9 Ekim 2025 Perşembe

İçel Ekonomisinin Yapısal Durumu: EKiM -1994---(10-EKİM-2025 )

ÖNAÇIKLAMA:

Partizan emekçileri tarafından İçel ekonomisinin yapısal durumunu inceleyen bu çalışmayı okuyucuya sunarken içerisinde yeteri düzeyde işlenemeyen yanlar (örneğin ilk bakışta, işçi sınıfının durumu, köylülüğün yavaşta olsa proleterleşme süreci ve il ekonomisinde önemli bir yer tutan deniz ticaretinde komprador-kapitalist ilişkiler) olduğunu söyleyebiliriz. ancak Marksist bilgi esnekliğiyle yapılan bu incelemeyi örnek olarak bakımından okuyucuya sunuyoruz.

İçel ekonomisinin yapısal durumu

Destekleme Prim Sisteminin ilkönce pamukta uygulanmaya konulmasının nedeni şöyle açıklanabilir: Özellikle, enerji ve işçilik maliyetinin düşük olması nedeniyle Güneydoğu Asya ülkeleri ürünlerinin piyasaya girmesi, yerli tekstil (giyim- dokuma, bez) sanayini olumsuz etkiler.

1990 yılı Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre il nüfusu 1.266.995'dir. Bu nüfusun ilçelere göre dağılımı şöyledir:

Bu sayılara göre il nüfusunun % 62.2'si ilçe ve beldelerde yaşamaktadır. % 37.8'i ise köylerde yaşamaktadır. Toplam köy sayısı 556 olup, ilçe ve belde merkezlerinde yaşamakta olanların (köy kökenlilerin) köyleriyle olan

PARTİZAN 21 | 67

bağlı değişik biçimlerde sürmektedir. İlçe ve belde nüfusunun yoğun olmasının esas nedeni köylünün sınıf farklılaşmasından kaynaklanan yoksullaşma sonrası köyden kopmayıp, toprağın miras yoluyla parçalanması sonucu gereksinmeye yeterince yanıt verememesidir. Özellikle beldelerdeki nüfus artışı köydeki gelirine ek “ikinci bir iş” umuduyla olmaktadır.

 İlçe merkezleri nüfusunun yoğun olmasının bir nedeni de iç göçtür. İlin, tarım, ticaret ve hizmet sektörleri de ilin nüfusunun yoğunlaşmasının nedenidir. Özellikle 1984 yılından bu yanaMersin-Tarsus-Erdemli ilçelerinde canlı bir nüfus hareketi gözlemlenmektedir.

1991 yılında merkez ilçe Mersin'e nüfus kaydını aktaranların dağılımına bakıldığında, esas yanın köyden şehire değil, çevre illerden, bölgelerden ile doğru olduğu görülür.

Merkez ilçeye nüfus aktaranların % 5'ini İçel'den diğer yerlerinden gelenler% 10.3'ünü bölge (Akdeniz) illerinden gelenler% 60.90'ını Doğu-Güneydoğu'dan% 16.08'ini İç Anadolu% 5.56'sını Karadeniz% 3.89'unu Marmara% 3.18'ini de Ege Bölgesi'nden gelenler oluşturmaktadır.

Serbest Bölge şehirli nüfusun artışında rol oynayanların bir başka nedenidir. Yani, şehirli ya da ilçe nüfusun köy nüfusuna göre fazla olması, kentsel-gelişmişleşmesine, bu nedenle köylülüğün yoksullaşmasına bağlanmak, yorumlamak DOĞRU OLMAZ.

Kaldı ki, il düzeyinde çalışan nüfusun ekonomik etkinlik kollarına göre dağılımında 14 ve daha yukarı yaş çalışan nüfusun % 60'ı TARIM, ORMANCILIK VE BALIKÇILIK alanlarında çalışmaktadır. Bunların da % 99'u tarım ve hayvancılık% 0.8'i ormancılık% 0.2'i balıkçılıkla uğraşmaktadır. İlde tarım kesiminde çalışanların oranı Türkiye ortalamasına göre 5,5 kat daha fazladır.


1991 yılında ilin arazi varlığı ve kullanım durumu şöyledir:

A) Arazi varlığı:

(Tablo II)

Ha

%

Tarım arazisi

406.000

25.6

Çayır-Mera

6.100

0.4

Orman-Bataklık

785.500

49.5

Kumluk-Kayalık ve mesken alan

387.700

24.5

TOPLAM

1.585.300

100.0

 

B) Arazinin kullanım durumu: (Tablo III)

İlin tarım arazisinin 276.000 Ha'lık kısmı KURU, 130.000 Ha'lık kısmı SULU tarım arazisidir. Yani, tarım arazisinin % 67.9'luk kısmı kuru tarım arazisi% 32.1'lik kısmı sulu tarım arazisidir.

406.000 Ha'lık tarım arazisinde tarımın teknolojik tablosu şöyledir:

(Tablo IV)

 

PARTİZAN 21 68


PARTİZAN 21 | 69

 sermaye ihracı, Tarsus ve Mersin’de komprador kapitalizmin gelişmesine paralel olarak tarımda makinalaşmayı getirmiştir.

İldeki 406.000 Ha'lık tarım arazisinin 229.920 Ha'lık kısmında gübre kullanılmakta olup; 1991 yılında Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK) Mersin Bölge Müdürlüğü’nce yapılan gübre satışı 1990’a göre %3 artarken 1989’a göre %19.3 oranında düşmüştür.

İlde 1991’de kullanılan ilaç miktarı 1990’a göre %2.3 oranında artmıştır. Tarımsal ilaç kullanımındaki miktar olarak %130, değer olarak %275.4 oranında artış olmuştur.

 Bu oran köylünün cebinde ki paranın azalması olarak değerlendirilebilir. İlaç kullanımının gübre kullanımına göre artış göstermesi ise ürünü koruyup gereksinim fazlasını pazara sunarak gelir kaybını aza indirmek ve bir sonraya kendini yenileyebilme olanağını sağlamak olarak yorumlanabilir.

İlde 1991’de Ziraat Bankası Mersin Şubesi’nce kullandırılan kredi miktarında ise bir önceki yıla göre %67.5 oranına bir artış görülmektedir. Kullandırılan kredinin dağılımı şöyledir:

 (Tablo-VI)

Kredi Cinsi

%

Narenciye

23.7

Sebze

103.0

Hayvancılık

2.5

Traktör-araç gereç

109.6

Kimyevi gübre

64.2

Su Ürünleri

67.5

Topraksu

231.7

Diğerleri

1987.9

 

Bankaca kullandırılan kredilerin faiz oranlarının yüksekliği nedeniyle bu kredilerin esas olarak zengin köylü tarafından kullanıldığı kabul edilebilir. (Bankalarca verilen kredilere uygulanan faizlerin yüksekliği nedeniyle elde edilen gelir, banka sermayesinin kaynağının yatırımlardan çok tefeciliğe dayandığının da bir göstergesidir.)

İlde traktör, pulluk, patoz, santrifüj, pulveriz gibi makinalar ile kimyevi ilaç ve gübre hemen hemen her köyde bulunmaktadır. (her köylüde değil) Genellikle her üretici ailenin kendine yetecek düzeyde de olsa toprağının olması ve ortakçılık, ilde, köylülüğün yoksullaşmasının ve şehirlere göçmenin engelleyici nedenlerinden birini teşkil etmektedir.

Genel olarak köylülüğün iç pazara çekilmiş olması onun mutlak yoksul-luğunu beraberinde getirmemektedir.

 Çünkü, 

1- Ekime yeni yeni topraklı alanların açılması (orman ve hazine arazisine girme biçiminde),

2- Gübre ve ilaçlanmanın verimi arttırması,

3- Dönemsel olarak her mevsim ürün olmaması,

4- Ürün değiştirmenin olanaklı olması gibi nedenler yoksullaşma sürecini yavaşlatan nedenlerdir. İlde köylülüğün farklılaşması keskin olmayıp, küçük ve orta köylülük yaygındır. Kaldı ki, köylüler arasındaki mülk eşitsizliği olmasa ne komprador kapitalizm ne de kapitalizm-öncesi üretim tarzı kendini yeniden üretebilirdi.

Mersin-Tarsus, Yenice-Adana hattında her ne kadar tarımda makinalaşma ve toprakta yoğunlaşma sonucu kapitalist çiftçiler olsa da bu durum GENELDEKİ yapıyı BELİRLEMEMEKTEDİR. Köylülüğün az ya da çok iç pazara çekilmiş olması sonucu elde edilen birikim esas olarak sanayi alanına

PARTİZAN 21 | 70

 


 sermaye ihracı, Tarsus ve Mersin’de komprador kapitalizmin gelişmesine paralel olarak tarımda makinalaşmayı getirmiştir.

İldeki 406.000 Ha'lık tarım arazisinin 229.920 Ha'lık kısmında gübre kullanılmakta olup; 1991 yılında Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK) Mersin Bölge Müdürlüğü’nce yapılan gübre satışı 1990’a göre %3 artarken 1989’a göre %19.3 oranında düşmüştür.

İlde 1991’de kullanılan ilaç miktarı 1990’a göre %2.3 oranında artmıştır. Tarımsal ilaç kullanımındaki miktar olarak %130, değer olarak %275.4 oranında artış olmuştur.

 Bu oran köylünün cebinde ki paranın azalması olarak değerlendirilebilir. İlaç kullanımının gübre kullanımına göre artış göstermesi ise ürünü koruyup gereksinim fazlasını pazara sunarak gelir kaybını aza indirmek ve bir sonraya kendini yenileyebilme olanağını sağlamak olarak yorumlanabilir.

