30 Ekim 2025 Perşembe

Ahmet Zeki Okçuoğlu_ALINTI

Kemal Burkay'ın Kaleminden Bulgar İstihbarat Teşkilatı ile İlişkileri

Kemal Burkay, Roja Nu tarafından yayınlanan Anılar ve Belgeler adlı kitabının 1. cildinde, 12 Mart 1974 askeri darbesinden sonra Türkiye’den Avrupa’ya kaçış sürecini anlatırken, 

Komünist Partisi ismi altında Bulgaristan istihbarat teşkilatı ile ilişkileri hakkında dikkat çekici detaylar veriyor.

Bulgaristan'a Sığınma: Burkay, 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra Türkiye’den trenden atlayarak Suriye'ye oradan da Beyrut'a gittikten sonra, başvurduğu Bulgar Büyük Elçiliği'nin kendisine ve iki arkadaşına sahte pasaport verdiğini şu satırlarla yazıyor:

"Bulgaristan büyükelçiliğine gittik. Elçilikten yetkililer elçilik yakınındaki bir otelde yer ayırdılar. Orada işlemlerimiz tamamlanıncaya kadar Bulgar adlarına uyarlanmış adlarla kaldık. Sözde politik nedenlerle Türkiye'den kaçmış bulgarlardık. (...) Bulgar yetkililer bizim için geçiş belgeleri (lesse pas) hazırladılar ve bilet işini ayarladılar." (Burkay: 2001, 363)

 Burkay’ın 'Bulgar adları' ile gizlenmesi, Bulgar yetkililerin o ve iki arkadaşı için sahte pasaport düzenlemeleri, onlar için otel bulup ücretini ödemeleri, bu sürecin sıradan bir sığınma işlemi olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

 Sofya Günleri

 Burkay, Bulgaristan’a girişinin ardından yaşadıklarını şu sözlerle anlatır:

“Sofya Havalimanında bizi Bulgar yoldaşlar karşıladılar ve Sofya’nın Gornabana’ya götürüp bizi turistik bir otele yerleştirdiler. Burası Vitoşa Dağı'nın eteğinde, içmeleriyle meşhur bir yerdi. (...) Biz bir an önce Batı Avrupa'ya geçmek ve orada Türk ve Kürt göçmenlerin, politik mültecilerin Cunta'ya karşı yürüttükleri çalışmalara katılmak istiyorduk.

 Bulgar dostlardan istediğimiz de Batı'ya geçiş için bize pasaport sağlamalarıydı. Onlarsa bunun zaman alacağını söylediler ve biyografimizi çocukluktan başlayarak ayrıntılı biçimde yazmamızı istediler. Yazıp verdik. Bir süre sonra bize kent merkezine daha yakın bir semtte dayalı döşeli bir daire buldular. Dediklerine göre dairenin sahibi görevle başka bir ülkedeymiş ve biz bir süre orada kalabilirmişiz.

Havalar soğumuştu, üzerimizde yazlıklar vardı. Bizi kent merkezindeki süpermarkete götürüp kışlık giyecekler almamızı istediler. Ben iç çamaşırının yanı sıra bir kazak ve palto aldım. Diğerleri de ihtiyaçları olan bazı giyim eşyaları aldılar. Doktor kontrolünden geçirildik. Ayaklarımdaki mantar hastalığı için ilaç verdiler. Ayrıca dişlerimizi yaptırdık. Bu arada Sofya'nın görülmesi gereken yerlerini gezdirdiler.” (Burkay, 2001, s. 365)

 

Burkay'ın başından itibaren anlattığı şeyler (Bulgaristan da dahil) dünyanın hiçbir ülkesinde uygulanan bir prosedür değil. 'Bulgar dostlar' diye andığı kişiler, gerçekte Bulgar Devlet Güvenlik Teşkilatı’na


(DS – Durzhavna Sigurnost) mensup görevlilerdi.

 

Mülteciye sahte pasaport çıkarılması, kalacak yer, giyim, sağlık hizmeti temin edilmesi; buna karşılık ayrıntılı biyografi yazdırılması, istihbarat teşkilatlarının bilinen klasik faaliyetlerindendir.

 

Avrupa’ya Gönderiliş: Münih Günleri

Kendi anlatımı ile Burkay, Bulgaristan’daki 'misafirliği' müddetinde, zihin dünyasında köklü bir dönüşüm yaşıyor. Yıllarca Kürt milliyetçiliğine karşı amansız bir mücadele yürüten Burkay, direksiyon kırarak; onun dili ile konuşmaya başlıyor:

 “Ben artık kendimi TİP’e yakın hissetmiyordum.

 Son aylarda yaşadıklarımızla birlikte ayrı örgütlenmeye ilişkin eğilimim güçlenmişti. Kürt ulusal hareketinin Marksist-Leninist nitelikte öncü bir örgüte gereksinimi olduğu kanısındaydım ve bunun teorik temellerini oluşturmak gerektiğini düşünüyordum. Bu nedenle zaman geçirmeden Avrupa’ya geçmeliydim.

 Bulgar yoldaşlar bize ‘Burada kalın, parti akademisinde ya da üniversitede okuyun’ dediler. Ben, bunun zaman kaybı olacağını söyledim. Bunun üzerine aramızdan iki kişinin Almanya'ya gidip durumu yerinde görmesi önerildi. Benle Nurettin için değişik isimlerle Türk pasaportu yapıldı, gidiş-dönüş uçak bileti ayarlandı.

 Bir ay kalıp dönecektik.” (Burkay, 2001, s. 370)

 Bu sözlerden Bulgaristan istihbarat teşkilatı ile Burkay arasında organik ilişkisinin oluştuğu anlaşılıyor.

Nitekim görevle arkadaşı Nurettin ile birlikte Münih’e gidiyor. Münih, o dönemde Avrupa’daki en güçlü Kürt organizasyonu olan Hevra’nın merkezidir.

 

Burkay Hevra'nın yöneticileri ile ilişki kuruyor ve onlara, bir süredir yayını durdurulmuş olan yayın organları Ronahî dergisinin yeniden yayınlanmasını öneriyor ve ikna ediyor. Dergi önce Türkçe, ardından Kürtçe yayımlanmaya başlıyor.

 

Yaptığı çalışmalar hakkında ilgililere rapor vermek üzere Sofya'ya dönen Burkay oradaki temasları hakkında şunları söylüyor.

 

“Almanya gezimizin izlenimlerini anlattık. Bulgar yoldaşlar ne yapmak istediğimizi sordular. Ben bir an önce dönüp Almanya’da çalışmak istediğimi söyledim."(Burkay, 2001, s. 373)

Burkay bu defa, Ronahî’nin yayınlandığı yer olan Konstanz’a geliyor. Daha önce Ronahî’nin bürosu olan binanın çatı katındaki bir odada kendisine tahsis ediliyor. Orada Ronahî’nin sayılarını hazırlamak için yoğun bir çalışmaya giriyorlar. Ayrıca yayınlanmak üzer kitaplar hazırlıyor. (Burkay, 2001, s. 373

 Finansman İlişkisi

 Burkay Aılar ve Belgeler kitabında, Bulgarlarla finansman ilişkisini şu satırlarla anlatır:

“1973 başından 1974 yazına kadar, yaklaşık bir buçuk yıl Almanya’da kaldım. Bu süre içinde iltica isteminde bulunmadım. Ayrıca fazla masrafım da yoktu. Bulgar dostların bana verdikleri 2000 Mark harçlık bu sürede bana yetti. Eşime ve çocuklarıma gelirken bir yıl yetecek kadar para bırakmıştım. Geldikten sonra Bulgar dostların bana verdikleri harçlıktan bir kısmını onlara gönderdim.”(Burkay, 2001, s. 376)

 O dönemde Bulgaristan, Sovyet bloku adına Türkiye'de yürütülen Sovyet taraftarı ideolojik ve siyasi faaliyetlere maddi destek sağlayan, hatta casusluk faaliyetlerini organize etmesi ile biliniyordu.

 Sofya’ya Dönüş: Sorgulama

 Burkay, Federal Almanya’da iltica talebinde bulunmuyor, yine kendi beyanına göre, belirli peryodlarla, Bulgaristan'nı kendisi için tanzim ettiği Türkiye pasaportu ile Sofya'ya gidip, dönüyor.

O dönem Türkiye pasaportları için vize şartı olmadığı için, herhangi bir problemle karşılaşmadan, rahatlıkla Bulgaristan'a gidip dönüyor. Ancak Sofya'da inmesi için vize alması mecburiyeti vardı. Aksi takdirde trenden inmesine izin verilmiyordu. Bunun için Almanya'daki Bulgar Elçiliğinden vize alması veya gelip istasyondan alması için ilişki içinde olduğu Bulgar istihbarat görevlisini haberdar etmesi gerekiyordu. İlk defa gidişinde acemiliğinden, vize almadığı gibi geleceğinden İvanov'u da haberdar etmemişti.

 Bilet Türkiye için alındığı için, Sofya'da trenden inmek istediğinde görevli izin vermiyor. Bir sonraki durak Kapıkule idi, orada yakalanması kaçınılmazdı. Burkay görevliye ilişki içinde olduğu İvanov'un telefon numarasını görevliye verirse de işe yaramaz. Trenin kapıları kilitli olduğu için, inmesi için tek yol vardı: bir yolunu bulup trenin penceresinden atlamak. Nitekim bunu başarıyor.

 Ne de olsa trenden atlama konusunda tecrübeli idi. Bu onun ikinci defa Trenden atlama vakası idi. İlkinde Suriye'ye geçmek için Nusaybin'de trenden atlamıştı. Trenden atladıktan sonra, Bulgar devletinin onun için tahsis ettiği eve gidiyor ve telefonla İvanof'a geldiğini bildiriyor. (Burkay, 2001, s. 384)

 Burkay’ın Sofya'ya dönüşü ilişkilerinde yeni bir gerilimle başlıyor. Burkay hadiseyi şöyle anlatıyor:

 "Birkaç gün sonra Merkez Komitesinden bir yetkili ve iyi Türkçe bilen bir çevirmen, İvanof’la birlikte kaldığımız eve geldiler. Görüşmede MK üyesi sert bir şekilde ‘Sen Kürt milliyetçiliği yapıyorsun, bu sosyalist ideallerle bağdaşmaz’ dedi. (…) Ben de Türkiye Şartlarında Kürt Halkının Kurtuluş Mücadelesi adlı kitabımı çıkarıp gösterdim: ‘Burada sosyalist görüşlerle bağdaşmayan ne var, bana gösterin!’ dedim. (...) böyle bir tepkiyi beklemiyorlardı ve sanırım böye tepkilere alışık da değildiler. Daha sonra bana kişisel bir isteğim olup olmadığını sordular. Kişisel bir isteğimin olmadığını, ama eğer yardımcı olacaklarsa Hevra'ya yardımcı olmalarını söyledim. Onlarsa bu konuda bir şey söylemediler. Bir kaç gün sonra değişik bir isimle bana bir yeni pasaport verdiler ve yeniden Almanya'ya döndüm.” (Burkay, 2001, s. 383-384)

 Bu diyalog, Burkay’ın faaliyetlerinin Bulgar Komünist Partisi’nin merkez organları tarafından doğrudan takip edildiğini gösteriyor. Bu dialogda enteresan olan Bulgar yöneticinin kendisini 'Kürt milliyetçiliği' ile suçlaması karşısında Burkay'ın bu suçlamaya aşırı bir tepki göstermesi ve masumiyetini ispatlamak için, gelmeden önce kaleme aldığı ve beraberide getirdiği, yukarıda sözünü ettiği kitabı kendisine vermesi.

 

 Kürt milliyetçiliğ denince akla, Kürdistan devletinin kurulması fikri gelir. Kürt milliyetçiliğine karşı olmak, Kürtlerin devlet kurma hakkına karşı olmak, bir bakıma onlarla ilgili mevcut statükonun değiştirilmemesi manasına gelmektedir.

 Anlaşılan o ki, Burkay Bulgar görevlileri ikna etmiş olmalı, kendisine yeni bir pasaport verilmiş ve tekrar Almanya'da görevinin başına dönmesine izin verilmiştir.

 Türkiye’ye Dönüş: İlişki Devam ediyor

 1974’te çıkarılan Ecevit Affı’ndan sonra Burkay, yurt dışına çıkışında izlediği güzergahı tersinden izleyerek, Bulgaristan'ın verdiği pasaportla Sofya üzerinden Beyrut’a, oradan Suriye’ye, ardından da sınırı gizlice geçerek Türkiye’ye dönüyor. Dönüş o kadar sorunsuz olur ki, sanki hiç yurt dışına çıkmamış gibi.

Bu rahat geçiş, Bulgar bağlantısının yalnızca kaçış dönemine mahsus bir ilişki olmadığını, dönüş sürecinde de bu kanalın kullanıldığı anlaşılıyor.

 

Burkay'ın başta gelen dönüş nedeni Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisini kurmak. Parti Kurulduktan sonra, onun legal yayın organı Özgürlük Yolu dergisi çıkarıldıktan sonra Bulgar istihbaratı ile ilişki yeniden devreye girdiğini görüyoruz.

 Özgürlük Yolu'nun Ankara’daki Sanlı Han’daki bürosunda Bulgaristan Büyükelçiliği Kültür Ateşesi (aynı zamanda istihbarat görevlisi) 1976'da Burkay'ı ziyaret ediyor. (Burkay: 2009, 57)

 Bu,Burkay’ın Bulgar bağlantısının kişisel temas seviyesinde devam ettiğini gösterir.

 Bulgaristan’ın Kültür Ataşeleri genellikle DS’nin Dış Operasyonlar Dairesi'ne bağlı görevli oluyordu. Kültür ateşeleri, bilgi aktarımı, Doğu Bloku adına Türkiye’deki sol çevreleri kontrol ve yönlendirme ve casusluk faaliyetlerini yürütüyordu

 Burkay'ın sözünü ettiği Kültür ateşesi aynı yıl, yeni kurduğumuz Kava Yayınevini de ziyaret etti. Bu satırların yazarı da o esnada yayınevinde bulunuyordu. Onunla tanışıklığım bununla sınırlı kalmadı:

 1981'de, İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde görülen ona bağlı kurulan bir casusluk şebekesi davasında, savunma avukatı olarak yer aldım.

 

Burkay'ın onunla ilgili yazdıklarını, Kava yayınevinde onunla tanışmamı ve casusluk davasını bir sonraki yazımda kaleme alacağım.

 

30 Ekim 2025 #Ahmet Zeki Okçuoğlu

 

 

29 Ekim 2025 Çarşamba

5. Türkiye’de Milli Baskının Şampiyonları ve Onların Suç Ortakları

 Ülkemizde milli baskının asıl şampiyonları, komprador nitelikteki Türk büyük burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır. ABD emperyalizmi, bunların milli baskı politikasını ve ırkçılık politikasını desteklemekte ve kışkırtmaktadır. Ama aynı suça, yani milli baskılara, daha sinsi ve daha ince metotlarla, milli karakter taşıyan Türk orta burjuvazisi de iştirak etmektedir.

 Lenin yoldaşın deyimiyle bunlar: “Bütün siyasi meselelerde olduğu gibi diller meselesinde de [tabii milli meselenin her alanında] bir elini (açıkça) demokrasiye uzatan ve öteki elini (arkalarında) gericilere ve polis ajanlarına uzatan ikiyüzlü bezirgânlar gibi davranmaktadırlar.” Doğan Avcıoğlu’na, Ecevit’e ve bütün oportünistlerimize, M. Belli’ye, H. Kıvılcımlı’ya bakın! Lenin’in bu tanımına nasıl da uyuyorlar. Bunlar, bir yandan iktidarın elindeki feodal sopaya, bunun işe yaramayacağını ilerisürerek karşı çıkarken, öte yandan milli baskının daha ince ve kibar metotlarını tavsiye etmekten kendilerini alamıyorlar.

#D. Avcıoğlu feodal sopayı sımsıkı kavramış, azgın ve fanatik Türk şovenistlerinin dahi savunmaya cesaret edemediği komando zulümlerini, “Bir Komando Subayı Anlatıyor” (Devrim Gazetesi) başlıklı iğrenç tefrikayla müdafaaya kalkıştı. Bu zulmü şöyle savunuyor: “Kadınları askerler aramaktadır. Kadınların aranmasında dedektör kullanılmaktadır. Ağaların dışında, köylülerin herkesin gözü önünde dövüldükleri doğru değildir. Soyundurma ve toplu olarak halkı yerlerde süründürme iddiaları asılsızdır. Ancak yat-kalk talimleri yaptırılmıştır. Ayrıca bazı yerlerde silahlar ve kanun kaçakları teslim edilmeyince şüpheli kişilerin, etkili bir yol olan karısının ve kendilerinin soyundurulup teşhir edileceği tehdidiyle korkutulduğu doğrudur. Fakat tehdidin ötesinde bir şey yapılmamıştır.” D. Avcıoğlu ve benzerlerinin bu kaba şovenizmine ve iğrenç suç ortaklığına karşılık, M. Belli ve benzerleri daha gizli (ama yine de aşikâr) bir Türk milliyetçiliğinin (Marksizm-Leninizm’le maskelenmeye çalışılan bir milliyetçiliğin) bayrağını olanca gücüyle yüksek tutmakta ve bunu “sosyalistlerin tarihi görevi” saymaktadır.

Türkeş’in ırkçı-turancı faşizminde bile “olumlu” bir yön bulan M. Belli, Kürt meselesinde şöyle diyor:

“Türkiye’de etkin topluluklariçin ve özellikle Kürtleriçin ana dil ve kültür eğitimlerinin, merkezi, laik, devrimci bir cumhuriyet maarifi yönetiminde olmasını gerekli gördüğümüzü belirttik... Tarihi köklere dayanan Türklerle Kürtler arasındaki kardeşliğin, Türkiye’de ulusal birliğin, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün hangi biçimde olursa olsun baltalanması, hem Türklerin, hem Kürtlerin gerçek çıkarlarına aykırı sonuçlara varır ve dünyanın bu bölgesinde emperyalizmin durumunu güçlendirir.” (abç)

Bu,

hâkim millet şovenizminin ta kendisi değil midir?

Sözde milliyetlerin eşitliğinden yana görünüp, gerçekte devlet kurma imtiyazını sadece Türklere tanıyarak, Kürtlerin devlet kurma hakkını “ulusal birlik”, 227 “toprak bütünlüğü” gibi demagojik burjuva sloganları ile ortadan kaldırmak en adi bir tarzda milliyetler arasındaki eşitsizliğin ve Türk burjuvazisinin imtiyazlarının savunuculuğunu yapmak değil midir?

Sosyalistler, herhangi bir ulus lehine en ufak bir imtiyaza, bir eşitsizliğe dahi karşıdırlar. Oysa Türkiye’de ulusal devlet kurma bugüne kadar bir ulusun, Türk ulusunun bir imtiyazı olagelmiştir ve durum halen de böyledir.

Biz komünistler,

hiçbir imtiyazı savunmadığımız gibi, bu imtiyazı da savunmayız,savunmuyoruz. Kürt milletinin devlet kurma hakkını olanca gücümüzle savunuruz ve savunuyoruz. Biz bu hakka sonuna kadar saygılıyız; biz, Türklerin Kürtler üzerindeki (ve başka milliyetler üzerindeki) imtiyazlı durumlarını desteklemeyiz, biz kitlelere bu hakkı tereddütsüz tanımayı öğretiriz, devlet kurma hakkının herhangi bir ulusun tekelinde imtiyaz olmasını reddetmeyi öğretiriz.

Lenin yoldaş şunu diyor:

“Eğer ulusların ayrılma hakkı sloganını ileri sürmez ve onu savunmazsak, o zaman ezen ulusun sadece burjuvazisinin değil, ama feodal derebeylerinin ve despotizminin de oyununa gelmiş oluruz.”

 Bizim milli karakterdeki orta burjuvalarımız ve sosyal oportünistlerimiz, bir yandan imtiyazlara karşıymış gibi bir poz takınırken, öte yandan ve sinsice Türk burjuvazisi lehine mevcut imtiyazlara dört elle ve kıskançlıkla sarılıyorlar.

 Bu ikiyüzlü bezirgânlar, bir ellerini (açıkça) demokrasiye uzatırken, öteki ellerini (arkalarında) gericilere ve polis ajanlarına, azgın ve fanatik Türkeş milliyetçiliğine, feodal ırkçılığa uzatıyorlar, onlarla suç ortaklığı yapıyorlar.

Milli baskının sadece Kürt halkına uygulandığı ne kadar yanlışsa, milli baskıyı sadece komprador burjuva ve toprak ağaları iktidarının uyguladığı da o kadar yanlıştır.

Milli karakterdeki Türk orta burjuvaları ve onların temsilcileri (Doğan Avcıoğlular, İlhan Selçuklar, onların izinde yürüyen bilumum Türk milliyetçileri), bunlardan en ufak bir farkı olmayan oportünistlerimiz (M. Belli, H. Kıvılcımlı,Aren-Boran oportünistleri ve daha sinsi olan Şafak revizyonistleri) milli baskının uygulanmasında Türk komprador burjuvazisinin ve toprak ağalarının suç ortaklarıdır.

Bunların sinsi milliyetçiliğiyle de mücadele edilmeden, Türk işçileri ve emekçileri üzerinde, bu milliyetçiliğin izleri de silinmeden çeşitli milliyetlere mensup işçiler ve emekçiler arasında, karşılıklı güven, birlik ve dayanışma sağlanamaz.  

 “Halk Hareketi” ve Milli Hareket

Milli baskının sadece Kürt halkına uygulandığını, milli baskının amacının Kürt halkını yıldırmak olduğunu iddia eden Şafak revizyonistleri, milli baskılara karşı gelişen Kürt milli hareketini de, halk hareketi olarak görmektedir. “Kürt halkı, ağır milli baskı ve eritme poltikasına karşı mücadele bayrağını kaldırmıştır”.

“Kürt halkının, demokratik haklar, milliyetlerin eşitliği ve kendi kaderini tayin için giriştiği mücadele...”

Oysa halk hareketiyle milli hareket bambaşka şeylerdir. Halk hareketi, her tarihi dönemde, ezilen kitlelerin, kendilerini ezen yukardakisınıflara karşı, hem kısmi talepler uğruna, hem de bizzat yöneticisınıfları devirmek için giriştikleri mücadelenin adıdır. Halk hareketi, ezilen kitlelerin sınıf hareketidir. Tarihin ilk dönemlerinden beri halk hareketleri vardır. Halk hareketleri, emperyalizm çağında ve “emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği” çağımızda proletaryanın bilinçli önderliğiyle birleşmekte, kitlelerin sömürüden ve zulümden kesin kurtuluşuna doğru ilerlemektedir.

Oysa milli hareket,

 birinci olarak, sınırları belli bir tarihi alana yerleşmiştir. Lenin yoldaşın işaret ettiği gibi BatıAvrupa’da milli hareketler, aşağı yukarı 1789 ile 1871 arasında, oldukça belli bir dönemi kapsar. “İşte bu dönem, milli hareketler ve milli devletlerin kuruluş dönemidir”.

 DoğuAvrupa’da ve Asya’da ise milli hareketler, ancak 1905 yılında başlamıştır. İkinci olarak, milli hareketlerin tabii eğilimi, milli devletlerin kurulması yönündedir. 1789-1871 döneminin sonuna doğru Batı Avrupa, yerleşik bir burjuva devletler sistemine dönüşmüştür; ve bu devletler (İrlanda hariç) kural olarak, milli bütünlüğü olan devletlerdir. (Lenin)

 DoğuAvrupa’da veAsya’da 1905’lerde başlayan milli hareketlerin tabii eğilimi de, yine milli devletlerin kurulması yönündedir. “Rusya’da, İran’da, Türkiye’de, Çin’de devrimler, Balkan savaşları... Doğu’da bizim dönemimizin dünya olayları zincirini bunlar teşkil eder.

Ve bu olaylar zincirinde milli bağımsızlığa ve milli bütünlüğe sahip devletler kurma yönünde (abç), koca bir dizi (altını çizen Lenin) burjuva-demokratik milli hareketin belirdiğini görmemek için insan kör olmalıdır...” (Lenin)

Niçin,

milli hareketlerin tabii eğilimi milli devletlerin kurulması yönündedir?

 Çünkü,

milli hareketler kapitalizmin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Ve kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelmiştir.

“Bütün dünyada kapitalizmin feodal düzene karşı nihai zaferinin sağlandığı dönem, milli hareketleri de birlikte getirmiştir. Meta üretiminin tam bir zafer kazanabilmesi için, burjuvazi, iç pazarı ele geçirmek zorundadır. Bundan başka, siyasi düzeyde birleşmiş, halkı tek dil konuşan topraklara ihtiyaç vardır: bu topraklar üzerinde o dilin gelişip edebiyatta yer etmesini önleyen bütün engeller ortadan kaldırılmış olmalıdır. Dil insanlar arasında en önemli ilişki aracıdır. Dil birliği ve dilin hiçbir engelle karşılaşmadan gelişmesi, çağdaş kapitalizmin gerektirdiği çapta gerçekten serbest ve yaygın bir ticaret için; halkın ayrı sınıflarda serbestçe ve yaygın olarak gruplaşması için; ve nihayet pazarla büyük ya da küçük her bir mülk sahibi arasında ve satıcıyla alıcı arasında sıkı bir bağın kurulabilmesi için en önemli şartlardır.” “Dolayısıyla her milli hareketin tabii eğilimi, milli devletlerin kurulması yönündedir.

Çağdaş kapitalizmin ihtiyaçlarını en iyi bu devletler karşılar. En köklü ekonomik etkenler bu yönde işler ve o yüzden bütün Batı Avrupa için, hatta bütün medeni dünya için milli devlet, kapitalist dönemin tipik ve normal devletidir.” “Karışık milletlerden meydana gelen devletler (milli devletlerden ayrı olarak çok milletli devletler diye bilinen devletler), ‘her zaman’iç yapıları şu ya da bu nedenlerle anormal ya da az gelişmiş (geri) devletlerdir.” (Lenin, UKTH)

Üçüncü olarak, milli hareket “özünde her zaman burjuvazisinin damgasını taşımakta ve herşeyden önce burjuvazi için yararlı, onun tarafından özlenilir bir hareket olmaktadır.” (Stalin) Stalin yoldaş şöyle demektedir:

“Her yandan sıkıştırılan ezilen ulusun burjuvazisi, tabii harekete geçer. Kendi halkına hitap eder ve kendi özel davasını bütün halkın davasıymış gibi göstererek bütün avazıyla ‘vatan’diye bağırmaya başlar. Kendi ‘vatandaşları’ arasında, ‘vatan’ için bir ordu toplar ve ‘halk’ bu çağrılara her zaman kayıtsız kalmaz. Burjuvazinin bayrağı çevresinde toplanır. Yukarıdan gelen baskı onu da ezer ve hoşnutsuzluğuna sebep olur.” 230

“Ve işte ulusal hareket böyle başlar.

Ulusal hareketin gücü, bu harekete ulusun geniş tabakalarının, proletarya ile köylülerin katılma derecesiyle orantılıdır.” Stalin yoldaş, ulusal harekete, işçilerin ve köylülerin hangi şartlar altında katıldıklarını tahlil ettikten ve “bilinçli proletaryanın denenmiş olan kendi bayrağı vardır ve onun, burjuvazinin bayrağı altında safa girmesinin gereği olmaz” dedikten sonra şöyle devam ediyor:

“Yukardaki söylediklerimizden çıkan açık sonuç şudur ki, yükselen kapitalizm şartlarında ulusal savaş, burjuva sınıflar arasındaki bir savaştır. Bazen burjuvazi ulusal harekete proletaryayı da sürükleyebilmekte ve o zaman ulusal hareket görünüşte [altını çizen Stalin], ama yalnız görünüşte, bir‘genel halk hareketi’karakteri kazanmaktadır. Ama bu hareket özünde [altını çizen Stalin] her zaman burjuvazinin damgasını taşımakta ve her şeyden önce burjuvazi için yararlı ve onun tarafından özlenilir bir hareket olmaktadır.”

 (Stalin, Marksizm ve Milli Mesele, s. 24-25-26).

Stalin yoldaşın da hemen eklediği gibi “bundan, proletaryanın, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşısavaşmaması gerektiğisonucu asla çıkarılmamalıdır.” Hayır, bundan çıkarılacak sonuç, halk hareketi ile milli hareketin bir ve aynı şey olmadığıdır.

Özetlersek,

halk hareketi, ezilen ve sömürülen yığınların sınıf hareketidir. Ve özünde, her zaman ezilen kitlelerin damgasını taşımaktadır; her tarihi dönemde vardır ve bugün halk hareketleri, sınıf bilinçli proletaryanın önderliğiyle birleşerek, demokratik halk devrimleriyle ve sosyalist devrimlerle kitlelerin nihai kurtuluşlarını gerçekleştirmeye yönelmiştir.

Milli hareketler, yükselen kapitalizm şartlarında ortaya çıkmıştır. Batı’da 1789 ile 1871 arasında bir belli tarihi dönemi kapsar; Doğu Avrupa’da ve Asya’da 1905’lerden sonra başlamıştır ve halen yer yer devam etmektedir; milli hareketler özünde her zaman burjuvazinin damgasını taşımaktadır ve her milli hareketin tabii eğilimi, kapitalizmin ihtiyaçlarına en iyi cevap veren milli bütünlüğü olan devletlerin kurulması yönündedir.

 

Bugün Türkiye Kürdistan’ında “hızla güçlenmekte” olan hareket, hem Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının başını çektiği Kürt milli hareketidir, hem de ezilen ve sömürülen Kürt işçi ve köylülerinin, gittikçe komünist bir önderlikle birleşme istidadı gösteren sınıf hareketi yani, halk hareketidir.

Birincisi,

sadece Türk hâkim sınıflarının milli baskılarını ortadan kaldırmaya ve aynı zamanda Kürt burjuvazisinin ve toprak ağalarının “iç pazarı” ele geçirmesi amacına yöneldiği halde;

ikincisi,

hem Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının sömürü ve baskısına, hem de milli baskıya, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı yönelmiştir. Şafak revizyonistleri, karakteri ve amaçları yönünden birbirinden tamamen farklı bu iki hareketi, “halk hareketi” adı altında bir ve aynı şey gibi göstermektedir.

 7. Doğu Avrupa ve Asya’da Milli Hareketlerin Gelişmesi

 Doğu Avrupa’da ve Asya’da milli hareketlerin, ancak 1905’lerde başlamış olduğunu ve bu hareketlerin tabii eğiliminin de, milli devletlerin kurulması yönünde olduğunu belirttik.

Doğu Avrupa’da ve Asya’da milli hareketlerin başladığı dönem, emperyalizmin teşekkülü, ticaretin uluslararası bir nitelik kazanmasıyla, milletlerarası sermayeyle, milletlerarası işçi sınıfı arasındaki çelişkinin ön plana çıktığı dönemdir.

1905’lerden İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar geçen süre içinde, Doğu Avrupa’da ve Asya’da milli devletler (bir kısmında çok milletli devletler) teşekkül etmiş, sömürgeler, genel olarak sözde bağımsız hale gelmişlerdir. Gerçekteyse, bağımlılığın yeni bir biçimi yaygınlık kazanmış,sömürge ülkelerin yerini, yarı-sömürge ülkeler almıştır.

1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi,

bütün dünyada burjuva önderliğinde eski tip devrimler dönemini kapamış, proletarya önderliğinde yenidemokratik devrimler dönemini ve sosyalist devrimler dönemini açmış bulunuyordu.

Burjuvazi, bütün dünyada halk hareketlerinden korkar hale gelmiştir. Bu yüzden, Doğu Avrupa’da ve Asya’da milli hareketler, sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten ileri gidemediler; yarı-feodal yapıyı ise olduğu gibi muhafaza ettiler.

 Burjuvazi ve toprak ağaları sınıfları ittifak kurarak emperyalizmle işbirliğine giriştiler. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Çin’de yeni-demokratik devrimin başarıya ulaşması, DoğuAvrupa ülkelerinde proletarya önderliğinde antifaşist halk cephelerinin iktidarı ele geçirmesi, bunların demokratik halk diktatörlüğünden, durmaksızın proletarya diktatörlüğüne ve sosyalizmin  inşasına geçmeleri, emperyalizmin gerilemesi, bütün bunlar, geri ülkelerdeki burjuvaziyi devrimden daha çok korkar hale getirmiştir.

Emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği bu yeni dönemde milli hareketlerin durumu şudur: Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde milli ve demokratik devrimin tamamlanması görevi, yani emperyalizmin ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi görevi, artık proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Burjuvazi, artık kendisinin tarihi görevleri olan bu görevleri başaracak güçte ve yetenekte değildir. Sadece milli burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya önderliğindeki birleşik halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir.

O da durmaksızın yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan durum budur. Öte yandan, hâlâ devam eden az miktardaki eski sömürgelerde ve çok milletli devletlerde ezilen, bağımlı ve uyruk milletlerin burjuvaları ve bir kısım toprak ağaları, milli baskılara karşı ve milli devletler kurma amacı ile milli hareketlere girişmektedirler.

Gerek sömürgelerdeki ve gerekse uyruk milletlerdeki bu milli hareketler, eski dönemin çağımıza devrettiği, yaygın olmayan ve çağımızı karakterize etmeyen ama yine de Marksist- Leninistlerin ele almak zorunda oldukları birer vakıadırlar. Bu iki tip ulusta da milli hareketlerin doğal gelişme eğilimi, milli devletlerin kurulması yönündedir.

Kesin bir şey varsa, o da, bu milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir muhteva taşıdığıdır. Ama öte yandan, kesin bir başka şey de, buralardaki milli hareketlerin ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın, milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağıdır.

Bu uluslarda da emperyalizmi ve feodalizmi silip süpürmek görevi, yine proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Bu iki tip ulusta da proletarya hareketi, bir yandan milli ve demokratik devrimi tamamlama görevinin kendi omuzlarında olduğunu bilmeli, öte yandan da burjuva milli hareketinin ilerici ve demokratik muhtevasını desteklemelidir. Türkiye bugün çok milletli devletlerden biridir. Ve Türkiye’de sadece Kürtler bir ulus teşkil ederler. Bu bakımdan da, Türkiye komünistleri açısından, milli meselenin esasını (tamamını değil) Kürt meselesi teşkil eder. Şimdi, Kürt milli hareketinin gelişmesine göz atalım.

 Kürt Milli Hareketi-devami-var

 

23 Ekim 2025 Perşembe

Nepal Devrimci Komünist Partisi Merkez Komitesi: C.P. Gajurel, Genel Sekreter olarak seçildi-20 Ekim 2025


 

Nepal Devrimci Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin üçüncü genel kurul toplantısı 15-19 Ekim 2025 tarihleri ​​arasında gerçekleştirildi. Toplantıda alınan önemli kararlar, parti Genel Sekreteri CP Gajurel Gaurav tarafından bir basın açıklamasıyla kamuoyuna duyuruldu.

Genel Sekreter Vekili C. C. P. Gajurel başkanlığındaki toplantıda, öncelikle Nepal ve dünya komünist hareketinde halk mücadelesi, halk hareketi ve büyük halk savaşında hayatını kaybeden bilinen ve bilinmeyen tüm şehitlere saygı duruşunda bulunuldu.

Toplantıda, Nepal Devrimci Komünist Partisi Genel Sekreteri C. Mohan Baidya ‘Kiran’ın sağlık sorunları nedeniyle Genel Sekreterlik ve Merkez Komite görevinden istifası kabul edildi. Toplantıda, bugüne kadar genel komünist harekete yaptığı katkılar büyük takdirle karşılandı. Ayrıca, toplantıda boşalan göreve Genel Sekreter Vekili C. P. Gajurel ‘Gaurav’ seçildi.

Açıklamada, “Daha sonra yeni seçilen Genel Sekreter K. Gaurav siyasi ve örgütsel raporu sundu. Kapsamlı tartışma ve müzakerelerin ardından teklif toplantıda kabul edildi. Siyasi teklifin özü şu şekildedir” denildi.

a) Uluslararası durumu değerlendiren siyasi rapor, dünya savaşı tehdidinin artmasına rağmen, asıl çelişkinin emperyalizm ile ezilen uluslar ve halklar arasında olduğu sonucuna varmakta ve emperyalizme karşı güçlü bir birleşik cephe oluşturmak için dünyadaki anti-emperyalist güçlerin birleştirilmesinin ve küresel düzeyde uluslararası bir komünist merkezin inşası için girişimlerin artırılmasının gerekliliğini vurgulamaktadır.

b) Ulusal durum ele alındığında, Nepal halkının bugün sonuçlarına katlandığı, çünkü önceki Panchayat hükümeti sırasında başlatılan neoliberal ekonomik politikanın, parlamentodaki büyük siyasi partiler, NK, NKP (UML) ve NKP (MK) tarafından yönetilen yozlaşmış rejim ve hükümet tarafından sürdürüldüğü sonucuna varılmıştır.

c) 8 Eylül’de başlayan Gen Z İsyanı, yozlaşmış bürokratik kapitalist ve feodal devlete, anayasaya ve parlamenter sisteme karşı değildi. Silahsız Gen Z gençliğinin, Oli liderliğindeki koalisyon hükümetinin sosyal medyaya koyduğu yasaklara, ülkedeki yolsuzluğa ve parlamento partilerinin diğer bazı yanlış ve keyfi faaliyetlerine karşı barışçıl bir hareketiydi. Ayaklanma sırasında emperyalizme ve yayılmacılığa karşı hiçbir ses yükselmedi. Dolayısıyla bu hareketin amacı yolsuzluğa son vermek, bu sistem altında iyi bir yönetim ve istihdam sağlamaktı.

d) 8 Eylül Gen Z Ayaklanması, Amerikan emperyalizmi, yayılmacılığı ve onların Nepalli yardakçıları tarafından ele geçirildi ve kendi çıkarlarını gerçekleştirmeye yöneldi.

e) Sushila Karki liderliğinde kurulan kukla hükümet, esas olarak Amerikan ve Hint egemen sınıfları ile onların Nepalli yardakçıları ve Nepal Ordusu liderliğinde bir iç anlaşmayla kurulan hükümettir.

f) Sushila liderliğindeki kukla hükümet, parlamento seçimleri ilan etse bile, bu seçimlerin yapılacağına dair bir kesinlik yoktur.

g) Ülkedeki mevcut durum göz önüne alındığında, toplantı, yurtsever, devrimci demokratik ve sol güçler arasında birleşik bir cephe oluşturulması, mücadele yoluyla bağımsız bir birleşik hükümet kurulması ve mevcut gerici anayasanın yürürlükten kaldırılarak bir halk anayasasının oluşturulması yönünde kararlılıkla ilerlemeye karar vermiştir.

h) Ulusal bağımsızlık ve egemenliğe yönelik tehdidin ciddileştiği mevcut durumda, toplantı, emperyalizme ve yayılmacılığa karşı bir hareket başlatmaya karar vermiştir.

j) Toplantı, sürdürülen örgütsel güçlendirme kampanyasına devam etme ve halk örgütlerinin ulusal konferanslarını düzenlemeye karar vermiştir.


Nepal Devrimci Komünist Partisi toplantısında kabul edilen 9 maddelik güncel öneriler

15-19 Ekim 2025 tarihleri ​​arasında Katmandu’da düzenlenen Nepal Devrimci Komünist Partisi Merkez Komitesi Üçüncü Genel Kurulu, dokuz maddelik güncel bir karar aldı.

Karar şöyle:

  1. 20 Asouj 2080’den (7 Ekim 2023) bu yana devam eden Hamas-İsrail savaşı iki yılını tamamladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın girişimiyle Hamas ve İsrail arasında bir barış anlaşması imzalandı. Barış anlaşması, Hamas’ın silah bırakmasını ve silahsızlanmasını şart koşuyor. Bu toplantı, barış anlaşmasını memnuniyetle karşılıyor ve Hamas’ın silahsızlandırılması koşuluna karşı çıkıyor.
  2. Rusya’nın 13 Falgun 2078’de (24 Şubat 2022) Ukrayna’ya karşı “Özel Askeri Harekât” adı altında başlattığı Rusya-Ukrayna savaşı, bugün de devam ediyor. Rusya ve ABD Başkanları, Vladimir Putin ve Donald Trump arasında Alaska’da savaşı sona erdirmek için üst düzey görüşmeler yapıldı, ancak somut bir sonuç elde edilemedi. Bu toplantı, Ukrayna’nın bağımsızlığına, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne desteğini ifade ediyor ve savaşın erken sona ermesi ve barışın sağlanması çağrısında bulunuyor.
  3. 25 Eylül 2025’te Hindistan hükümeti, Hindistan’ın birlik toprağı olan Ladakh halkının özerk bir devlet statüsü talep eden bir gösterisini bastırdı. Dört protestocu öldürüldü ve liderleri Sonam Wangchuk tutuklandı. Bu toplantı, Ladakh halkının meşru ve haklı taleplerini desteklediğini ifade ediyor ve Hindistan hükümeti tarafından gerçekleştirilen cinayet ve baskıyı şiddetle kınıyor. Ayrıca, tutuklanan liderin derhal ve koşulsuz serbest bırakılmasını talep ediyor.
  4. 10 Eylül 2025’te Çin Dışişleri Bakanı’nın Hindistan’a yaptığı ziyaret sırasında Çin ve Hindistan, Nepal’in Lipulekh topraklarının ikili ticaret yolu olarak işletilmesi kararını yeniden uygulamaya koyma konusunda anlaştılar. Karar, Nepal’in bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü ağır bir şekilde ihlal etmiştir. Bu toplantı, Çin ve Hindistan arasındaki söz konusu anlaşmaya şiddetle karşı çıkmakta ve Nepal Hükümeti’ni Nepal’in bağımsızlığına ve bütünlüğüne saygı göstermeye çağırmakta ve Nepal Hükümeti’ni sorunu çözmek için aktif diplomatik girişimlerde bulunmaya çağırmaktadır.
  5. Yolsuzluğun sona ermesi ve iyi yönetimin kurulması talebiyle 8 ve 9 Eylül 2025 tarihlerinde ülke çapında başlatılan “Z Kuşağı” ayaklanması sırasında 78 silahsız sivil hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi de yaralanmıştır. Bu toplantı, ayaklanmada hayatını kaybedenlere en içten taziyelerini sunmakta ve kurbanların ailelerine uygun tazminat ödenmesini ve yaralılara ücretsiz tedavi sağlanmasını şiddetle talep etmektedir.
  6. Toplantı, geçtiğimiz Eylül ayında Nepal’de yaşanan ve ülkedeki halk karşıtı, yozlaşmış ve komprador yönetim sisteminin neden olduğu Gen-Z isyanı sırasında emperyalist ve yabancı güçlerin yoğun müdahalesini kınamakta ve buna şiddetle karşı çıkmaktadır.
  7. Z Kuşağı Ayaklanması (2025) sırasında, Nepal Ordusu’nun korumakla yükümlü olduğu Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve Singha Durbar gibi önemli yapılar ateşe verildiğinde, Nepal Ordusu sessiz kaldı ve onları kurtarmak için harekete geçmedi. Ayrıca, siyasi inisiyatifi kendi eline alarak ülkeyi gerilemeye sürüklemeye çalıştı ve bu mümkün olmadığında, yeni bir Başbakan seçilmesinde önemli bir rol oynadı. Bu toplantı, Nepal Ordusu’nun sorumsuz tavrını ve sergilediği siyasi rolü şiddetle eleştiriyor ve kınıyor.
  8. Bu yıl Eylül’ün ortasında yağan şiddetli muson yağmurlarının neden olduğu sel ve heyelanlar, ülkenin çeşitli bölgelerinde can ve mal kaybına ve fiziksel altyapının hasar görmesine neden oldu. Bu toplantı, felakette hayatını kaybedenleri anıyor ve hükümetin etkilenen insanlara uygun yardımı sağlamasını ve hasarlı yapıları derhal yeniden inşa etmesini şiddetle talep ediyor.
  9. Ülkede şu anda bayram dönemi yaşanıyor ve esnaf bu durumdan faydalanarak günlük ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını ayrım gözetmeksizin artırıyor. Bu tür fiyat artışları sonucunda, sıradan vatandaşlar günlük hayatlarında enflasyonun yükünü taşımak zorunda kalıyor. Bu toplantı, hükümetten ve ilgili kurumlardan, ayrım gözetmeksizin yapılan fiyat artışlarının yol açtığı enflasyonu derhal kontrol altına almalarını ve tüketim mallarına herkesin ulaşmasını sağlamalarını şiddetle talep ediyor.

İktidarın Alevi açılım oyunu*Halil Gündoğan*17.10.2025

Öyle anlaşılıyor ki dinci-ırkçı iktidar bloğunun yeni bir “açılım” hamlesine daha ihtiyacı var. Malûm olduğu üzere ilki, esasen bölgesel gelişmelerden hareketle, bir devlet projesi olarak geliştirilen “Kürt açılımı” idi.  İkincisiyse, esasen iç siyasi dengeler üzerinden ihtiyaç duyulan, bir iktidar projesi olarak geliştirilen “Alevi açılımı”dır.

 Olgular ve yaşana gelen tarihi gerçekler merceğinde sorgulandığında, bu her iki açılımın da iç siyasette, farklı toplumsal kesimler üzerinden geliştirilecek yeni ittifaklar ile iktidara toplumsal dayanak oluşturarak ömrünü uzatma amaçlı olduğu rahatlıkla görülebilir. Yani iktidarın derdi, tıpkı önceki iktidarlarda olduğu gibi, ezilen ulusa, ezilen inanç gruplarına ve ezilen cinse karşı ta yedi ceddince uygulana gelen baskı, zulüm ve sömürüye son vererek onlara en temel demokratik haklarını tanımak değildir. Onların tek derdi hep şu olmuştur: Bu kesimleri hâkim ulus, cins ve inanç lehine baskı altında tutarak ezip sömürmek ve egemenin saltanatını sürdürebilmesinin elverişli aparatı olarak kullanmak.

 Alevi sorunu

İddia edildiğinin aksine, tüm diğer dinler gibi İslam dini de istilacı, işgalci ve hegemonik bir dindir. Kendinden önceki tüm inançlara karşı cihat açmış ve onları kılıç zoruyla “hak dini” dedikleri Muhammed’in dini öğretisi olan İslam’ı kabul etmeye zorlamıştır. Yola gelmeyenleri ya yok etmiş ya da “sapkın” ilan edip, her fırsatta katli vacip saymıştır. Bu tekçi ve tahakkümcü zihniyet öylesine katı ve gaddardır ki süreç içerisinde yorum farkıyla merkeze ters düşen farklı İslami akım ve fraksiyonları da aynı şekilde sapkın ve katli vacip olarak ilan etmiştir. Nitekim Muhammed’in damadı ve baş silahşörü de olan Hazireti Ali’in çocukları ve yakınları Kerbela denilen yerde susuzluğa mahkûm edilerek katledilebilmişlerdir. Bu süreçle birlikte Ortodoks İslam ile yollarını ayıran Ali taraftarı Şiiler arasında yüz yılları bulan düşmanlık bugün bile hâlâ aynı kindarlıkla devam ediyor.

 

İslam öncesi kadim inanç gruplarından biri olan Alevi inancı da “sapkın” ilan edilmiştir. İslam dininin kurucu önderi Muhammet ve onun baş komutanı Ali’yi kutsalları arasına almaları da Alevileri bu “katli vacip sapkınlar” kategorisinden çıkarmaya yetmemiştir. Aleviler siyasal İslam sisteminin özellikle halifeliğin Osmanlı padişahlarına geçmesi süreciyle birlikte, sürekli bir şekilde kıyım ve toplu katliamlara maruz bırakılmışlardır. Bu kitlesel toplu katliamların tarihe geçen en büyüğü ise padişah Yavuz Sultan Selim emriyle gerçekleşmiştir. (Hani bugün ki iktidarın, Alevi kurumlarının onca itirazlarına rağmen adını gurur ve nispet yaparcasına bir inatla İstanbul Boğaz Köprülerinden birine verdiği şu Kızılbaş düşmanı, eli kanlı Yavuz Sultan Selim.)

 

TC’nin kuruluş sürecinde halifelik ve şeriat sistemine son verilmesi, başta Aleviler olmak üzere diğer pek çok azınlık inanç gruplarının yeni sistemi bir kurtarıcı olarak görüp sahiplenmeleri sonucunu doğurmuştur. Öyle ki Atatürk, Dersim katliamının baş mimar ve sorumlusu olmasına rağmen, Aleviler yine de Atatürk “kara sevdasından” vaz geçmeyerek, ona tutunmaya, onun gölgesine sığınmaya devam edegelmişlerse; bunun temel nedeni Atatürk’ün o yarım yamalakta olsa cumhuriyet sisteminin temel ilkelerinden biri olarak anayasaya yazdırmış olduğu laiklikle özdeş görülmesinden ötürüdür.

 

Evet, her ne kadar da görünüşte halifelik ve şeriat kaldırılmış olsa da ama hem şeriat isteyen oldukça güçlü bir toplumsal kesim mevcudiyetini korumakta ve hem de Sünnî İslam, bir devlet dini olarak hükümranlığını Diyanet İşleri Başkanlığı resmi kimliği altında sürdürmeye devam etmekte. Dolayısıyla da temel bir demokrasi ilkesi olarak anayasada yer alıyor olsa da ama bütün bunlardan ötürü laisizm, özellikle de Alevi toplumu algısında asla düşünce ve inanç özgürlüğünün bir teminatı olarak yer edinmemekte. Laisizmin bu dramatik durumu karşısında, “denize düşen yılana sarılır” çaresizliğiyle, Aleviler nazarında Atatürk yine de ehveni şer bir “koruyucu” otorite olarak yer edinir.

 

Atatürk’ün kişi olarak laisizmi benimseyip savunması başka bir durum, ama gerek Kürt ve gerekse Türk toplumunun sosyolojik realitesi başka bir durum. Nitekim bu her iki kesimin ve ama özellikle de Kürtlerin bağnazlık derecesindeki şeriat istemcisi pozisyonunda olması, Atatürk ve yakın kurmaylarına geri adım attıran belirleyici etmendir. Yani yarı veya çarpık laisizm garabeti de işte tamamen bu sosyolojik durumun eseridir.

 

Buradan da anlaşılacağı gibi cumhuriyet sistemi görünüşte şeriatı kaldırmışsa da ama laisizmi hâkim kılamadığından; sunni İslam, toplumun farklı din ve inanç grupları üzerindeki o baskıcı ve yok edici hükümranlığını sürdürmeye devam etmiştir. Nitekim Aleviler, yine yok edilmesi gereken “sapkınlar” olarak muamele görmüşlerdir. İnançsal kimliklerinden ötürü defalarca kez teker teker ve toplu kıyımlara maruz bırakılmışlardır. İbadet haneleri hâlâ da yasaklıdır örneğin. Keza devletin resmi dini olan sunni İslam nazarında Alevilik hâlâ ve ısrarla ayrı bir inanç olarak görülmeyip, ilk okullara kadar indirilen “zorunlu din dersi” vb. bir yığın uygulama ve fetvalar yoluyla asimile edilmeye ve “hak dinine” eklemlenmeye çalışılmaktadır vs. vs.

 Alevi sorununu cemevi kıskacına alma oyunu

Siyasal İslam’ın iktidarda olduğu ve toplumsal yaşamın şeri hukuka göre düzenlenebilmesi için dört koldan hummalı bir gayretle çalışıldığı bu süreçte, eli yüzlerce Alevi kanına da bulaşmış ırkçı-faşist MHP lideri Bahçeli’nin “cemevi resmi olarak ibadet hane sayılmalıdır” çağrısı ve keza cemevi yapılması koşuluyla kendi özel mülkü bir arsayı bağışlaması (Tabii bu bağışın kabul edilmesinin Aleviler adına ne kadar utanç verici bir onursuzluk örneği olduğunun da altını çizmek gerek)  manidar olduğu kadar, son derece iki yüzlücedir de. 

Çünkü her şeyden önce dertleri asla Alevi sorununun çözümünü sağlamak değildir. Zaten “çözüm” olarak öngördükleri “cemevinin ibadet hane olarak kabul edilmesi” ile Alevi sorunu çözülmüş olmayacaktır. 

Çünkü bu sorun her şeyden önce katışıksız bir demokrasi sorunudur. Yani bir başka ifadeyle düşünce ve inanç özgürlüğü sorunudur. Yaşamın bu kesitinin, şiddet tekelini elinde bulunduran devletin dini tarafından dizayn edilmekte olduğu, keza siyasal İslam’ın, dini bir yönetim enstrümanı olarak kullandığı, Diyanet İşleri ve Milli Eğitim Bakanlığı gibi kurumlarca yaşamın her kesitinin sunni İslamcı değer yargılarına göre şekillendirilmek istendiği koşullarda zaten diğer inançlara ve ama özellikle de Alevi inancına her hangi bir yaşam alanı kalmayacaktır.

Dolayısıyla da cemevinin resmi ibadet hane olarak kabul edilmesi, Alevilere düşünce ve inanç özgürlüğü sağlamayacağı gibi, sunni İslamcı tahakküme son vererek, onları eşit statülü de kılmayacaktır. Bu statünün nasıl olacağını Bahçeli’nin: “Cumhurbaşkanının iki yardımcısından biri Kürt, diğeri de Alevi olsun” şeklindeki bu sözleri gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor da. Yani kısacası bu ırkçı-faşist zihniyet, Kürt ve Alevi’ye ancak ki ağanın marabalığını layık görüyor. Tamamen statüsüz bir durumla mukayese edildiğinde, elbette marabalık da bir statüdür, değil mi?

 

Bir kez daha anlaşılıyor ki söke söke almadıkça, hâkim ulus ve dinin devleti sana işte ancak ki kendisinin marabalığını layık görür. Ve bunu da büyüklüğünün ve de ulu hakkaniyetinin nişanesi olarak taktim ederek, karşılığında da şükran ve biat bekler. Nitekim bekledikleri, üstenci kibirleriyle sabittir de.

 İktidarın güncel maksadı

İktidar bloğunun Alevi sorunun yukarıda altı çizilen özünü maharetle es geçip sorunu, cemevlerine ibadethane statüsü kazandırılması parantezine alması ve bunu da topluma sorunun çözümü olarak sunmasının güncel arka planını oluşturan gerçek neden ise aslında tam olarak şudur: Alevileri de bununla tavlayıp, mümkünse en azından bir kesiminin siyasi desteğini almak ve keza hiç olmazsa bir kısmını da CHP’den uzaklaştırarak, dolaylı bir seçim desteğine dönüştürmek… Yani anlayacağınız sorun işte böylesine de tipik bir esnaf zihniyetiyle ele alınmakta.

 Gerçek çözüm talep edilmeli

Başta Alevi kurumları olmak üzere, tüm devrimci demokrasi güçleri ve kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayan kesimler, Alevi sorunun gerçek çözümünün sağlanabilmesi için, sahte ve yapay aldatmaca çözüm vaatleriyle de olsa, sorunun bizzat iktidar tarafından öncelikli gündemler arasına sokulmuş olma durumunu da “fırsat” sayarak, iktidar bloğunun bu “açılım” taktiğine, organize toplumsal bir hareket olarak yanıt vermenin tam zamanı şimdi değilse, ne zaman?

  Öyle ahım şahım, dört başı mahmur manifestosal taleplere de gerek yok. Basit ve ama sorunun omurgasını oluşturmaya şu talepler fazlasıyla yeterli gelecektir:

 *Dinin bir siyasal enstrüman olarak kullanılmasına son verilmeli

*Din, amasız fakatsız olarak kesin bir şekilde kamusal alan dışına çıkarılmalı.

*Diyanet İşleri Başkanlığı derhal kapatılmalı. Devlet, bir yönetme enstrümanı olarak dini siyasallaştırmaya derhal son vermeli.

*Zorunlu din dersi uygulamasına ve dindar ve kindar nesiller yetiştirme projesine derhal son verilmeli

*Eğitim-öğretim müfredatında dini değerler değil, bilim rehber alınmalıdır.

*Devlet, her bireyin kendi inancını özgürce yaşamasının teminatını sağlamakla mükelleftir.

İşte bu ve benzeri sorunların giderilmesi durumunda Alevi sorunu da siyasal İslam ve şeriat sorunu da doğal mecrasına çekilerek, sorun olmaktan çıkacaklardır.   

 

Partizan Dergisi'nin 102.nci sayısı, Kürt ulusal sorununda son dönemde yaşanan gelişmeleri merceğine alıyor.*

Partizan Dergisi'nin 102.nci sayısı, Kürt ulusal sorununda son dönemde yaşanan gelişmeleri merceğine alıyor.

Derginin bu sayısı, geçen yıl Şubat ayında PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrıya başlayan yeni sürece ve gelişmelere yoğunlaşıyor. Öte yandan dergide Devrimci Proletarya dergisi ile bir polemik ve Nepal devrimine ilişkin bir çeviri de yer alıyor.

Dergiye dair şu bilgiler veriliyor:

“Bu sayımız, son bir yıldır Kürt ulusal sorunu merkezli yaşanan gelişmelere odaklanmıştır. Bu sayımızda A.Öcalan’ın yukarıda kısaca bahsettiğimiz sürece yön veren ve “paradigma” olarak adlandırdığı tezlerine yönelik değerlendirmeler bulunmaktadır.
Birinci makalemiz;

“Kürt Ulusal Sorununda “Barış ve Demokratik Bütünleşme”; “Yeni Paradigma” ve Kürt Ulus Gerçekliğinin Reddi!” başlığı altında genel olarak ulusal soruna, ulusal sorunun tek ve gerçekçi çözümüne odaklanmakta, özel olarak da coğrafyamızda Kürt ulusal sorununu ve tarihsel sürecini, PKK’nin ortaya çıkışı ve ideolojik politik gelişimini incelenmekte ve A.Öcalan’ın yeni paradigmasını değerlendirmektedir.

İkinci makalemiz;

A.Öcalan’ın, PKK’nin 12. Kongresi için hazırladığı perspektif metnini değerlendiren “A.Öcalan’ın “Perspektif”i Üzerine Notlar; Kim İçin ve Ne İçin Perspektif!” başlıklı yazıdır.

Makale, Kürt ulusal hareketi tarafından “yeni dönemin teorik, politik, tarihsel ve programatik temelleri” olarak tanımlanan perspektif metnini ele almaktadır.

Üçüncü makalemiz;

proletarya partisinin son süreci sonrasında Devrimci Proletarya Dergisi’nde Selim Açan imzasıyla yayımlanan eleştirilere yönelik bir polemiktir.

“Devrimci Proletarya Yazarı Selim Açan’ın “Açmazı”; Ülkemizin Tarihsel Evrimi ve Demokratik Halk Devrimi” başlığıyla yayınladığımız bu değerlendirmede, Türkiye devrimi ve koşulları açısından “demokratik devrim” gerçekliği analiz edilmektedir.

Dördüncü makalemiz;

Nepal Devrimci Komünist Partisi’nin Birlik Kongresi’nde karar altına aldığı “Politika ve Program Hakkında Siyasi Öneri” isimli belgedir. Nepal’de 8 ve 9 Eylül 2025 tarihleri arasında bir halk isyanı yaşanmış. Gelişmeler uluslararası arenada yankı bulmuştur. Söz konusu belge, Nepal devrimi ve uluslararası komünist hareket açısından önem taşımaktadır.”

 

 

Sonuç olarak;Türkiye'de kapitalizmin gelişimi, ülkenin kendi iç dinamikleriyle olmamıştır.

 Sonuç olarak;

Türkiye'de kapitalizmin gelişimi, ülkenin kendi iç dinamikleriyle olmamıştır. Sermaye birikimi, kapitalizm yoluna giren diğer ülkelerden farklı olarak emperyalizmin denetiminde ve sömürüsünde gelişen bir yol izlemiştir.

 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranlar, bir yandan sermaye güçsüzlükleri nedeniyle ilk birikimi devlet olanaklarını kullanarak gerçekleştirirken diğer yandan da emperyalizmle geliştirdikleri ilişki sonucu, emperyalizmin ülke içindeki acenteleri olarak komprador bir sınıf olarak gelişmeye başladılar.

Türkiye koşullarında burjuvazi ilk birikimini Ermeni, Rum ve Süryani soykırımı gibi yağma ve çökme üzerinden sağlarken, sermayesinin güçsüzlüğü nedeniyle devlet olanaklarını fazlasıyla kullanmıştır. "Devlet eliyle burjuvazi yaratmak" denilen ve "milli sermaye" gibi propagandalarla sürdürülen bu süreç, gerçekte burjuvazinin sermaye güçsüzlüğü nedeniyle devlet imkan ve olanaklarını kendi ilk birikimini gerçekleştirmek, sömürüsünü sürdürmek için kullanması olarak şekillendi. Burjuvazi, devlet olanaklarını kullanarak palazlandı. Kemalistler, 1923'ten sonra buna oldukça ağırlık verdiler. Devlet teşvikleri, ihaleler ticaret burjuvazisi için büyük bir olanak sağlıyordu. Osmanlı'dan devralınan sermaye birikimi güçsüz olduğu için burjuvazi daha çok ticaret yoluyla gelişip büyü-

2

-meye başladı. Emperyalizmle yapılan anlaşmalar Türk ticaret burjuvazisi, emperyalizmin ülke içindeki acentesi olarak kompradorlaştı. Komprador burjuvazi ve emperyalistlerin ülke içindeki temsilcileri, emperyalist ülke tekelleriyle kurdukları ortaklıklar ve emperyalist tekellerden aldıkları malları satarak son derece kârlı bir ticarete dönüştürdü ve sermaye edinmeye başladı. Komprador burjuvazinin devlet içindeki temsilcileri olarak bürokratlar tarafından "yabancı firmalara bağlı şirketler ya da doğrudan doğruya yüksek dereceli bürokratların bu tip şirketlere katılması sağlanarak desteklendi." (Kongar, age.)

TC devletinin kuruluşu ve Kemalî iktidarın ilk dönemlerinde komprador burjuvazi İngiliz ve Fransız emperyalizmiyle ilişkilerini sürdürürken, 1935'lerden itibaren Alman emperyalizminin işbirlikçiliğini yapmıştır. Komprador burjuvazi, önceleri emperyalist ülkelerden mal getirip satarak zengin olan ticaret burjuvazisi, bu sefer montaj sanayiiye geçerek daha büyük bir kazanç elde etmeye başladı. Daha önce bütün olarak getirilen mallar, montaj sanayiine geçilmesiyle parça parça alınarak kurulan orta düzeyde fabrika ve atölyelerde birleştirilerek satılmaya başlandı.

Tarım alanında makineleşmenin gelişmesi, üretim alanlarının genişlemesini de getirdi. Böylece ticarete ve bankacılığa doğru bir sermaye aktarımı da gerçekleşti. Komprador burjuvazinin gelişip güçlenmesinde tarım alanından yapılan sermaye aktarımları oldukça etkili olmuştur.

Mao Zedung Çin toplumunun tahlil eden makalesinde şöyle demektedir: "Çin'in feodal toplumu, meta ekonomisine doğru geliştiği ve böylece içinde kapitalizmin tohumlarını taşıdığı için, Çin, yabancı kapitalizmin zorlaması olmasa bile giderek kendi kendine kapitalist bir toplum haline gelecektir. Yabancı kapitalizmin nüfuz etmesi bu süreci hızlandırdı. Çin'in toplumsal ekonomisinin çözülmesinde yabancı kapi-

3

-talizm önemli bir rol oynadı; bir yandan Çin'in kendine yeterli doğal ekonomisini baltaladı ve hem şehirlerdeki hem de köy evlerindeki el sanatları sanayisini yıktı; öte yandan, il ve ilçelerdeki meta ekonomisinin gelişmesini hızlandırdı." (c. 2, s. 366)

Mao Zedung'un Çin toplumu için yaptığı tahlil, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu sonrasındaki benzerlikleri açısından oldukça dikkat çekicidir. Bu şu demektir, bir toplumsal yapı, bağrında meta ekonomisi taşıyorsa, bu toplum, süreç içinde kendi kendine yeterli kapitalist bir ekonomi haline gelebilecektir. Ülkemizde feodalizmin tasfiye edilmesi bir burjuva devrimle mümkün olmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu, merkezi feodal bir sistemdi. Rüşeym halinde de olsa gelişen kapitalizm, yukarıdan emperyalizm tarafından önü kesildiği için kendi iç dinamikleriyle gelişme şansı bulamamıştır. Tersine feodal üretim ilişkileri korunmuş ve emperyalizmin sömürüsünün sürgit devamı için yeni koşullara göre yeniden üretilmiştir. Bu durum Kemalistlerin önderliğinde kurulan TC için de geçerli olmuş yarı-feodal üretim ilişkileri uzun bir süre hakimiyetini korumuştur.

Diğer bir konu da emperyalizmin feodalizmi çözüp çözmeyeceği meselesidir. Bu soruya da Mao Zedung şu şekilde cevap vermektedir: "Çin'in toplumsal ekonomisinin çözülmesinde yabancı kapitalizm önemli bir rol oynadı; bir yandan Çin'in kendine yeterli doğal ekonomisini baltaladı ve hem şehirlerdeki hem de köy evlerindeki el sanatları sanayisini yıktı; öte yandan, il ve ilçelerdeki meta ekonomisinin gelişmesini hızlandırdı.

Olayların bu şekilde gelişmesi, Çin'in feodal ekonomisinin temellerine yaptığı bu çözücü etkilerin dışında, Çin'de kapitalist üretimin gelişmesi için belirli nesnel koşulların ve olanakların doğmasına yol açtı. Çünkü doğal ekonominin yıkılması, kapitalizm için meta pazarı yarattı; aynı zamanda çok sayıda köylünün ve zana-

4


--atkârların iflası, kapitalizme emeğin bir meta olarak alınıp satılması olanağını sağladı. (...) Bununla beraber kapitalizmin ortaya çıkması ve gelişmesi, Çin’deki emperyalist müdahaleden bu yana meydana gelen değişikliğin sadece bir yönüdür. Bu değişikliğin, kapitalizmle birlikte gelişen ve onu engelleyen bir yönü daha vardır. Emperyalizmin, Çin kapitalizminin gelişmesini durdurmak için Çin’in feodal güçleri ile işbirliği etmesi. (age, s. 336)

Bu, Türkiye açısından da böyledir. Ülkemizde emperyalist sermayenin ülkenin en ücra köşesine kadar girdiği ve tüm üretim birimlerini etkisi altına aldığı 100 yıllık bir sürecin sonunda yarı-feodal sistemi sancılı da olsa bir çözülmeye doğru ittiği açıktır. Ancak bu, tüm feodal kalıntıların tasfiye olduğu anlamına gelmemektedir. Diğer yandan bu toplumsal yapı, feodal sistemin kendine yeterli doğal ekonomisinin temellerini yıkmıştır.

Emperyalist sermayenin ve ona tabi olan Türk devletinin uygulamaya koyduğu bu politikalar, daha önceki yıllarda kırsal alanda üretim ilişkisinin -yani feodal ekonominin- ağır ve sancılı bir şekilde de olsa giderek çözülmesi sürecini görülmemiş bir şekilde hızlandırmıştır.

Emperyalist sermaye, kendi iç çelişkileri ile kapitalist gelişim sürecinin ilk aşamasında olan Türkiye’de bu süreci iki zıt yönde etkilemiştir.

Birinci olarak, emperyalist sermaye doğal ekonomiyi sararak, yerel pazarları birleştirerek, proletaryayı yaratarak, meta dolaşımını ve giderek meta üretimini yaygınlaştırarak ve 1970’ler sonrasında olduğu gibi doğrudan sanayi yatırımlarına başvurarak yıkıcılık görevini üstlendi. Böylece kapitalist gelişim sürecini kendisine tabi ve bağımlı hale getirmiştir. Kapitalist gelişimin objektif şartlarını hızlandırmıştır.

Öte yandan emperyalist sermaye Türkiye’de hammaddeleri talan ederek, borçlandırarak, biriken ilk sermayeyi çekip...

 5

…götürerek, var olan üretim ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirip yeniden üreterek ve ulusal bir sanayinin gelişmesini engelleyerek kapitalizmin gelişmesinin önüne dikilmiştir. Toplumsal emeği kendi denetiminde olan bu geri üretim ilişkileri içine hapsetmeye çalışmıştır.

Emperyalist sermayenin bu iki zıt yönlü etkisi, kendi iç çelişkisidir. Bu iç çelişki emperyalist sermayenin sömürüsü altında yarı-feodal yarı-sömürge Türkiye toplumunu da doğrudan etkilemiş, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısında niteliksel değişimlerin yaşanmasına (objektif olarak) neden olmuştur. Yarı-feodal üretim ilişkilerinin hakimiyeti çözülmüş komprador kapitalist üretim ilişkileri ekonomik ve sosyal yapıda hâkim hale gelmiştir.

Bu süreç emperyalist kapitalizmin sömürünün doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden bir sonucu olarak yaşanmıştır. İbrahim Kaypakkaya konu hakkında Lenin’in Emperyalizm kitabından yaptığı alıntılarla genel olarak bu meseleye dair şunları ifade etmektedir. “… Oysa kapitalizmin gelişmesi ve feodal ilişkilerin kısmen çözülmesi, emperyalist sömürünün işleyişinin doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden doğan sonucudur. Emperyalizmin, sömürü ve talan amacıyla ihraç ettiği sermaye, kendiliğinden feodal ilişkilerde kısmi bir çözülmeye de yol açmaktadır.

Lenin, bu gerçeği Emperyalizm kitabında şöyle dile getiriyor: ‘İhraç edilmiş sermaye, ihraç edildiği ülkelerde kapitalizmin gelişmesini etkiler, hızlandırır.’ Böylece, sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir parça durdurma eğilimi taşısa da bunun, dünyadaki kapitalizmi derinlemesine ve genişlemesine geliştirmek pahasına olduğunu unutmamalı.” Lenin’in burada sözünü ettiği “kapitalizm”, komprador kapitalizm dediğimiz, emperyalizme bağlı kapitalizmdir. İşin öteki ve esas yüzü ise şudur: Emperyalist ülkeler, geri kalmış ülkelere sermaye ihraç ederken, buralarda demiryolları vs. inşa...

 6


...ederken, yüksek faiz bedellerini, düşük toprak fiyatlarını, düşük ücretleri, ucuz hammaddeleri düşünmektedirler ve onların asıl amacı, bütün toprakların ve hammaddelerin rakipsiz sahibi olmak, buraları sömürgeleştirmek, emekçi halkları köleleştirmektir. Emperyalizmin karakteri ve amacı budur… (age, 293-294 bold.)

Burada bir noktanın altını önemle çizmek gerekir. Türkiye’de yarı-feodalizmin çözülmesi tespitinin yapılması “emperyalizme ilericilik” atfetmek değildir. Tam tersine yaşanan emperyalist sermayenin “karakteri ve amacı” doğrultusunda sömürüsünü artırmasına ve genişletmesine yol açmıştır. Bu ise objektif olarak “kapitalizmin gelişmesi ve feodal ilişkilerin kısmen çözülmesi, emperyalist sömürünün işleyişinin doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

İbrahim Kaypakkaya’nın bu çözümlemesi beraberinde emperyalist sermayenin sömürüsünü artırmak için amaçladığı her adımın (sanayi sermayesi başta olmak üzere doğrudan sermaye yatırımlarının yoğunlaşması vb.) kapitalizmin gelişmesine neden olacağına işaret etmektedir. Bu gelişme, emperyalist sermayenin özellikle doğrudan sanayiye yönelik yatırımlarının büyüklüğüne ve yoğunluğuna paraleldir. Diğer bir ifadeyle, emperyalist sermaye sömürüsünü artırmak için daha fazla yatırım yaptıkça, doğal olarak da kapitalizmi geliştirmiştir. Gelişen bu kapitalizm emperyalizme tabi, komprador kapitalizm olmuştur.

Yarı-feodalizmin çözülmesi ve komprador kapitalizmin gelişimi Türk hakim sınıfların kendi aralarındaki ilişkileri de etkilemiştir. Yarı-feodal ilişkiler çözülmüş, feodal kalıntılar ise varlığını çeşitli şekillerde sürdürmektedir. Türk hakim sınıflarının devlet iktidarındaki politik konumlanışı da belirlemiştir. Komprador bürokrat burjuvazi ve büyük toprak ağaları iktidarında, toprak ağalarının etkisi zayıflamış, komprador bürokrat ve komprador burjuvazinin ağırlığı artmış ve esas...

 7

 

hale gelmiştir. Komprador bürokrat burjuvazi ve toprak ağaları iktidarında, emperyalist sermayenin yarı-sömürge Türkiye pazarına yönelmesi, sermayenin yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine paralel tefeci tüccar sermayesinin sanayi sermayesiyle daha fazla bütünleşmesine neden olmuştur. Bu ise hakim sınıf iktidarı içinde komprador bürokrat burjuvaların etkinliğini artırmıştır. Ancak bu durum, Türk hakim sınıf klikleri içinde çelişkileri ortadan kaldırmamıştır.

Özellikle komprador bürokrat burjuvaların her birisinin doğrudan bağımlılık ilişkisi olduğu emperyalist sermaye tekellerinin çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri, bu çelişkinin zeminini oluşturmuştur.
Öte yandan günümüz koşullarında ekonomik olarak komprador kapitalizm hakim olmasına rağmen hala feodal kalıntılar varlığını ve etkisini sürdürmektedir.

12- Türkiye Devriminin Niteliği
Bir devrimin başarısı için o ülkenin sosyal ve iktisadi yapısının doğru bir temelde ele alınması zorunludur. Bu konuda yapılacak yanlış veya yetersiz değerlendirmeler, devrimin niteliği, hedefleri, mücadele biçimleri ve görevleri gibi birçok konuda gerçeklerle uyumlu olmayan sonuçlara varmayı kaçınılmaz hale getirir.

Türkiye devriminin niteliğini belirlemek için SBKP ve ÇKP devrim süreçlerine bakmak önemlidir. Burada amacımız dogmatik-şabloncu yaklaşımlara düşmemek için var olan nesnel
koşulların doğru bir analizini yapmaktır. "25 Ekim'in (7 Kasım) dördüncü yıldönümü yaklaşıyor.

Bu büyük gün geride kaldıkça Rusya'da proleter devrimin önemi daha çok ortaya çıkıyor ve biz de bir bütün olarak çalışmalarımızın pratik anlamını daha iyi kavrıyoruz.

Bu önem ve tecrübeler kısaca ve doğal olarak çok eksik ve kaba bir biçimde şöyle özetlenebilir:

8

 Rusya'da devrimin ilk ve kaçınılmaz görevi ortaçağ kalıntılarını bertaraf etmek, bunları son kırıntısına kadar temizlemek, Rusya'yı bu barbarlıktan, bu utançtan, kültürün ve ilerlemenin önüne dikilen bu en büyük frenleyici engelden kurtarmak şeklindeki burjuva demokratik bir görevdi.

Ve bu temizliği 125 yıl önceki Büyük Fransız Devrimi'nin yaptığından çok daha büyük bir kararlılıkla, hızla, cesaretle, başarıyla ve halk yığınları üzerindeki etkisi açısından çok daha geniş ve köklü bir şekilde yaptığımız için haklı bir gurur duyabiliriz.

Gerek anarşistler, gerekse de küçük burjuva demokratlar (yani bu enternasyonal sosyal tipin Rus temsilcileri olan Menşevikler ve Sosyalist-Devrimciler) olsun, burjuva-demokratik devrimin sosyalist (proleter) devrimle olan ilişkisi üzerine inanılmayacak kadar çok saçma sapan şey söylediler ve söylemekteler. Geride bıraktığımız dört yıl, bu konuda Marksizm'i doğru kavradığımızı, geçmiş devrimlerin tecrübelerini bütünüyle doğru değerlendirdiğimizi göstermiştir. Biz, hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptık; burjuva-demokratik devrimi sonuna kadar götürdük.

Biz, bilinçli, kendimizden emin, şaşmadan ileriye doğru, sosyalist devrime doğru yürüyoruz. Biz, sosyalist devrimin burjuva-demokratik devrimden Çin Seddi ile ayrılmadığı bilinciyle, (sonuçta) ne kadar ilerleyebileceğimiz, bu muazzam görevlerin ne kadarını başarabileceğimiz ve başarılarımızın ne kadarını sürekli hale getirebileceğimiz konusunda yalnızca mücadelenin belirleyici olacağı bilinciyle hareket ediyoruz. Bunu zaman gösterecektir. Ama daha şimdiden -çöle dönüştürülmüş, harap edilmiş, geri bir ülkede toplumun sosyalist dönüşümü alanında ne denli müthiş başarıların elde edildiğini görüyoruz.

Devrimimizin burjuva-demokratik içeriği hakkındaki düşüncelerimizi sonuna kadar götürelim. Marksistler için bu--

9


--nun ne anlama geldiği net olmalıdır. Açıklamak için örnekler verelim.

Devrimin burjuva-demokratik içeriği, ülkenin toplumsal ilişkilerini (yapısını, kurumlarını) ortaçağdan, serflikten, feodalizmden temizlemek demektir.

1917’de Rusya’da serfliğin başlıca belirtileri, kalıntıları, yaşayan unsurları nelerdi? Monarşi, ortaçağ kalıntıları, büyük toprak sahipliği ve toprağın tasarruf hakkı, kadının durumu, din ve ulusların ezilmesi.

“Dini ya da kadının hak yoksunluğunu, Rus olmayan ulusların eşitsizliğini ve ezilişini ele alalım. Bunlar bütünüyle burjuva demokratik devrimin sorunlarıdır. Aşağılık küçük burjuvazi ve demokratları sekiz ay boyunca bu konuda lafladılar. Oysa bugün dünyanın en ileri ülkeleri arasında dahi bu sorunları burjuva demokratik doğrultuda tamamen çözmüş olan tek bir ülke dahi yoktur. Bizde bunlar Ekim Devrimi yaşaması ile tamamen çözüme bağlanmıştır.

Biz dine karşı gerçekten savaştık ve hala da savaşıyoruz. Rus olmayan bütün uluslara kendi öz cumhuriyetlerini ya da otonom bölgelerini tanıdık. Bizde, Rusya’da artık kadın haklarının ya da kadın-erkek eşitliğinin tam olmayışı gibi bir alçaklık, adilik, rezillik; dün yanın istisnasız bütün ülkelerinde çıkarcı burjuvazi ve odun kafalı, korkak, küçük burjuvazi tarafından sürekli tazelenen bu serfliğin ve ortaçağın rezil kalıntısı kalmamıştır.

Bütün bunlar burjuva-demokratik devrimin içeriğine girer. Bundan yüz elli, iki yüz elli yıl önce, bu devrimin (eğer bir genel devrim tipinin kendine özgü ulusal şeklinden söz edilecekse) ilerici önderleri halklara insanlığı ortaçağın ayrıcalıklarından, kadın-erkek eşitsizliğinden, şu ya da bu dine devletin tanıdığı imtiyazlardan (ya da da tamamen “din fikri”nden ve “dindarlıklardan”), ulusal eşitsizliklerden kurtaracakları sözünü verdiler. Ama onlar sadece söz verdiler, sözlerinde durmadılar. Sözlerinde duramazlardı, çünkü “kutsal özel mülkiyet”

10

için duydukları “saygı” buna engel oluyordu. Bizim proleter devrimimizde kahrolası ortaçağa ve “kutsal özel mülkiyet”e karşı duyulan bir “saygı” sözkonusu değildir.

Fakat burjuva-demokratik devrimin kazanımlarını Rusya halklarına geri dönülemez bir tarzda mal etmek için daha da ileriye gitmeliydik ve gittik de. Bu yolda ilerlerken burjuva demokratik devrimin sorunlarını kendi temel ve gerçek proleter-devrimci sorunlarımızın, sosyalist eylemlerimizin bir “yan ürünü” olarak çözdük. Her zaman söylediğimiz ve eylemlerimizle kanıtladığımız gibi burjuva-demokratik reformlar, devrimci sınıf mücadelesinin yani sosyalist devrimin yan ürünüdür.

Bu arada, Kautsky, Hilferding, Martov, Çernov, Hillquit, Longuet, Mac Donald, Turati ve “iki buçukuncu” Marksizm’in diğer kahramanlarının burjuva demokratik devrim ile proleter-sosyalist devrim arasında böyle bir karşılıklı ilişki olduğunu bir türlü anlamak istemediklerini de belirtelim.

 Birincisi ikincisinin içine girer. İkincisi geçerken birincisinin sorunlarını da çözer. İkincisi birincisinin eserini kökleştirir. Mücadele ve sadece mücadele ikincinin birinciyi ne derece aşıp aşmayacağını belirler.

İşte Sovyet düzeni böyle bir devrimin bir diğerinin içinde yeşerişinin en açık kanıtlarından, görüntülerinden biridir. Sovyet düzeni işçi ve köylüler için demokramizin en üst ölçeğidir.

 Ve aynı zamanda da burjuva demokramizinden bir kopuş, dünya tarihinde yeni bir tip demokrasinin, yani proleter demokratizmin diğer bir deyimle proletarya diktatörlüğünün de doğuşudur.

” (Lenin, “Ekim Devrimi Üzerine”, 14 Ekim 1921, Werke Bd. 33, s. 31-39, Ekimler Dergisi, s. 2, Şubat 94)

Açıkça görüldüğü gibi

“Rusya’da devrimin ilk ve kaçınılmaz görevi, ortaçağ kalıntılarını bertaraf etmek, bunları son kırıntısına kadar temizlemek, Rusya’yı bu barbarlıktan, bu utançtan, kültürün ve ilerlememizin önüne dikilen bu en büyük frenleyici engelden kurtarmak şeklindeki burjuva”

11

 “demokratik bir görevdi.” Yine devrimin burjuva demokratik içeriği de şöyle tarif edilmektedir: “Devrimimizin burjuva demokratik içeriği ülkenin toplumsal ilişkilerini (yapısını, kurumlarını) ortaçağdan, serflikten, feodalizmden temizlemek demektir. 1917’de Rusya’da serfliğin başlıca belirtileri, kalıntıları, yaşayan unsurları nelerdi? Monarşi, ortaçağ kalıntıları, büyük toprak sahipliği ve toprağın tasarruf hakkı, kadının durumu, din ve ulusların ezilmesi.” Son paragrafta da “Dini, ya da kadının hak yoksunluğunu, Rus olmayan ulusların eşitsizliğini ve ezilişini ele alalım. Bunlar bütünüyle burjuva demokratik devrimin sorunlarıdır” deniliyor.

Çin Devrim deneyimi ise Çin’deki köylülük nüfus, ulusal sorun ve azınlık milliyetler sorunu başta olmak üzere birçok konuda ülke gerçeğimizle benzerlikler taşımaktadır. Çin açısından bakıldığında savaş ağaları arasında çatışmaların yaşandığı ve köylülüğün nüfusun yüzde seksenini teşkil ettiği bir ülkede Demokratik Halk Devrimi’nin özünün toprak devrimi olduğu oldukça anlaşılırdır. Partimizin kuruluş aşamasında ülkemizdeki tablo, aşağıda aktardığımız gibi Çin Devrimi’yle önemli benzerlikler taşımaktaydı.

“Çin, yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkedir. Siyasi, ekonomik ve kültürel bakımlardan eşit olmayan şekilde gelişmiş bir ülkedir. Muazzam genişlikteki topraklarında yarı-feodal ekonominin ağır bastığı bir ülkedir. Bundan şu sonuç çıkar: Çin Devrimi, karakter bakımından bugünkü dönemde, burjuva demokratik bir nitelik taşımaktadır. Başlıca hedeflerini emperyalizm ve feodalizm, temel itici güçlerini ise proletarya, köylülük ve şehir küçük burjuvazisi teşkil eder.” (Yeni Demokratik Devrim, Mao Zedung, Eylem Yayınları, s. 21)

Aynı eserde Çin Devrimi’nin görevleri çerçevesinde şu gerçeklere dikkat çekilmektedir: “...çünkü, feodal toprak ağası sınıfı, Çin’de emperyalist egemenliğin ana sosyal te-

12

“...melidir. Ve köylülük, Çin devriminin ana gücüdür. Bu nedenle iki temel görev, Millî Devrim ve Demokratik Devrim, aynı zamanda hem ayrı hem birleşiktir.” (age., s. 45-46)

Devamla “Çin Devrimi, dünya devriminin bir parçasıdır” enternasyonalist bakış açısından hareketle şu vurgular yapılmaktadır: “Açıkça, bugünkü Çin toplumunun sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal özelliğinden dolayı, Çin Devrimi’nin iki aşamaya bölünmesi gerekmektedir. İlk adım sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal yapıya sahip toplumu, bağımsız ve demokratik bir topluma dönüştürmektir. İkincisi ise devrimi ilerletmek ve sosyalist bir toplum kurmaktır. Şu anda Çin Devrimi ilk adımı atmaktadır.” (age., s. 62)

Demokratik Devrim ile Sosyalist Devrim süreçleri ve ilişkileri de şöyle formüle edilmektedir: “...Demokratik Devrim, Sosyalist Devrim için zorunlu hazırlık ve sosyalist devrim, demokratik devrimin kaçınılmaz bir sonucudur. Bütün komünistlerin uğrunda var güçleriyle çalıştıkları nihai hedef sosyalist ve komünist bir toplum getirmektir...” (age., s. 58)

Sonuç olarak gerek Rus devrimi ve gerek Çin devrimi süreci günümüz Türkiye devrimi açısından değerlendirildiğinde benzerlikler ve farklılıklar taşımaktadır. Günümüzde Türkiye toplumu ne dönemin Rusya’sı ne de Çin’idir. Yarı-sömürge ve iktisadi yapıda kapitalizmin hâkim olduğu Türkiye devriminin niteliği; Demokratik Halk Devrimi olmakla birlikte özü toprak devrimi değildir. Proletarya önderliğinde gerçekleşecek olan Demokratik Halk Devrimi, ülkemizin demokratikleşmesini — siyasal özgürlüğünü — hedefleyecektir. Bu anlamıyla anti-emperyalisttir. Başta ulusal sorun olmak üzere kadın sorununun, baskı altında olan dinler ve inançlar sorununun, azınlık milliyetler sorununun vb. demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili tüm sorunları çözmeyi hedeflemektedir. Ve giderek sosyalizmin inşa sürecinde derinleşerek ilerleyecektir.

13

 

Çağımız, Emperyalizm ve Proleter Devrimler Çağıdır

Çağımız, emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır. Bu çağda, burjuvazi ilerici rolünü yitirmiştir. Dolayısıyla yukarıdaki deneyimlerde de görüldüğü gibi tüm demokratik görevler ancak proletarya önderliğinde yürütülecek Demokratik Halk Devrimi’yle gerçekleştirilebilir.

Bu durumda şu sorulara yanıt aramamız gerekir: Bugün Türkiye ve Türkiye Kürdistanı coğrafyasında yukarıdaki deneyimlerde ifade edilen ve geniş yığınların istemleri haline gelen demokratik talepler var mıdır? Bu soruya “evet” yanıtını vermeliyiz. Başta emperyalizmden kurtuluş ve Kürt ulusal sorunu olmak üzere, kadın sorunu, din ve vicdan özgürlüğü sorunu vb. Demokratik Halk Devrimi’yle çözüme kavuşacak birçok görev karşımızda durmaktadır. Bu bir.

İkincisi, Türkiye’de iktisadi yapıda tam da Rusya’da olduğu gibi hâkim olan üretim ilişkisi, kapitalist üretim ilişkileridir. Ancak ekonomik, kültürel, din-inançsal bakımdan bir önceki toplumun feodal kalıntıları da önemli oranda varlığını korumaya devam etmektedir.

Ezilen ulus ve azınlık milliyetlerin, kadın hareketinin demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi sürmekte; din ve vicdan özgürlüğü talepleri gündemdeki yerini korumaktadır. Kısacası ülkenin emperyalizmden kurtuluşu ve toplumun demokratikleştirilmesi işçilerin, köylülerin, emekçilerin, bütün ezilen halkın öncelikli sorunudur.

Yarı-Sömürge Kapitalist Ülkelerde, Demokratik Halk Devrimi Mümkün Müdür?

Türkiye’nin iktisadi olarak kapitalist bir ülke olması, Demokratik Halk Devrimi’ni geçersiz kılmaz. Çünkü:

1- Türkiye, yarı-sömürge bir ülkedir. Dolayısıyla anti-emperyalist mücadele, devrimin ana görevlerinden biridir.

14

2- Türkiye’de burjuva anlamda bir demokratik devrim gerçekleşmemiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin hâkimiyeti, Demokratik Halk Devrimi’nin görevlerini daraltmıştır ama bu devrimin gerekliliğini ortadan kaldırmamıştır.

Şu görevler karşımızda durmaktadır:

a- Emperyalizmden kurtuluş.

b- Kürt ulusal sorununun çözümü ve tüm azınlık milliyetlerin haklarının güvence altına alınması.

c- Ataerkilğin varlığından dolayı yaşamın her alanında başgösteren kadın-erkek eşitsizliğinin giderilmesi ve öz itibariyle cinsiyetçi bakış açısına son verilmesi.

d- Ülkenin demokratik bir niteliğe kavuşturularak sosyalizmin inşası için gereken ön koşulların yaratılması.

e- Din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması.

f- Tüm demokratik hakların güvence altına alınması.

g- Fikir ve örgütlenme özgürlüğü sağlanarak toplumun demokratikleştirilmesi.

Bu talepler dikkate alınmadan “her şey sosyalist devrimle çözülür” gibi yaklaşımlar, subjektif istemlerimizi geniş yığınlara dayatmaktan başka bir anlam ifade etmez. Elbette burada sözünü ettiğimiz, geniş yığınların demokratik ve meşru talepleridir. Komünistler, geniş yığınların demokratik istemlerini gözardı edemezler. Bilakis, yığınlar ancak bu somut talepler üzerinde birleşik bir kuvvet haline getirilebilir. Burada önemli olan tüm bu demokratik taleplerin proleter bir bakış açısıyla ele alınması ve siyasal iktidar perspektifinden çıkılmamasıdır.

Devrimci savaşımız, tüm demokratik talepleri program ve taktiklerinde barındırmak zorundadır. Devrim mücadelemizin asgari programı olan Demokratik Halk Devrimi mücadelesi ise bu anlamda somut talepleri içermesi bakımından daha özel bir yere sahiptir. Demokratik Devrimin toprak re-

15

 formu yanında, emperyalizme karşı bağımsızlık, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve ulusların tam hak eşitliği konusunda, yine kadınların hak eşitliği konusunda büyük görevlerle yükümlü olması onun doğası gereğidir. Tüm bu sorunların demokratik devrim mücadelesinde her dönem kaplayacakları yer ve önem, rastgele değil tam da ülkenin hakim çelişki ve gündemleriyle belirlenecektir.

Gelinen aşamada Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nda köylülük, toplam nüfusun çok az bir kısmını oluşturmaktadır. Nüfusun ezici bir çoğunluğu şehirlerde (ve özellikle büyük şehirlerde) yaşamaktadır. 2022 yılı verilerine göre şehirlerde yaşayan toplam nüfus 79 milyon 613 bin 279 (%93,35), belde ve köylerde yaşayan toplam nüfus ise 5 milyon 666 bin 274’tür (%6,65). Dolayısıyla nüfus olarak sürekli zayıflayan bir güçten söz etmekteyiz. Bu gücün zayıflaması, onun sınıf savaşımı içindeki yerinin yeniden sorgulanmasını gerekli kılmaktadır. Buradan artık toprak ve tarım eksenli sorunların olmadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Zira yaşanan tüm değişimlerle birlikte bu sorunlar da Demokratik Halk Devrimi kapsamında çözülmesi gereken görevlerdir.

Çelişmeler ve Baş Çelişki Sorunu

Genel olarak çelişmeler ve baş çelişki sorununun doğru tespiti, materyalist diyalektik bir yaklaşımla mümkün olabilir. Doğada, toplumlarda yaşanan tüm gelişmelerin, değişimin temelinde iç çelişmelerin varlığı yatmaktadır. Bu demektir ki; çelişkiler iradi müdahalelerle yaratılamaz. Çünkü onlar, objektif olgulardır. Yani bize rağmen vardır. Bizim görevimiz, bilimsel bir yöntemle onları keşfetmek ve süreçte var olan tüm çelişmelerin çözümünü de etkileyecek olan “ana çelişki”yi belirlemektir.

Bu konuda uluslararası komünist hareketin tarihi tecrübeleri bakımından en net belirlemeyi Mao Zedung önderliğin-deki

16

Çin Komünist Partisi yapmıştır. Çin’in iktisadi ve siyasi yapısını yarı-sömürge yarı-feodal olarak değerlendiren ÇKP, Demokratik Halk Devrimi sürecinde feodalizm ile geniş halk yığınları arasındaki çelişkiyi “baş çelişki” olarak belirlemiştir. Bu MLM yaklaşımı dün olduğu gibi bugün de her MLM parti kendi ülkesinin somut koşullarına uygulamalıdır. Bu anlayışın şekillenmesine yol açan nesnel zemini doğru bir tarzda kavrayabilmek için Başkan Mao’nun bu konuya dair analizini incelemekte fayda vardır. Burada asıl önemli olan, izlenmesi gereken bilimsel yöntemdir.

Mao bu konuda şu bilimsel yöntemi ifade eder:

“Karmaşık bir şeyin gelişme sürecinde birçok çelişme vardır. Bunlardan birinin varlığı ve gelişmesi öteki çelişmelerin varlığını ve gelişmesini belirler ya da etkiler. İşte bu, zorunlu olarak baş çelişkidir.

Örneğin, kapitalist toplumda birbiriyle çelişen iki güç, yani proletarya ve burjuvazi baş çelişmeyi oluşturur. Feodal sınıfın kalıntıları ile burjuvazi arasındaki çelişme, köy küçük burjuvazisi ile burjuvazi arasındaki çelişme, proletarya ile köy küçük burjuvazisi arasındaki çelişme, tekelci olmayan kapitalistler ile tekelci kapitalistler arasındaki çelişme, burjuva demokrasisi ile burjuva faşizmi arasındaki çelişme, kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki çelişmeler ve emperyalizm ile sömürgeler arasındaki çelişme gibi öteki çelişmeler hep bu baş çelişme tarafından belirlenir ya da etkilenir.”

 (Mao Seçme Eserler, cilt 1, s. 437)

                                          Devamla Mao şunları söylemektedir :

“Ama ne olursa olsun, bir sürecin gelişmesindeki her aşamada önder rolü oynayan sadece tek bir baş çelişmenin bulunduğu kesindir.

Bu nedenle, eğer bir süreçte birkaç çelişme varsa, bunlardan bir tanesi önder ve belirleyici rolü oynayan baş çelişme olacak, öbürleriyse ikincil ve bağımlı bir durumda…

17

 

bulunacaktır. Dolayısıyla, içinde iki ya da daha fazla çelişme bulunan karmaşık bir süreci incelerken bütün çabamızı, o sürecin baş çelişmesini bulmaya yöneltmemiz gerekir. Bu baş çelişme bir kere kavrandığında bütün sorunlar kolayca çözülebilir.” (age., s. 439)

Özetlersek;

a) Devrimimizin izleyeceği yol Demokratik Halk Devrimi’dir. Ülkemizde iktisadi olarak komprador kapitalizm hâkim olmasına rağmen hâlâ feodal kalıntılar varlığını sürdürmektedir. Bu feodal kalıntılarla birlikte başta yarı-sömürge yapı ya da emperyalizme bağımlılık sorunu, Kürt ulusal sorunu, kadın sorunu olmak üzere Demokratik Halk Devrimi’yle çözülmesi gereken bir dizi demokratik görev vardır. Proletarya önderliğinde emekçilerin, ezilen ulus ve azınlık milliyetlerin, kadınların, LGBTİ+’ların birliği ancak bu demokratik talepleri içeren bir devrim perspektifiyle sağlanabilir.

b) Bugün var olan başlıca çelişmeler arasında birden fazla çelişmenin daha görünür hale geldiği bir gerçektir.

Bugün temel çelişki, emperyalizm, komprador kapitalizm, feodal kalıntılar ile geniş halk yığınları arasındaki çelişkidir.

 Demokratik Halk Devrimi sürecinde ise baş çelişki, komprador kapitalizm, feodal kalıntılar ile geniş halk yığınları arasındaki çelişkidir.

13- Türkiye Devriminin Yolu

Ülkemizde, yüz yılı aşkın bir süredir yarı-sömürgelik koşulları devam etmektedir. Bu sürede feodalizm, devrimci bir temelde tasfiye edilmese de, Türkiye gelinen aşamada ücretli emeğin artı-değer sömürüsü temelinde gasp edildiği kapitalist bir ülkedir. Feodal üretim ilişkileri önemli ölçüde çözülse de, tamamen tasfiye edilmemiştir. Feodal kalıntıların kökten tasfiyesi Demokratik Halk Devrimi ile gerçekleşecektir.

Dolayısıyla ülkede kapitalizm egemen olsa da, burjuva

18

demokratik devrimin, görevleri tamamen ortadan kalkmış değildir. Yani emperyalizmden kurtuluş, feodal kalıntıların tamamen tasfiyesi, faşizmden kurtuluş, ülkenin demokratikleştirilmesi, Kürt ulusu ve ulusal azınlıklar ve kadın sorununun çözülmesi vb. gündemdedir.

Bu nedenlerle ülkemizdeki devrimin ikili bir görevi vardır. Bunlar, iç içe geçmiştir.

Demokratik Devrim ve bir sonraki aşama olarak Sosyalist Devrim. Demokratik Halk Devrimi, işçi sınıfının önderliğinde, yoksul köylülük ve emekçi sınıflara dayanan Demokratik Halk İktidarını-Diktatörlüğünü kuracaktır. Ve ardından işçi sınıfının, emekçi kır ve şehir kitlelerine dayanan proletarya diktatörlüğüne geçilmesi yolunu izleyecektir.

Devrimin önüne engel olan emperyalizmle olan tüm bağlar ve ayrıcalıklar, uşakları ve onların sosyal dayanakları olan geri ve gerici üretim biçimi ve ilişkileri temizlenmeden, dayandıkları sınıflar ve onların siyasal rejiminden (faşist diktatörlüğünden) kurtulmadan, ne ülkenin demokratikleşmesi ve ulusal sorunun çözülmesi ne toplumun demokratikleştirilmesi ne de üretici güçler ve üretim ilişkilerinin özgürce gelişmesi sağlanabilir. Bunlar yapılmadan da sosyalizme geçilemez. Sosyalizmin maddi temelleri geliştirilmeden sosyalizmin inşasında başarılı olunamaz.

Önümüzdeki devrimin niteliğinden hareketle, doğal olarak devrimin yolu da kendine özgü gelişecektir. Devrim kuşkusuz ancak şiddetle, silah zoruyla gerçekleştirilebilir. Devrimci sınıf hareketlerinin tarihine bakıldığında bunun iki yolu olduğu açıktır. Biri, kapitalizmin pek fazla gelişmediği sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde kırsal alanları temel alan, uzun süreli bir silahlı mücadele, halk savaşı yoluyla iktidarın ele geçirilmesi; diğeri, kapitalizmin egemen sayıldığı (orta, ileri veya emperyalist) ülkelerde şehirleri, sanayi merkezlerini temel alarak işçi sınıfının içinde çalışmayı esas alarak, sınıfın ve…

19

emekçi kitlelerin desteğini alarak silahlı ayaklanmayla siyasi iktidarı ele geçirme yoludur. Sonuçta her iki yol da devrimci şiddet ve silahların gücünü gerektirmektedir.

Sınıf düşmanları, iktidarlarını silah gücüyle sürdürüyor ve ayakta tutuyor. Bu durumda proletarya ve emekçiler de ancak silahlı güçle iktidarı ele geçirebilirler. Kuşkusuz farklı ülkelerde, farklı tarihsel süreçler ve bunların yarattığı özgünlükler olabilir ve biçim bakımından bu özgünlükler olacaktır. Genel kurallar elbette birer şablona dönüştürülemez. Özgünlüklerin olduğu yerler veya tarihî koşullarda ona özgün biçim ve taktikler de olacaktır. Ve komünistler buna göre hareket etmek durumundadır.

Günümüz yarı-sömürge, komprador kapitalist ülkeleri gerilla savaşına gözlerini kapamamalı ve onu silahlı ayaklanma çizgileriyle uyumlu hâle getirerek yararlanmalıdır. Bugünün silahlı ayaklanmalarının Rusya’da gerçekleştiği kadar nispeten kısa süreli bir çarpışmadan sonra zafere imza atacağı da düşünülmemelidir.

 Sınıf mücadelesi, bu ülkelerdeki ayaklanmaya dayalı devrimin yenilgisi durumunda, kırlara çekilerek ve kırlardaki gerilla savaşından devrim için yararlanma ya da devrimi kırlarda soluklandırarak yeniden kente dönme gibi bir çizgiyi de dayatabilir.

 Ve hatta öyle durumlar olabilir ki, sınıf mücadelesini kıra taşımak bile olanaklı ya da zorunlu hâle gelebilir. Rusya’da eğer yaşamın devrimci pratik eylemi, bunu Rus komünistlerine dayatmadıysa, bu, Rusya’nın o tarihsel evredeki koşullarının devrimin lehinde olmasındandı. Aynı şey, İç Savaş açısından da böyleydi. Rus devrimcileri, devrimin şehirdeki güçlü olan ayağından aldıkları güçle harekete geçip kırdaki nispeten zayıf olan devrim ayağına yaslanmayı stratejilerinin temeli hâline getirmediler. Yani gerillaya stratejik bir rol biçmek yerine, onu destekleyici taktik rolde ele aldılar.

Günümüz dünyasında yarı-feodal, yarı-sömürge ve yarı-sömürge kapitalist ülkelerde durum Ekim ve Çin Devrimi…

20

koşullarından farklıdır. Bu nedenle tek bir mücadele biçiminden değil, içiçe geçen mücadele biçimlerinden bahsetmek gerekir. Kuşkusuz yarı-feodal yarı-sömürge ülkelerde devrimin yolu kırları esas alan Halk Savaşı stratejisidir. Kapitalist ülkelerde devrimin yolu şehirleri merkez alan Silahlı Halk Ayaklanması'dır. İki strateji birbirini dıştalamaz. Kırlara dayanan mücadele şehirleri önemsemelidir. Şehirlere dayalı mücadele kırları dikkate almalıdır. Günümüz dünyasında mücadele ve çelişkiler o denli karmaşık ve iç içe geçmiş durumdadır ki, devrim süreci içinde hem ayaklanma ve hem de kırlara dayalı gerilla stratejisinin uygulanabilirliği söz konusu olabilir.

O halde, devrimin şiddet yoluyla, silahların gücüyle gerçekleştirileceğini asla akıldan çıkarmamak gerekir. "Çok uluslu ülkemizde, kapitalist üretim ilişkileri ağırlık taşımaktadır, kapitalizm egemen durumdadır, doğal olarak şehirlerdeki faaliyetler ağırlık taşıyor" düşüncesinden hareketle silahlı mücadele reddedilemez. Şehirlerde, şehir askeri komitelerimiz/şehir gerillalarımız olacaktır. Yukarıda belirttiğimiz gibi eylemler yapılacağı gibi bir ayaklanma döneminde bu güçlerimiz düşmana karşı devrimi askeri yönde yönetecek güçte olmak zorundadır.

Ülkemizde, başta büyük şehirler olmak üzere şehirlerde büyük sanayi bölgelerinde çalışmayı esas almamız gerekiyor. Buralarda işçi sınıfı ve sendikalar başta olmak üzere emekçi kitleler içindeki çalışmamız esas olacaktır. Şehir çalışması denilince sadece en büyük birkaç şehirde çalışma olarak anlaşılmamalıdır. Elbette bu, gücümüzü dağıtmak da değildir. En büyük sanayi şehirleri öncelikli olmak durumundadır ancak gelişme oranında diğer şehirlere açılmak gerekmektedir. Özellikle Kürdistan'ın şehirlerine, maden, hammadde, enerji ve liman şehirleri gibi stratejik alanlara önem verilecektir. Bunun yanında güncel gelişmeler ve ortaya çıkan fırsatlar bağ-

21


-lamında herhangi bir küçük şehirde, gerek fabrika, maden ocaklarının olduğu bir alan gerekse enerji veya büyük liman şehirlerinde çelişkilerin keskin olduğu şehirlerde çalışmaları-mıza ağırlık verilecektir.
Örgütlenmenin bir diğer sacayağını da öğrenci gençlik ve tarım işçilerinin içinde çalışma oluşturmaktadır. Ülkemizde genç nüfus yoğundur. Öğrenci gençlik, devrimin dinamik-lerinden biridir. Gençlik örgütümüz, devrimimizin öğrenci gençlik içindeki örgütleyici gücü olarak politikasını ve hedef-lerini buna göre geliştirecektir.

Tarım sorunu, ülkemizin temel sorunlarından biridir. Kü-çük tarım üreticilerinin özgün sorunlarını çözmek, koope-ratifçiliğin geliştirilmesi ve üreticilerin emeğinin tefecilere kaptırılmaması bakımından önemli bir yerde durmaktadır. Partimiz başta yoksul köylülük içinde olmak üzere büyük ta-rım kapitalistlerinin yok pahasına çalıştırdığı tarım işçilerinin kurulacak sendikalarda örgütlenmesi için özgün politikalar geliştirmeyi önemsemektedir.

Burjuvazi, 20. yüzyılın başındaki burjuvazi değildir; devrimlerle sarsılarak bilendi, yenildi ve yeniden ayağa doğrul-du; hatalarının sonuçlarından öğrendi ve tecrübe biriktirdi. Bu, onu devrimler karşısında daha da sert, amansız ve birleş-miş güçleriyle çarpışmaya itmektedir. Ve özellikle bu koşul-larda gerilla savaşı, ayaklanmanın bir taktiği olmayı gerek-tirmektedir.

Bu hem kent ve hem de kır gerilla savaşı için de böyledir. Bu ülkelerde kentle kırın eşgüdümüne giden savaş yolu, geleceğin özgün taktiği olmayı gerektirmektedir. Ama her halükarda geleceğin devrimi, buralarda basamaklarını tıpkı ve bütünüyle Rus devrim deneyindeki gibi tırmanmayacak, mutlaka gelişmede ve sınıf mücadelesinde özgün ve yeni olanı kendi teorisine katacaktır.

 Nasıl ki, uzun süreli ve dağınık halk gerilla savaşı, temel çizgileriyle aynı olmasına karşın, teoriye, gelişmenin vardığı boyutu hesaba katarak yeni taktikleri katmayı gerektiriyorsa, devrime uzanmak isteyen her yarı-sömürge kapitalist ülke devrimi, bu lehte etmenleri devrim teorisine katarak başarılı olacaktır.

BİTTİ

Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA