TÜRKİYE PRATİĞİ
Lenin dünyayı ezilenlerin lehine değiştirme mücadelesinde partinin
önemini ve irade birliğini şu cümlelerle ifade ediyor. “Proletaryanın iktidar mücadelesinde örgütten
başka hiçbir silahı yoktur.” Devamla “işçi sınıfının öncü gücü örgütünde yatar.
Örgüt olmaksızın proletarya hiçbir şey gibidir. Örgüt olduğunda ise her
şeydir.”
Bu değişmez yaklaşımı Çin gerçeğine uyarlayan Mao Zedung ise “Eğer
devrim olacaksa, mutlaka devrimci bir parti olmalıdır. Devrimci bir parti
olmadan, Marksist-Leninist devrimci teori üzerinde ve Marksist-Leninist
devrimci tarzda inşa edilmiş bir parti olmadan emperyalizmi ve uşaklarını alt
etmede, işçi sınıfına ve geniş halk kitlelerine önderlik etmek imkansızdır”
diyor.
Stalin yoldaş da partinin tarihsel önem
ve gerekliliğini toparladığı görüş ve tecrübelerini özetlerken partinin
öneminden şu sözlerle bahsetmektedir. “Parti işçi sınıfının öncü müfrezesi”,
“proletaryanın savaş kurmay heyeti”, “parti proletaryanın sınıf örgütünün en
yüksek biçimi..”, “proletarya iktidarının aleti olarak parti”, “proletarya,
diktatörlüğünü kurmak ve devam ettirmek için partiye muhtaçtır.
Parti, proletarya diktatörlüğünün bir aletidir.” Tüm bunların
anlamı partinin devrim mücadelesinde kitlelerin öfkelerinin bir merkeze
toplanması ve hedefe sevk edilmesi anlamına gelir. Kendiliğinden hareketlerin
başarıya ulaşmamasındaki en büyük sorun kitlelerin öfkelerinin bilinçli bir
harekete ve en önemlisi de bilinçli ve hedefleri belirlenmiş bir örgütlülüğe
dönüştürülememesidir.
Parti tüm bunları tersine çeviren ve iktidarı bu savaşımla kazanan
örgütlü ve bilinçli bir merkezi önderlik anlamına gelir. Bunu başarmak için
kendi içinde eylem ve söz birliğine sahip olması temel şarttır. Bu olmadan
ilerlemesi ve başarıya ulaşması mümkün değildir. Ve tam da bu noktada Stalin
yoldaş “hiziplerin varlığı ile bağdaşmayan irade birliği olarak parti”den bahis
eder. Ve devamla “Birliğinden ve demir disiplininden güç alan bir parti olmadan
proletarya diktatörlüğünü kurmak ve devam ettirmek olanaksızdır.
Ama bütün parti üyelerinin irade birliği olmadan hareket birliği
olmadan, partide demir disiplin düşünülemez. Kuşkusuz ki bu, partide fikir
savaşımına yer olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, demir disiplin,
eleştiriye ve fikirsavaşımına engel olmak şöyle dursun, partinin bağrında
eleştiriyi ve fikir saavaşımını gerektirir.” der.
(Leninizm’in İlkeleri,
Stalin, Sol Yay, Sf: 90)
Bunların
Türkiye’deki Proletarya Partisi’yle bağlantısı şudur;
Parti’nin kuruluşunu takip eden kısa bir süre sonra kurucu önderin
düşman tarafından esir alınması ve katledilmesini takip eden zaman içinde yenen
diğer darbelerle birleşen güç kaybı ve ardından gelen merkezi öndeliğin kaybı Proletarya Partisini 1. Yenilgi olarak
adlandıran sürece sokmuş ve bu sürecin çıkışını takip eden yıllarda ise KK
(Koordinasyon Komitesi) olarak ifade edilen hizip ortaya çıkmıştır.
Bu dönemin en önemli
özelliği, partinin hizipler konusunda teorik bilgi ve birikimi olmasına rağmen, kendi
bünyesinde yaşadığı bir tecrübenin olmamasından kaynaklı, KK hizbinin başını
çeken kadrolarına güvenmesi ve partinin bir an önce bölgesel dönemden çıkarak
merkezi yapıya kavuşması ve sınıf mücadelesindeki yerini alması özlemiyle
sınırlı parti üye, kadro ve taraftarlarının parti önderliğini ele geçiren KK hizbine karşı uyanık davranamamalarıdır.
Daha ilk toparlanma
hamlesinde Proletarya Partisi’ni tartışılır bir kulvara sokmaya çalışan KK
hizbinin, daha sonra AB olarak tarihe geçecek bir başka hizbi, grup olarak
partiye alması (ki bunun
başı çeken unsurla ilgili Kaypakkaya tarafından hiçbir zaman partiye almayın
sözleri mevcuttur) bu hizbin uzun vadeli planları olduğunu ve partiyi
tamamen gasp ederek kendi revizyonist görüşleriyle şekillendirme hesapları
içinde olduklarını gösteriyor.
KK
hizbinin yarattığı tahribat, verdiği zarar ve savunduğu görüşler Proletarya
Partisi’nin 1978 yılında yaptığı 1. Konferansta değerlendirilerek tarihe şöyle
geçti;
“(...) Ancak yeniden merkezileşme yolunda atılan çok olumlu bir
adımdı. Ancak yeniden merkezileşme yolunda atılan bu olumlu adımın üzerinden uzun bir zaman geçmeden,
partimiz bu kez de içten saldırıya uğradı. Yeniden inşa döneminde partimizin
içine sızan bazı dönek unsurlar merkez içinde bir darbe hareketine giriştiler.
Daha sonra Koordinasyon Komitesi (KK) adı ile anılan burjuva hizbi bir darbe
ile parti yönetimini 1974 sonlarında ele geçirdi. (....)
daha sonra 1976 Nisan’ında partiye karşı açık bir
tasfiye hareketine giriştiler.
Çıkardıkları
bir yazı ile partimizin sosyo-ekonomik yapı tespitinin yanlış olduğu, buna
bağlı olarak devrimin yolu konusunda da yanlış görüşler savunulmuş olabileceği
(!), partinin çizgisinin ML olmadığı; ve TKP(ML)’nin zaten bir parti olmadığı
ML olma yolunda ilerleyen bir hareket (!) olduğu; partimizle THKO(ML),
THKP-C-ML arasında nitel…
Partizan-71-sayfa-106
……bir fark olmadığı” görüşlerini açıkça savunmaya başladılar.
Onların bu tasfiyeci görüşlerine karşı önce Proletarya Partisi’nin bir bölge
teşkilatında açık mücadele başladı. Bu mücadele kısa zaman içinde diğer
bölgelere de sıçradı.
1977 yılının başlarında,
partinin çalışma yaptığı hemen bütün bölgelerde saflar belirginleşti. Tasfiyeci hizip ile proletarya partisi
arasındaki örgütsel bağ da kesinlikle koparıldı. (...)
Bu dönemde partiye,
“KK’nın
niteliğine uygun unsurlar; dönekler, hizipçiler, bir yığın burjuva
doldurulmuştur.
‘KK’ kendisi gibi bir hizip
olan AB hizbini, bu hizip, özeleştiri adını verdiği bir yazıda partimizin temel
görüşlerini ret ettiği halde, grup olarak partiye almıştır. ‘KK’döneminde
izlenen kadro siyaseti, kadroları yalnızca merkezin verdiği emirleri yerine
getiren memurlara dönüştüren, kadroları inisiyatiften yoksun bırakan bir kadro
siyaseti izlemiştir.
(...) Bütün bunları yapan ‘KK’ 1976 Nisan’ından sonra partiyi tasfiye
çalışmasını açık planda sürdürmeye başladığı zaman, kendi sorumlusu olduğu
bütün bu olumsuzlukları kadrolara göstererek ‘bu kadar ağır hatalar yapan bir
partinin ML bir parti olamayacağı açıktır’demagojisine başvurmuştur.
‘KK’hizbinin bu tavrı ve daha sonraki gelişmesi ile partimiz içine
sızmış ve amacı başından beri partiyi tasfiye etmek olan bir burjuva hizbi
olduğu; sorumlu olduğu bütün olumsuzlukları partiyi tasfiye amacı ile bilinçli
olarak yaptığı ispatlanmıştır.” Bu hizip çok geçmeden kendi görüş ve varolma
siyasetini partinin görüşlerinin tam reddi üzerine oturtarak geliştirdi.
Parti içinde iken “sol” lafazanlıkla kadro ve üyeleri etkilemeye
çalışan KK hizbi, koptuktan sonra tamamen sağ bir noktaya demirledi. Kemalizm
hayranlığı, toplu ayaklanma ve süreç içinde Mao’yu redde varan görüş ve
düşünceleriyle tamamen İbrahim yoldaşın görüşlerinden koparak kendi kulvarında
yürümeye başladı.
“TKP(ML) Hareketi” ismini kullanan bu
hizip, daha sonra kendi içinde de birçok parçaya bölündü.
Bu hizip en önemli söylemlerinden biri olan
“TKP(ML) ile THKO ve THKP-C arasında nitel bir fark yok” görüşüne sonra da
“sadık” kalarak, THKO’yu savunanlar olmasa da, THKP-C kökeninden gelen bir grup
olan TKİH Halkın Yolu ile birleşerek bugünkü MLKP oldu.
KK hizbiyle parti arasında dönemin kendisinden kaynaklanan çok
ciddi siyasi ve ideolojik tartışmalar yaşandı. Ancak parti kadro, üye ve
sempatizanları partiye sahip çıkarak bu hizbin gerçek niyetini ortaya çıkararak
partiyi sahiplendi ve 1. Konferans’a taşıdı.
Şubat 1978 tarihinde 1. Konferans’ını gerçekleştiren Proletarya
Partisi, ileriye yönelik tarihsel bir adımı böylece atmış oluyordu. Bölgesel
dönemden merkezi yapıya kavuşan partinin, sınıf mücadelesi içinde sıçrama
yaratması ve devrime önderlikte, iradi olarak müdahale etmesinde, kendi
içindeki iradenin de büyük bir önemi ve payı olduğu gerçeği hiçbir zaman inkar
edilmedi. Kendi içinde demokrasiyi esas alan parti, bu ilkeden hiçbir zaman
taviz vermedi. Tüm üye, kadro ve sempatizanların haklarını korumasını bilen bir
parti olarak, en zor şartlarda bile bu ilkeyi uygulayarak bugünlere geldi.
1978 1. Konferans öncesinde de aynı demokratik yöntemi uygulayan
parti merkezi olarak seçilen delegelerle konferansını gerçekleştirerek sınıf
mücadelesinin kendisine yüklediği misyonla hareket etti. 1. Konferans’ın hemen
öncesinde yaşanan bu tartışmalarda, daha sonra adını YHF (Yeni Hizipçi Faaliyet) olarak parti
tarihine geçecek bir oluşumla mücadele etmek zorunda kaldı.
Bu
hizip parti içinde çok etkili olmasa da, KK hizbinin alt edilmesinin hemen
ardından filizlenmesi, parti içinde yeni bir tartışma yarattı. Marmara
Bölgesi’nde bir etki alanı ile sınırlı olan YHF hakkında 1. Konferans’ın aldığı
karar ise Proletarya Partisi tarihine şu sözlerle geçecekti: “Hakkında idari
tedbir alınan iki kişi için yapılan hizipçi faaliyet tespiti doğrudur. JÖBK bu
kişilerden savunma istemeli, bu kişilerin savunması alındıktan sonra haklarında
partiden ihraç ya da kesin ihraç kararı alınmalıdır.”
Bu karara bağlı olarak hareket eden MK,
görevlendirdiği parti komitesi üzerinde bu hizip faaliyeti içinde bulunanları
uyararak, partiye zarar vermekten vazgeçmelerini isteyerek, varsa farklı
görüşleri bunu parti içinde kendilerine tanınan demokratik bir çerçevede
kullanmalarını söyleyerek ikna etmeye ve özeleştiri vermeye çağırdı. Konferans
esnasında da bir yanlışlık ve haksızlık yapılmaması için, konferansta sorun ele
alınarak tartışılmış, YHF’nin “Konferansa” başlıklı mektupları okunarak buna
göre karar verilmiş ve bu hizbin başını çeken “bu kişilerin eleştirileri yapıcı
değil, yıkmaya yöneliktir.
JÖBK ve ÖK şahsında
partimizin bütününü hedef alan bir anlayışın ürünüdür” denilerek yine de
kazanıcı yaklaşılması istenmiştir. Bu hizbin temel çıkışı ise, “konferansın
yapılmasının
Partizan-71-sayfa-107
TKP/ML’yi yeni bir
tasfiyeci sürece” sokma iddiasıdır. Yapılan görüşmeler ve tartışmalar sonucunda
Ekim 1978’de MK,
konuya ilişkin partiye yaptığı açıklamayla bu hizbin geldiği aşamayı şöyle açıklıyordu.
“Partimizin durumu ile ilgili bir ikinci mesele ise, parti
konferansının hemen öncesinde bir bölgemizde ortaya çıkmış olan Yeni Hizipçi Faaliyet’ti (YHF) Komünist Sayı 1’de
bu hizip faaliyeti hakkında parti 1. Konferansında alınan karar ve Merkez
Komitesinin bu karar doğrultusundaki girişimleri anlatılmıştı.
Parti konferansının ve merkez komitesinin tavrı karşısında YHF bu
kararları tanımadığını, örgütsel ayrılığını bir kez daha ilan etti. 4 sayfalık
bir açık mektup ile tutumlarını, merkez komitesinin ortaya çıktığı üst
bölgedeki sorumlu yoldaşların yürüttükleri mücadele, diğer yandan YHF içinde
bulunduğu alt bölgedeki yoldaşların ilkeli ve sorumlu tavırları ve YHF’ye karşı
tavır almaları YHF’nin tecrit olmasına yol açtı.
YHF’nin diğer bölgelerde yürütmeye çalıştığı hizip
faaliyeti ise, yine yoldaşların partiye sahip çıkan ve parti birliğini gözeten
tutumları neticesinde boşa çıkartıldı. Bu gelişmelerin karşısında YHF’in başını
çeken bir arkadaş, kendisi ile yapılan görüşmelerde niyeti ne olursa olsun objektif
olarak hizipçilik yaptığına ikna oldu ve ilişkilerini dağıtıp onlara tekrar
partiye öz eleştirileri ile birlikte geri alınmaları için başvurmalarını
söyledi.
Kendisi de aynı yolu tuttu.
Böylece
bu hizip faaliyeti 1-2 iflah olmazın dışında tümüyle dağıldı.” Bu hizbin
etkilerinin kırılmasından sonra parti içinde 1. Konferansı takip eden
tartışmalar devam etti. Parti içinde örgütsel sorunlardan kaynaklı ve kişilerin
kendisini dayattığı girişimlerin uç vermesiyle tek tek hizip faaliyetlerine
yönelik girişimler olduysa da bunlar pek etkili olamadan parti tarafından
dağıtıldı.
En silik hiziplerden biri de parti tarihine Kurtuluş Yolu olarak geçen hizip
olmuştur. İstanbul bölgesinde ve daha çok öğrenci gençlik içinde etkili
olmaya çalışan bu hizbin de temel çıkışı partinin mevcut görüşlerinin hedef
alınmasıydı. Yayımladıkları birkaç broşürle yayın faaliyeti dışına çıkamayan bu
hizbin kitle içinde etkili olması söz konusu değildi. Proletarya Partisi’nin o
döneme kadar çıkan hiziplerden çıkardığı derslerle birleşen yönü bu hizbin kısa
dönemde etkisiz hale gelmesini sağladı. Kısa bir ömrü olan bu hizbin içinden,
yaptıkları yanlışı görerek özeleştiri verip dönenlerin dışında, hizip başının
hiçbir iddiasının kalmaması ve mücadeleden uzaklaşmasıyla Kurtuluş Yolu hizbi de tarihin
sayfaları içine bir not olarak düşmekten öteye gidemedi.
Proletarya Partisi tarihi göstermiştir ki, parti dışında sorunları
halletmek mümkün olmamıştır. Çok iddialı ortaya çıkan birçok unsur, süreç
içinde erimiş gitmiş ya da bırakmayı açıktan söylemedikleri için önce hizip
faaliyetinde bulunmuş, kısa
bir süre sonra da sessizce köşesine çekilerek mücadeleden tamamen kopmuşlardır.
İddia
sahibi olduğunu söyleyen hiziplerden biri de GKK (Geçici Koordinasyon
Komitesi)’dir.
GKK hizbinin temel çıkışı 1. MK’nın sağ sapmasına karşı idi. 1.
Konferans’ta seçilen MK, ilk başlarda esas olarak MLM bir hatta idi. Partiyi
toparlamada ve ileriye taşımada büyük bir çaba sarf edildi. Partinin
kitleselleşmesinde, diğer oportünist ve revizyonistlere karşı ideolojik
mücadelede ileriye atılan adımları, 1. MK silahlı mücadele ve parti içi diğer
sorunlarda atamadı.
12 Eylül Askeri Cuntası bağırarak geliyorum
demesine karşın, 1. MK gerekli öngörüye sahip olamadığı için parti hazırlıksız
yakalandı. Devrimci
mücadelenin ivme kazandığı, halk kitlelerinin devrimci harekete ve partiye
yönelimlerinin olduğu bir durumda 1. MK silahlı mücadele için çaba harcayacağına, parti içinde yeni
tartışma ve kaosa yol açan tartışmalar başlattı. 4. toplantısıyla tam olarak
sağa kayan 1. MK, ülkede barışçıl mücadelenin esas olduğunu savunmaya, gerilla
savaşına hazırlık dönemini ileri sürmeye başladı.
Bu tezler ve bakış açısı parti içinde tartışmaları ve 1. MK’ya karşı
ciddi tepkilerin doğmasını da beraber getirdi. İşte tam da bu aşamada Mayıs
1980’de GKK yayınladığı 16 sayfalık bir yazıyla partiye cepheden bayrak açtı.
GKK’nın başını çeken unsurların sağlıksız ve partiyle örgütsel
anlamda ciddi sorunlarının bulunması ise bir başka sorundu. Görünürde “haklı
bir karşı çıkış olsa da” yöntem ve sorunu partiyle halletme, tartışma
platformundan kaçarak aceleci, benmerkezci bir bakış açısıyla partiyi düze
çıkaracaklarını sanan bu hizbin söylem ve pratiklerinin de bir ve aynı olmadığı
çok kısa bir süre içinde anlaşıldı.
Parti tarihine
adı “kır kaçkınları”
olarak geçen GKK hizbi tam da adına uygun davrandı. 1. MK’yı silahlı mücadelede
ısrarlı olmamakla suçlayan ve bunun için cepheden bayrak açan bu kır kaçkınları
hizbi, birkaç kafadarla Dersim’e yaptıklarları silahlı “çıkartmayla” bir ay
bile dayanamayıp soluğu tekrar şehirlerde aldılar.
Partizan-71-sayfa-108
12 Eylül 1980 darbesi ülke coğrafyası
üzerine bir karabasan gibi çöktü. Devrimci hareket, cuntaya hazırlıksız
yakalandı. Faşist cunta, toplumun birçok muhalif kesimini ezerken bundan
devrimci hareket de nasibini aldı.
Şehirlerde yapılan ve Proletarya Partisi’nin askeri çizgisiyle
uzaktan yakından ilgisi olmayan eylem çizgisiyle birkaç bakkal ve esnafı soyan
bu hizip artıkları, “silahlı mücadele” verdiklerini sanıyor ve hayat onları her
defasında gerçeklere vuruyordu. 12 Eylül Askeri Cuntası birçok hareketi olduğu
gibi GKK hizbini de pençesine alarak eritti. GKK, 12 Eylül döneminde
hapishanelerde (ki bunların tamamına yakını İstanbul hapishanelerinde
kalıyordu) uzun bir dönem varlıklarını korumaya ve devam ettirmeye çalıştı.
Ancak hayat onların bu
yanlış ve parti yıkıcılığını af etmiyordu. GKK’nın başını çeken esas iki unsur
düşman cephesine geçerek hainleşti. Ve nihayetinde GKK 1983’lerin sonunda
tüm hapishanelerde bulunan devrimci yapılara ve örgütlere yayınladıkları bir
bildiriyle kendilerini feshettiklerini belirterek Proletarya
Partisi’nin saflarına döneceklerini açıkladı.
Fesh olayından sonra tek tek özeleştiri
yapanlardan durumu değerlendirilerek kabul edilenler ve bireysel kalanların
dışında, özeleştiri verdikleri halde verdikleri zarardan dolayı saflara
alınmayanlar da oldu. Ve böylece GKK tarihe karışarak
yok olup gitti.
12 Eylül 1980 darbesi ülke coğrafyası üzerine bir karabasan gibi
çöktü. Devrimci hareket, cuntaya hazırlıksız yakalandı. Faşist cunta, toplumun
birçok muhalif kesimini ezerken bundan devrimci hareket de nasibini aldı.
Türkiye devrimci hareketinin yenilgisiyle tamamlanan bu dönem, aynı zamanda
ülkemizde gericilik ve irtica yılları oldu.
Cunta tüm cephelerden, ekonomik, siyasi, ideolojik olarak
saldırırken, davadan dönmeler, ideolojik savruluşlar da ciddi tahribat yarattı.
Tam da böylesi bir dönemde parti bir yandan cuntaya karşı mücadele ederken,
diğer yandan da kendi iç görevlerini yerine getirmek için yoğun bir uğraş içine
girdi.
Bu, Proletarya Partisi’nin
2. Konferans’ının hazırlanmasıydı. Konferansın temel konuları silahlı mücadele
ve uluslararası alanda yaşanan “Mao ve çizgisine sahip çıkma” meselesi olarak
şekillendi. AEP’nin başını çektiği Mao Zedung’u reddetme tartışmalarına 1.
MK’nın yalpalayan tavrına karşı, Proletarya Partisi cesaretli bir şekilde ama
ciddi kavrayış eksiklerine karşın Mao Zedung yoldaşı sahiplenen tavrıyla 2.
Konferans’a taşındı.
2. Konferans’ın cunta
şartlarında ve tam da mücadelenin en kızgın alanında yapılması ise başka bir
başarıydı. Konferansta canlı ve ciddi tartışmalar yaşandı.
Bu konferans tarihe
özetlenmiş biçimiyle şöyle geçti:
“Konferansın gündem maddelerinin hemen tümünde iki
çizgi mücadelesi sürdü. Parti çizgimize inançsızlığı ile meşhur
revizyonist-Troçkist kırması çizgi, tartışılan her konuda çoğunlukla mahkum
edildi. Konferansta karar haline gelmeyen diğer birçok temel meselelerde kısaca
görüş belirtildi. Revizyonist-Troçkist çizgi savunucuları, ‘ülkede kapitalist
üretim ilişkileri hakimdir, baş çelişme komprador burjuva-toprak ağalarının iç
içe geçtiği yarı-feodal sistemle halk yığınları arasındaki çelişmedir.
Bir başka deyişle yerli gericilikle halk yığınları arasındaki
çelişme, baş çelişmedir. Kırların esas, şehirlerin tali olması ilke
değildir. Meselenin böyle ele alınışı mekanikliktir. Mücadele neredeyse
orada almalıyız. Halk savaşı askeri bir stratejidir. Tüm sömürge, yarı-sömürge,
yarı-feodal ülkeler için genelleştirilmemelidir’ görüşlerini savundular.
Bunlara karşı çoğunluk
partinin görüşlerinin doğru olduğunu savundu. Kısacası getirilen görüşler eski oportünist, o bıktırıcı türkülerin
tekrarıydı. Konferansta ilk gündem maddesi olarak 57-60 Deklarasyonları’nın tartışılmasına başlandı. Bu gündem
maddesinde YD temsilcileri bu belgelerin özü itibarı ile oportünist olduğunu
savundular. ML’ler ise bu belgelerin özü itibarı ile ML olduğunu ve neden ML
olduğunu kararda görüldüğü gibi ortaya koydular. Ayrıca YD’nın bu belgeleri
revizyonist olarak değerlendirmesinin Mao Zedung’u inkar etmek için bir ön adım
olduğunu da savundular.” Parti içindeki yarı-Troçkist
çizgi savunucuları mahkum edilerek “Mao savunulmadan Marksizm-Leninizm
savunulamaz” şiarı hakim kılındı.
Konferansın başarıyla
tamamlanıp seçilen MK’nın göreve başladığı dönemde, konferansta siyasi
yenilgiyi hazmedemeyen yarı-Troçkist Yurtdışı Hizbi konferans sonrasında
yurtdışında ayrılığını ilan etti. Utangaçça
Hocacılığı savunan ve Mao’yu usta görmeyen, sosyalizmde sınıflar ve sınıf mücadelesine,
Mao’nun öğretilerine sırtını dönen bu
hizip, adını
“Bolşevik
Partizan” olarak
koydu.
Partizan-71-sayfa-109_______________Devam _____________edecek
Proletarya Partisi tarihine Yurtdışı
Mülteci Hizbi olarak geçen “Bolşevik Partizan” grubu, ilk başlarda yurtdışında
kadroların ezici çoğunluğunu saflarında tuttu.
Ancak
yapılan müdahaleler ve açık tartışmalar sonunda yurtdışı hizbinin etkisi de çok
geçmeden kırılarak, kadro ve taraftarların tekrar Proletarya Partisi saflarına
dönmesi sağlandı. Yurtdışı Mülteci Hizbi de diğer hizipler gibi, halkın
deyimiyle sözünün eri olamadı. Dediklerinin arkasında durmadı. Büyük sözler ettiği halde
düşmana en küçük bir yönelime girmedi.
Yaşamlarını sürdürdükleri yurtdışında, sürekli
olarak “arayış” içinde oldular. “Yazıp çizmeleri” bir türlü bitmedi. Tanrı
arayıcıları gibi aradılar, fakat tanrılarını bir türlü bulamadılar. Birkaç
senede bir kurdukları hayali partilerle “Türkiye ve Kürdistan halklarının”
kurtarıcıları olma iddiasında oldular!
Fakat bir
türlü mücadelenin sıcaklığı içinde olmadılar. Gerçekler, bu hizbi de hayatın
kenarına iterek silikleştirdi. Bu dönemden sonraki gelişmeleri ve çıkan hizipleri anlayabilmek ve
partinin geçirdiği evreyi kavrayabilmek için 2. Konferans sonrasını iyi
değerlendirmek gerekiyor.
Yurtdışı Mülteci Hizbi’nin alt edilmesinden
sonraki gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz. Yine parti belgelerinde bu dönem şu şekilde
özetlenmiştir:
“2. Merkez Komite üyeleri
çok geçmeden düşman tarafından ya yakalandı ya da çatışma ve işkencede düştü.
Partimiz ikinci genel sekreteri olan Süleyman Cihan 1981 yılında düşmana esir
düştü.
Yoğun işkenceye tabi tutulan parti genel
sekreterimiz, Kaypakkaya’nın işkencede ‘ser ver, sır verme’komünist tavrını sürdürerek
düşmana en küçük bir sır vermemiştir. (...)
2. Konferansın seçtiği MK kısa sürede birçok
üyesini kaybetti. Bu
tarihten sonra MK atamalarla güçlendirilmeye çalışıldı. Ancak bu (2. MK 5. Toplantısı sağ sapmanın
teorik olarak sistemleştirildiği ve parti içinde çok ciddi tartışmaların
yaşanarak, merkezi önderliğe duyulan güvensizliğin de had safhaya çıktığı dönem
oldu -yn) kez parti çizgisinde sağ sapmaya düşüldü ve gerilla
savaşında gerilemeye gidildi.
1980 askeri darbesinden sonra parti güçlerimizin önemli bir bölümü
yurtdışına taşınmıştı. Tecrübeli ve yetkin yoldaşlarımızın birçoğu cezaevinde
bulunuyordu. Parti önderliği esas olması gereken alana değil, yurtdışına
yerleşmişti.
Parti
önderliğinin sağ-oportünist çizgiye sapmasıyla özellikle Dersim Bölgesi’nde
gelişen ve ciddi boyuta varan askeri bakış aşısının, dogmatizmin, sekterizmin
tohumları 2. MK’nın örgütsel olarak ciddi darbeler aldığı 1982-83 yılları
sonrası (atıldı).”
Tarihimize
2. MK çizgisi olarak geçen anlayışın tam karşıtı olan sol çizgi partiyi adeta
yeni bir uçuruma doğru sürüklüyordu. Güvensizlik, inançsızlık ve yeni
arayışlar, bu dönemde parti içine sirayet etmiş ve parti sınıf mücadelesinin
gerisinde kendi iç sorunlarıyla boğuşan bir konumda kalıyordu.
Cuntanın
yoğun baskı ve sindirme yıllarında onca badireyi atlatarak silahlı mücadelede
ısrarlı davranan ve 12 Eylül Askeri Cuntası döneminde genel bir karşı koyuş
yokken, Proletarya Partisi’nin ülke kırlarından verdiği silahlı karşı koyuşla
umut olduğu bir süreçte ve en önemlisi de parti güçlerinin toparlandığı, 3.
Konferans gibi tarihi bir oturuma hazırlanırken parti içinde sağ ve sol
çizgilerin partiye verdiği zararın etkileri bugünlere taşınan sürecin başlangıcı
oldu.
1986’ya gelindiğinde Proletarya Partisi adeta yeni
bir bölünmeyle karşı karşıya bırakıldı.
Hapishaneden çıkan yoldaşların duruma müdahale eden çabalarıyla Dersim’de
sorunu alt etmeye gidip 3. Konferans oturumunu gerçekleştirmek için yaptıkları
görüşmeler sırasında, düşmanın aldığı bir ihbar sonucu 7 delegenin katledilmesiyle parti çok
büyük bir kaosa sürüklendi.
DABK’ın MK’yı tanımama tavrını resmileştirmesi,
sorunu iyice çıkmaza sokarak, konferansın ertelenmesini gündeme getirdi. Tüm
çaba DABK’ın konferansa dahil edilerek partiden kopmasını engellemekti. Bu
tartışma döneminde DABK başka bir dayatmayla Proletarya Partisi karşısına
çıktı.
Bu
dayatma konferansın yeri ile ilgiliydi. Düşmanın tam bir bilgiye sahip olduğu
ve her an yeni bir operasyon yapmaya hazırlandığı koşullarda konferansın nerede
olacağı dayatmasını getiren
DABK, elinde
bulundurduğu silahlı gücü partiye karşı bir koz olarak kullanarak kendisini
dayatma tavrını sürdürüyordu. Adı konmamış bir cepheden bayrak açma tavrına
karşı parti birliğini koruma, salt askeri bakış açısıyla mücadele etme ve “biz
2. MK ile aynı masaya oturmayız” gibi parti içinde demokrasiyi tamamen ortadan
kaldıran ve iki çizgi mücadelesini ret eden bu bakış açılarının etkilerinin
kırılması için yoğun bir çaba sarf edildi.
Partizan-71-sayfa-110
Ancak
DABK, bir türlü ikna olmuyor ve kendi doğrularında ısrarlı davranıyordu. Tüm
çabalara rağmen ikna olmayan DABK’ın tavrına dur denerek 3. Konferans
hazırlıklarına devam edildi.
Bu tartışmaların devam ettiği dönemde, 1987
yılında yurtdışında bir başka hizipçi faaliyet bayrak açtığını ilan etti.
Kendisine “Maoist Parti Merkezi” adını veren bu
hizip, yarı-Troçkist, Kautsky’nin görüşleriyle harmanlanmış uyduruk
teorileriyle ortaya çıkarak Proletarya Partisi’ne kafa tutmaya çalıştı.
Yaman Mao’cular(!)
olarak
ortaya çıkan bu hizip, Mao’nun ve Kaypakkaya’nın tüm tezlerini ret ederek
Troçkizm’den esinlenen görüşlerini yeni görüşlermiş gibi dayatıyordu. Halk
Savaşı, yarı-sömürge kavramı, baş çelişki, sınıfların mevzilenmesi ve
devrimdeki rolleri, uluslararası hareketi değerlendirme ile Proletarya
Partisi’nin mevcut görüşlerini redde dayanan uydurma teoriyle, bir gecede
devrim yapma, saatlerin sayılı olduğu savaşlar çıkarma gibi orijinal(!)
görüşleriyle kendilerini avutup, partiyi oyalamaya çalıştılar.
1987’nin başlarında yurtdışıyla sınırlı olan bu hizip, bırakın
söylediklerine sahip çıkmayı, kısa sürede silinip gitti.
DABK’ı ikna çabaları sonuç vermeyince Proletarya
Partisi 3. Konferansı Ekim 1987 tarihinde gerçekleştirilerek bu döneme nokta
kondu. 3.
Konferans, tarihi bir adım olarak kısa sürede parti güçlerini toparladı ve
gerilla savaşında ısrarlı davranarak silahlı güçlerin yeniden tesisine girişti.
Önemli bir
güç toparlayan 3. Konferans, DABK’ı yeniden kazanma adına onun partinin bir
gücü olduğunu kabul etti. Okun sivri ucunu sağ oportünizme yöneltirken, sol
sapmaya karşı yeterli bir mücadele yürütemedi.
Bunda DABK’ın partinin bir gücü olarak tespit
edilmesinin büyük rolü vardı. 3. Konferansın başarıyla tamamlanmasının ardından
atılan olumlu adımlarla partinin ayakları üzerine dikilmesi için yoğun bir
uğraş ve çaba sarf edilirken, 2. MK’cılar olarak
kendilerini ifade eden bir grup kendisini dayattı. Görev kabul etmeyen, 3.
Konferans kararlarını kabul etmeyen birçok unsur, yeni bir engel olarak parti
içinde boy vermeye başladı.
Her
fırsatta Proletarya Partisi’ni iç sorunlarla uğraştıran ve adeta parti içinde
ayrı bir güçmüş gibi hareket eden bu kesim, sadece yurtdışı ile sınırlıydı.
Proletarya Partisi’nin tüm iyi niyetli çabalarına rağmen, önemli görevler
teklif edilen ve hatta önderlikte bile yer alan bu kesim, parti düşmanlığında
ısrar ediyordu.
Ve
nitekim 1989’da partiye açıktan bayrak açarak hizipçiliklerini ilan ettiler.
Yurtdışında çıkan bu hizip kendisine “Devrimci Partizan” adını koydu.
Yeni bir
mülteci hizip olarak oraya çıkan “Devrimci Partizan” partinin tüm görüşlerinin geçersiz olduğunu
ilan etti. Halk savaşı, iki devrim iki strateji, parti anlayışı, sosyo-ekonomik
yapı, sınıfların tahlili konularında bilinen ve tekrardan öteye geçmeyen
görüşlerini “Genel Hat
Üzerine” adlı bir broşürde toplayarak dağıttılar.
Türkiye’de buldukları birkaç kafadarla
(ki bu unsurlar da önceden partiyle sorunları olan ve çoğu 1988 yılında
İstanbul Metris Hapishanesi’ndeyken yaptıkları hizipçi faaliyetten dolayı
atılan kişilerdi.)
yayın organı çıkarmaya başladılar.
En
iddialı hiziplerden biri olarak kendisini ilan eden “Devrimci Partizan” da
diğer hiziplerin akıbetinden farklı bir sona ulaşmadı.
Kendi
söylediklerine kendileri inanmadılar. Birbirlerine girdiler, hepsi birbirini
suçlamaya başladı. Türkiye deyince bu teorinin en keskin savunucuları içinde
bir iki kişi dışında kimse sıcak mücadeleye yanaşmıyordu.
Devrimci mücadeleyi bırakmaya bir
bahane gerekiyordu. Bunu bulmuşlardı ve partiye karşı bayrak açarak da bunu
siyasi bir kılıfa büründürerek yaptılar. Proletarya Partisi içindeyken, hiçbir
görüşleri engellenmeyen ve üstelik DABK’ın “bunlar konferansa katılmasın”
dayatması getirdiği dönemde parti, farklı görüşlerine rağmen “konferansa
katılmak haklarıdır” diyerek azınlığın tüm haklarını garanti altına alırken, bu
unsurlar ayrılık ilan ediyorlardı.
Ve nihayetinde bu hizip kendi
söylediklerini bir yana bırakarak, devrim diye bir sorunlarının kalmadığını
ilan edip 1992 yılında kendilerini feshettiler.
Kendi
saflarında bulunanları serbest bıraktılar. Dağılan bu hizip içinde yanlış
yaptıklarını gören ve hala içinde devrimci duygular taşıyanların bir kısmı
Proletarya Partisi’ne, bir kısmı da dönemin DABK saflarına geçti. Bu hizip de
kendi görüşlerinin parti dışına çıkarak hakim olacağını sandı.
İnançsızlıkları önce kendilerineydi. Parti görüş ve pratiği ise
sadece bir perdeydi. Bunun böyle olduğu süreç içinde ve hizbin kendisini
feshetmesiyle ispatlanmış oldu. Ve bu hizip de diğer hizipler gibi partiyi bir
süre uğraştırmaktan başka bir iş yapmadı. Ve dağılıp gitti. Proletarya Partisi 4.
Konferans’ını Ekim 1991’de yapıldı. Bu konferansın en önemli özelliği 3.
Konferans’ta seçilen önderliğin çok az bir kayıpla partiyi 4. Konferans’a
taşıması oldu. DABK 3. Konferans’tan………….
Partizan-71-sayfa-111
……… sonra elinde bulundurduğu askeri güce güvenerek partinin hiçbir
atılım yapamayacağı ve tekrar gelip kendilerine teslim olunacağının hesabı
içine girdi. Fakat bir şeyi hesaplamamıştı; o da Mao’nun ortaya koyduğu “doğru
politika her şeyi yaratır” ilkesi idi. Proletarya Partisi 3. Konferans sonrasında çok ciddi
atılım ve açılımlar yaptı. Kırsal alanda yaratılan gerilla grubuyla kısa sürede
DABK’ın askeri gücüne yakın bir güç oluşturdu. Gerilla savaşını ele alış
ve gelişimi konusunda yeni
açılımlar yaptı.
Şehirlerde işçi sınıfı içindeki örgütlenmesi ve güç toplaması elle
tutulur bir seviyeye geldi. Gençlik örgütlenmesi kağıt üzerinden çıkarılarak
kitlesel bir güç olma yolunda ciddi adımlar atıldı.
4. Konferans’ın toplandığı dönem dünyada önemli gelişmelerin
yaşandığı bir süreçti. Bir yandan emperyalistlerin Yeni Dünya Düzeni açılımı,
bir yanda Gorbaçov’un başını çektiği Perestroika ve Glasnost politikalarıyla
Rusya’nın dağılma sürecine girmesinin getirdiği “sosyalizm öldü” naralarının
tekrar tekrar söylendiği ve kitlelerin bu türkülerle etkilenmeye çalışıldığı,
milliyetçiliğin hızla yayıldığı bir dönemde toplanan 4. Parti Konferansı’nın
tüm bunlara ideolojik bir açılım getirerek devrimde ve silahlı mücadelede
ısrarlı davranması, tarihi bir adımdı.
4. Konferans, 1987 yılında
ayrılan, partinin bir gücü olarak gördüğü DABK’la birlik kararı aldı ve bunun
için bir komisyon kurdu. Nasıl bir birlik olacağı ve DABK’ın salt askeri bakış
açısı ve parti anlayışı fazlaca sorgulanmadan, DABK bu konularda eğitilmeden ve
dönüştürülmeden alınan birlik kararının yanlışlığı ve partiye verdiği zararlar
daha sonra görülecek ve parti büyük yaralar alacaktı.
Birlik kararı doğrultusunda
parti DABK’la Nisan 1992’de birleşti. Birlik gerçekleştiği halde DABK parti
içinde kendi grup özelliğini koruyarak hareket etti. Birlik
kararının parti kamuoyuna açıklanmasından sonra yurtdışında DABK şeflerinin
önderliğinde bir ay boyunca birlik boykot edildi. Parti sancılı ve zor
bir sürece girmişti.
Bu zor sürecin 1.
Olağanüstü Parti Konferansı’yla (OPK) atlatılabileceği hesaplandı. Mayıs-Haziran 1993’de 1. OPK
gerçekleştirildi. 1. OPK’nın iki önemli sacayağı vardı.
1-İdeolojik
alanda Mao Zedung Düşüncesi yerine Marksizm-Leninizm-Maoizm’in kabul edilerek
karar altına alınması
2- Ordu
tüzüğünün kabul edilmesi ve parti tüzüğünde bazı değişikliklerin yapılması.
Bunun yanında Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ve silahlı mücadelenin ele
alınması tartışılarak konferans sonuçlandırıldı.
1. OPK’da 1987 ayrılığı ve
DABK’ın tutumu, bu konunun hassaslığı göz önünde tutularak tartışılmadı ve bu
tartışma kongreye bırakıldı. 1. OPK’da DABK tam bir blok olarak hareket
etti. Tüm gündemlerde birlikte hareket eden DABK’ın tavrı 1. OPK’yı bölünmeyle
yüz yüze getirdi. 1. OPK sonrasında DABK, grupçu tarzını ve parti içinde ayrı
bir güç olarak hareket tavrını hiçbir zaman elinden bırakmadı. Görev bölüşümü
sonrasında askeri komisyonda çoğunluğu elinde bulunduran DABK kökenli kadrolar,
her fırsatta Proletarya Partisi’ne meydan okumaya ve tehditler savurmaya
başladılar.
Parti kökenli
MK üyelerinin düşmana esir düşmesini fırsat bilen DABK’çılar askeri komisyon
üzerinden hizip faaliyeti örgütlemeye başladı. Askeri Komisyon Toplantısında,
bu niyetlerini açıkça ilan ettiler.
1. OPK’da tartışılan parti içi bir kararı
deşifre ederek bunu partiye karşı kullanmaya başladılar. Proletarya Partisi’nin
tüm iyi niyetli çabası sonuç vermedi ve 18 Nisan 1994 tarihinde partiye darbe yapıldı.
Proletarya Partisi’nin darbeyi fark etmesi ve
iradenin ezici çoğunluğunun bu darbeye tavır almasıyla, darbeci tasfiyeci hizip
partiye cepheden bayrak açtığını ilan etti. Darbeci hizip; tüzük ihlali, parti
anlayışı, parti içinde iki
çizgi mücadelesi, sekter ve salt askeri bakış açısının hakim olduğu bir
hatta gelip demirlemişti.
En
olmadık saldırılar ve çirkince yöntemlerin yanı sıra, partinin tüm sırları
deşifre edildi. Parti kadro ve üyeleri, darbeci hizip sayesinde düşman tarafından
bilinir hale geldi. Parti güveni ve prestiji darbeci hizip tarafından ayaklar
altına alındı. Devrimci ahlak normları bir yana bırakılarak, tehditler, ölüm
kararları, fiziki saldırılar darbeci hizbin başvurduğu yöntemler oldu.
Parti tarihinde onca hizip ve ayrılmalar
olmasına rağmen bu dönem kadar örgüt sırlarının ifşa edildiği, tüm parti
yazıların ellerde dolaştığı, kadro ve üyelerin deşifre olduğu başka bir dönem
yaşanmamıştır.
Tüm bunları darbeci hizip yapıyor ve kendilerini
ispatlamaya çalışıyordu. Ellerinde bulunan parti silahları ve gasp ettikleri
paralarla övünen darbeci hizip, silaha tapan çizgisi ve
pratiğiyle, çok geçmeden birbirine düştü.
Partizan-71-sayfa-112
Darbede
başı çeken klik başları ajan ilan edildi ve
tümüne yakını öldürüldü. Adına “Kardelen Hareketi”
verdikleri kendi içindeki bu operasyonun “tamamlanmasından” sonra, “bakın içimizdekileri temizledik, gelin birlik yapalım” kararıyla
Proletarya Partisi’nin kapısını çaldılar.
Proletarya
Partisi, darbe ve darbe sonrasında ortaya çıkan hiziplere rağmen Haziran-Temmuz
1995 tarihinde 2. OPK’sını başarıyla
tamamlayarak bir kez daha merkezi yapısını oluşturarak sınıf mücadelesinde
yerini alıyordu.
Darbeci hizbin partiye cepheden bayrak
açmasıyla başlayan sürece parti bir müddet sonra nokta koyarak, parti
birliğinin tesisi ve 2. OPK’yı örgütlemeye girişti. MK çoğunluğunun iradeyi yitirmesinden dolayı,
sürece nasıl müdahale edileceği noktasında parti iradesine başvuruldu. Parti
iradesi bunu KÖK
(Konferansı Örgütleme Komitesi) olarak ifadelendirdi. İrade KÖK’e
devredildi. KÖK, 2. OPK’nın örgütlenmesi ve konferans gündemi üzerinde
tartışmalar yaparak ilerken, parti içinde sağ bir çizgi boy vermeye başladı.
Yaşanan
sorunlar karşısında dirayetli olamayan ve kaçmanın bir yolunu arayan bu kesim
kendilerine “Oluşumcular”
adını verdi.
Tüm çabaları 2. OPK’nın yaptırılmamasıydı.
Bulundukları mevkileri kötüye kullanarak, ellerinde bulunan ve konferans için
ayrılan hiçbir şeyi partiye teslim etmek istemiyorlardı. Nitekim; partiye
cepheden bayrak açmalar, darbeci hizip için bulunmaz bir fırsattı.
Çarşaf
çarşaf yazılar yazıp yorumlar yapan darbeci hizip, partinin dağılma sürecine
girdiğini ve “hayatın kendilerini ispatladığının” teorilerini yapıp hayal
dünyasında gezinirken,
parti bir kez daha ve kararlıca önüne çıkan bu engeli de aşarak 2. OPK’ya doğru
ilerliyordu.
“Oluşumcu”
hizip ve parti dönekleri mücadelenin kendilerine zor gelmesi ve süreci
karşılama cüret ve kararlılığı göstermeyerek çekip gittiler.
Büyük laflar ettiler, fakat ona paralel cürete
sahip olamadılar ve çok geçmeden silinip her biri kendi köşesine çekildi. Proletarya Partisi, darbe ve darbe
sonrasında ortaya çıkan hiziplere rağmen Haziran-Temmuz
1995 tarihinde 2. OPK’sını başarıyla tamamlayarak bir kez daha merkezi yapısını
oluşturarak sınıf mücadelesinde yerini alıyordu.
2. OPK
sırasında “Oluşum”
hizbinin devamı niteliğinde olan ve 2. OPK iradesiyle “Konferans Kaçkını Suçlular Güruhu” olarak
adlandırılan bir kesim ne pahasına olursa olsun 2. OPK’yı yaptırmak istemedi. Ne kadar yalan ve
dalavere varsa konferansın önüne süren ve bununla da yetinmeyip konferans
iradesini silahla gasp etmeye çalışan bu suçlular güruhuna cevabı yine parti iradesi verdi.
Tüm
ikna uğraşına rağmen kaçmayı kafalarına koyan bu hizip nihayet konferans
esnasında çekildi. Konferansın bitmesiyle kendilerine “(TKP/ML-
Birlik)”! adını veren bu hizip de sözlerinin arkasında durmadı. Kısa
sürede eriyip giden bu hizip de, partiye zarar vermekten ve düşmana objektif
olarak hizmet etmekten başka bir işe yaramadı.
İKİ ÇİZGİ MÜCADELESİNDE YÖNTEM SORUNU
1)
İki Çizgi Mücadelesinde Demokrasi Sorunu Komünist
partilerde iki çizgi mücadelesinde yöntem sorunu can alıcı sorunlardan birdir.
Amaç parti içinde yürütülen fikir mücadelesinde doğru fikirleri hakim kılarken,
yanlış yapmamak, yıkıcı ve bölücülük yapılmadığı müddetçe demokrasi sorununu
elden bırakmamak, azınlığın haklarını korumak ve böylece partiyi
ilerletmektir. Komünist partilerde iki çizgi mücadelesinde izlenecek yol ve
alınacak tedbirler, dönemin şartlarına göre değişim içerebilir. Sosyalist bir
ülkede izlenecek yol ile daha devrim aşamasında iken izlenecek yol arasında
farklılıklar elbette vardır. Bu ilkesel anlamdaki bir değişim değildir. Sadece
dönemin şartlarına göre izlenmesi gereken yöntemdir.
Sosyalizmde Parti içindeki yanlış çizgilere
karşı kitleleri seferber etmek, sorunu kitlelere mal etmek önemlidir. Bu,
devrim öncesi parti tabanını seferber etmekle eş değerdedir. Sosyalizmde
kitleleri parti içindeki sorunlara yöneltmek, revizyonist çizgilere karşı kitleleri
harekete geçirmek önemlidir. Çin’de ÇKP bunu bir çok defa uygulayarak
revizyonist çizgilere karşı kitleleri uyarmış ve politik uyanıklığı
sağlamıştır.
Liu
Şao-Çi’nin revizyonist çizgisine karşı ÇKP’nin kitleleri revizyonizme karşı
seferber etmesi önemli bir yer tutar. Liu Şao-Çi’nin sosyalizmin inşası
döneminde nasıl bir revizyonist çizgi izlediğini yukarıda ana hatlarıyla
belirtmiştik. Mücadele, 1957 sonrasında kitlelerin tartışmalara katılmasıyla
önemli bir aşamayı temsil eder. Geniş halk kitlelerinin duvar gazeteleri ve
açık tartışmalarda revizyonist çizgiye karşı seferber edilmesiyle, ÇKP içindeki
yeni burjuvaziye karşı………….
Partizan-71-sayfa-113
……….. halk kitlelerinin tavır almaları
sağlanır. 1962 yılının
Eylül ayında yapılan ÇKP 8. MK 10. Toplantısı bu bakımdan büyük bir öneme
sahiptir. Bu toplantı kitlelerin ÇKP önderliğinde revizyonizme karşı yeni bir
saldırıyı ve karşı koyuşu ifade eder.
Mao Zedung
bu toplantıda bütün halk kitlelerine;
“Sınıf mücadelesini
asla akıldan çıkartmayın” çağrısında
bulunarak, Çin ve dünya komünist hareketinin tecrübelerini toparlayarak,
sosyalizm boyunca sınıf mücadelesinin devam ettiğini vurgulayarak, “Doğru fikirler nereden gelir”
adlı ünlü makalesini kaleme aldı. Bunu halka mal ederek halkın da tartışmalarda
yer almasını sağladı.
Bu, iki çizgi mücadelesinde bir yöntem
sorunuydu. Mao Zedung sorunu sadece parti içinde dar bir insan grubuyla
revizyonizme karşı savaş açma yerine, parti önderliğinde geniş halk kitlelerini
seferber ederek revizyonizmin halk içindeki köklerini kurutmak istiyordu.
Nitekim
Mao Zedung’un revizyonizme karşı yaptığı çağrı yankısını buldu ve geniş
halk kitlelerinin Liu Şao-Çi’nin
hakimiyeti altında bulunan Pekin Operası, Balesi ve Senfonik Müzik gibi
ideolojik alanlara hücuma geçmesini sağladı. Revizyonist sanata karşı
işçilerin, köylülerin ve askerlerin içinden birçok halk sanatçısı boy vermeye
başladı.
Aynı
zamanda bütün ülkede sosyalist eğitim seferberliği başladı. Liu
Şao-Çi, gasp ettiği mevkilerden saldırıya geçtiyse de, Mao’nun sorunu kitlelere mal etmesiyle
revizyonizm her yerde deşifre edildi.
1965 yılında Mao yeniden harekete geçti.
“Hay Ruy’un Görevden Azledilmesi” adlı tiyatro eserinin
eleştirilmesini başlattı. 1966 yılında Liu Şao Çi, bu eleştiriye karşı “Şubat Tezleri”ni gündeme
getirdi. İki çizgi mücadelesi kızıştıkça Liu Şao-Çi Çin’deki revizyonistlerin
başı haline geldi ve Mao, Liu
Şao-Çi için “Çin’in Kruşçev”i tabirini kullandı. Ve 16 Mayıs 1966
yılında yayımlanan bir genelgeyle Mao,
partiyi Kruşçev gibilerine karşı uyanık olmaya davet etti.
Böylece
Çin’de Büyük Proleter Kültür Devrimi başlamış oldu.
Mao,
“Burjuva Karargahları Bombalayın” çağrısıyla Liu Şao-Çi’nin bütün yüzünü açığa
çıkarttı. Büyük Proleter Kültür Devrimi, Çin’de ikinci devrim niteliğindeydi:
“Bazıları şöyle sorular soruyorlardı; Liu
Şao-Çi ve bir avuç çetesi proletarya diktatörlüğü altında iktidarın bir kısmını
gasp ettiklerine göre,
Başkan Mao’nun onların mevkilerinden alınmaları için bir emir vermesi
yetmez miydi?
Niçin böyle metotlar
kullanıyordu?
Tecrübeler, azletme metodunun birçok kere
kullanıldığı halde meseleyi çözemediğini ispatlıyor. Bu, sadece birkaç kişinin
mevkiinden azledilmesi için yapılan bir devrim değildi. Üstyapı alanında yapılan büyük bir devrimdi bu.
Liu Şao-Çi sadece bir çizgiye sahip olmakla kalmıyordu; aynı zamanda bu
revizyonist siyasi çizgiye hizmet eden örgütsel bir çizgiye de sahipti. Sayısı
hiç de azımsanmayacak birçok birimde önderlik, Marksistlerin ve geniş işçi ve
köylü kitlelerinin elinde değildi.
Liu
Şao-Çi kliği ancak, kitleler karanlıkta kalan yanlarımızı aydınlığa
kavuşturmak üzere açıkça etraflı bir şekilde ve aşağıdan yukarıya doğru
seferber edildikleri takdirde temizlenebilirdi.”
İster ileri kapitalist bir ülkede olsun,
isterse yarıfeodal bir ülkede olsun devrim sonrasında, demokratik devrimi ve
sosyalist devrimi yaşatmak, planlı bir ekonomiye geçmek, kültürel olarak
ilerlemek, halkın sosyalist bilinçle donatılmasından geçer.
Ülkenin
yeni kuşaklarının geleceği tamamen buna bağlıdır. Devrim sonrasında iktidarın alınmasıyla işlerin
bitmeyeceği bilinmektedir. Devrim
sonrasında kitleleri ikna etmek sadece idari tedbirlerle olmaz. Sosyalizmde
kimin kazanacağının daha belli olmadığı tarihi tecrübesi geriye dönüşlerle
birlikte büyük bir hazine olarak durmaktadır.
Mao Zedung yaşadığı
tecrübelerden damıtarak şu sonuca varmaktadır
“Peki, sosyalist ülkelerde sınıflar var mıdır?
Sınıf mücadelesi var mıdır?
Şimdi
sosyalist ülkelerde sınıfların var olduğunu ve sınıf mücadelesinin de şüphesiz
var olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz.
Lenin
şöyle demişti;
‘İhtilalin zaferinden sonra uluslararası
alanda burjuvazi var olduğu için, ülke içinde burjuva kalıntıları var olduğu
için, küçük burjuvazi var olduğu ve sürekli olarak burjuvaziyi yarattığı için,
ülke içinde devrilmiş olan sınıflar, gelecekte uzun bir zaman için varlığını
sürdürecekler ve hatta geri dönüş girişiminde bulunabileceklerdir’ Avrupa’da,
İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde burjuva devrimlerinin birçok inişi ve çıkışı
oldu.
Feodalizmin yıkılmasından sonra, birçok geri
dönüş ve tarihi zikzak meydana geldi. Böyle geri dönüşler sosyalist ülkelerde
de mümkündür. Bunun bir örneği, işçilerin ve köylülerin ülkesi olmaktan çıkıp,
gerici milliyetçi unsurlar tarafından idare edilen bir ülke haline dönüşerek
niteliğini değiştiren ve
revizyonist olan Yugoslavya’dır. Ülkemizde
bu konuyu gerçekten derinlemesine kavramalı ve incelemeliyiz.
Partizan-71-sayfa-114
Komünist partilerde demokrasi temel bir
sorundur. Demokrasinin olmadığı bir komünist partisinin ilerlemesi, parti
içinde kadrolara güven vermesi, fikir mücadelesinin demokrasinin tanıdığı
sınırlar içinde uygulanması olamaz.
Sınıfların
uzun zaman var olmaya devam edeceğini kabul etmeliyiz. Ayrıca, sınıf
mücadelesinin de var olmaya devam edeceğini kabul etmeliyiz.
(Mao Zedung, Seçme Eserler, Cilt IV, Sf: 283)
Şunu vurgulamak gerekir ki, parti içinde
iki çizgi mücadelesi aynı zamanda KP’lerde yaşanan demokrasi sorununa da bir
cevap niteliğindedir. Farklı fikirler ve değerlendirmeler parti içinde yaşanan
demokrasi sorunuyla yakından ilintilidir. Eğer demokrasi olmasaydı KP’lerde iki
çizgi mücadelesinin yaşanması da mümkün olamazdı. Bu demokrasi sayesindedir ki,
farklı fikirler ortaya atılabilmekte, muhalefet oluşmakta ve hatta bazen MLM
görüşlere baskın gelen çizgiler parti içinde hakim hale gelebilmektedir.
İki
çizgi mücadelesi KP’leri ilerletmek ve yeni fikirlere varmak, eksik olanları
görmek, yanlış fikirlere karşı doğruları hayata getirmek açısından da önemli
bir yer tutmaktadır.
Mao, 12 Nisan 1944 yılında
parti içinde yaşanan iki çizgi mücadelesinden çok önemli sonuçlar
çıkartmaktadır. Bu sonuçlar bugün açısından da önemli bir yer tutmaktadır.
Mao
Zedung “Sağ ve Sol Sapma” broşüründe bu konuda şunları söylemektedir.
“Geçen
kıştan beri, Partimizin kıdemli kadroları, Parti tarihindeki iki çizgiyi
incelemekteler. Bu inceleme, pek çok kıdemli kadronun, politik düzeyini
büyük ölçüde yükseltmiştir. Yoldaşlar, inceleme sırasında, birçok sorular
ortaya çıkartmışlar ve Merkez Komitesi Politik Bürosu, bunların önemlilerinden
bir kısmı üzerinde sonuçlara varmıştır.
(Sağ ve
Sol Sapma Üzerine, Mao Zedung, Aşama Yay,. Sf: 7)
geleceğini
ve bunun önlenmesi için de parti içinde kliklerin ve grupların serbest bırakılmasını
istiyorlardı SBKP tarihi bu konuda şunları dile getiriyor “Troçkistler, her iki
muhalif belgeyi-Kırkaltılar’ın
programını ve Troçki’nin mektubunu- bölgelere ve parti örgütlerine gönderdiler,
bu konuda parti üyeleri arasında görüşmeler yapılmasını istediler. Onlar,
partiyi bir tartışma açmaya çağırıyorlardı.
Böylece,
tıpkı Onuncu Parti Kongresi’nden önce sendikalar konusundaki anlaşmazlık
sırasında olduğu gibi, Troçkistler, partiyi genel bir tartışma açmaya
zorluyorlardı. Parti ülkenin ekonomik yaşamına ilişkin çok daha önemli
sorunlarla uğraşmakta olmasına karşın, bu çağrıya karşılıkta bulundu ve
tartışmayı açtı.
Tartışmaya
partinin tümü katıldı. Savaşım, oldukça sert nitelik gösterdi. En zorlu savaşım
Moskova’da yürütülüyordu, Troçkistler,
her şeyden önce Başkent örgütünü ele geçirmek için uğraşıyorlardı. Ama
tartışma troçkistlere hiçbir yarar sağlamadı; yalnızca onların gözden
düşmelerine yol açtı.
Troçkistler, Moskova’da olsun, Sovyetler Birliği’nin öteki yerlerinde olsun tam
bir yenilgiye uğradılar.”
(Bolşevik Parti Tarihi, Bilim ve
Sosyalizm Yay, Sf:331- 332 )
4) Partinin Oportünist Öğelerden Arınması Sorunu Partinin çelişmeli bir birlik olduğu açıktır.
Fikir mücadelesi olmadan bir komünist partisinin ilerlemesi ve doğrulara
ulaşması mümkün değildir. Parti içinde çelişkiler uzlaşır çelişkilerdir. Buna
karşın belli dönemler çelişkilerin uzlaşmaz bir hal aldığı da ayrı bir
gerçektir. Stalin,
“hiziplerin varlığıyla bağdaşmayan irade birliği olarak parti” derken
tam da bu uzlaşmaz çelişkiyi anlatır.
Devamla şunların altını çizer:
“Birliğinden
ve demir disiplininden güç alan bir parti olmadan proletarya diktatörlüğünü
kurmak ve devam ettirmek olanaksızdır.
Ama bütün parti üyelerinin irade birliği olmadan hareket birliği olmadan,
partide demir disiplin düşünülemez. Kuşkusuz ki bu, partide fikir savaşımına
yer olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, demir disiplin, eleştiriye ve
fikir savaşımına engel olmak şöyle dursun, partinin bağrında eleştiriyi ve
fikir saavaşımını gerektirir.”
(Leninizm’in ilkeleri, Stalin, Sf: 90)
Stalin
uzlaşmaz çelişkilerin parti içinde boy vermesinden sonra, “parti kendisini
oportünist öğelerden arındırarak güçlenir” tezini geliştirerek bu sonucu ortaya koymuştur.
Bu tez farklı fikirlerin ortaya çıkmasıyla partinin kendisini bunlardan hemen
arındırması, farklı fikirde olanlara “ya bu fikirlerinden vazgeç ya da partiyi
terk et” anlamında değildir. Eğer bu fikirler uzlaşma yoluyla halledilecek
sorunlarsa parti bunu kendi içinde yapacağı tartışmalarla çözer.
Bu konuda Mao Zedung sorunun felsefi yönünü şu şekilde ortaya
koymaktadır.
“Ne var
ki, karşıtların her mücadelesinin koşullarını somut olarak incelemeli ve
yukarıda tartıştığımız formülü her şeye gelişigüzel bir biçimde
uygulamamalıyız. Çelişme ve mücadele evrensel ve mutlaktır, ama çelişmeleri
çözme yöntemleri, yani mücadele biçimleri çelişmelerin niteliğindeki
farlılıklara göre değişir. Bazı çelişmeler açık karşıtlıkla belirlenir,
bazılarıysa açık karşıtlıkla belirlenmez.
Şeylerin
somut gelişmesine bağlı olarak, ilk başta uzlaşmaz olmayan bazı çelişmeler
uzlaşmaz çelişmelere, ilk başta uzlaşmaz olan bazı çelişmeler de uzlaşabilir
çelişmelere dönüşür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, sınıflar var olduğu
sürece, komünist partisi içinde doğru fikirler ile yanlış fikirler arasındaki
çelişmeler sınıf çelişmelerinin parti içindeki yansımalarıdır. Bazı sorunlarda
bu çelişmeler ilk başta uzlaşmaz bir biçimde belirmeyebilir.
Ama sınıf mücadelesinin gelişmesiyle birlikte
bu çelişmeler de büyüyebilir ve uzlaşmaz duruma gelebilir. Sovyetler Birliği Komünist
Partisinin tarihi bize şunu gösteriyor: Lenin ve Stalin’in doğru fikirleri ile
Troçki, Buharin ve diğerlerinin yanlış fikirleri arasındaki çelişmeler ilk
başta uzlaşmaz bir biçimde ortaya çıkmadılar, ama daha sonra uzlaşmaz duruma
geldiler. Buna benzer durumlar Çin Komünist Partisinin tarihinde
de vardır. Partili yoldaşlarımızdan birçoğunun doğru fikirleri ile Cen
Du-siu, Çang Guo-tao ve diğerlerinin yanlış fikirleri arasındaki çelişmeler de
ilk başta uzlaşmaz bir biçimde ortaya çıkmamışlardı, ama daha sonra giderek
uzlaşmaz bir hale geldiler.
Bugün
partimizde doğru fikirler ile yanlış fikirler arasındaki çelişme kendini
uzlaşmaz bir biçimde göstermiyor ve hata işlemiş yoldaşlar hatalarını düzeltebilirlerse uzlaşmaz bir hale
gelmeyecektir.
Bu nedenle Parti bir yandan hatalı fikirlere karşı
ciddi bir mücadele yürütmeli, öte yandan da hata işlemiş olan yoldaşların hatalarını
kavramaları için onlara fırsat tanımalıdır.
Bu durumda bu yoldaşlara karşı aşırı mücadele hiç kuşkusuz doğru olmaz. Ama hata
işlemiş olanlar hatarında diretir ve hatalarını daha da arttırırlarsa, bu
çelişmenin uzlaşmaz bir çelişmeye dönüşme ihtimali vardır.”
Mao Zedung, Seçme Eserler, Cilt I, Sf:
433)
Parti içinde çizgilerin uzlaşmaz hale geldiği ya da
parti içinde disiplinin tanınmadığı, kararların boşa çıkartıldığı
dönemlerde partinin oportünist öğelerden arınması, komünist partisinin
en demokratik hakkıdır.
Partizan-71-sayfa-116
Parti
içinde çizgilerin uzlaşmaz hale geldiği ya da parti içinde disiplinin
tanınmadığı, kararların boşa çıkartıldığı dönemlerde partinin oportünist öğelerden arınması, komünist
partisinin en demokratik hakkıdır. SBKP içinde muhalefetin artması ve
Yeni Ekonomik Politika’ya geçildiğinde ayak diretmelerin olması, parti
kararlarına uymama eğilimi üzerine 1921’de SBKP MK, parti içinde bir temizlik hareketinin
yapılmasının şart olduğuna karar verir.
Karar
uygulandığında 170 bin kişi SBKP’den uzaklaştırılır. Troçkistler 14. Parti
Konferansı’ndan sonra kararlara uymadılar ve bilinen yıkıcı faaliyetlerine
devam ettiler. SBKP, parti içinde birliği sağlamak ve klik çalışmalarına son
verilmesi için Troçkistleri
ve Zinovyevcileri sürekli uyardı.
15. Parti
Konferansı öncesi Troçkistler parti içinde yeni bir tartışma açmak istediler.
SBKP MK tüzüğü işleterek, tartışmaların kongreden ancak iki ay önce
başlatılabileceğini söyleyerek, erken bir tartışma açılmasına karışı çıktı. Bunun üzerine Troçkistler ve
Zinovyevciler partiye özeleştiri vererek yanlış yaptıklarını kabul ettiler.
15. Parti
Kongresi’nden sonra Troçkistler ve Zinovyevciler yenilgiyi kabul etmeyerek
sokak gösterilerine başladılar. Tavırları, parti içinde demokrasi kuralları
içinde partinin kendilerine tanıdığı hakları kullanarak iki çizgi mücadelesi
vermekten öteye, Sovyetleri hedef alan bir davranış çizgisine karşılık
geliyordu. “Troçkistler ve
zinovyevcilerin Sovyet aleyhtarı olduklarına artık hiç kuşku yoktu.
Genel parti tartışması sırasında Merkez Komitesi’ne karşı partiye
başvurmuşlardı, şimdi de acınacak gösterileriyle partiye ve Sovyet devletine
karşı düşman sınıflara başvurma yolunu tuttular. Onlar, Bolşevik Partisi’ni
yıkmayı hedef almakla, kaçınılmaz olarak Sovyet devletini yıkma yoluna
yuvarlanacaklardı; çünkü Sovyetler Birliği’nde Bolşevik Partisi ile devlet bir
birinden ayrılamaz.
Bu nedenledir ki, troçkist ve zinovyevci blokun
liderleri kendilerini parti içinde yasa dışı kişiler haline getirdiler; çünkü Sovyet aleyhtarı çalışma bataklığına
yuvarlanmış olan kimseler Bolşevik Partisi’nin saflarında artık daha fazla
hoşgörüyle karşılanamazdı. 14 Kasım 1927’de Merkez Komitesi ile Merkez Denetim Komisyonu’nun ortak
toplantısında Troçki’yle Zinovyev partiden çıkartıldılar.”
(Bolşevik Paarti Tarihi, Bilim ve Sosyalizm Yay,
Sf: 355) 4)
İki Çizgi
Mücadelesinin Partiyi Eğitmesi Sorunu Komünist partilerin bir tüzüğü ve
uyulması gereken kuralları vardır. Bir parti kendi içinde bütünlüklü bir görüşe
sahip değilse, ilerlemesi mümkün değildir. Komünist partilerde örgütsel ilke
demokratik merkeziyetçiliktir. Bunun anlamı demokrasi temelinde merkeziyetçilik
ve merkezi yönetim altında demokrasidir. Komünist partilerde merkeziyetçiliğin
disiplini altında demokrasi kuralları içinde, parti birliğini bozmadan,
disiplin kurallarını çiğnenmeden, partinin eylem birliği çerçevesinde, kişisel
yaratıcılıklar teşvik edilerek siyasal canlılığın yaratıldığı bir ortam
oluşturulmalıdır.
Komünist
partilerde demokrasi olmadan, doğru bir merkeziyetçilik de olmaz. Parti farklı
fikirlere karşı mücadeleci olmalıdır. Ancak farklı fikirleri yok sayarak,
bastırarak demokrasi uygulanamaz. ÇKP, tarihi bu konuda oldukça öğreticidir:
“İki çizgi ve bunların doğurduğu iki sonuç, olumlu ve olumsuz yanlarıyla bütün
Partiyi eğitti. Başkan Mao’nun devrimci çizgisinin izlendiği zamanlar ordu
kuruldu ve daha önce mevcut olmayan yerlerde devrimci üs bölgeleri kurmak
mümkün oldu.”
(ÇKP Kısa Tarih, Umut Yay, Sf: 83)
Parti
içindeki fikir mücadelesi doğru bir yöntemle yürütülmelidir. Birbirinden farklı
iki çelişmeyi; yani bizimle düşman arasındaki çelişki ile parti içindeki
çelişmeyi doğru bir şekilde ele almak ve çözmek zorundayız. Parti içindeki fikir mücadelesi
şiddete dayalı bir yöntemle çözülemez. Fikirleri bastırmak, yok saymak,
azınlığın haklarını güvence altına almamak, demokrasiyi es geçmek Maoist bir
yöntem olamaz. Parti içinde hatalı görüşlere karşı farklı bir yöntem
uygulanmalıdır.
İdeolojik mücadele esas olandır. Bunun için parti, farklı fikirlere
açık olmalıdır. Parti içinde birliği güçlendirmek için “birlik-eleştiri-birlik”,
“gelecekteki hataları önlemek için geçmişteki hatalardan ders çıkartmak”, “hastayı kurtarmak için hastalığı tedavi etmek”
ilkelerini uygulamalıyız.
Partizan-71-sayfa-117
Mao Zedung Büyük Proleter
Kültür Devrimi sırasında parti içindeki yöntem konusunu defalarca işledi. Parti
içinde suç işlemiş insanları dönüştürmek ve kazanmak için fırsat tanınmasını
savundu ve şunları belirtti; “Hatalarında direten ve tekrar tekrar
eğitilmelerine rağmen hatalarını düzeltmeyi reddeden parti düşmanı ve
anti-sosyalist unsurlar dışında, bütün insanlara hatalarını düzeltmeleri için
fırsat tanınmalıdır. İşledikleri suçları yararlı işler yaparak gidermeleri için
teşvik edilmelidirler.”
(age, Sf: 112)
Mao Zedung
devamla parti içinde kötü bir uzlaşma yapmadan fikir mücadelesinin sonuna kadar
yürütülmesinden yanaydı. Mao’nun yöntemi “sağ” ve “sol” yaklaşımlardan tamamen
farklıydı. Sağ oportünist çizgi, haklıyı ve haksızı ayırmadan “parti içinde
barış” görüşüne sahip iken, sol oportünist çizgi ise, parti içinde “amansız
mücadele, amansız darbeler indirme” yaklaşımını benimser.
Partinin
iki çizgi mücadelesinde izleyeceği yöntem, başarıya ulaşmada belirleyici bir
özelliğe sahiptir. Yöntemde izlenecek yanlış bir yol, başarı şansını
geriletebileceği gibi, hiçbir sonuç almamaya da yol açabilir. ÇKP 9. Kongresi
bu konuda örnektir. Büyük Proleter Kültür Devrimi sonrasında toplanan ÇKP 9.
Kongresi’nin dönüştürücü ve öğretici yönünü yine ÇKP’den dinleyelim: “Lin
Biao’yu eleştirme ve çalışma tarzını düzeltme hareketi sayesinde, Dokuzuncu
Kongrenin çizgisi halk arasında daha da kök saldı.
Dokuzuncu Kongrenin çizgisi
ve partinin proleter siyasetleri her zamankinden daha iyi uygulandı. Bütün
üstyapı alanlarındaki mücadele-eleştiri-dönüştürme hareketinde yeni başarılar
elde edildi. Gerçeği olaylarda arama ve kitle çizgisini izleme şeklindeki
çalışma tarzı ve alçakgönüllülük, tutumluluk ve çalışkanlık, şanlı geleneği
daha da geliştirdi. Oysa bunlar bir süre için Lin Biao tarafından sekteye
uğratılmıştı. Büyük Proleter Kültür Devriminde yeni mevziler kazanan Çin Halk
Kurtuluş Ordusu, savaş hazırlıklarının güçlendirilmesine, devrime ve halkla
omuz omuza sosyalizmin inşasına yeni katkılarda bulundu.
Bütün
milliyetlerden halkın, proletarya önderliğinde ve işçi-köylü ittifakı temeli üzerindeki
yüce devrimci birliği bugün her zamankinden daha güçlü. Bayat olanı atıp taze
olanı alan partimiz, 28 milyon üyesiyle, proletaryanın her zamankinden daha
güçlü bir öncüsü haline geldi.” Parti, hata yapanlara karşı daima fırsat
tanımalıdır. Partinin dönüştürücü gücü de buradan ileri gelir. Parti hata
yapanlara karşı sekter ve dıştalayıcı davrandığında, hata yapanları dönüştürme
şansını vermemiş olur.
Mao Zedung, bunu doğru ile yanlış arasındaki
ilişki olarak izah eder ve devamla şunu belirtir:
“Gerek
parti içinde gerekse parti dışında doğru ile yanlış arasında kesin bir ayrım
yapmalıyız. Hata yapmış kişilere nasıl davranılacağı önemli bir meseledir.
Doğru tavır, bu kişilerin devrime katılmasına
izin vermektir.
(...) Hata
yapan kişileri önce ‘gözlemeli’ ve sonra da ‘yardım’ etmeliyiz. Onlara iş
verilmeli ve yardım edilmelidir.
(...) Ne
kadar insan devrime katılırsa, o kadar iyidir. Hata yapan kimselerin arasından
sadece küçük bir azınlık hatalarına sarılır ve onları tekrarlayıp dururlar, ama
çoğunluk düzeltebilir
(...) Doğru, yanlıştan ayırt edilmelidir.
Doğru ile yanlış arasındaki ilişkide berraklık, insanları eğitmemizi ve bütün
partiyi birleştirmemizi sağlayacaktır. Parti içinde, ihtilaf, eleştiri ve
mücadele vardır. Bunlar gereklidir. Uygun miktarda eleştiri ve hatta şartlar
gerektirdiği zaman mücadele etmek, insanlara hatalarını düzeltmede yardım etme
yollarıdır ve onlar için yaralıdır.”
İki çizgi mücadelesinin ÇKP’yi nasıl dönüştürdüğü
ve eğittiğini Mao Zedung’tan dinleyelim:
“Genel olarak ele alındığında partimiz, son
yedi yılda parti içindeki yanlış fikirlerle mücadele etmek için iki cephede,
yani sağ oportünizme ve ‘sol’oportünizme karşı mücadele cephelerinde Marksist
Leninist mücadele silahını kullanmayı öğrenmiştir. Altıncı Merkez Komitesinin
5. Genel Toplantısından önce partimiz, Cen Du Siu’nun sağ oportünizmi ve Li Li
San yoldaşın ‘sol’ oportünizmiyle mücadele etmiştir. Bu iki yönlü parti içi
mücadelede kazanılan zaferler sayesinde partimiz büyük ilerlemeler
kaydetmiştir.
5. Genel Toplantısındaki ve Çang Guo Tao’nun
partiden atılmasıyla ilgili mücadeleler. Zunyi Toplantısı ‘sol’oportünist
nitelikte ciddi hataları (düşmanın beşinci ‘kuşatma ve bastırma’ harekatına
karşı mücadelede yapılan ilke hatalarını) düzeltti ve parti ile Kızıl Ordu arasında
birlik sağladı; bu toplantı, Parti Merkez Komitesi ile Kızıl Ordu’nun ana
kuvvetlerinin Uzun Yürüyüşü zaferle sonuçlandırmasını, Japonya’ya karşı direnmede
ileri bir duruma ulaşılmasını ve Japonya’ya karşı Milli Birleşik Cephe’nin yeni
siyasetinin uygulanmasını mümkün kıldı.” Komünist partilerde özeleştiri sorunu
dönüşmenin ve dönüştürmenin bir silahıdır.
Bu silah iyi kullanıldığında, parti içinde
gelişim çok daha farklı olabilir. Komünist parti hata yapanlara karşı
affedicidir. Hatalarını kabul eden, dönüşmeye açık olanlara yeni bir fırsat
vermek reddedilemez. Bolşevik Partisi tarihi buna iyi bir örnek
oluşturmaktadır:
“Partiden çıkartılan anti-Leninistler, Onbeşinci
Parti Kongresi’nden hemen sonra troçkizmden vazgeçtiklerini açıklayan ve
yeniden partiye alınmalarını isteyen dilekçeler vermeye başladılar.
Elbette ki, parti o sıralarda Troçki’nin, Rakovski’nin, Radek’in, Krestinski’nin,
Sokolnikov’un ve ötekilerin çoktandır yabancı casusluk servislerinin
hizmetine giren casuslar olduklarını, Kamenev’in, Zinovyev’in, Piatakov’un ve
ötekilerin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin kapitalist ülkelerdeki
düşmanlarıyla, Sovyet halkına karşı, ‘işbirliği’ yapmak üzere, ilişkiler
kurduklarını bilemezdi.
Ama,
geçirdiği deneyler partiye, en güç anlarda, Lenin’e ve Leninist partiye karşı
sık sık harekete geçen bu insanlardan her türlü alçaklığın beklenebileceğini
öğretmişti. Bu yüzden, parti onların yeniden partiye kabul edilmeleri için
verdikleri dilekçelerdeki sözlerini güvensizlikle karşıladı.
Ve içtenliklerini yoklamak için şu koşullarla
partiye alınabileceklerini açıkladı:
a) Troçkizmin, bolşevizm aleyhtarı ve Sovyet
aleyhtarı bir ideoloji olduğunu açıkça ilan etmeleri;
b) Parti
politikasının biricik doğru politika olduğunu açıkça ilan etmeleri;
c)Partinin
ve parti organlarının kararlarına kayıtsız şartsız uymaları;
d)
Partinin onları sınayacağı bir deneme süresinden geçmeleri; bu sürenin sonunda
partinin, sınavın sonuçlarına bakarak partiden çıkartılmış olanların her
birinin ayrı ayrı partiye kabul edilmeleri sorununu ele alacağı. (…) Partiden
çıkartılanların çoğunluğu, partinin bildirdiği yeniden partiye alınma
koşullarını kabul ettiler ve bunu basına ilan ettiler.”
(Bolşevik Parti Tarihi, Bilim ve Sosyalizm
Yayınları, Sf: 360)
Partizan-71-sayfa-11
(BİTTİ)