İlde 1991’de Ziraat Bankası Mersin Şubesi’nce kullandırılan kredi miktarında ise bir önceki yıla göre %67.5 oranına bir artış görülmektedir. Kullandırılan kredinin dağılımı şöyledir:

 (Tablo-VI)

Kredi Cinsi

%

Narenciye

23.7

Sebze

103.0

Hayvancılık

2.5

Traktör-araç gereç

109.6

Kimyevi gübre

64.2

Su Ürünleri

67.5

Topraksu

231.7

Diğerleri

1987.9

 

Bankaca kullandırılan kredilerin faiz oranlarının yüksekliği nedeniyle bu kredilerin esas olarak zengin köylü tarafından kullanıldığı kabul edilebilir.

 (Bankalarca verilen kredilere uygulanan faizlerin yüksekliği nedeniyle elde edilen gelir, banka sermayesinin kaynağının yatırımlardan çok tefeciliğe dayandığının da bir göstergesidir.)

İlde traktör, pulluk, patoz, santrifüj, pulveriz gibi makinalar ile kimyevi ilaç ve gübre hemen hemen her köyde bulunmaktadır. (her köylüde değil) Genellikle her üretici ailenin kendine yetecek düzeyde de olsa toprağının olması ve ortakçılık, ilde, köylülüğün yoksullaşmasının ve şehirlere göçmenin engelleyici nedenlerinden birini teşkil etmektedir.

Genel olarak köylülüğün iç pazara çekilmiş olması onun mutlak yoksul-luğunu beraberinde getirmemektedir.

 Çünkü, 1- Ekime yeni yeni topraklı alanların açılması (orman ve hazine arazisine girme biçiminde),

2- Gübre ve ilaçlanmanın verimi arttırması,

3- Dönemsel olarak her mevsim ürün olmaması,

4- Ürün değiştirmenin olanaklı olması gibi nedenler yoksullaşma sürecini yavaşlatan nedenlerdir. İlde köylülüğün farklılaşması keskin olmayıp, küçük ve orta köylülük yaygındır. Kaldı ki, köylüler arasındaki mülk eşitsizliği olmasa ne komprador kapitalizm ne de kapitalizm-öncesi üretim tarzı kendini yeniden üretebilirdi.

Mersin-Tarsus, Yenice-Adana hattında her ne kadar tarımda makinalaşma ve toprakta yoğunlaşma sonucu kapitalist çiftçiler olsa da bu durum GENELDEKİ yapıyı BELİRLEMEMEKTEDİR. Köylülüğün az ya da çok iç pazara çekilmiş olması sonucu elde edilen birikim esas olarak sanayi alanına

PARTİZAN 21 | 70


 AKMAMAKTADIR. İlde bu birikim ağırlıkla Tefeci-Tüccar sermayesi biçiminde çıkmaktadır.

“Bir toplumda bu tür sömürünün egemen oluşu halinde, kapitalist üretim tarzına burada YER OLMAZ” (Marx) Çünkü küçük-emek üreticiden doğrudan doğruya ve zorla alınmamaktadır. Kaldı ki, ilde küçük ve orta köylülüğün yaygın olması ve bunların da ilaç, gübre, para ve alet yönünden tefeci-tüccara bağımlı olması nedeniyle tefeci-tüccarlar kendilerini sürekli yeniden oluşturabilmektedirler.

Her ne kadar tefeci-tüccar kesiminden kimileri sanayi alanına yatırım yapmış olsada “tefeci tüccar sermayesinin BAĞIMSIZ gelişimi kapitalist üretim gelişim derecesiyle TERS ORANTILIDIR.” (Marx) mantığıyla hareket ettiğimizde sanayi alanına yatırım “...tek başına ne bir üretim tarzından diğerine geçişi sağlayabilir, ne de bunun açıklanması için yeterlidir.” (Marx)

Türkiye’de kapitalizm kendi iç dinamiğiyle gelişme sürecindeyken DIŞSAL müdahale ile

YOZ-LAŞMIŞTIR.

(Bu yozluk İlçe’de de kendini göstermektedir.) Kaldı ki feodalizmin kendisi, ekonomik anlamda batı tipi feodalizmin KLASİK BİÇİMİ OLARAK DEĞİL, feodalizmin MERKEZİLEŞMİŞ ve YOZLAŞMIŞ bir biçimi olarak Osmanlı’da doğmuştur. Şimdi kalıp her yörede ve her ülkede feodal ve yarı-feodal özellikleri birbirleriyle karıştırıp, birebir benzerlikler aramak ve sonuçlar çıkarmaya kalkmak doğru bir yöntem olmaz. Ya da feodalizmi klasik döneme denk düşen tüm özellikleriyle ve üst yapı kurumlarıyla birlikte aramaya kalkmak daha da yanlış olur.

İlçe’de tarımın makinalaşmasının varlığı, YAYGIN EĞİLİM OLMAYIP SINIRLIDIR. Geniş ölçekli tarımda makinalaşma üretimin artmasına ve kapitalist üretim tarzının yayılmasına yolaçan etmen olduğundan, makinalaşmanın yaygınlaşabilmesi “geniş çaplı bir sermayeyi gerektirir, bu da ancak büyük çiftçilerin gücü dahilindedir.” (Lenin) İlçe’de ağırlıklı olarak kapitalist çiftçiler olmadığından, küçük ve orta köylünün ürününden elde edilen (değişik biçimlerle) faiz, rant ve kâr tefeci-tüccar elinde toplanarak doğrudan sanayiye akmadığından, hem kapitalizm hem de tarımda makinalaşma gelişmemekte yarı-feodal yapı sürüp gitmektedir.

 Tefeci-tüccar sermayenin yeri olanları (Karakmehmetler vd.) ise, daha gelişme aşamasında emperyalist tekellere kredi, makina ve teçhizat nedeniyle göbeklerinden bağımlılaştıklarından

ÇARPIK KAPİTALİSTLEŞMİŞLERDİR.

Makinalaşma ve içpazarlar, köylülükte derin bir uçurum yaratıp bunların büyük bir bölümünü kendi üretim ve geçim aletlerinden zorla koparıp, mülksüzleşmesini sağlayıp, onları mutlak yoksulluğa esas olarak İTMEMİŞ-TİR. Kaldı ki çalışabilen nüfusun %60’ının tarımda olması ve bunun da Türkiye ortalamasının 5,5 kat üzerinde olması bu durumu desteklemektedir. Ayrıca, ormanlık ve hazine arazilerine sömürü yoluyla ekim alanlarını genişletme, ilaç-gübre kullanımıyla verim artışı, ürün değişimi, hayvan yetiştiriciliği vb. gibi nedenlerle İlçe’de yoksullaşmanın önündeki karşıt süreçlerdir. Ancak bu durum yoksullaşmanın olmadığı ya da olamayacağı anlamında yorumlanamaz. Ama görülmesi gereken ESAS EĞİLİMİ tespit etmektir. Genel olarak köylülük, ürünün fiyatında artı-emeğinin değerini gerçekleşti-

PARTİZAN 21 / 71


remeyeceği için sömürülmekte, ama, gene ürünün fiyatında maliyet fiyatını (üretim araçları ve gerekli emeği) gerçekleştirdiği için gerçek anlamda yoksullaşmamakta, varlığını kalıcı ve kararlı bir biçimde sürdürmektedir.

Taban fiyatı, destekleme alımları gibi uygulamalar her ne kadar köylüyü korumaya, ürününü değerlendirmeye yönelikmiş gibi görünse de, altında yatan GERÇEK AMAÇ, siyasi iktidar ortağı toprak ağalarının kendinden yeniden üretebilmelerinin koşullarını devam ettirmektir.

Her ne kadar üreticinin ürününden değişik yollarla kâr, faiz ve rant elde edilse de, elde edilen birikim üretim araçları üretimine yönelmediğinden ne makinalı tarım gelişmekte ne de tarımda emek üretkenliği artmaktadır. Halbuki, tarım “değişen-sermayeye (ücretler) oranla değişmeyen-sermayedeki (üretim araçları) nispi bir büyüme ile sürekli” ilerler (Marx) İlçe tarımında esas olan küçük toprak mülkiyeti ise “emeğin toplumsal üretken güçlerinin gelişmesini, emeğin toplumsal biçimlerini, sermayenin toplumsal yoğunlaşmasını, bilimin ilerici uygulamasını dışlar.” (Marx)

Şu denilebilir:

 “Bölgede, küçük ve orta köylülük bir yandan komprador sermaye tarafından diğer yandan tefeci-tüccar sermayesi tarafından sömürülmekte. Bu nedenle ortalama kâr ve sabit bir faiz elde edemez ve mülksüzleşme ağır basacaktır, kendini yeniden üretemeyecektir, hızla kente akacaktır, kır yoksulu artacaktır...

” Bu mantığı Marx şöyle yanıtlar: “

... toprak parçası sahibi köylünün toprağı işlemesi ya da işlemek üzere toprak satın alması için, normal kapitalist üretim tarzında olduğu gibi, tarım ürünlerinin piyasa-fiyatının ona ortalama kâr getirmeye ve hele bu ortalama kârın üzeri-de rant biçiminde bir sabit faiz getirmeye yetecek yüksekliğe çıkması GEREKLİ DEĞİLDİR.

Kaldı ki, İlçe tarımında toprak sahibi köylünün, üretiminin bir bölümünü kendisi tüketmekte ve bunun üstündeki fazlayı meta olarak kent pazarına sunmaktadır.” ... “Yani doğal ekonominin ağır bastığı bir durum sözkonusudur.” (Marx) Doğal ekonomide “ekonominin koşulları, ya bütünüyle ya da büyük bölümüyle ekonominin kendisi tarafından üretilir, onun gayri safi ürününden doğrudan doğruya yerine konur ve yeniden üretilir.” Yani, yeniden üretiminin koşulları, esas olarak köylünün ürettiği ürünün KENDİ BÜYÜKLÜĞÜNE bağlıdır.

İşte, İlçe’de gübre ve ilaç kullanımının esas nedeni ürünün büyüklüğünü sağlayıp kendini yeniden-üretmenin koşullarını yaratmaktır. Yoksullaşmayı yozlaştıran-geciktirende budur. Yeniden-üretimin koşulları, esas olarak köylünün ürettiği ürünün büyüklüğüne bağlı olması, aynı zamanda üretici köylünün, ürünlerinin piyasa-fiyatına İLGİSİZLİĞİNİ de birlikte getirmektedir.

Bu durum bize genel olarak köylülüğün neden toplumsal muhalefete İLGİSİZ KALIŞININ ipucunu da vermektedir. Köylülük, genelde olduğu gibi, bölgede toplumsal muhalefete destek açısından esas olarak sessizdir. Hem üretim araçlarının yenilenmesi, hem de emek gücünü yenileyeceği ürün, doğrudan kendi ürününün büyüklüğüyle belirlendiği için, ne kadar çok çalışırsa, ne kadar çok üretirse hem üretim araçlarını yenileyeceği hem de emek-gücü-

PARTİZAN 21 / 72


nü yenileyeceğini” bilince çıkmıştır. Ancak, ürünlerin piyasa-fiyatına bu ilgisizlik üretim alet ve araçlarının ve geçim nesnelerinin piyasa-fiyatlarına da ilgisizliği beraberinde getirdiğinden-getireceğinden, köylülük çifte sömürüyü gerçek anlamıyla göremediğinden, (nedenleri açısından), toplumun kendi dışında kalan kesiminden (yani, işçi sınıfı ve diğer emekçi katmanlardan) göreli de olsa bir kopukluk yaşamaktadır. Bir de buna dinsel “çok şükürcülük, kanaatkârlık” motifi eklenirse, ayrıca örgütsüzlüğü de eklendiğinde köylülüğün göreli “sessizliği” daha da bir anlaşılır.

Küçük ve orta köylülüğün bölgede yaygınlığı; üretimi gerçekleştirmesinden, kendisinin ve ailesinin yeniden-üretimini sağlamasından, üretim araç ve aletlerini ve emek-gücünü yenilemesinden kaynaklanmaktadır. Kapitalist çiftliklerin ya da kapitalist üretim-tarzının yaygın OLAMAMASI-NIN ipuçları burada görülebilir. 

Ayrıca, çalışan il nüfusunun ekonomik-etkinlik kollarına göre dağılımı da üretim tarzı konusunda ipucu vermektedir. Tarım-Ormancılık ve Balıkçılık alanında yaklaşık 232.000 kişi yeralırken, diğer alanlarda 155.000 kişi çalışmaktadır. 1985 Genel Nüfus Sayımı verilerine göre dağılım şöyledir:

(Tablo-VII)

Ekonomik etkinlik kolu

14 yaş grubu çalışan nüfus

%

Tarım-Ormancılık ve Balıkçılık

     232.654, 60

 ---

Madencilik

486

---

İmalat Sanayii

34.207

8.8

Elektrik-gaz-su

537

---

İnşaat-bayındır işleri

16.825

4.3

Toptan-perakende tic.

23.850

6.1

Lokanta-kahve-otel

7.880

2.0

Ulaşım-Haberleşme-Depo

15.492

4.0

Mali kurumlar

6.798

1.8

Toplumsal hizmetler

46.967

12.0

Tanım konmayan işler

2.816

0.7

TOPLAM

388.462

100.0

 

1992 yılında Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’na kayıtlı ve kapasite onaylı 195 sanayi kuruluşunda toplam 11.985 kişi çalışmakta olup, bunların sanayi kollarına göre dağılımı şöyledir: (Tablo-VIII)

Bu veriler elbette tek başına egemen üretim tarzını vermez. Ancak yukarıda anılan konularla bağlantılı olarak ele alındığında bize gerçekleri verir.

Mersin Ticaret ve Sanayi Odası kayıtlarına göre ilde etkinlik gösteren firmaların sektörel ve hukuksal durumlarına baktığımızda da bize ilin ekonomik yapısı hakkında bilgi verecektir. (Tablo-IX ve X)

İlin ithalat-ihracat yapısına da bakıldığında, ilin ekonomik yapısı hakkında kısmı de olsa bilgi verecektir. 1991’de Mersin’den yapılan ihracatta 1990’a göre miktar olarak % 13.1 artış, değer olarak ise % 4.7 dolayında düşüş hesaplanmıştır.

PARTİZAN 21 / 73


 Tablo-VIII

Çalışan sayısı

%

Gıda sanayi

4.258

35.5

Yem sanayi

88

0.7

Dokuma giyim sanayi

885

7.4

Orman ürünleri sanayi

421

3.5

Kağıt ürünleri sanayi

211

1.8

Kimya-lastik, plastik sanayi

1.994

16.6

Taş, toprağa dayalı sanayi

2.207

18.4

Metal eşya sanayi

1.040

8.7

Makina, teçhizat, parça sanayi

801

6.7

Diğerleri

80

0.7

TOPLAM

11.985

100.0

 

Tablo-IX ve X

Sektörel dağılım

Firma top.

%

İmalat sanayi

729

10.2

İnşaat sektörü

1.653

23.0

Ulaştırma sektörü

808

11.2

Ticaret

a) İthalat-ihracat

864

12.1

b) Dahili ticaret

3.116

43.5

TOPLAM

7.170

100.0

 

Hukuksal dağılım

Firma say.

%

Hakiki şahıs fir.

4.499

62.7

Banka, şube, müessese

71

1.1

Kolektif şirket

187

2.6

Komandit şirket

15

0.2

Limited şirket

1.351

18.8

Anonim şirket

390

5.4

Kooperatifler

657

9.2

TOPLAM

7.170

100.0


 1991 ihracatında 1990’a göre tonaj bazında meydana gelen artış, esas olarak, miktar olarak büyük, değer olarak ucuz bir ihraç malı olan çimento ve maden cevherinden kaynaklanmaktadır.

1991 yılında Mersin’den yapılan ihracatın, Mersin firmalarına düşen pay % 30. Bu oranlar 1987’de % 41, 1988’de % 32, 1989’da % 27, 1990’da ise % 28’di. En fazla ihracat yapılan maddeler bazında, 1989,-1990-1991 yıllarında bakliyat, pamuk ve narenciye ilk üç sırayı almaktadır.

 1991 yılında sanayi ürünleri ihracı ve 1990’a göre, miktar olarak % 16.5, değer olarak % 13.4 oranında düşüş göstermiştir.

Yine Mersin’den yapılan ithalata gelince; 1990’a kıyasla değer olarak % 31.6 düşüş, miktar olarak da % 34.5 düşüş gözlemlenmektedir. Mersin’den yapılan ithalatta Mersin firmalarının payı değer bakımından 1988 yılında % 22.4, 1989 yılında % 9.6, 1990 yılında % 6.4 iken, 1991 yılında % 10.9 olarak gerçekleşmiştir.

İthalat ve ihracatta Mersin firmalarının payındaki düşüşler, Türkiye’nin yapısal bozukluğundan kaynaklandığı gibi, körfeze yapılan emperyalist işgalden de kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda ihracatta teşvik primlerinin yokluğu ya da yetersizliği, ihracat kredi faizlerinin yüksekliği, Eximbank kredilerinin esas olarak büyük firmaları koruyucu biçimde verilmesi, iç piyasanın aşırı yükselişi ve dış piyasanın aynı oranda artmayışı küçük ve orta

PARTİZAN 21 / 74

 DEVAM EDECEK-

NOT: Araştırma yapmak istiyenlerin yaralanması için kaynak-//1994 yılı göy önünde bulundurulmalıdır.//

 --------------------------------

ölçek karşılıklı Mersin firmalarının rekabet şansını azaltan faktörlerdir. Buralardan elde edilen birikimlerde esas olarak üretim araçları üreten sanayiye değil de tüketim nesneleri üreten sanayiye kaydığından ya da bakliyat, narınciye, hububat, yaş sebze meyve gibi maddelerin alım ve satım işine yöneldiğinden bu birikimler kapitalizmin gelişmesine neden olmamaktadır.

 Bu alınıp-satılan mallar arasındaki farkın çekiciliği birçok firmanın aracı tefeci konuma bürünmesine ve tefeci-tüccar sermayenin genişlemesine yol açmaktadır. Bunlar içinde de palazlananları tarımsal alandan elde ettiği ya da edeceği maddeleri kurduğu işletmede değerlendirdiğinden ikili özelliğe sahip olmaktadır.

Bölgede esas olarak köylü üretim araçlarından yalıtılamamıştır, üretim araçları değişmeyen-sermayenin maddi öğelerine dönüştürülememiştir, köylünün emek-gücü değişen sermayenin maddi öğelerine dönüştürülememiştir. İşte bu yüzden de küçük ve orta köylülük ağırlıklı olup, Osmanlı'dan günümüze dek kapitalist üretimin tarzının başat olmasının ayak bağlarıdır.

Büyük ölçekli makinalı tarım, kapitalist üretim tarzının gelişmesinin nedenidir. İlde ise küçük ölçekli tarım ağırlık bastığından ve tarımda kapitalizmin egemen olması için gerekli koşullar tam anlamıyla gelişemediğinden yarı-feodal üretim tarzı ağır basmaktadır.

Her ne kadar emperyalizme bağımlı işbirlikçi (komprador) nitelikli kapitalizmin varlığına bağlı olarak köy ailesi sanayi mallarının tüketicisi olsa da, bu durum tek başına İlçe köysünün kapitalistler içerisinde olduğunun kanıtı olamaz.

 Çünkü “toprağın İKİNCİ BİR EKİNİ oluşturum ve koyun (hayvan) yetiştirilmesine olanak sağlayan köy topluluğunun ORTAKLAŞA topraklarını oluşturan mera, otlak ve çayırın, büyük toprak sahipleri tarafından gasbedilmesi” (Marx) olayı devede kulak örneği gibi ağırdır. Bu söylenenlerden İlçe köylüsünün yoksullaşmayacağı/yoksullaşamayacağı anlamı çıkarılmamalı.

 Ancak, yoksullaşmanın ağır basmaması, köylüde kente hızla göçün olmaması bile kapitalist üretimin egemen olmasının bir nedenidir. Çünkü İlçe tarımında kendini yeniden-üretecek yapı “Yarı doğal ekonominin ağır bastığı bir durum SÖZKONUSUDUR.” (Marx) İlçe'de toprağın özelliğini, üreticinin ana besin bitkisi üretiliyor olması, onun, gerekli geçim nesnelerinin bir bölümünü kendi ürününden DOĞRUDAN karşılamasının koşullarını sağlamaktadır.

Bu, besin maddeleri imalinin, tarımsal ürünler üretiminden AYRILMAMIŞ olmasındandır. İlçe köylüsü, buğdayı satıp ekmek almak yerine aylık buğdayından un, bulgur, yarma, ekmek (yufka) erişte, şehriye yaparak gerekli besin maddelerini karşılamaktadır. Aynı biçimde mercimek, nohut, fasulye, mısır üretip stokunda bulundurmaktadır. Aynı biçimde 556 köyün çoğunda yün, pamuk eğirme, halı, kilim, yolluk, çulhalık dokuma yoluyla ailesinin EMEĞİNİN BİR EKİNİ oluşturmaya devam etmektedir.

 Mera, çayır ve otlakların hala varlığını koruması da, kendi gereksinimlerinin tamamını ya da büyük bir kısmını karşılayacak ölçüde sığır, koyun, keçi, tavuk yetiştirmesini sağlamaktadır. “Toprağın ikinci bir ekinin oluşturan” hayvan varlığı 1991’de 1990’a göre büyükbaş hayvanlarında % 2,7, küçük baş hayvanlarda %

PARTİZAN 21 75

 

2.1, kanatlı hayvanlarda % 19.70 oranında artış göstermiştir. Hayvansal maddeler üretiminin ise 1990’a göre % 2.1 oranında düşüş görülmektedir. Tüm bu söylenenleri gözardı edip, İlçe köylüsünün tv, buzdolabı, çamaşır makinası, ütü, ocak, radyo sahibi olması nedeniyle, ya da birçok talanda meta ekonomisi içinde olmasını tek başlarına ele alıp “egemen üretim ilişkisi kapitalizmdir” sonucunu çıkarmak, hem yarı-feodalizmin hem de kapitalizmin ne olduğunu doğru bilince çıkarmamak demektir.

Çünkü,

“sanayi ürünlerinin girdiği her yerde kapitalist üretim ilişkileri egemendir” sonucunu çıkarmak açık yanılgıdır.

Çünkü,

kapitalist üretim tarzının egemen olup olmaması salt meta dolaşımına bağlı DEĞİLDİR.

EMEĞİN GASPEDİLİŞİ BİÇİMİNE BAĞLIDIR.

Kuşku yok ki meta ekonomisinin uç vermesi, gelişmesi, içerisine sızdığı üretim ilişkisi üzerinde çözücü bir etki yapar. Ama bu, tek başına üretim ilişkisinde bir değişme, bir üretim ilişkisinden bir başka üretim ilişkisine geçişin ölçütü olamaz.

İlçe’de tarım esas olarak kapitalist yöntemlerle işlenmediğinden ve küçük ve orta köylülük tarımsal yapıda ağır bastığından köylünün ürettiği ürünün piyasa fiyatı, bu bölgedeki ARZ ve TALEP ilişkisinin durumuna göre belirlenmektedir. Bu nedenle üretim düzenli artış göstermediği gibi üretim fiyatları da dengesizlik göstermektedir. Bu yapı aynı zamanda tarımsal-emek üretkenliği ortalamasının, ulusal ölçekte, toplumsal-emek üretkenliği ortalamasının alt sınırına çektiğinden dolayı da kapitalizmin gelişmesinin ayak bağıdır. Aynı biçimde küçük ölçekli tarım, Türkiye tarımında ağır bastığından bu kez ulusal emek üretkenliğini, uluslararası ortalama-emek üretkenliğinin altına çekmesi nedeniyle kapitalizmin gelişmesinin ayak bağıdır.

Bölge köylüsü, ürününün tamamını meta olarak ÜRETMEDİĞİNDEN ve bunun sonucu olarak gereksindiği üretim araçlarının ve geçim nesnelerinin tamamını meta olarak pazardan KARŞILAMADIĞINDAN, onun kendi**ni yeniden-üretiminin koşulları genel kârı tarafından DEĞİL, ürettiği ürünün KENDİ BÜYÜKLÜĞÜ tarafından belirlenir.

 Bu duruma “doğal ekonominin ağır bastığı, bir durum sözkonusudur” denir ve bu ekonomide “ekonominin koşulları, ya bütünüyle ya da büyük bölümüyle ekonominin kendi tarafından üretilir. (Marx)

Kaldı ki üreticinin tüm üretimini piyasa için yanı meta olarak ürettiği ve yeniden-üretimin koşullarını meta olarak tükettiği kabul etsek bile, ÜRETİM ARAÇLARI SERMAYEYE VE EMEKGÜCÜ SERBEST METAYA DÖNÜŞEMEZ. Çünkü, “meta-ürünün üretildiği doğrudan üretim süreci, kapitalist üretim sürecinin YALNIZCA BİR EVRESİNİ OLUŞTURUR.” (Marx).

Toprak, miras yoluyla parçalanıp ufaklama gösterse de, oran ve hazine arazilerinin değişik yollarla araziye katılması, verim artışı, her mevsim ürün alınması, ürünün değiştirme olanağının olması, mera-otlak ve çayırlarınyün, köylünün ortak malı olması nedeniyle az da çok küçük ve büyükbaş ile kanatlı hayvan yetiştirmesi, kendi yiyecek vb. gereksinmesini üretebiliyor olması nedeniyle gerekli-emek ve gerekli-ürün dışında artı-emek ve artı-ürün harcayabilmesinin, üretebilmesinin nesnel koşulları İlçe'de  vardır.

PARTİZAN 21-76

 Toprak nicelik ve nitelik olarak elverişlidir. Bu nedenle, Türkiye genelinde olduğu gibi, İlçe özelinde de mülksüzleşip yoksullaşma doğru bir çizgi izlemez. Kaldı ki mülksüzleşme, kapitalizmin ATILIM, GÖNENÇ, DURGUNLUK ve BUNALIM dönemlerine göre farklı biçimlerde olur.

Özellikle Mersin, Erdemli, Silifke, Aydıncık, Bozyazı, Anamur sahil şeridindeki köylerinin tarım arazilerinin yazlık site, otel, pansiyon yapımı nedeniyle değer kazanığından köylünün ekonomik durumu göreli de olsa yükselme gösterdiğinden, yoksullaşma hemen hemen hissedilmemektedir.

Dağlık, ormanlık alanlardaki köylerde ise, tarıma ek olarak hayvancılık ile ev eşyası yapabildiğinden buralarda yoksullaşma kendini hissettirmemektedir.

Erdemli, Silifke, Aydıncık, Bozyazı, Anamur ve Gülnar’da örtü altı (sera) sebze yetiştiriciliği; Gülnar, Mut ve Mersin’de kayısı, elma, şeftali, üzüm yetiştiriciliği meta ürünü olarak karşımıza çıksa da, bu durum, feodal, yarı-feodal ilişkilerle kapitalist ilişkilerin içiçe geçmişliğinin göstergesidir.

 Bura üreticilerinden gasbedilen faiz, rant, ve kârın bir kısmı sanayi ürünleri tüketimi nedeniyle komprador kapitalizme gitse de, büyük payı yerel tefeci-tüccar almaktadır.

Şu denilebilir:

 “kapitalist üretim tarzının oluşumu ne tefeci-tüccar sermayesine, ne de zanaatçılığa bağlıdır.”

(Marx)

“kapitalist üretimin diğer ön koşullarının bulunduğu yer ve zamanlarda tefecilik bir yandan feodal beyle ile küçük üreticiyi mahvetmek, öte yandan emek araçlarının sermaye biçiminde toplamak suretiyle yeni üretim tarzının kurulmasına, yardımcı aralardan biri haline gelir.”

 (Marx)

Doğrudur. Ancak, tefeci dönemde kapitalizm ve burjuvazi her yönüyle gericileştiğinden, girmiş olduğu geri ülkelerde, KISMI ORANDA ve sınırlarını kendi belirleme koşullarıyla, kendine bağımlı olarak kapitalizmi geliştirirse de, ESAS ORANDA EN GERİ ÜRETİM İLİŞKİSİYLE İTTİFAK eder.

 Bu bağlamda, tefeci-tüccar sermayesinin BAĞIMSIZ gelişimi nedeniyle, ne feodal bey mahvolmakta, ne de emek araçları sermaye biçiminde toplanabilmektedir. Tefeci-tüccar sermayesinin, sanayi sermayesinden bağımsız gelişimi nedeniyle “bir toplumda bu tür sömürünün egemen oluşu halinde, kapitalist üretim tarzına burada YER OLMAZ.

 Çünkü,

“tüccar sermayesinin BAĞIMSIZ gelişimi kapitalist üretim gelişme derecesiyle TERS ORANTILIDIR.” (Marx)

Doğrudan üretici köylü, imparatorluktan “Cumhuriyete” geçtikten sonrası ve öncesi ya tasarrufunda bulundurduğu toprağın kalıtsal tasarruf hakkını hukuken yitirmiş ve tasarrufun fiilen devam ettiği ortakçıya dönüşmüş, ya da tasarrufunda bulundurduğu toprağın özgür sahibi olmuştur.

Kısacası köylülüğün yapılanması tarihleri ve en geri üretim biçimlerinden kaynaklanmaktadır.

Bu durum aynı zamanda Türkiye’de neden kapitalizmin egemen üretim biçimi OLAMADIĞININ ve neden yarı-feodal üretim biçiminin egemen OLDUĞUNUN ipuçlarını verir.

Medeni Yasa (1926),

 Aşarın Kaldırılması (1926),

Tapulama Yasası (1966)

 ve Çiftçiyi Topraklandırma Yasası (1973)

“Cumhriyet” Döneminin de yarıfeodal yapısını açgözle önüne sermektedir.

En son, 11 Ağustos 1993 tarihli gazetelerde yer alan Destekleme Prim Sistemi ekonomik yapıda olduğu

PARTİZAN 21 77

gibi siyasi yapıda da Toprak Ağalarının ağırlığını gözler önüne sermektedir. Destekleme Prim Sistemi, yarı-feodal yapının kendini yeniden-üretebilmesinin siyasi belgesidir, ekonomik gücünün Türkiye geneline yansımasıdır. Özellikle makarna, un ve buğday ihracatını artırmak amacıyla Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) tarafından uygulanan teşviğe göre, Türk “Cumhuriyeti'ne" buğday ihraç eden firma ya da kuruluşlara ihraç ettikleri 1 ton ekmeklik buğday için 469 kg ekmeklik buğday; herhangi bir ülkeye 1 ton 80 randımanlı un ihracatı halinde 487 kg ekmeklik buğday; makarna için 29 kg makarnalık durum buğdayı, irmik içinde 198 kg durum buğdayı verilecektir.

Bu teşvik esas olarak tüccarın üreticiden ürün alımını fazlalaştırmak, tüccarın gelirine gelir eklemektedir. Hem de iki yönlü olarak. Bir taraftan üreticiden alıp-satarak aradaki farktan, ikinci olarak ton başına devletten teşvik alarak kendini yeniden-üretebilme olanağını DEVLET ELİYLE kazanmaktadır.

Bu kararın yayınlanmasıyla TMO’nun günlük alım tutarı 200 milyar liradan 80 milyar liraya kadar düşmüştür. Aradaki TMO aleyhine olan fark tüccar lehine alıma dönüşmüştür. Destekleme Prim Sistemi, İlçe'de yaygın olan tefeci-tüccar sermayenin daha da palazlanmasını sağlayacaktır. Ayrıca, bölgede hem tefeci hem de tüccar gibi işlem gören bankaların bu sistemle sermayesinin esas bileşiminin ağırlığını sanayiden değil, tarımsal ürünlerin (özellikle de hububat, bakliyat, pamuk) alım-satımından olduğu daha bir gerçeklik kazanmıştır.

Destekleme Prim Sisteminin İlçe'de pamukta uygulanmaya konulmasının nedeni şöyle açıklanabilir: Özellikle, enerji ve işçilik maliyetinin düşük olması nedeniyle Güneydoğu Asya ülkeleri ürünlerinin piyasaya girmesi, yerli tekstil (giyim-dokuma, bez) sanayini olumsuz etkiler. Bunun sonucu (bir dizi nedenler de eklenince) İlçe bölgesi açısından ele alındığında Tarsus Berdan Tekstil’in konfeksiyon bölümü, Tarsus-Çukurova Fabrikası’nın dokuma ve 25 bin işçilik iplik bölümü, Tarsus Levent Tekstil'in akrilik bölümü kapanır.

Adana Bölgesi açısından; Akdeniz fabrikası, Milli Mensucat, Teksa, Çeytaş, Güney Sanayinin tamamı ya da kimi bölümleri kapanır. Pamuk Destekleme Prim sisteminin amacı, AT ülkelerinin ve ABD’nin uyguladığı tekstil kotalarını aşmak ve Asya ülkelerinin düşük fiyatlı mallarıyla rekabet edebilmeler için yerli tekstil sanayicilerini DEVLET ELİYLE korumak.

 Aynı zamanda pamuk üreticisi köylüleri pamuk üretmeye özendirmek. Yani bir yandan komprador burjuvazi kollanırken diğer yandan yarı-feodal yapının kendini sürdürmesinin koşulları yaratılıyor. Konumuza dönecek olursak, yukarıda anılan yasalarla, Destekleme Prim Sistemi uygulamasında “doğrudan üreticilerin mülksüzleştirilmeleri, yani sahibinin emeğine dayanan özel mülkiyetin çözülüp YOKOLMASI anlamısı GÖRÜLMEMEKTEDİR. Aksine, varolan yarı-feodal yapının korunması anlayışı YATMAKTADIR.

Halbuki Marx “Toprağın özel mülkiyeti ve böylece de doğrudan üreticilerin TOPRAKTAN KOPARTILMALARI kapitalist üretim tarzının TEMELİDİR.” der.

Köylülüğün topraktan koparılıp mülksüzleştirilmeleri, “farklı ülkelerde, farklı yönler alır ve farklı evrelerini farklı sıralar izleyerek farklı dönemlerde

PARTİZAN 21 78

tamamlar" derken, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemiyle dönemdeki burjuvazinin ilerici ve gerici konumunu unutmamak gerekir.

Feodalizmden kapitalizme geçiş süreci içerisindeki yapı, kapitalist meta ihracı yoluyla kilitlenerek, sermayenin henüz emek sürecini doğrudan denetim altına alamadığı bir ara biçime bürünen, başta gürbüz olarak gelişen sistem, bağımsızlığını yitirerek, milli bir kapitalizm uğruna yıllarca birikmiş para-sermayeyi sınai-sermayeye dönüştürmek için kolları sıvayan tefeci-tüccar sermayesi ya da zanaatçılıktan ücretli-emek sömürmeye kadar palazlanan milli burjuvazi, kapitalizmin yüksek kudreti karşısında ya bir kısmı iflas etti ya da yabancı sermayeyle birleşerek kompradorlaştı.

Bu bağlamda, “emperyalizm girmiş olduğu ülkede kapitalizmi geliştirir” sözü, emperyalizmin girmiş olduğu yarı-sömürge ülkelerde kendine bağımlı, ama aynı zamanda en geri üretim ilişkileriyle ittifak halinde olan/olacak komprador nitelikte kapitalizmi geliştirir olarak algılanmalıdır.**

Bu kapitalizmin gelişim sınırları da tekelci kapitalist üretim tarzının yeniden üretim gereksinmeleri ile kapitalist olmayan üretim tarzının kendini yeniden üretebilme koşulları tarafından çizilmiştir.

 Bu komprador kapitalizmde değişmeyen-sermaye değil, değişen-sermaye daha büyüktür. Halbuki, kapitalizmin egemen üretim biçimi olduğu ülkelerde değişmeyen-sermaye daha büyüktür.

 Çünkü “ilerleme değişen-sermayeye oranla değişmeyen-sermayedeki nispi artışla ÖLÇÜLÜR.

 (Marx)

Önceki kısımlarda da yinelenen bu alıntılara sıkça değinilmesinin nedeni, kapitalizmin egemen tarz olabilmesi için gerekli koşulları bilince çıkararak, bu koşulların genelde ve de özel olarak İlçe'de olup olmadığı ya da güdük kalıp-kalmadığı konusunu vurgulamak içindir. Kaldı ki, salt istatistiki verilerden yola çıkarak, görüş dile getirilmiş olsaydı ileri sürülen görüşün ayakları havada kalırdı.

Çünkü “herşeyden önce geçici çapta makinalı sanayinin gelişmesi (bu kapitalist üretim biçiminin hakim olması demektir) sorunu salt fabrika istatistiklerine indirgemek gülünçtür. Bu bir istatistik sorunu değil, SÖZKONUSU ülkenin SANAYİ KAPİTALİZMİNİN GELİŞMESİ SIRASINDA ALDIĞI BİÇİMLER VE GEÇTİĞİ AŞAMALAR SORUNUDUR." (Lenin)

Daha önceki kısımlarda ildeki firmaların sektör olarak ve hukuksal olarak konumlarıyla, ildeki ithalat-ihracat durumuyla, Mersin firmalarını bu alandaki paylarına değinilmişti. Orada vurgulanmak istenen; tarım kesiminden elde edilen birikimin büyük çaplı makinalı sanayinin gelişmesine DEĞİL, küçük ölçekli hafif sanayiye, imalata, inşaat, ticaret vb. gibi sanayiye aktığını göstermekti.

 Yani,

 tarımsal ürünlerin alım-satımı arasındaki fark ile, ilaç, gübre, tohumluk, araç-gereç satımı ve borç vermeyle köylüden elde edilen faiz, rant ve kârla gelişen tefeci-tüccar sermayesi esas olarak, üretim araçları üreten ağır sanayiye DEĞİL, kimi zaman montaj karakterli sanayiye ya da elde ettiği birikimi, satın aldığı ürünü işleyip pazarlayacak şirket kurma yoluna gitmektedir. Bu durumda tefeci-tüccar sermayesi, kapitalist-emperyalist ülkelerin yaşadığı ilk evrelerin aksine, sanayi burjuvazisinin BİR EKİ

PARTİZAN 21-79

OLARAK DEĞİL, BAĞIMSIZ OLARAK GELİŞEN bir sermaye olarak ortaya çıkar. Bağımsız olarak gelişen bu birikim ise “kapitalist üretim gelişmesiyle ters orantılıdır.” (Marx)

Emek artığının önemli bir kısmına el koyan tefeci-tüccar burjuvazisi tarihsel aşamada her ne kadar manüfaktür ya da basit elbirliği aracılığı ile sınai burjuvazisi haline ya da ücretli emek sömürmeye kadar palazlanan milli burjuvazi sınai burjuvazisi haline gelmeye çalışmışlarsa da, kapitalist-emperyalist ülkelerin meta ve sermaye ihracı karşısında başarısız olmuşlardır. Bunların biri olanları da işbirlikçileşerek emperyalizmle bütünleşmişlerdir.

Bu yapı ise “üretim tarzında köklü bir değişiklik YAPMAKSIZIN, üreticilerin... artı-emeklerine, ESKİ ÜRETİM TARZI ESASINA GÖRE ELKOYAR” (Marx)

 Bu söylenenler, elbetteki emeğin artı-değer biçiminde gasbını yadsımaz. Çünkü, emperyalizmin yaptığı sermaye ihracı feodal sömürünün sınırlarını daraltır. Ama, komprador nitelikli kapitalizmin gelişim sınırlarını da daraltır. Kaldı ki feodalizmden kasıt katıksız bir feodalizm değildir.

“Feodalizm ve kapitalizmin birbiri içesinden içiçe geçtiği bir üretim biçimi.” (Mao) olan, bir ara aşama olan YARI-FEODALİZMDİR.

Gerçekte nerede başlayıp, nerede bittiği belli olmayan “karşıt” tarzların belli ilişki ve çelişki içinde olması ML'yi anlamayanlar için zordur. İstatistikleri alır eline……………….

 “tamam” der:

 “Kentli nüfus çok, fabrika çok (ne nitelikte olduğu onun için önemli değildir), köylü pazarda, traktör tarlada o halde kapitalizm egemendir!

Sosyo-ekonomik yapıyı böyle yanlış tespit, beraberinde örgütlülme ve mücadele ve devrim anlayışında sakatlığı da beraberinde getirir.

Konuya dönersek; Mersin Ticaret ve Sanayi Odasına kayıtlı firmaların sektörel ve hukuksal dağılımı ise bunların sermaye oranları ve toplamı Mersin firmalarının karakteristik yapısını ortaya koymaktadır. Sektörel ve hukuksal durum çizelgesi daha önce verilmiş olduğundan, sadece çeşitli kuruluşlar arasındaki sermaye dağılımı verilecek olursa durum şöyledir:

 

(Tablo-XI)

Toplam sermaye

%

Banka şubesi-müesseseler

2.071.693.870

0.31

Kolektif şirketler

2.357.200.000

0.35

Komandit şirketler

52.350.000

0.01

Limited şirketler

110.898.370.000

16.66

Anonim şirketler

550.017.688.500

82.65

Kooperatifler

43.974.721

0.06

İlde iç ticaret hacmi hakkında yeterli bilgileri elde etmek gerçek anlamıyla olası olmamaktadır. Bu konuda, her on yılda bir yapılan sayım sonuçları ile ticaret borsalarında işlem gören malların yıllık muamele hacmi en önemli ve sağlıklı kaynağı oluşturmaktadır. Ticaret borsalarının yıllık muamele hacmi yanında toptancı hallerde işlem gören malların muamele hacmi de iç ticaret konusunda önemli bir kaynaktır.

1991 yılında Mersin Ticaret Borsası'nda toplam 1.522.766.688.774 TL tutarında

PARTİZAN 21- 80

mal işlem görmüştür. 1991 yılında muamele hacmindeki değer artışı, 1990’a göre % 143.9’dur.

1990 yılına oranla 1991 yılında borsa muamele hacmi içinde hububatın payı % 9.6, bakliyatın payı % 4.4 oranında azalırken, narenciyenin payı % 7.4 oranında artmıştır.

Tarsus Ticaret Borsası’nda ise 1991 yılında 1990’a göre % 16.8 oranında malların değer artmıştır. Hububat miktar olarak % 23.6 değer olarak % 830, yağlı tohumlar miktar olarak % 348.2 ve değer olarak % 314.5 oranında artarken, pamuk miktar olarak % 49.6 ve değer olarak % 21.2 oranında düşüş göstermiştir.

Mersin Toptancı Hali, bölgenin tarım ürünlerinin değerlendirilmesinde önemli rol oynamakta olup, bunu Tarsus, Erdemli, Silifke ve Anamur toptancı halleri izlemektedir.

1991 yılında Mersin halinde 335.999.092.000 TL, Tarsus halinde 105.659.900.000 TL, Erdemli halinde 52.123.300.000 TL, Silifke halinde 11.371.700.000 TL, Anamur halinde 618.900.000 TL’lik olmak üzere toplam 453.649.500 TL tutarında sebze meyve işlem görmüştür.

İl genelinde iç ticaret hacmi, tarım lehine bir konumdadır. Ticaret borsasında ve toptancı hallerinde muamele gören grupları değer ve miktar artışları konusunda dengesizlik göstermesi, tarımın teknolojik yapısının geriliğinden, üretim dengesizliğinden ve doğa koşullarına bağımlılıktan kaynaklanmaktadır.

Toptancı hallerinde aracı konumdaki komisyoncular, aynı zamanda tefeci-tüccar konumundadırlar.**

Bunlar, köylüler, üretimin daha ilk aşamasında verdikleri öndelik parayla kendilerine bağlarlar. Ürünler kendilerine geldiğinde de satış fiyatına göre aldığı komisyon ücretine ek olarak, borç verilen paranın faizi eklenince, bunların kendilerini yeniden üretmelerinin gerçekliği görülebilir.

Aynı biçimde, borsada işlem gören malları alıp depolayan ve daha sonra arz ve talebe göre piyasaya sunan kesim de, aradaki farkla tefeci-tüccar sermayesinin sürekli ve bağımsız varlığının göstergesidir.**

Mersin ve çevresindeki hububat, bakliyat eleme ve kırma ve (packinghouse) narenciye ve taze sebze meyve işleme firmalarının içinde bankaların da depo, eleme-kırma tesislerinin varlığı, banka sermayesinin salt sanayi alanındaki ortak yatırımlarda değil, aynı zamanda tarımsal ürünlerin alım ve satımı arasındaki fark sonucu tefecilikten oluştuğu görülüyor.

İlde elde edilen ürünlerin dış ihracatında 1990’a göre 1991 yılındaki miktar ve değer olarak oranları İl’in ekonomik yapısı hakkında az çok bilgi vermektedir. Tarımsal ürünlerle tekstil ürünleri ağırlıklı ihraç ürünlerinden 787.960.000 Amerikan Doları elde edilmiştir. Bu ihracatın 227.817.799 dolarlık kısmı Mersin firmalarınca gerçekleştirilmiştir. Mersin firmalarının toplam ihracattaki payı değer olarak % 30 olarak hesaplanmıştır.

İç ticaret hadleriyle dış ihraç ürünlerindeki tarımın payına bakıldığında il tarımının sanayinin ihtiyaçları temeline OTURMADIĞI görülebilir.

PARTİZAN 21- 81

10EKİM2025-----------------------Devam Edecek

(Tablo-XII) Karşılıklı bir etkileşim sözkonusudur. Bir yanda üretken sermaye bir yanda asalak sermaye, bir yanda artı-değer üretimi diğer yanda faiz ve rantiye gelirleri, bir yanda ücretli emek öte yanda küçük meta üreticileri ve değişik biçimlerde bulunan feodal emek, bir yanda kapitalist rekabet, yani başlarda feodal mülkiyet, bir yanda kredi sistemi onun yanında bunun katlanıp yayılanlarıyla tefecilik, bir yanda dinsel eğitim ve kurumlar, öte yanda sözümona “laik” burjuva eğitimi vs. vs...

Tablo-XII

Ürün

Miktar olarak %

Değer olarak %

Pamuk ihracı

+ 2,4

+ 11,6

Narenciye

- 4,3

- 6,8

Sebze-meyve

+ 5,8

+ 8,2

Bakliyat

+ 16,6

- 21,7

Kimya sanayi

- 40,1

- 61,1

Cam eşyaları

- 89,4

- 81,5

Dokuma giyim

+ 16,6

- 9,0

 

Meta ihracı ve daha sonra sermaye ihracı yoluyla yerli endüstriyi yıkan ya da onu en az kârlı alanlara sürükleyen kapitalizm, kendi çıkarlarına denk düştüğü oranda feodalizmi kısmış çözdü, ama onu tamamıyla tasfiye edemezdi. Yerel endüstriyi yerli bir eden kapitalizm, kendine bağımlı ilişkileri geçirmek zorundadır. Ancak bu yapı kesinlikle bağımsız, kendini geniş ölçekli yeniden üretebilecek bir sanayi değildir. Tersine emperyalizmin gereksinmelerine göre şekillenmiştir.

Çağımızda feodalizmin tasfiyesi burjuvazi önderliğinde ne devrim yoluyla aşağıdan yukarıya, ne de evrim yoluyla yukarıdan aşağıya olası değildir.

 Kapitalist şekillerinin tarihin gelişimi aşamasındayken ve bu aşamaya eşlik eden koşulları yaşarken Batının çok yönlü müdahalesi(ni) yaşadığından (ayrıca talan ekonomisi ve diğer iç nedenlerle) kendi ayakları üzerinde duramamıştır.

 “Kapitalist üretim bir kez kendi ayakları üzerinde durduktan sonra, artık yalnızca bu kopuşu (üreticilerin üretim araçlarından kopuşu) gerçekleştirmekle kalmaz, sürekli olarak genişleyen bir ölçekte yeniden üretir.” (Marx)

İlde narenciye, pamuk ve sebze, çapalama ve toplama işlerinde ücretli emek kullanılmaktadır. Ama aynı yerde aile emeği de kullanılmaktadır. Ücretli emek kullanımı toprağın büyüklüğüyle orantılı olup orta-köylüğün göstergesidir. Bu koşullarda artı-ürün elde edebilme koşulu vardır. Bu durum elbette doğrudan üreticilerin konumlarında farklılıklara yolaçacaktır.

 (Zaten yarı-feodal kavramı hem kapitalist hem de feodal ilişkilerin içiçe olduğu koşulları kucaklar.)

Bunun aksini kimse de ileri süremez.

Ancak,

burada kavranılması gereken, bilince çıkartılması gereken şunlar olmalıdır: "Kapitalist üretimin genel gelişmesi... servet biriktirme ve geleceğin kapitalistleri" (Marx) oluşumuna uygun mu değil mi? Köylülerin topraktan kopartılıp mülksüzleştirilmelerinin "farklı yönleri ve farklı evreleri farklı sıraları izleyerek farklı dönemlerde" (Marx) Genelde ve özel olarak İçel'de esas olarak gerçekleşmiş mi gerçekleşmemiş mi? Yoksullaşmayı engelleyici karşıt süreçler var mı yok mu? Kapitalizmin farklı dönemlerinin (serbest rekabetçi ve tekelci dönemleri) önce Osmanlı da sonra "Cumhuriyet" döne-

PARTİZAN 21- 82


mindeki ekonomik gelişmedeki etkisi esas olarak olumlu mu olumsuz mu?

 İç pazarın varlığı ve meta üretimi tek başına bir üretim tarzının egemen olmasını belirler mi?

Bunlar gibi bir dizi sorular sorulabilir. Bu soruların yanıtları önceki ve sonraki satırlarda bulunmaktadır.

İlde topraksız ya da toprağı kendi geçimine yetmeyecek düzeyde olan yoksul köylü ilçe ve beldelerde iş olanağı arar, ama, orta ve zengin köylünün ücretli-emek kullanmak zorunda kalması durumunda esas olarak sanayide değil olduğu yerde emilir.

Aslında "geçimine yetmeyecek düzeyde toprak" tanımı farklı bölgelerde farklı biçimler alabilir. Duruma göre, bir bölgede ya da bir bölgenin farklı yerlerinde örneğin bir dönümlük yer gereksinmeye yetebilir de yetmeyebilir de. Burada ilaç ve gübre kullanımı, su, doğa koşulları yeterliliğin ya da yetmezliğin sınırlarını belirlemede etkilidir.

 Örneğin, Doğu Karadeniz şeridinde, toprağın pek küçük parçalara bölünmüş olmasına karşın, çay üretimine elverişli olan bu yörede küçük toprak, köylü ailesinin geçimini karşılayabilmektedir.

Aynı biçimde, merkez ilçe Mersin'e bağlı Karaduvar, Karaisalılar, Kazanlı, Adanalıoğlu gibi sebze ve yeşillik üreten yerlerde de durum böyledir. Erdemli'de narenciye ve sera yapılan yerlerde de durum böyledir.

 Susanoğlu-Silifke-Taşucu hattında çilek yetiştirilen yerlerde de durum böyledir.

Mut- Gülnar arasında kayısı, elma yetiştirilen yerlerde de durum böyledir.

Mersin-Arslanköy-Gözne-Tarsus arasında üzüm, şeftali, elma yetiştirilen yerler de de durum böyledir.

Aydıncık-Bozyazı gibi yerlerde de örtü-altı sebze yetiştiriciliği yapılan yerler de de durum böyledir. Küçük toprak ama yüksek verim aynı zamanda yoksullaşma sürecini yavaşlatan bir nedendir de.

Küçük ve orta köylülüğün yaygın olduğu ilde "emek-hizmeti, orta köylülüğe özgül 'sanayi'dir, dolayısıyla da orta köylünün aletleri, yalnızca köylü tarımını değil, toprak beyi tarımını da oluşturan parçasıdır.

" (Lenin)

Ancak ilde komprador kapitalizmle, kapitalizm-öncesi ilişkiler "içiçe geçer ve onunla öylesine kaynaşır ki, birini ötekinden ayırtirdetmek hemen hemen olanaksız hale gelir... Yaşam, temel nitelikleri karşıtları oluşturan iktisat sistemlerini, kendi içlerinde olağanüstü bir biçimde, derece derece birleştiren biçimler yaratır."

 "Emek-hizmet" sisteminin nerede bittiğini 'kapitalizmin' nerede başladığını söylemek OLANAKSIZLAŞIR." (Lenin)

İçel'de hem ortakçılık (yarıcılık) hem de kiracılık toprağın işletme biçimi olarak yaygındır. Ortakçılık, kiracılık, hububatın, üzümün, narenciye, taze sebze ve yeşillik üretiminde yaygındır. Yani bir yanda ayniyat, diğer yanda para-rant ile ödeme sözkonusu.

 Ancak ödemenin biçimleri, yarı-feodal yapının niteliğini değiştirmemektedir. Çünkü "bu, doğrudan doğruya angarya iktisadının bir kalıntısıdır." (Lenin)

Ama bu "kalıntı" rant biçimlı, kırıntı mı yoksa esas eğilim midir? önemli olan bunu tespit etmektir. Önceki kısımlarda bunun yanıtı verilmişti:.

 İlde kiracılık, kapitalist çiftçinin toprak sahibinden toprak kiralayarak, ücretli emek-gücü istihdam eden nitelikte bir kiracılık değildir. Kapitalist çiftçiden farklı, yani kapitalist işletme niteliğinde olmayan bir kiracılıktır. Yarı-feodal nitelik taşır. İlde bir

 

köyün toprağı, köylünün ev ve eklentileri, üretim araçları bir kişinin ya da bir ailenin mülkünde görülmemektedir. Bu biçimiyle de geleneksel ortakçılık yoktur. Toprak sahibinin üretici köylü ailesi üzerinde doğrudan baskısı yoktur. Ancak, ildeki biçimiyle ortakçılıkta kısmen özgür irade olsa da piyasa dışı cebir yani "ekonomi dışı zor" sözkonusudur.

1981 Köy Envanter Etüdü'ne göre 35.074 köyün 8.498'inde (% 24.3) kiracılık ve 13.376'sında (% 38.14) ortakçılık uygulanmaktadır. Genel olarak bu rakamlarla karşılaştırıldığında İçel'in bu yapıyla uyumlu olduğu görülür.

Az topraklı ya da küçük köylünün yoksullaşmaya direnmesinin, yoksulluk sınırında gidip-gelmesinin bir nedeni de kendi köyünde ya da komşu köyde ortakçılık ya da kiracılık olanağı bulmasındandır.

Ortakçı ya da kiracı ile toprak sahibi arasındaki ilişkinin, feodal, yarı-feodal niteliğini belirleyen toprağın feodal ve yarı-feodal mülkiyetidir. Bu anlamda ki ortakçı ve kiracı, toprak sahibinin karşısına bir miktar üretim aracına sahip olsa da, SERMAYEYE SAHİBİ OLARAK DEĞİL, geçimini sağlamak amacında olan (köylü emekçi) olarak çıkar.

 Üreticinin, gerek kiracılıkta toprağın rantını gerek ortakçı ve kiracılıkta bazı gerekli geçim nesnelerini ve üretim araçlarını, ürünün bir bölümünü piyasa için sağlaması onun içerisinde yer aldığı üretim ilişkisini DEĞİŞTİRMEZ.

 Çünkü,

MÜLKİYET İLİŞKİSİ ve MÜLKİYETİN BİÇİMİ değişmemiştir. Sömürü çok yönlüdür. Köylünün yoksullaşması ve geleneksel (feodal) ilişkilerin çözülmesi sözkonusu. Ama, üretim ilişkisinde NİTEL bir değişiklik ifade etmemekte. Tefeci sermayenin ortakçıya, kiracıya borç vermesi, üreticinin artı-emeğine ya da bir kısmına faiz olarak el koyma olanağı verir ama, üretim ilişkisi değişmeden devam eder. Üretim ilişkisinin kendisi tefeci sermayeye, köylünün artı-ürününe ya da bir bölümüne el koyma olanağı verir ama, üretim tarzı değişmeden kalır. Ticaret sermayesinin durumu da tefeci sermayeden farklı değildir. Ticaret sermayesinin kârı, ürünün alış ve satış fiyatlarındaki farktan oluşur. Ancak, bu biriken sermayeler sanayi sermayesine esas olarak akmamaktadır.

Bağımsız bir yapıya sahiptir. Yarı-feodal yapıda bu durumunu güçlendirmektedir.

“Tüccar sermayesinin BAĞIMSIZ gelişimi, kapitalist üretimin gelişme derecesiyle ters orantılıdır.” Tefecilik, “üretim araçlarının dağınık olduğu yerlerde, parazitvari merkezîleşir. (Ama) üretim tarzını değiştirmez, ama onun üzerine kene gibi yapışır ve mahveder.” Bu sermayenin varlığı da “bizzat çalışan köylü ile küçük usta zanaatçının yürüttüğü küçük ölçekli üretimin egemenliğine denk düşer.” (Marx)

İçel’de tarımsal yapının küçük parçalara bölünmüş olması emek üretkenliğini olumsuz etkilemektedir. Bu durum hem İçel tarımının hem de genel yapının neden kapitalistleşmediğinin bir göstergesidir de.

Çünkü, küçük toprak mülkiyeti “emeğin toplumsal üretken güçlerinin gelişmesini, emeği toplumsal biçimlerini, sermayenin toplumsal yoğunlaşmasını, bilimin ilerici uygulamasını dışlar.”

PARTİZAN 21- 84

 

Büyük toprak ağalarının, kapitalist çiftçiye dönüşmesinin koşulu;

tarımsal ürünlerin fiyatının, maliyet fiyatı ile birlikte sermayenin kârını da elde edeceği bir fiyata yükseldiği zaman olasıdır. Hem genelde hem de özelde İçel'de bu yapı esas olamadığından kapitalist çiftçilik ve kapitalist çiftçilik TALİDİR. Kapitalist çiftçilerin tarımda belirleyici olmaması da tarımda makinalaşmanın YAYGINLAŞMAMASINA; makinalaşmanın yaygınlaşmamasıda, üretimin ARTMAMASINA ve kapitalist üretim tarzının EGEMEN OLMAYIŞINA neden olmaktadır.

Her ne kadar köylülük iç pazara çekilmiş de olsa, biriktirilen değerin büyük bölümü emperyalizme bağımlılık nedeniyle bu devletlere aktarılır. Bir bölümü de makine, teçhizat, lisans, petrol, mamul, yarı-mamul ya da ham madde alımı nedeniyle yine bu devletlere gider.

Yani, genişletilmiş yeniden üretimi gerçekleştirmek için biriktirilen artı-değerin büyükçe bir bölümü emperyalizm tarafından emilir. Bu nedenle, kapitalist üretim tarzının gelişmesine emperyalizm engeldir.

 Kapitalist üretim tarzının gelişmesi sermaye birikiminin yükselmesinin ifadesini bulur. Sermaye bileşiminin yükselmesi ise, sermayeye dönüşen artı-değerin, ARTAN ORANLARDA değişmeyen-sermayeye (üretim araçları), AZALAN ORANLARDA değişen-sermayeye (ücretler) yatırılmasıyla olmasıyla gerçekleştirilir.

ANCAK,

sermaye bileşiminin yükselmesi için gerekli olan artı-değerin büyük bölümü emperyalist-kapitalist devletlerce kendi ülkelerine aktarıldığından, genelde Türkiye'de özelde ise İçel'de kapitalist üretim tarzı egemen OLAMAMAKTADIR.

Bu yapı ise, üretim araçları üretimi DEĞİL, tüketim nesneleri üretiminin ARTAN BOYUTLARDA büyümesini getirir. Böylesi bir yapı ise feodalizmi TASFİYE EDEMEZ, ANCAK, hem ekonomik altyapıda hem de siyasi üst yapıda İTTİFAK kurar.

Yarı-sömürge ülkelerde işsizliğin büyük boyutlarda olmasının esas nedeni de kapitalizmin gelişmemişliğinden kaynaklanmaktadır. Yabancı sermaye ülke içinde biriken artı-değeri sürekli olarak ve her yıl, kendi ülkesine aktardığından, bu artı-değer yarı-sömürge ülke için de yeniden üretimin genişletilmesine girmeyeceği için, işsizleri, bu bağımlı ekonomi eritemez.

Kapitalizm, sermayeye dönüştürülen artı-değer kitlesine bağlı olarak gelişir. Sermayeye dönüşen artı-değer kitlesi oranında, yeniden-üretim genişler. Sermayenin bileşimi yükselirken (yani, değişen-sermaye azalıp, değişmeyen-sermaye yükselirken) emek üretkenliği de artar; yeniden üretimin genişlemesi oranında yeni emek-gücü istihdam edilebilir.

Bunlar genel doğrulardır. Ancak yarı-sömürge yapının sermayesinin komprador nitelikte olması nedeniyle artı-değer artan oranlarda sermayeye dönüşmez. Bu nedenle yeniden üretim artan boyutlarda genişlemez. Sermayenin bileşimi yükselmediğinden emek üretkenliği de artmaz. Yeniden üretim artan boyutlarda genişlemediğinden, emek-gücü istihdam edilemez. Emek-gücü istihdam edilemediğinden işsiz fazlası, artan oranlarda çoğalır. İşte bu kısır döngü, çağımızda, kapitalizmin neden üre-

 

tim güçlerinin gelişmesinin engeli olduğunu da açıklar. Fakat, buradan yola çıkarak “üretim güçleri gelişmiyor, bu kapitalizmin egemen olmasının sonucudur” gibi bir anlam çıkar ki bu da sakat bir anlayıştır.

İçel’de hem çalışan nüfus açısından, hem sermaye açısından, hem ihraç kalemleri açısından, hem ticaret borsasında, hem de toptancı halde işgören mallar açısından, hem emeğin gasbediliş biçimi açısından, hem sermayenin bileşimi açısından, hem elde edilen birikimin aktığı, aktarıldığı alan açısından genişletilmiş yeniden-üretimin önkoşulu olan büyük oranda üretim aracı üretimi yoktur. Dolayısıyla tüketim nesneleri üretimi ağırlıklıdır. Montaj sanayi ağırlıklıdır.

Üretim araçları üretimi, toplumsal sermayenin yeniden-üretiminin genişletilmesinde belirleyici rol oynar. Bunların içinde de makina ve aletlerin üretimi belirleyici rol oynar.

Ne var ki, emperyalist-kapitalist ülkeler, makina ve alet üretimini anlamında ÜRETİM ARAÇLARI ÜRETİMİNİ BELİRLEYİCİ ÖLÇÜDE KENDİ ELLERİNDE BULUNDURURLAR.

 Bunun sonucu olarak, bizim gibi bağımlı ülkeler, gerek tüketim nesneleri üretimini ve gerekse üretim aracı olarak hammadde üretimini genişletmek için, makina üretimini elinde bulunduran emperyalist ülkelere bağımlıdırlar.

Sonu açışından vurgulanması gereken nokta şudur:

Toplam toplumsal yeniden üretimin kapitalist sistem içinde, emperyalist ve yarı-sömürge ülkeler arasında bölünmüş olmasıdır.

Belirleyici ve ekonomiyi egemenliği altına alması anlamında, üretim araçları üretimi, emperyalist devletlerin elindedir.

Yarı-sömürge ülkelerin ekonomileri ise, hammadde ve tüketim nesneleri üretimiyle sınırlandırılmıştır.

Bu bağlamda, yarı-feodal üretim tarzının, bölgede ve genelde egemenliği görüşü daha da bir anlam kazanmaktadır.

Şimdi verilecek rakamlar yukarıda söylenen konularla bağlantılı olarak değerlendirildiğinde, hem İçel'de hem de Türkiye'de niçin yarı-feodal üretim tarzının komprador kapitalist üretim tarzına göre egemen üretim tarzı olduğu anlaşılır:

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'da TARIMIN payı 1980'de %24.0, 1985'de %21.8

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'da SANAYİNİN payı 1980'de %21.7, 1985'de %24.8

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'da HİZMET SEKTÖRÜNÜN payı 1980'de %55.3, 1985'de %53.4

Yurtiçi 15 ve + yaş grubu istihdamda TARIMIN payı 1980'de %62.50, 1985'de %59.14

Yurtiçi 15 ve + yaş grubu istihdamda SANAYİNİN payı 1980'de %11.63, 1985'de %12.74

Yurtiçi 15 ve + yaş grubu istihdamda HİZMET SEKTÖRÜNÜN payı 1980'de %25.87, 1985'de %28.12

1984'de traktör sayısı 556.781, karasaban ve pulluk sayısı 1.474.326'dır.

Bu rakamlar, ülke içinde elde edilen artı-emeğin, artan oranlarda sanayiye akmadığını, sanayiye aktarılan artı-değerin çok az oranda olduğunu göstermektedir. Sanayiye akan artı-değerin de esas olarak üretim

PARTİZAN 21- 86


araçları üreten sanayiye DEĞİL, gıda sanayi, yem sanayi, dokuma-giyim sanayi, orman ürünleri sanayi, kağıt ürünleri sanayi, kimya-plastik-lastik sanayi, taşa-toprağa dayalı sanayi, metal eşya sanayi, makina-teçhizat-parça sanayi, inşaat sektörü, oluşturma sektörü, turizm sektörü, ithalat-ihracat ve dahilî ticaret sektörüne gitmektedir. Böylesi bir yapı da, değil kapitalizmin egemenliğini, gerçek anlamıyla feodalizmi bile tasfiye edemez. Kaldı ki yukarıda rakamlar bile Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'da tarımın azalan payının, sanayiye değil, hizmet sektörünün payına esas olarak kanalize olduğunu vermektedir.

KAYNAKLAR

Ziraat Dünyası, Kapitalizm ve Tarım, Sermaye Birikim Modeli ve Rantlar, Tarımsal Yapılar ve Kapitalizm, Kapital 1-3, Rusya'da Kapitalizmin Gelişimi, İçel'de Ekonomik Rapor, Partizan.

 

PARTİZAN 21- 87---------Bitti------------11-Ekim-2025

https://www.yüzçiçekaçsın.de/2025/10/onaciklama-partizan-emekcileri.html?fbclid=IwY2xjawNWEkxleHRuA2FlbQIxMABicmlkETFZMUk4UUtOTUllSGJTQ2FEAR7dpm2Liuz6-c8aO8ufZ9lVITHHk5qilb8atSRm7GXzc2nD4O9LWZBjognYEA_aem_Twj4_qw1XJprdyg6mvq-ew

 

 

Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA