslararası alanda birçok kişiye saldırı malzemesi oluşturmuş, bu saldırılara emperyalist burjuvazi de dahil olmuş ve saldırı cephesi giderek daha da genişlemiştir.

Emperyalist burjuvazinin II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda, Stalin’in Hitler faşizmine karşı gösterdiği direnç, savaşın 1944’lerden sonra Sovyetlere yönelmesiyle Stalin’in, Sovyetler Birliği’nde gösterdiği başarı, ülkenin birlik içinde faşizme karşı koyması, Hitler’in yenilgiye uğramasında Stalin’in politikalarının belirleyici olması, emperyalist burjuvazinin hazmedemediği en önemli argümanlardır.

SBKP içinde, Kruşçevlerin parti içinde hakim hale gelmeleriyle, Stalin şahsında sosyalizme karşı başlattıkları saldırı, giderek ideolojik bir hal almış ve bir ayrışım noktası olmuştur. Sonrasında, uluslararası alanda, Stalin’e yapılan saldırılar unutulmadan, buna bir de Mao Zedung’a karşı yapılan saldırılar eklendi.

1978 yılında Mao Zedung’un ölümünden sonra başını AEP’in çektiği revizyonist klik, dünya ölçeğinde başlayan bu tartışmalara öncülük etti.

Tartışmanın temel konularından biri Mao Zedung’un bir klasik olup olmadığıdır. Mao tartışmasında, işin başını çeken revizyonist AEP’in o dönemki başı Enver Hoca,

“Mao Zedung düşüncesi; anti-Marksist bir teori” başlığıyla şu saptamalarda bulunuyordu “

Mao Zedung düşüncesi’ Marksizm-Leninizm’in özelliklerinden yoksun bir ‘teori’dir. Gerek eskiden iktidarda olan, gerek şimdi iktidarı ele geçirmiş olan tüm Çinli önderler, örgütlenme biçimlerinde ve eylem yöntemlerinde stratejik ve taktik amaçlarda karşı devrimci planlarını hayata gerçirmek amacıyla ‘Mao Zedung düşüncesi’ ile spekülasyon yaptılar ve yapmaya devam etmektedirler.”

(Enver Hoca, Emperyalizm ve Devrim)

saptamasında bulunarak, tüm saldırılarını bu tespit üzerine oturtmaya çalışmıştır. Enver Hoca’nın saldırıları AEP geriye dönüşte attığı adımlardan ayrı olarak düşünülemez. Revizyonistler hiçbir zaman açıktan sosyalizmden vazgeçtiklerini ilan etmemişlerdir. AEP de böyle yapmıştır. Mao şahsında sosyalizmin reddi olan bu saldırıların temelinde ideolojik bir saldırı yatmaktadır.

AEP, Mao şahsında ÇKP’nin Çin’de gerçekleştirdiği devrimi bir bütün olarak ret etmiş ve kendi geçmişini de böylece inkar etmiştir. Çin’de gerçekleşen devrimi bir devrim olarak görmeyen, AEP bu görüşlerini yedinci kongre sonrası yayımladığı “Emperyalizm ve Devrim” kitabında sistemleştirdi.

 Bu görüşler …………….

 1-ÇKP’nin hiçbir zaman ML bir parti olmadığı;

 2-Çin’de yapılan devrimin köylü devrimi olduğu;

 3-Çin’de sosyalizmin kurulmadığı;

 4-Kültür devrimin bir öğrenci hareketi olduğu ve bir devrim sayılamayacağı;

 5-Halk Savaşının geçersizliği, kır şehir diyalektiğinin ret edilmesi ve nihayet Mao’ nun Marksizm-Leninizm’e yaptığı katkıların hiç birinin kabul edilmemesi. Biz burada konumuzla bağlantılı olduğu için Enver Hoca’nın “Emperyalizm ve Devrim” kitabından parti içinde iki çizgi mücadelesini ret eden ve Mao’ya bu konuda nasıl saldırdığına ilişkin bölümü de aktarmak istiyoruz. Enver Hoca Mao’yu şöyle eleştiriyor; “Mao Zedung Çin Komünist Partisi’ni Mark, Engels, Lenin, Stalin’in ilkeleri temelinde örgütlemedi. Çin Komünist Partisi’ni Leninist tipte bir parti, bir

Partizan-70-sayfa-126

Bolşevik partisi yapmak için uğraşmadı. Mao Zedung, proleter bir sınıf partisinden yana değildi; tersine sınıfsal sınırları olmayan bir partiden yanaydı. Partiye kitlesel özellik kazandırma sloganını, parti ile sınıf arasındaki tüm ayrım çizgisini silmek için kullandı. Bunun sonucu olarak isteyen herkes, her istediği zaman bu partiye girip çıkabilirdi.

 ‘Mao Zedung Düşüncesi’nin bu soruna ilişkin tezleri, Yugoslav revizyonistlerinin ve ‘Avrupa komünistleri’nin tezleriyle özdeştir. (…) Çin Komünist Partisi içinde düşünce ve eylemde gerçek Marksist-Leninist birlik yoktu ve yoktur. Çin Komünist Partisi’nin kuruluşundan beri var olan hizipler mücadelesi, bu parti içinde doğru bir Marksist -Leninist çizgisinin oluşturulmasını, Marksist-Leninist düşüncenin beliren çeşitli eğilimler kimi zaman sol, kimi zaman sağ oportünist, kimi zaman merkeziyetçiydi ve açık anarşist şoven ve ırkçı görüşlere kadar varmaktaydı.

Mao Zedung ve grubu partinin başında bulunduğu sürece, bu eğilimler Çin Komünist Partisi’nin ayırt edeci özelliklerinden biriydi. Mao Zedung parti içinde ‘iki çizgi’nin varlığının gerekli olduğunu öğütledi. Mao Zedung’a göre iki çizginin varlığı ve mücadelesi doğal bir olgudur; zıtların birliğinin ifadesidir; ilkelere bağlılık ile uzlaşmayı bünyesinde birleştiren esnek bir siyasettir. Mao Zedung şöyle yazıyordu ‘Hata yapmış bir yoldaş karşısında iki elimiz birden kullanılabilir; Bir el ile ona karşı mücadele edilir, diğer el ile onunla birlik sağlanır. Bu mücadelenin amacı, Marksizm’in ilkelerini korumaktır, yani ilkelere bağlı kalmaktır; bu, sorunun bir yanıdır.

 Diğer yanı bu yoldaşla birleşmektir. Birliğin amacı, bu yoldaşlara bir çıkış yolu göstermektir. Onunla bir uzlaşmaya varmaktır.’ Bu görüşler, komünist partinin tek bir çizgiye ve çelikten bir düşünce ve eylem birliğine sahip, örgütlü bir öncü müfreze olması gerektiği biçimindeki Leninist öğretiye taban tabana zıttır. Parti dışında yürütülen sınıf mücadelesinin bir yansıması olarak parti ile, işçi sınıf mücadelesi ile Mao Zedung’un ‘parti içinde iki çizgi’ görüşünün hiçbir ortak yanı yoktur.

 Parti, uzlaşmaz sınıflar arasında mücadele yürütülen bir sınıflar arenası değildir. Birbirine zıt amaçları olan insanların toplandığı yer değildir. Gerçek Marksist–Leninist parti, yalnızca işçi sınıfının partisidir ve işçi sınıfının çıkarlarını kendine temel alır.” (Enver Hoca, Emperyalizm ve Devrim) diyerek, tam bir inkar politikası üzerinden teori yapan AEP, bu söyledikleriyle kendi geçmişini de bir çırpıda inkar ederek anti MLM kulvara gelip demirledi. Bir önceki bölümde AEP içinde iki çizgi mücadelesinin nasıl geliştiği, AEP’nin bu çizgi mücadelesinde, dönem dönem nasıl uzlaşmak zorunda kaldığı, Arnavutluğun bir köylü ülkesi olduğu, devrimin birçok yönüyle devam ettirilmesi gerektiği sorunu vb. konularda ÇKP’yle benzer bir tarihe sahip olduğunu ortaya koyduk.

Bunları bir çırpıda unutan AEP’in, Mao’yu hedef almasının temelinde geriye bir şey kalıyor, sosyalizme saldırı.

Bugün açısından uluslararası alanda iki çizgi mücadelesi esas olarak tasfiyecilik ile devrim arasında sürmektedir.

Sosyalizmden geriye dönüşten sonra yaşanan ‘sosyalizm bitti mi?’ tartışması, devrimci saflarda yeni arayışları birlikte getirdi. Tartışma proletarya diktatörlüğünün gerekli olup olmadığı, sosyalizmde çok partili sistem üzerinden devam etmektedir. Dünya ölçeğinde, sosyalist bir ülkenin olmaması, devrimci hareketlerin zayıflığı, kendine olan güvensizliği ortaya çıkartmakta, bunda partileri yeni arayışlara yöneltmektedir. Sorun ideolojik olarak ısrarlı olmaktır. Devrim geri sulara çekilmiş, önceden kazanılan mevziler geçici olarak kaybedilmiş olabilir. Bu yeni arayışlara yönelmek değil, varsa eksik ve yanlışlardan dersler çıkartmaktır.

Devam edecek…

 

Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA